Latest Entries »

Celal Şengör her zaman elitist olduğundan bahseden bir jeolog. Türkiye’de üniversite olmadığını da söyler. Hatta kendisine göre bu elit sınıfı İlber Ortaylı, Murat Bardakçı ve kendisi işgal ediyor(Radikal, 22.11.15 röportajı). Elitizmine örnekler ışığında bir göz gezdirelim.

Bilgiyle Sohbet adlı kitabında Şengör, birçok bilim adamına övgüler yazıyor. Önce Fuat Köprülü diyor, Anadolu Türklüğünün bin yıldaki en büyük bilimcisidir(s. 659). Onunla Fatih Sultan Mehmet bile yarışamazmış(Tabi ki, Atatürk hariç diye belirtmiş, hâşâ). Sonra başka bir yazısında Sedat Alp’in ne kadar büyük bilim adamı olduğunu anlatırken onunla Türkiye’de ancak Fuat Köprülü karşılaşabilirmiş diyor(s. 680). Bu şekilde saydığı üç beş meslektaşının ismini insanlığın kurtarıcıları olarak tanıtmakta.

Dikkatimi çeken iki örneği inceleyeceğim. İlki İhsan Ketin’in buluşunu anlattığı pasajlar: İhsan Ketin bir jeologmuş ve 1948’de Erzincan Depremi sonrasında bir makale yazarak depremin fay hattından ileri geldiğini keşfetmiş. Bu makalenin “günümüzde dünya jeoloji literatürünün büyük klasikleri arasına girmiş” olduğunu ifade ediyor(s. 248). İster istemez insanın aklına şu soru takılıyor: “Klasik ne demektir?”

Klasik eserlerin evrensellik imaları vardır. İnsanlığı etkilemiş, kitlelere ulaşmış yani popüler olmuş eserlerdir bunlar. Bir klasik eser insan çokluğuna ihtiyaç duyar veya unvanını oradan devşirir. Peki, bir jeoloji makalesinden bahsediyoruz. Dünyada kaç tane jeolog vardır, bunu geçelim; dünyada kaç jeolog, jeoloji literatürünü yana yakıla takip etmektedir? Onu da bir kenara bırakalım. Dünyada kaç jeoloji literatürünü takip eden jeolog, deprem jeolojisini ve Türkiye deprem çalışmalarını takip etmektedir? Sayı çok azalıyor doğal olarak. Yani teknik bir konu, teknik bir topluluğa özel ve bu toplulukta kitleler yok. Yani bu topluluğun içinde, büyük bir buluş olup olmamasından bağımsızdır, bir eserin klasik olması gariptir. Sadece klasik de değil, dünya klasiği; hatta sadece dünya klasiği de değil, büyük dünya klasiklerindenmiş. Bu yersiz ve anlamsız ifadelerin Celal Şengör açısından amacı ve önemi nedir? Asıl konumuz bu. Şengör’ün tek amacı meslektaşını şirazesiz, endazesiz övmek. Bunu da kitleleri etkilemiş olmak unvanı ile yapmak istiyor. Peki elitist insan bunu yapar mıydı? Bunu elitist değil, popülist insan yapabilir. Yani onun zıddı. Bilindiği gibi Celal Şengör “sapına kadar” elitistmiş(Aykırı Sorular programı röportajı).

Biliyorsunuz, elitist insanın toplumdan kopuk etik ve estetik değerleri vardır. Çok incelmiş, toplumun anlam veremeyeceği zevkler, alışkanlıklar. Elitistin gözünde toplum, eğitilmesi ve yönetilmesi gereken, el mahkum içinde yaşanılan(pardon, içine düşülmüş), kanaatleri ve fikirleri ciddiye alınmayan bir sürüdür. Elitist toplumu şuursuz görür. Mesela Celal Şengör, Strabon adında Amasyalı antik bir coğrafyacının Amasya’da bir heykeli dikilmiş diye (s. 131) gözyaşlarına boğulmuş. Duyguları depreşmiş. Öte yandan 30 bin kişinin vefat ettiği Marmara Depremi’ne soğukkanlılıkla “Güzel bir depremdi” diyor(Radikal, 22.11.15 röportajı). Tam ders konuluk depremmiş. Ölen insanlar onun duygularını depreştirmiyor. Celal Şengör’ü hislendiren, onu gözyaşlarına gark eden şeylerle, toplumun endişeleri birbirinden kopuk, görüldüğü üzere. Elitist işte budur. Ancak bir elitistin toplumun kanaatlerini önemsememesi lazımken, yalnızlığının kendine yetmesi gerekirken,  Celal Şengör meslektaşı veya hocasını ölçüsüzce överek, ona toplum nezdinde büyük bilim adamı, önemli kişi payeleri vermek istiyor.

Deprem’in faydan olduğunu söylemiş. Bir halk insanı diyebilir ki, sen bir bilim adamı da olsan depremin faydan kaynaklandığını bulmanın bir getirisi yok. Bir değeri de yok. Çünkü fayı bulduktan sonra iki levhayı birbirine mi dikeceğiz? Çözüm üreten, sorunu ortadan kaldıran bir buluş değil, yararsız ve etkisiz bir bulgu. Celal Şengör de bunlara bir tepki olarak belki de, halk gözünde önemli kılmak arzusuyla bu buluşu satmaktadır! Ancak bu elitist bir tavır değil, popülist bir tavırdır. Bir anda halkın kanaatleri önem kazanmıştır çünkü.

İkinci örneğimize geçelim. Sedat Alp adında başka bir bilim adamını tanıtırken şu ifadeleri kullanıyor(s. 677): “Magazin basınımıza göre bir adam değildi Sedat hoca. Onu tanımak, onu anlamakla kabil olduğundan, onu anlayacak kadar adam olmak şartı gereklilikti çevresine girebilmek için.”

Özetle; Sedat hoca büyük adam, popüler olmasa da, bilinmese de. (Popülerliği “magazin” kelimesini kullanarak kötülüyor). Bir sonraki cümle şöyle:

“(Sedat) Alp, […] Anadolu’nun Hitit kültür ve coğrafyasını sağlam filolojik temellere oturtmuş olmasıyla dünya çapında şöhret oldu.”

Özetle; Sedat hoca büyük adam, çünkü bakın dünya tanıyor. (Bu sefer de popülerliği övüyor, övgü vesilesi yapıyor).

Örneklerle görüldüğü gibi ilk cümlesine elitist olarak giren Celal Şengör, ikinci cümlesine popülist olarak devam etmekte. Zihni sanki tam ortadan ikiye, birbirine zıt iki kutba bölünmüş, kişilik bölünmüşlüğü veya şizofrenik bir hal almış durumdadır.

Reklamlar

Kayahan’ın 1991 yapımı Yemin Ettim adlı şarkısı bence mükemmel haline ulaşmamış bir şarkı.

Bir sanat eseri için bu tarz kategorik lafızlar kullanmak istemezdim. Çünkü sanat eseri özgündür, mukayese kabul etmez. Sanatçı yükselmez, kemal merdivenlerini teker teker çıkmaz, ayakları yere basmaz çünkü. Ancak kendi hülyası içinde yüzer, uçar. Yine de bence bu şarkı işte tam o uçmak sırasında, vecd anında yere kapaklanıyor.

Şu kısma kadar bir şaheser olarak görüyorum:

asırlardır yalnızım pişmanım alın yazım. bir öfkeye mahkum ettik her şeyi, bir yemin ettim ki dönemem. hüzün tünellerinde, soldum kederlerinde. cehennemde yansın bu dilim, bir yemin ettim ki dönemem. seni versinler ellere beni vursunlar, sana sevdanın yolları bana kurşunlar. kıyametler kopuyor zavallı yüreğimde tükendim tükendim, tükendim artık.

Burada şair vazgeçmiş. Aşkıyla beraber kendisi de ölmüş. Kurşuna dizilmiş. Kabul etmiş durumda. Asırlardır yalnız. Dönülmez yollarda ve uçurumdan kendini atıyor. Artık olacaklar olsun varsın diyor, seni ellere versinler diyor. Bir güç buluyor ölümün içinde, vazgeçmenin yani ölmenin gücünü. Biz de onla ölüyoruz, kurşunları selamlarken birden şu dizelerle sersemleyerek yüzümüze su çarpılıp uyanıyoruz:

hiç mi özlemedin hiç mi hakkım yok. bir ara bir sor allah aşkına

O da nedir? Umut! Burada, bu şarkıda en olmaması gereken şey. Özlesin, arasın, sorsun diye bir talep. İstiyor: her şeyi vermek üzereyken. Geriye dönmedik mi biz şimdi? Hani yemin ettik biz, hani dürüsttük? Hani beraber ölecektik ya az önce? Şair sattı bizi. Beraber uçarken, ölüme doğru giderken bir anda arkasına baktı, bize, kendisine, her şeye ihanet etti. Ve taş oldu.

Bu yüzdendir, şarkının son kısmı bütün büyüyü bozuyor.

Özgürlük demek, BELİRSİZLİK demektir. Yani herhangi bir KURAL, YAZILIM, ALGORİTMA, FORMÜLE dayanmaksızın; mantıklı, mantıksız her anlamda seçebilen VARLIK anlamına gelir.

Özgür olmak ya da özgür olmamak. Bütün mesele budur.

Özgür irade var mıdır diye bir soru soran insan o soruyu sormamıştır. Soramaz. Çünkü cevap “yoktur” ise insan bir FAİL değildir. Özne yoktur. Nesne de yoktur. Sadece FİİL vardır. Olanlar olur, OLDURAN’dan, YAPAN’dan söz edilemez. Çünkü KARAR yoktur. Ben yoktur, Biz yoktur. Sadece ŞEYLER. Ben dediğimiz şey, OLDURMUYORSA; o sadece OLUYORDUR. Yani bütün olaylar zorunlu veya tesadüfidir. Bu soruyu HAYIR diye cevapladıysanız, bilin ki CEVAPLAMADINIZ. Ben de diyorum ki, Özgür İrade’yi sorgulayamazsınız. Onun cevabı EVET’tir.

Gün gibi açık bir gerçek olmasına rağmen bu konunun yüzyıllarca tartışılması, buna insanlığın zekasının test edildiği nadide bir misal olma özelliği vermektedir. Dünyaca ünlü fizik profesörlerinden tutun, nörobiyologlar, filozoflar gibi kendilerine verdikleri kutsal ünvanlarla yanılmaktan kaçacaklarına inanan birçok yarım entelektüel, basit bir gerçeği anlayamayabilmiştir. Demek oluyor ki, eğitim seviyesi her zaman insanı ileri taşıyamayabilmektedir. Bazen insana bir şey katmaz, insandan bir şeyler alır götürür; getirmez.

Daha da ileri gidelim. Özgür iradeye yoktur deyip hiçbir şey olmamış gibi devam edemezsiniz. ÖZNE yok demek, EYLEYEN/FAİL yok demektir. EYLEYEN yok ise EYLENEN/MEF’UL yani NESNE de yoktur. Sadece EYLEM/FİİL vardır. Olanların ve Olduranların olmadığı, sadece Olma’nın olduğu bir dünya. Bir gerçeği daha bu bilgilerimize ekleyelim: “Bir şeyi hiç kimsenin görmemesi ile, bir şeyin var olmaması aynı anlama gelir.” Bilme yetisi olan kimseler ve hiç kimseler duymamış, bilmiyor ve görmemiş demek; YOK demenin başka bir ifadesidir. Bu ikinci bilgimizi özgür iradenin olmadığı, EYLEM’den başka bir varlığın olmadığı bir dünyayla birlikte düşünürsek; ulaştığımız sonuç ne olur? Evet, BEN yani ÖZNE yani EYLEYEN yok ise bu kimsenin kimseyi veya hiçbir şeyi görmediği anlamına gelir. Bu da hiçbir şeyin OLMADIĞI anlamına gelir. Yani özgür değilsek, hiçbir şey yoktur. İşte buna NİHİLİZM denir. Bu yüzden diyorum ki, Determinizm ile Nihilizm birbirine eşittir. Nietzsche bunu çok iyi görmüştür; BEN’in yokluğunu anlamış, sadece EYLEM’in var olduğunu söyleyen belki ilk kişidir. Hatta NİHİLİZM’i de sezinlemiştir. Ancak buna rağmen çok ilginç bir şekilde özgür iradenin olmadığını söylemiştir.

Özgürlük ile İnsan varlığının eşit olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bunu yüzyıllarca göremeyen filozof ve bilim adamlarından daha fazla utanması gerekenler günümüzde yaşayıp göremeyenlerdir.

Bir eseri bir dilden başka bir dile tercüme etmek, aslında bir kültürü başka bir kültür üzerine yansıtmak demektir. Bu da önceki görünüş, duyuş ve düşünüşün tıpkısı olmaz. Bir dildeki eserin aynısını nasıl başka bir dilde görmek mümkün değilse, bir dine yapılan eleştiriler de başka bir dine aynen aktarılamaz. İşte tam burada Hristiyan dini eleştirmenlerinden kopya edilen İslam eleştirilerinin sorunu tebellür eder.

İslam eleştirmenlerinin hocalarından Turan Dursun külliyatının önemli bir bölümü İslam ile cinsellik ilişkisi üzerinedir. Kendisinin Din ve Cinsellik diye müstakil bir kitabı, Muhammed’in Cinsel Hayatı diye kitaplarında anlatmaktan kendini alamadığı alt başlıkları vardır. Halefleri de kendisini izlemiş, sürekli İslam’a cinsellikle ilgili eleştiriler yapılmıştır. Bu meselenin üzerinde durulmasının esas sebebi, birçok eleştirinin aslında Hristiyan coğrafyasındaki din eleştirilerinin taklidi olmasıdır. Örnekler vermek mevzuyu uzatacağı için girmiyorum. Tek bir konu üzerinde durmaya çalışacağım. Cinselliğe aşırı tepki göstermek, cinsellikle ilgili konuların konuşulmasının çok ayıp olması Hristiyan coğrafyasından gelen bir kültürdür. Çünkü Hristiyan felsefesinin en büyük ve ilk günahı cinselliktir. Hristiyanlar ilk insanların cinsellik günahını işledikleri için bu dünyaya düştüklerine inanır. Yasak elmayı yeme sembolizminin anlamı cinselliktir ve bütün belalar cinselliğin sonucu başlamıştır ve yine bu günahın sorumlusu ilk kadın, yani Havva’dır. Kadınların dinde itilip kakılmasının sebebi de budur. İşte bu Hristiyan eleştirmenleri olan Batılı ateistlerin ana temalarıdır, bunu aynen İslam eleştirmenleri İslam’a uyarlamaya çalışıyorlar. Fakat İslam’ın hikayesi ile Hristiyan felsefesi arasında çok radikal farklar vardır. İslam’da ilk günah yoktur. İslam’da ve Yahudilikte Cennet’ten düşme olayı yoktur. İslam’da her şeyin suçlusu kadın değildir. İslam’da her şeyin başlamasının sebebi, bir elma yemek değildir. Basitçe Adem ve Havva elma yemiş ve bulundukları “dünyada olan” bir bahçe(cennet)den kovulmuşlardır o kadar. Dünyada olmaları elmadan öncedir, Hristiyanlıkta ise Elma yani cinsellik, dünyadan öncedir. Bu yüzden Hristiyanlıkta cinselliğe karşı büyük bir direnç ve tutuculuk vardır. Din görevlilerinin cinsel yaşamları yoktur. Cinsellik Tanrı ile aynı yerde bulunamaz. Bu Tanrı’ya yakıştırılamaz. Bu sadece bir söz değildir, bu bütün kültürün iliklerine işlemiş bir Tanrı imajıdır. Bu imaj Hristiyanlarla birlikte Hristiyan eleştirmeni Batılı ateistlerce de paylaşılır. Onlar da Tanrı ile cinselliği aynı cümlede gördüklerinde şoke olurlar.

İslam’da ve İslam coğrafyasında ise cinsellik doğaldır. Kuran’da rahatlıkla cinsellikten bahsedilir. Cennet’te bu bir ödül olarak vaat edilir. Çünkü herhangi bir cinsellik fobisi veya kadın alerjisi yoktur. Batılı ateistlerden beslenen Türk ateistler de Hristiyan Tanrı imajını edindikleri için, İslam kültüründeki Tanrı’yı cinsellikle bağdaştıramazlar. Bu yüzden bunu bir eleştiri konusu yaparlar. Tanrı’nın cinsellikle ilgili cümle kurması onları şoke eder. Bizi etmez. Çünkü yeme ve içme, barınmadan sonra cinsellik üçüncü temel ihtiyaçtır. Kuran’da da cennet resmi yiyecekler, evler, giyecekler ve cinsellik ile tamamlanır. Psikolog Abraham Maslow(1943)’un gayet yerinde tespitine göre insanın İhtiyaçlar Hiyerarşisi vardır ve piramidin en temelinde yeme, içme ve cinsellik bulunur. Sebebi bunların olmazsa olmaz olmasıdır.

Türk ateistlerin temel sorunlarından birisi Hristiyani ateistlerin bakış açıları ile İslam’ı eleştirmeye çalışmaları. Hristiyan eleştirmenleri hala Hristiyan muhayyilesi ile düşünüyor, Türk ateist geleneği de Hristiyan ateistleri olduğu gibi alıyor ve ortaya manasız bir eleştiri külliyesi çıkıyor.

Tevbe Suresi ve Felsefe

Kur’an-ı Kerim’de 114 tane sure vardır. Her sure “besmele” (bismillahirrahmanirrahim) ile başlar, ancak tek bir istisna vardır. O da Tevbe suresidir. Tevbe suresi, 9. suredir ve “besmele” ile başlamaz. Bu da sır-şifre dedektiflerinin, gizem avcılarının veya mucize kâşiflerinin dikkatini çekmiştir. Bu konuda birçok spekülasyonlar yapılmıştır.

Daha evvelce 19 mucizecilerinin çıkış noktalarının ne kadar temelden yoksun olduğunu “Sayıların Çıplak Kralı: 19” adlı yazımda göstermiştim. Bu medyatik akımın Tevbe suresinin üzerinde durmak için bir sebep teşkil eden birkaç iddiası vardır, bu bakımdan biraz daha yakından incelemekte fayda var.

Tevbe suresinde “besmele” olmamasının sebebi tarihte tartışılmıştır. Bir kısım, Enfal suresinin devamıdır; bu yüzden Tevbe suresi kendi başına bir sure değildir demiştir. Bu görüş her surenin başında muhakkak bir besmele olmalıdır varsayımından hareketle ortaya atılmıştır. Bu ilk görüşü biraz açmama izin verin.

Bir anlığına ilk görüşü doğru kabul edelim. Yani Enfal suresinin devamı Tevbe suresidir. Aslında Tevbe suresi diye bir sure yoktur, ikisi tek suredir. Peki, o halde neden Tevbe suresi diye bir isim ortaya çıkmıştır? Durduk yere bir surenin yarısından başlayıp yeni bir isim verme ihtiyacı nereden hasıl olmuştur? Bu soru ilk görüşün çözülmesi zor birinci sorunudur. Yine bu durumda 113 tane sure vardır. Bilindiği üzere de “besmele”lerin surelere dâhil olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Bir kısım, “besmeleler” surelere okunurken eklenir, metnin parçası değildir der. Diğer kısım da metne aittir der. 113 tane sure olsaydı, her birinin başında bir “besmele” okunuyor veya yazılıyor olsaydı; Kur’an’ın 113 tane varlığı tartışmalı cümlesi olacaktı. Bu da fikrimce, ilk görüşün ikinci sorunudur. Sonraki soru da şudur: surelerin başında “besmele” okunması gerektiğini kim/neden ortaya çıkarmıştır?

Biz Kur’an’ın kendi metni içerisinde sure başı olmayan bir “besmele” biliyoruz. Hz. Süleyman’dan bir mektup gönderilirken, mektup “besmele” ile başlamaktadır(Neml, 30). Bu bir söze başlanırken “besmele” okunmasına bir örnek teşkil eder. Peygamber vahyi “besmelesiz” almış ve okuyucu/kari’lerin inisiyatifine göre “besmele” mi eklenmiştir? Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibi bir metni tebliğ ederken “besmele” ile başlamak âdeti olabilir; ancak bunun peygamberden işitilmeksizin metne eklendiğini ima ettiği için bu durum ilk görüşün üçüncü sorunudur. Zira, bunun için anlamlı bir sebep yoktur.

İkinci görüş de Tevbe suresinde savaşlardan bahsedildiği ve surenin “besmele”nin merhametten oluşan muhtevası ile uyumlu olmadığı yönündedir. Bu görüşün sorunları ise daha açıktır: birincisi, bütün sureleri tek kelimeye indirgeyecek kadar konusuzlaştırır; ikincisi, bütün surelerin içeriğinin besmelenin içeriği ile örtüşmek zorunda olduğu yönünde sebepsiz bir varsayıma sahiptir; üçüncüsü, savaş ismi geçen her ibarenin merhametten yoksun muhtevası olduğunu söyler ki, bu açıkça hatalıdır. Savaş sadece haksız ve gayri meşru bir yolla yapılıyorsa merhametsizlik olur. Yoksa bir zalimin zulmüne direnmek şeklinde, ailesinin ve sevdiklerinin can, mal güvenliğini korumak suretinde yapılan savaş merhametin değişik bir tarzıdır. Asla ona zıt değildir. O halde bu ikinci görüş de mantıki değildir.

Demek oluyor ki, Tevbe suresinin “besmelesizliği”ni bu görüşler açıklayamamaktadır. Diğer bir görüş ise peygamberin diğer surelere besmele eklemiş iken, Tevbe suresine eklemediğini söyleyen görüştür. Aslında bir görüş değildir. Durum tespitidir. Sebebi neydi? Bu sorunun cevabı da alternatif bir üçüncü görüşü meydana getirecek. Ben görüş bildirmeden önce bir parantez açıp, 19 mucizecilerinin bu olaya mistik bakış açılarını aktarmak isterim. Esrar ve gizemi var olan nüshalardan zorla çıkardıkları için, 114 sayısında özel bir sır keşfediyorlar. Bu keşif nedeniyle de, besmelenin olmamasını hikmetli buluyorlar. Çünkü olsaydı, 114 sayısı bozulacaktı. Daha evvel sayımlarının hatalarını tartıştığım için iddiaların absürtlüğüyle meşgul olmuyorum. Şimdi üçüncü görüşe geçelim.

Bu görüş tespit ettiğim sorunların ters çevrilmesi ile oluşmaktadır. İlk olarak bütün “besmele”ler surelerin organik parçasıdır. Metne dâhildir. Bunun ilk belirtisi şuradan gelir: Fatiha suresindeki besmele sureye dâhildir ve bu konuda tartışma yoktur. Çünkü “Biz sana tekrarlı yediyi verdik”(Hicr, 87) ayeti namazlarda okunan ve tekrarlanan 7 ayeti(Fatiha suresini) kastetmektedir. Bu ise besmeleyi Fatiha’nın bir ayeti kabul etmeye zorlar ve genel kanı da budur. Bu nokta besmelenin her surede ayet oluşunun zayıf da olsa belirtisidir. İkinci belirti şudur: Hz. Süleyman’ın mektubuna besmele ile başlanması birbirinden ayrı metinlerin de öyle olması gerektiğinin işareti olarak Kur’an’da yerini almıştır.

İkinci olarak, Tevbe suresi bağımsız bir suredir ve besmelesi yoktur. Özellikle yoktur. Çünkü besmelesi olsaydı, bütün besmelelerin varlığı veya yokluğu kabule eşit uzaklıkta olabilirdi. Halbuki bir surede olmaması, “besmelelilik” ve “besmelesizlik” şeklinde bir farkındalığın mevcudiyetini işaret etmektedir. Yani Kur’an’ın aktarılmasında hangi surede besmele vardı, hangisinde yoktu şeklinde bir bilinç vardı. Bu şuna benzemektedir: Hacılar Kabe’nin etrafında tavaf ederken kaç kere döndüğünü işaret olmadan bilemezler. Bu yüzden oraya “Hacerül Esved(siyah taş)” konulmuştur. Bu siyah taşın işlevi kaç kere dönüldüğünün bilinmesini sağlamaktır. Çünkü köşelerin aynılığını bozmaktadır. İşte tam bunun gibi, Tevbe suresindeki “besmelesizlik” surelerin aynılığını bozmakta ve dikkati arttırarak besmelenin dahiliyet sorununu ortadan kaldırmaktadır. Yani “peygamber öyle dedi ve besmelesizdir” demek bir durum tespiti iken, “benim üçüncü görüşüm” bunun arkasındaki muhtemel sebebi ima ettiği için “görüş”tür. Bu durum özel bir tasarımdır ve başka işlevleri olmadığı anlamına gelmemekle birlikte görünüşe göre bir işlevi vardır.

Toplum ve Sanat Çelişkisi

“Muhteşem, muhteşem… gerçekten, harika bir enstantane, harika bir trans hali…”

Son günlerde yayılan şiir okurken transa giren yaşlı adam. Tam olarak ne yapmaktadır? Sosyal medyada densiz bir meczup olarak dalgası geçilen bu ihtiyarın ne yaptığını bildiği söylenebilir mi? Okuduğu şiir bize derdi hakkında fikir verebilir:

bir sır arıyorum mezarlıklarda
ölülerle bunun için gezerim
güneşten nurdan başlasam bile
karanlıklarda bitiyor düşüncelerim

Mezarlıklarda sır aramak, aydınlıkta değil karanlıkta olmak, yaşamayı değil ölmeyi arkadaş edinmek. Şiirin devamında da ana tema budur.

cansızlıkla canlılık irtibatını bulamadı zihnimdeki kör ışık
ikiz görünüyor her şey gözüme
ki düşüncem duyguma yapışık

Dünyayı tek görememe. Çift görmek bilinç durumunun bozuk oluşunu gösteren bir nörolojik bulgudur. Tek bir tane olmasına rağmen, ayırt edememe, doğru ile yanlışın tefrikine varamama, canlı ile cansızın irtibatını bulamamak da yine sanıyorum aynı temaya paralel bir ibare. Çünkü düşünce bozulmuş, ayırt edebilme özelliğini kaybetmiş. Çünkü duygulardan etkilenmekte, duygulara yapışmıştır.

Şiirin sonunda da çığlıklar eşliğinde “çığlıklar”dan bahsediliyor ve ben deli değilim diye bağırıyor. Evet, bu bir cinnet hali veya trans olarak kabul edilebilir. Şair, şiirde işlediği temayı aynı zamanda uyguluyor. Çok mu etkileyici? Başarılı mı, sanat eseri mi meydana getirmiş oldu böylelikle? Onu önemsemiyorum. Şiir çok mu anlamlı, çok derin mi konuştu? Onları da önemsemedim. Bir televizyonda yayınlanan bu programda sunucunun sözlerini daha çok önemsedim.

“Muhteşem, muhteşem… gerçekten, harika bir enstantane, harika bir trans hali…Fatih, bunu kaçırdın evladım.”

Diyor. Sanat açısından deli olmak gocunulacak bir durum değildir. Sanatkar bir insan toplumdan olmamayı, anormal olmayı, delirmeyi, kafayı yemiş olarak yaftalanmayı övgü vesilesi görür. Çünkü sanat, muhakemeye değil, muhayyileye yatkındır. Akıl yerine kalbi koyar. Delirmek sanatçı için iyidir. Halk arasında da deli ile veli arasında bir benzerlik var denir. Ancak bu doğru olamaz, bu deyim halka ait olamaz çünkü. Halk arasındaymış gibi, halka sızdırılmış bir deyimdir. Toplumda, kalabalıklar içinde akıllı olmak makbuldür. Deli olmak kalabalıklarda kabul görmez. Onlar yalnız, münzevi, içlerine kapanık olurlar. Böyle olmaktan da şikayet etmezler. Bununla iftihar ederler. Sanatçılar bu yüzden deli olmakla sanat yaparlar.

Tekrar şairimize dönelim. Kendince sanatını icra ediyor, şiirini okuyor ve cinnet geçiriyor. Geçirsin. Delidir, ne yapsa yeridir deriz. Ancak sunucu şiirden sonra alkışlamaya başlıyor. Muhteşemdi diyor. Delice bir hareketin televizyon gibi kalabalıklara sunulan bir ortamın içindeki absürdlüğünün özrünü mü diliyor acaba? Delirip cinnet geçiren şairin kendine ait bir dünyası var. Bu yalnız dünyasını kalabalıkların anlaması zor. Bu yüzden onunla deli diye alay edeceklerdir. Sunucu alay etmelerinden önce şairi teselli edip, kalabalıklarla arasındaki durumu düzeltmeye mi uğraşıyor? Yani burada sanatı kalabalıklara idrak ettirme çabası mı vardı? Madem sanata sanat dememizin sebebi; delilik, yalnızlık, hüzün, çıldırmak ve cinnet; o halde onu kitlelere sevdirmeye yönelik çabalar neye hizmet etmektedir? Trans halini izlemenin kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu topluma telkin ederek, çıldırmaya sempati duyulmasını sağlamaya çalışmak sanatın varlığına bir saldırı değil midir? Şiirdeki muhteşem olan şey ne? Toplumsal mı, elitist mi? Şiirde acı, karanlık, delilik işlenirken, şiiri dinlemeyi kaçırmayacak(ve şiiiri hakkını vererek anlayacak) kadar şanslı olan sunucu niye ondan sirk gösterisi izlemekten bahseder gibi bahsediyor? Bence bunların sebebi, sanatın özündeki yalnızlık ile sanatın kalabalıklara satılması çabası arasındaki onulmaz çelişkidir.

Uzayda Felsefe

Uzayda kaç tane yıldız vardır? Astronomların tahminlerine göre sadece bizim galaksimizde 200 milyar yıldız var. Bir o kadar da galaksi var. “Bu kadar büyük bir evrende yaşadığımıza göre sadece bizim gezegenimizde hayat olması imkansız değil mi?” diye bir soru aklınıza gelebilir. Hatta birçok kişinin aklına geliyor. Bu konuda düşünenler, film çekenler, ciddi ciddi araştırma yapanlar var. Daha ileri gidip bu konuda hiçbir şüphesi olmayanlar, uzaylıların da bizi araştırdığını öne sürenler de mevcut.

“O kadar galaksi içinde sadece bizim gezegenimizde hayat olması imkansız değil mi?”

Bu sadece bir soru mudur? Yoksa gizliden gizliye, örtük telkinler içeren bir ikna uygulaması mıdır? Burada bir düşünme tarzı vardır. Bu tarza dikkat edelim. Soruyu üzerimize alır, cevaplamaya kalkarsak soranın telkinlerine maruz kalırız. Şimdi sorunun içindeki gizli kabullere göz atacağız.

Dünya yaklaşık 1 trilyon kilometreküp hacminde bir küredir. Biz ise sadece onun yüzeyinde yaşıyoruz. Ekvatordaki çapı yaklaşık 12,7 bin kilometre. En üst tabakası olan litosfer 60 kilometrecik bir kalınlığa sahip. Yani dünyanın milyonda biri bile etmeyecek parçasında yaşıyoruz. Kalanını hiç kullanmıyoruz. Kimsenin aklına şu soru geliyor mu:

“O kadar dünya tabakaları içinde sadece bizim litosferde hayat olması imkansız değil mi?”

Muhtemelen gelmiyordur. İlginç bir şekilde Pueblo ve Navajo adında Kuzey Amerika kabileleri böyle düşünmüş. Merkezde böceklerin kırmızı dünyası varmış, onlar tırmanarak mavi kuşlar dünyasına gelmişler, kalabalıklaşınca memelilerin sarı dünyasına gelmişler ve en son siyah beyaz olan şimdiki dünya yüzeyine tırmanmışlar. Şimdi dünyanın çekirdeğinin çok sıcak olduğunu biliyoruz, orada bilinen hiçbir canlı yaşayamaz.

Soruya tekrar dönelim: “dünyanın tabakaları içinde neden sadece biz?” Vurgulamak istediğim bir şey var, o da şu: Bu soru dünya tabakalarının canlılığa uygunluğu araştırılarak cevap verilmesi istenen bir soru değil. Belki şimdi dünyanın tabakalarını bildiğimiz için cevabı bilinen bir soruymuş gibi gelebilir. Ancak bir an için yeraltı tabakalarla ilgili hiçbir şey bilmediğimizi düşünelim. Yine orada canlılar olduğu efsanesini üreten ilkel kabileler gibi düşünmemek için bir sebebimiz var mı? İşte sorduğum bu son soru, kesinlikle incelemeye başladığımız ilk soru ile yapısal olarak aynıdır.

Sorulardaki ortak nokta şudur: yaşamın olabilmesi açısından herhangi bir araştırma veya nedensel soruşturma yapmaya girişmeksizin, sadece istatistik yorum ile canlıların olup olmadığına dair çıkarımlarda bulunmamız isteniyor. Yani canlıların oluşması için belirli şartlar vardır, misalen; besinler, uygun hava, uygun sıcaklık gibi. Bunlara bakmak yerine, sadece seçilen 1(bir) yerde canlılar varsa, diğer 10(on) yerde de canlıların olması hakkındaki yorumsama. Bu yorumsamanın şöyle bir özelliği vardır: “canlıların istatistik olarak tamamen rastgele yerleştiğini varsaymaktadır.” Yani bir kereliğine canlıların bir yerde bulunmasını tesadüfi bir durum olarak görürsek, başka yerlerde de görülmesi hakkında yorum yaparız.

İşte bu düşünme şeklini baştan kabul eden herkese, bizim gezegenimizde yaşamın olması ve trilyonlarca gezegende yaşamın olmaması imkansız gibi görünecektir. Çünkü bu düşünme tarzı Naturalism/Doğalcılık’tır. Yani dünyanın kendiliğinden doğal bir şekilde oluştuğunu, canlılara uygun bir ortamın da gerçekleştiğini düşündükten sonra, başka gezegenlerde de bunun gerçekleşebileceğini düşünmektedirler. Bunun tersi olan Teleologism/Gayecilik ise yaşamın kendiliğinden değil, tasarlanmış olarak var olduğunu söyler. Yani dünyanın bütün katmanlarında yaşam yoktur, çünkü böyle tasarlanmamıştır. Evrenin çok büyük olmasına şaşırmamıza gerek yoktur, çünkü sadece dünya yaşam için tasarlanmıştır. Teleologism/Gayecilik taraftarı olan birisi, evrenin büyüklüğünün artmasıyla (başka) yaşam(lar)ın olasılığının yükseleceğini düşünmez. Çünkü düşünüş tarzı, kavrama biçimi, olasılıksal değildir. Naturalism/Doğalcılık taraftarı olan kişi ise böyle düşünür. İşte irdelediğimiz ilk soru, soranın Naturalism varsayımını içermektedir. Yani Naturalism’i doğru kabul ettikten sonra soruyu yöneltmektedir. Dolayısıyla Naturalism-Teleologism tartışılmadıkça, kendi başına bir tartışma konusu olamaz ve gerçekten sorulmuş ve cevap bekleyen bir soru özelliği taşıyamaz.

Özgür İnsanın Tanrısı

Felsefe literatüründe Özgür İrade üzerine çok fazla tartışma yapılmıştır. Ancak çok fazla tartışmanın kaydedilmiş olması, bunun yüzyıllar alması insanları yanıltmamalıdır. Sanılmamalıdır ki, çok çetrefil sorunsallar varmış ki, koskoca filozoflar bu problemlerin çözümü üzerinde mutabık olamamışlar. Hayır. Baştan sona kadar, açık bir şekilde sade bir tezi savunanlar ile çeşitli sebeplerle ona anlamsızca karşı gelenler arasında olmuştur bu çatışma. Ben öyle görüyorum, öyle de olmasın. Fark da etmez. Çünkü bu sözlerimin meselenin çok basit ve sade olduğuna dair öne sürülmüş bir iddia kabul edilmesine de ses çıkarmam.

Daha evvelki Özgür İrade üzerine yazdıklarıma atıfta bulunacak olursam, İnsan’ın özgür olduğunu iddia etmiştim. İnsan özgürdür ve öyle özgürdür ki, özgürlüğün hapishanesinden çıkma ihtimali yoktur. İnsanın özgürlüğünü tartışmak için masaya koyamayız. Masa da özgürlüğün malıdır. Özgürlüğü bu şekilde teorik bir çıkmazlık olarak ele almak ve incelemek ve sonra böyle olduğunu göstermek mümkün. Bunu denemiştim. Ancak özgür müyüz, değil miyiz gibi sorulara cevaplar vererek meseleyi başka bir zeminde tartışmak da imkan dahilindeydi. İslami Fenomenoloji yazımda bir Tanrı tasarımı ile Özgür İrade’nin nasıl bir arada düşünüleceğinin küçük bir fotoğrafını çekmeye çalıştım. Çünkü, bu tarihi tartışmanın kuşku götürmez şekilde en mühim sebebi üretilmiş/yapay ve zorunlu olmayan varsayımlara dayanan bir Tanrı suretidir. Tanrı kavramını kusurlu bir şekilde oluşturmuş bir kültür, bu problemi çözemez. Zira bu problemi oluşturan da aslında kendisidir. Velhasıl-ı kelam, ana meselemiz Tanrı’yı -doğru anlamak da demeyeceğim, en azından- yanlış anlamamakta.

Bir görüş şudur: “Tanrı zamandan münezzehtir.” Bu tezin Kuran açısından hatalı olduğunu Fikir Değiştiren Tanrı adlı yazımda tartıştım. Hristiyan felsefeciler de kendi metinlerince Tanrı’nın zamandan münezzeh(timeless) olmasını erken devir kilise babalarının antik Yunan felsefesine aşırı güvenmelerinin bir sonucu olarak görmekte, ve aksine Tanrı’nın zamanda Sürekli(everlasting) olduğunu düşünmekteler(bkz. Nicholas Wolterstorff). Demek oluyor ki, Tanrı hakkında tamamen kuşkusuz kabul edilmiş önermeler, tamamen aslı olmayan ve iyice düşünülmemiş birtakım önkabullere dayanmakta.

Bu eski filozoflarımız yine çok yaygın olan “Tanrı kadir-i mutlaktır; Tanrı alim-i mutlaktır” gibi nereden çıktığı meçhul aforizmaları şüphe etmeden kullanmışlar. Oysa ki, bu cümleler çok önemli detaylar ve mahzurlar içermektedir. Bahsettiğim yazımda yine bu konuya giriş ile birlikte özellikle İslam açısından asılsız olduğunu göstermiştim. Mutlak kelimesi kendi başına çok fazla soruna yol açan bir kelimedir, buna dair Saldalyenin Felsefesi adlı yazımda da bir örnek tartışma yazmış idim. Çok kısaca belirtmem gerekirse, Tanrı’nın bilgisi sabit bir mutlaklık yapısında değildir. Tanrı mevcut olan her şeyi bilmektedir, ve her özgür insan her saniye yeni bilgiler/kararlar/seçimler üretmektedir. Bu vesileyle toplam yekün bilgisi sürekli olarak artmaktadır. Tanrı’nın bilgisi de sürekli olarak hacmen genişlemektedir. Yine Tanrı her şeyi bilmektedir, ancak insanların gelecekteki seçimleri henüz o bilgiye dahil olmadığından onları bilmesi gibi bir durum söz konusu olamaz.

Burada Tanrı’nın ne olduğunu öğretmek gibi küstah bir gaye yoktur. Burada hiç değilse, Tanrı’nın ne olmadığını söylemiş bulunuyoruz. Bu bir şey midir peki? Bu şöyle bir şeydir: Tanrı’nın ne olmadığını söylemiş ve ne olabileceğine dair alternatif birçok aday fikri açığa çıkarmış oluyoruz. Tanrı’nın mahiyeti konusu çok karmaşık olabilir. Ancak Tanrı’nın mevcudiyeti konusu çok sadedir. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir ki, şimdi bu konumuz değil.

Özgürlüğü anlamadıktan sonra bir dini metni baştan sona yanlış yorumlamak, bir çuval inciri berbat etmek mümkün. Birçok çelişki ve anlamsızlık birbirini izler. Hristiyan geleneğinin de etkisiyle insanlığın başlangıcı şöyle bilinir: Adem ve Havva gökte bir cennette mutlu bir hayat yaşamaktadır. Bir ağaçtan yemek dışında her şey serbesttir, yiyip günaha girerler ve dünyaya düşerler. İnsanlık da Havva’yı kandıran Şeytan/Yılan’dan dolayı başlamış olur. Bu hikaye Yahudilikten dinlersek gökte değil, dünyada bir bahçede başlar. İslam’da da Adem ve Havva gökte değildir. Yerde bir bahçededir. O bahçeden kovulurlar. Buradaki algı değişikliğine kesinlikle dikkat buyurulması gerekiyor. Hristiyan aklı olaya şöyle bakar: Göklerde Adem ve Havva kusursuz bir hayat yaşıyorlardı. Bu hayat sınırsızdı ve ölümsüzlerdi. Şeytan geldi, onları ölümlü olacakları bu gezegene mahkum etti. Biz bu hatadan dolayı varız. Yani Şeytan olmasa, biz de olmayacaktık. Şeytan neden vardır? Şeytanı da Allah yaratmış, onu kötü olsun ve Adem’i yoldan çıkarsın ve sonra insanlık başlasın diye yaratmış. Yani Hristiyan aklıyla baktığımızda olayın özü tamamen Tanrı’nın kurgusuna dayanmaktadır. Şimdi meseleye farklı bir yerden bakalım.

İslam’a göre Adem ve Havva gökte değildir. Yine herkes gibi dünyada bir bahçededir. Cennet de Arapça’da bağ-bahçe anlamına gelir zaten. Bu cennet yani bahçe, hiç de sonsuz ve sınırsız değildir. Adem ve Havva yine ölümlüdür. İnsanlığın başlaması için özel bir Şeytan siparişine gerek yok. Yine insanlık Adem ve Havva’nın çocuk yapmasına bağlı olarak genişleyecektir. Şeytan niye vardır? Allah Şeytan’ı neden yaratmıştır? Senaryo gereği görevini yapmak için mi? Böyle bir görevi yok. Çünkü Şeytan’ı Allah yaratmamıştır. Allah’ın yarattığı kişi İblis’tir. İblis bir cindir. Cinler de insanlar gibi özgür olan, iyi veya kötü olabilen yani seçebilen varlıklardır. Şeytan olmak İblis’in kendi seçimidir. Çünkü Allah’ın yolundan ayıran herkese Şeytan denir. İnsanlardan da Şeytan olabilir, cinlerden de. Yani bir sıfattır. Yani Allah İblis’i yaratmış, İblis de Şeytan’ı yaratmıştır. Kısacası ilk şeytan olmayı seçmiştir ve bu seçim bütünüyle özgür iradesine dayanmaktadır. Ortada ne bir senaryo, ne bir görev bildirimi vardır. İblis, Adem’in üstünlüğünü hazmedememiş ve kendi nefsini Allah’a tercih edecek kadar ileri gitmiş ve sonunda işi inada bindirip geri dönüşü olmayan bir yola girmiş. Adem’i de saptırınca bir bahçeden toplu halde kovulmuşlar. Olayın göklerden düşme, sonsuzluktan sonluluğa gelme gibi uzun boylu büyütülecek bir tarafı yok. Tamamen var olan mekandan çıkmak ve başka yere sürgün edilmek ve yine aynı şartlarda devam etmek durumudur. Hiç şeytan olmasaydı bu Din olur muydu gibi düşünceler işte ilk izah ettiğim Hristiyan bakış açısının bir eseridir. Çünkü hiç şeytan olmasaydı, insanlık yine kendi nasibinin peşinden koşmaya devam edecekti. Herkes iyi olsaydı, herkes mükafat alacaktı. Ama olmadılar, almadılar veya almayacaklar. Bu “İslami Fenomenoloji” çerçevesinde baktığımızda böyledir.

Bu mütalaada farklı olan nedir? Şunu vurgulamam gerekiyor ki, İslam’ın içinden yaptığım bu çıkarsamalar, İslam’ı düalistik Tanrı inançlarından ayırmaktadır. Yani İyi ile Kötü’nün mücadelesi olarak insanlık tarihi veya Göktanrı ile Yertanrı arasındaki ikilik, son kertede ise Tanrı ile Şeytan arasındaki iddialaşma felsefesi bu yaptığım yoruma dayanarak söyleyebilirim ki, Hristiyanların felsefelerinde kalmıştır. Çünkü böyle bir ayrım İslam’da yukarıdaki çıkarımlara bakılacak olursa: yok. Bu tarz Tanrı’yı algılama biçimlerini yani tasavvurları düzeltmek diyemeyeceğim, en azından yanlış olanlarına işaret etmek istedim.

Dalga Geçmenin Psikolojisi

Genel olarak insanlar şaşırdıkları şeylere gülerler. Komik olan şey; ya çok zekicedir ve insanı şaşırtır veya çok aptalcadır ve yine insanı şaşırtır. Ama şaşırtır. Şaşırtır ve bu sebeple güldürür. Şaşkınlık geçirilir ve gülünür. Normal ve olağan durumdan ayrılma derecesi şaşkınlığı arttırır. Ne kadar anormal ve sıra dışı ise yapılan, söylenen şey, o kadar şaşkınlık verici, düşündürücü yani komiktir. Şok edici derecede zekice veya şok edici derecede aptalca olunca insanlar şoke olur, kahkaha atar. Eğlenir. Bu da şaşkınlığın komik olmadaki rolüne işaret eder.

Kendisiyle dalga geçebilmek bir meziyet olarak bilinir. Çünkü burada verilen örtük bir mesaj vardır. İnsanın kendisiyle dalga geçebilmesi için, yani kendisini görünüşte küçük düşürebilmesi için mevzubahs olacak bir aptallık yapması gerekir. Kişi bu aptallığı bilerek planlı şekilde veya kazaen yapabilir. Aptalca davranış sonrasında kendisiyle dalga geçer. Bunun komik olduğunu telkin etmiş olur. Yani demek ister ki, “ben aptalca bir iş yaptım ve bu komiktir”. Başka bir ifadeyle, “ben aptalca bir iş yaptım ve bu şaşkınlık uyandırıcı bir hadisedir.” Yani gizliden gizliye, gerçekte kendisinin aptalca bir iş yapmış olmasının ne kadar da beklenilmeyecek, anormal ve olağandışı bir durum olduğunu aşılıyordur karşısındakilere. Bu sebeple gülünür, komiktir. Ne kadar da gülünecek bir şeydir bu, ne kadar da hayret etmemenin imkansız olduğu bir vaziyettir ve sonuç olarak bu kişi bilinçdışında “hata yapması çok zor, mükemmele yakın kişi” imajını yakalar. Tehlikelidir. Kendisiyle dalga geçerken bir yandan kendisinin üstünlüğünü; bunu komik bularak tuzağa düşen “gülücü kurbanlara” fiili olarak kabul ettirmiştir. Artık çok geçtir ve bütün gülümsemeler, kahkahalar ve sevinçler tamamen kendisiyle dalga geçme görüntüsündeki stratejisyenin kötü emellerine hizmet etmektedir.

Taklid Felsefesi

V for Vendetta. Çok derin bir film. Totaliter rejimlere karşı bireysel şidd… neyse anlatmıyorum. Çok derin bir film işte. Felsefik. Macbeth’ten alıntısı bile var: “İnsan olmak adına yapıyorum, dahasını da yapabilirim.” Yani felsefik işte. Shakespeare’den bile alıntı yapıp çok derin olmayan bir film olabilir mi? Kesinlikle süper.

Fikirlere kurşun işlemez. Gerçekten insan o kadar aydınlanıyor ki. Artık bir fikrin derin olması için ne söylendiğine, ne anlatıldığına gerçekten dikkat etmemize gerek yok. Kitaplar yerine üzerinde yazı yazan kapaklı, okumalık kâğıt kümeleri satılmaya başladı. Söz yerine artık Ses var. Anlam buharlaşıyor. Örneğin, bir tarihi kitap yazılıyor. Eski Mısır tarihine ilişkin bilgiler aktarılıyor ve kaynak gösteriliyor. Kaynak falanca bir akademisyenin kitabı. Peki onun kaynağı ne? Lüzum görmemiş. Yani binlerce sene evvelki hadiselere dair bilgiler verilmiş, bu bilgilerin kökeni nedir diye merak ederler diye de kaynak gösterilmiş. Bu kaynağın da insanlığın elde ettiği ilk eserlerle bir bağı yok. Başka bir yazarın kitabına kaynak verilmiş. Bu kitabın yazarı Eski Mısır araştırmacısı ve bu bilgileri ilk bulan veya elde eden kişi mi? Hayır. Peki konuyu kaçıncı elden öğrendiği mechul olan bir yazarın, yine aynı durumda olan bir başka yazara atıf yapması veya onu kaynak göstermesinin Tarihbilimsel olarak bir anlamı var mı? Yani diyelim bir Türk yazarın, Eski Mısır tarihi ile ilgili bir bilgi vermek için yine kendisiyle aynı durumdaki başka bir Türk yazarı kaynak göstermesi bir anlam ifade ediyor mu? Hele bu kitap verdiği bilgilerin, gösterdiği kaynaklarla desteklendikten sonra, eserindeki tezini güçlendirici bir unsur olarak görüyorsa ne diyebiliriz? Kaynak göstermenin veya alıntı yapmanın amacını veya fonksiyonunu anlamamış olduğunu söyleyebiliriz. Buna benzer ve bir manası olmayan yüzlerce esere atıf yapılmasının bir anlamı yoktur. Tarihbilimde kaynak göstermek, belgeleri sunmak bir bilimsel yöntemdir. Önceki örnek ise bu bilimsel yöntemi taklid eden bir yazım şeklidir. Tarihçiler bir hadiseyi anlatırken, o hadiseyle alakalı en dolaysız kaynaklardan şimdiye kadar gelen silsileyi tespit ederek bunu icra ederler. Bu bizim günlük yaşantımızda herhangi bir olayın içyüzünü soruşturmakta kullandığımız en sade metotların biraz gelişmiş ve sistematik hale sokulmuş bir biçimidir.

Sanatsal olan ve bünyesinde estetik bir kıymet barındıran eserler ile bunların ucuz, bayağı ve kötü taklidleri olan ucubeler arasında bir ayrım yapılır. Bu kötü taklidlere “Kitsch” denir. Bunlar ticari kaygılarla üretilen sanatsal olmayan, ona benzemeye çalışan ürünlerdir. Eser değildirler. Üründürler. Eser temaşa edilir, Ürün tüketilir. Sadece görünüşü taklid edenler; özü, estetiği ve sanat ruhunu kavramayan kişiler tarafından yapılır. Sanatçı ile taklidci arasında fark vardır. İşte bu fark sadece sanatta geçerli değildir. Bilimde, felsefede, hatta gerçek hayatta da aynen geçerliliğini korur. Bilimsel çalışma ile bilimsel çalışmanın kötü taklidleri arasına kalın bir çizgi çekilmelidir. Bilimsel tınıları kullanarak kendisine bilim dünyasına yer bulmaya çalışan; bilimsel yöntemi tam anlamıyla kullanmadan sadece onun söylemini taklid eden tezler vardır. Buna bir örnek Evrim Teorisidir. Hiçbir bilimsel çalışmanın sonucu olmamasına rağmen, sürekli olarak Biyoloji bilimini taklid eder. Hayvanlarla ilgili bilgilerin doldurulduğu kitaplara Evrimsel Atlas gibi isimler takılır. Hiçbir bilimsel çalışmaya bu teorinin bir etkisi yoktur, var olan tek şey bir isimdir. Herhangi bir çalışma yaparsınız, sonuç değişmez; isminin başına birilerinin hatırı kalmasın diye “evrimsel” yazabilirsiniz. Kelimeyi kaldırınca mana yine aynıdır.

Felsefede de yine “kitsch” diyebileceğimiz örnekler vardır. Eski filozofların fikirleri, inançları, gerekçeleri vardı. Felsefe hakikati kavramak veya en azından ona yaklaşmak için kullanılan yöntemlerdi. Fikirler üretilir ve tartışılırdı. Bir zaman sonra ise artık fikir üreten kişilerin adından bahsetmek felsefe yapmak oldu. Felsefi diye yutturulan yüzlerce kitap sadece eski filozoflardan “bahsetmekte”. Başka hiçbir şey yapmamakta. Felsefi kitsch yerine felsefi çılgınlık da denebilecek bir gelenek üzere, sürekli olarak belli bir elit kesim kendi aralarında birbirlerinin kitaplarına atıflar yaparak kitaplar yazıyor. Ne kadar çok atıf yapılırsa o kadar felsefe yapıldığını zanneden bu grubun Ürünleri de bir felsefi Eser olmaktan çok, felsefi eserlerin kötü birer taklididir.

Şimdi tekrar V for Vendetta filmine dönmek istiyorum. Filmin bir amacı veya bir ana fikri olduğunu sanmıyorum. Türkçede bir cümle içerisinden bir kelime çıkardığımızda şayet cümlenin anlamında bir değişme olmazsa, o çıkardığımız kelime gereksiz bir kelimedir. Yani bu bir anlatım kusuru olarak görülür. Cümlede anlamı vurgulamak için bazen fazla kelime kullanılabilir. Ancak bahsettiğimiz böyle bir durum değildir. Bana göre filmde de birçok gereksiz sahne ve olay vardı. Filmin içinden olduğu gibi çıkarılsa, filme hiçbir etkide bulunmaz. Bu yüzden filmin birçok anlatım kusuru olduğunu düşündüm. V’nin Evey’e işkence edip hapiste psikolojisini bozması sahnelerini komple filmden çıkarınca filme bir etkisi olmuyor. Çünkü başı sonu yok, bir amacı, katkısı ve fikri yok. Yani bir fonksiyonu yok. Rastgele çekilmiş. Bir kompozisyon değil, bir bütünün parçası değil. Bu yüzden benim için değersiz. İnsanlar üzerinde deney yapan kadının ölüm şekli. Çok gereksiz bir detay. Filmin olmayan fikrine bir katkısı olmadığı gibi, diyaloglar karın ağrıtıcı derecede saçma. “Beni öldürmeye mi geldin? Evet. Tanrıya şükür.” Fesubhanallah! Filmin başından sonuna böyle saçma sapan diyaloglar bulmak mümkün. Binlerce insanın niye toplandığı, malzemeleri nerden temin ettikleri mechul; toplanıp aptal aptal bir yerde patlama izlemeye nasıl ikna oldukları mechul. Her yönüyle veya yönsüzlüğü ile ana fikri olmayan bir film. Yine de derin fikri olan filmlerin kötü bir taklidi.