Archive for Eylül, 2012


Doğal seleksiyon, canlıların çevre şartlarına ve rekabet ortamına daha dayanıklı, avantajlı ve güçlü olan kısmının varlığını sürdürmesi ve mağlup ettiği diğer canlıları yok olmaya mahkum etmesidir. Yani canlılar aynı gıda, barınma ve ikamet etme ortamında yaşayıp da aynı anda hepsine yetecek imkanlara sahip değilse, buna binaen güçlü olan bunları ele geçirirse yaşar. Güçsüz olan da zaman içinde yok olur. Bu doğal bir elenme(seleksiyon) mekanizmasıdır. Bu mekanizma ile mevcut türler arasında geleceğe sadece mücadelede başarılı olanlar kalacaktır.

Doğal seçilme sürecinde canlılar çevreye ve şartlara uyum sağlayarak “adaptasyon” sağladıkları ölçüde avantaj kazanma şanslarını arttırırlar. Uyum mekanizması sağlayamayanlar yok olur, bununla birlikte yok olan canlı türlerinin genetik havuzdaki frekansı da azalır. Yani genler zaman içinde iyi adapte olanın lehine değişecektir. Charles Darwin doğal seleksiyonun işlemesi için “varyasyon”un olması gerektiğini öne sürmüştür. Darwin’e göre canlıların varyasyonlara ayrılması genetik yolu ile, elenmesi de doğal seleksiyon ile gerçekleşir. Yani çeşitlilik gösteren canlılar bu mekanizma ile kötüleri eler ve canlılık sürekli daha gelişmiş hale geçer.

Mendel genetiği, populasyon genetiği ve yeni gelişmeler ile Darwin’in evrim teorisi “Neo-Darwinizm” olarak revize edilmiştir. Doğal seleksiyon ile mikromutasyon birleştirilerek canlılığın gelişimi açıklanmaya çalışılmıştır. Richard Dawkins, Stephan Jay Gould gibi ünlü evrimciler de “Neo-Darwinizm” terimini eserlerinde kullanmışlardır. Bu teoriye göre temel olarak canlıların genetiklerinde muhtelif faktörlerin tesiriyle mikro düzeyde mutasyonlar gerçekleşir ve bu sayede genler canlıları değiştirir. Zaman içinde canlılar doğal seleksiyon ile seçilerek nesilden nesile farklı türlere evrilir. Her neslin üyeleri farklı canlıları oluşturmuş ve tüm canlılık ortak tek hücreli atalarından evrilmiştir. Bir başka ifadeyle bir canlı mütemadiyen genetik yapısında gerçekleşen mutasyonlarla yapısal olarak değişir, bunu gelecek nesillere de aktarır, bu mutasyon süreci sürekli olduğu için zaman içinde çok uzun vetirede yapısal değişiklikler husule gelir. Tek bir hücrenin oluşmasından insanın yapısına kadar evrimin iddiasına göre bütün değişim ve evrilme mekanizması bu şekilde işlemiştir.

Dikkat edilmesi en zaruri ve mühim nokta, evrim teorisi mekanizmalarına göre bir türün diğer bir türe değişimi aşamasıdır. Zira evrimin en ayırt edici özelliği karşıt tezlerinden ayrıldığı nokta “türleşme”yi savunmasıdır. Bu bakımdan türleşmenin nasıl tasvir edildiği bu teori üzerindeki tartışmaların en önemli parçası sayılır. Bir canlının daha kompleks özelliklere sahip olabilmesi, küçük bir organ sisteminin oluşması bu şekilde izah edilebilir mi? Neticede “doğal seleksiyon” bir eleme mekanizmasıdır. Doğal seleksiyon sadece mevcut türler arasında bir eleme yapar. Yeni bir tür oluşturmaz. Hal-i hazırda zaten oluşmuş olan türlerin sayısını azaltıcı bir mekanizmadır. Aslında doğal seleksiyonu ortaya atmakla, evrim teorisi açısından çok da fazla bir şey söylenmiş olmaz. Doğal seleksiyon mekanizması evrim teorisinde olduğu gibi, evrimin karşıt tezi olarak ileri sürülebilecek herhangi bir tez için de kullanılabilir. Güçlü olanın tabiyatta daha mukavemetli olacağını herkes söyler. Bu yüzden evrim teorisinin can alıcı mekanizması “mutasyonların mekanizması”dır. Elenecek canlıları oluşturan mutasyonlar olmalıdır.

Canlı üzerinde daha gelişmiş bir yapıya geçiş mutasyonların canlının nesillerine bir ek hususiyet kazandıracak şekilde gerçekleşmesini gerektirir. Yani öyle bir mutasyon olmalıdır ki canlıya bir avantaj sağlayacak ilave bir organ, doku, yapı kazandırsın. Genetik bilgide bir artış bunu sağlamalıdır. Bu mutasyonların ortada bir organ yok iken bir sistemi, mantığı, düzeni, çalışan ve tasarruf eden bugün bilinen doku sistemlerini oluşturması için bu sistemlerin çalışmasını sağlayan genleri tutturması gerekir. Bugün İnsan Genom Projesi ile insanın tahminen 22.000 gene sahip olduğu tespit edilmiştir. 1990’da başlayıp 2003’te sonlandırılan ve Francis Collins’in liderliğini yaptığı bu projede insanın gen haritası çıkarılmıştır. Bu kadar genin her birisi ayrı protein yapmakla görevli iken, bazen genler arası kombinasyonlarla da işlevsellik için birtakım işlemlerden geçmekte ve hücre içinde çok karmaşık mekanizmalar ile işlenmektedir. Yani bir canlının vücudundaki organın, yapının oluşması için son derece hassas olan bu genetik bankada ciddi değişikliklerin olması gerekir. Bununla birlikte genetik hastalıklar hakkındaki bilgilerimiz bize ufak bir gen birimindeki değişim, hata, mutasyonların bile insanın, canlıların sistemlerini çökertebilecek sonuçlara sebebiyet verebileceğini söylemektedir. Yani gen denilen şey çok hassas olabilmekte, dengenin korunması için koruma mekanizmaları da gerekmektedir. Nitekim bugün bilinen ve biyoloji kitaplarında okutulan mutasyonlara ve muhtemel hatalara karşı hücre içerisinde tedbir olarak birçok mekanizma mevcuttur. Hücrelerimizdeki hatalar hücrenin iç memurlarınca düzeltilmektedir. Bu bilgiler bize son derece hassas bir sistemin kurulu olduğunu gösterir.

Hassas sistemin kurulu kalması bile, insanın düşünebileceğinden daha karmaşık bir tedbir sistemi, mekanizma ve hücreiçi ekip çalışması gerektirir iken bunun geliştirilmesi daha karmaşık bir durumdur. Mutasyonların rasgele olması genlerdeki düzeni bozar. Buna dair radyasyon, virüsler, yüksek ısılar, hücreiçi sekteler mutasyon oluşturan faktörler olarak bilinirken sebebiyet verdiği vaziyet şimdiye kadarki gözlemlenen veriler üzere hastalıklardır. Tekgen(mendeliyan) ve çokgenli mutasyon hastalıkları bu gruptadır ve üzerinde çok çalışılmıştır. Mutasyonların sürekli zararlı ve bozucu olarak gözlemlenmiş olması yeni bir özelliğin veya daha gelişmiş bir yapının nasıl tutturulduğuna dair zihinlere bir soru işareti bırakmıştır. Mutasyonlar üzerinde çalışmalar ve deneysel veriler elde etmek için bazı “model organizmalar” kullanılmıştır. Hızlı üretilme, genetik manipülasyonun kolay olması E. Coli, Drosophila gibi canlıların bu deneylerde kullanılabileceğini düşündürmüştür. 1910 yılında “Drosophila melanogaster” üzerinde çalışmalar yapıldı ve yeni bir tür geliştirilemedi. Mutasyonların büyük ölçüde kayba uğrattığı, kalanının ise etkisiz olduğu anlaşıldı. Hugo De Vries bu çalışmadan sonra yeni bir tür oluşacağını iddia etmişti. Bazı evrimciler Drosophila’da fazladan kanat, göz rengi değişimi gibi farklılıkları yararlı mutasyon olarak anlama meylinde olsalar da ne fazla kanatların çalıştırıcı kasları olup avantaj sağlaması -aksine yük olur- ne de göz rengi değişiminin getirdiği herhangi bir avantaj durumu vardır. Üstelik herhangi bir türleşme de gözlenmemiş, değişen canlılar yine çiftleşebildikleri için aynı tür içerisinde kalmıştır.

Netice itibariyle herhangi bir yararlı mutasyon örneği gözlemsel ve deneysel bir veriyle desteklenememiştir. Kaldı ki tek bir yararlı mutasyon bulunması dahi bir delile çok kala ufak bir işaret bile olmayacaktı. Zira mutasyonların zararlı etkisine nazaran çok düşük ihtimalde gözlemleneceği şimdiki tüm deneysel verilerimize göre kesindir. Rasgele mutasyonların olacağını ünlü ateist evrimci Richard Dawkins Kör Saatçi kitabında “kör tesadüfler” ile ifade eder. Kısacası beklediğimiz şey canlıların evrimleşmesi sürecinde “kör tesadüflerin” sonucu nesillere aktarılacak “üreme hücrelerinde olmak şartıyla” öyle mutasyonlar olacaktır ki tüm toplamdaki nesiller arasında en az bir tanesi daha gelişkin bir hale gelecektir. Diğer canlılar arasından doğal seleksiyon ile elemeden kurtulacaktır. Burada çok dikkat edilmesi gereken şey “muhakkak bir daha gelişmiş canlının tutturulması” şartıdır. Bu ise organların, sistem mekanizmalarının daha gelişmişinin genler tarafından nasıl bilindiği, bilinmiyorsa bu kadar zor bir ihtimalin “üstelik üreme hücrelerinde” nasıl zaman, canlı sayısı kısıtlılığına rağmen nasıl tuttuğu gibi muammalara gark olmaktadır.

Canlıların bütün özellikleri birbirine göre avantaj sağlaması sebebine oturtulacaksa pek çok detayın nasıl oluştuğu sorunları ortaya çıkacaktır. Misalen insanın diline bir havada yüzen pamuk zerresi gelse, insan bunu büyük bir ayıklıkla fark eder ve dilinden alır. Bu kadar küçük hacimdeki bir maddenin bile vücuda girmesini engelleyen hassasiyetteki deri, mukoza yapısı nasıl oluşmuştur? Mutasyon ile denk gelse bile bu doğal seleksiyona nasıl sebep olacaktır? Çok büyük bir fark oluşturmayan canlı özellikleri diğer canlıların hayatını tehdit etmez. Bu hassasiyet gibi vücudun milyonlarca yerinde olan her bir özelleşmiş reseptör, almaç yapılarının oluşumu için çok karmaşık gen kombinasyonları çalışır. Bunlar nasıl olmuş da “kör tesadüf” ile tutturulabilmiştir?

Misalen bir erkeğin kadına baktığında hissettikleri ile bir kaplana baktığı zaman hissettikleri neden farklıdır? Bu mekanizma zihinsel ve sinirsel pek çok henüz aydınlatılmamış büyük bir karmaşıklığa sahiptir. Bu mekanizma sayesinde canlılar birbirine ilgi duyar ve üreme bu şekilde gerçekleşebilir. Bu doğal seleksiyonu da temin eder, çünkü bu mekanizması olmayan canlı üremez ve yok olur. Ancak bütün bu tartışılanlar ancak mekanizmanın teşekkül etmesinden sonrası için geçerlidir. Bu hissiyatı sağlayacak gen değişikliği nasıl olmuş ve ne şekilde tam da insanın bunu yapabileceği biçimde hale sokulabilmiştir? Kör tesadüfler bunun gibi binlerce, milyonlarca karmaşık mekanizmalara sahip, insanın da yaşaması için ve hatta tüm canlılarda çeşit çeşit yaşamaları için bulunan yapıların genetik aynasında nasıl düzenleyici rol oynayabilmiştir? Süre sonsuz da değildir, zira insanın da evrenin de bir sonu olduğunu ve başlangıcı olması gerektiğini fizik keşiflerinden biliyoruz.

Hayvanlar kendi çocuklarına şefkat göstermekte ve onları yememektedir. Bu doğal seleksiyon ile izah edilebilir. Yeseydi nesli yok olacaktı, yemeyenler kaldı. Bu doğru bir düşünce olmasına rağmen, “yavrusunu yememe” gibi bir anlayışın sağlayıcısı olan, bunun avantaj olacağını adeta bilircesine bunu inşa etmiş genleri o hale “kör mutasyon”lar nasıl getirebilmiştir? Bunu ve milyonlarca canlının avantajını sağlayacak mekanizmanın genetik boyutunu çok hassas şekilde belirli bir zamanda ayarlamak zorunda kalan “evrim teorisi” bunu izahta “matematiksel olasılık hesapları”nı alt üst etmektedir.

Görsel

Canlı sistemi içerisindeki “gayesellik(teleoloji)” argümanı olarak kullanılabilecek bir misal daha verelim. İnsanın vücudunun hemen her hücresinin beslenmesini damlarlarla taşınan kanın içindeki materyal sağlar. Bunların artık maddelerini ortamdan götüren damarlarına “ven”, besin getiren damarlara da arter denmektedir. Pek çok yerde bulunan bu damarlar içerisinde “yüzeye yakın -yüzeyel- ekstremite(kol-bacak) venleri”ne dikkat çekmek isteriz. Derinin altında bulunan ve bir bağ dokusu içerisine sarılı bulunan bu venler ve “derin venler” yani ekstremite içindeki venlere göre farklılıklar gösterir. Travmaya daha çok maruz kalabildikleri için yüzeyel venler daha kalın yapılıdırlar. Evrimsel açıdan düşünüldüğünde “travmaya açık olan venleri ince hayvanlar elenmiş” ve bu mekanizmayla venleri kalın olanlar kalmıştır denebilse de “ilk baştan bu venlerin kalın olanlarının da mevcut olması gerekmektedir”. Yani evrimin açıkladığı her basamakta muhakkak önceden hayat şartlarına direnecek bir sistemin olması mecburidir. Bu ise ihtimal açısından çok düşük olan mutasyon aracılı olarak anlaşıldığında “çok fazla döl oluşturup bunlar arasında doğa şartlarına direnecek özellikleri tutturabilme şansı”nın sağlanması gerektiği akla gelir. Yani evrim teorisinin iddiasına göre şimdiki canlıların kat be kat fazlasının elenmiş olması gerekir ki bu özellikler “güçlü” olanlara ait olabilsin. Bu kadar mutasyonlarla daha önceden olmayan mekanizmalar türetilebildiğine göre bunlardan çok daha fazla da hatalı organ ve hatalı yapılar türetilebilmelidir. Hatalıların sayısı gözlemlenen dirence uygun organlara sahip canlıların sayısından çok daha fazla olmalıdır. Tekrar vurgulamak gerekir ki bu kuşaklarca aktarılacak pozitif mutasyonların “üreme hücrelerindeki genlerde” olması icap etmektedir. Yine kol ve bacak yüzeyel venlerindeki kapakçıklar da kanın sadece tek yönlü olarak yukarıya akmasına yardımcı olurlar. Kapakçıkların genlerde bulunması için tek tek tüm mutasyon türlerinin denenmesi ve en son düzgün kapakların tutturulması gerekir. Buna binaen düzgün kapağı olmayanlar kanın yukarıya aktarılamadan beyin hipoksisinden öleceği açıktır. Sonuç olarak “hiç kapak oluşmayabilirdi, mutasyonlar bu sistemi kuramayabilirdi” fikrini de hesaba kattığımızda evrimsel “kör tesadüfi” mutasyon ve doğal seleksiyon mekanizmasının sadece damar inşasında bile çok büyük olasılık sorunlarıyla karşılaştığını görebiliriz. Bu kapakların, yüzeyel venlerin kalın olmasının, çevredeki koruyucu pek çok çeper yapısının tek tek denemeyle oluşmasına ve sadece damar oluşumuna ne evrenin tarihi süre olarak yeterlidir, ne de yeterli süre verilse bile sistemi bozduğumuzda tekrar baştan çalıştırabilecek ve tekrar deneme hakkı doğurabilecek bir imkana sahibiz.

Damar yapılarıyla ilgili kol ve bacak yüzeyel ven benzerliği de dikkate şayandır. Ayakta “vena saphena parva” denilen ven baldırın arkasından diz derin venine dökülür. Ön tarafta ise “vena saphena magna” denilen yüzeyel ven uyluk derin venine dökülür. Aynı zamanda diz derin veni de buraya dökülür. Bu sistemin aynısı kolda da vardır. Vena basilica denilen yüzeyel ven dirsek derin venine dökülür, vena cephalica da omuz derine venine dökülür. Yine dirsek de aynı yere gelir. Yani kol ve bacağın venöz dökülümü aynı mantığa binaen gerçekleşmektedir. Bu benzerlik bir simetri oluşturmaktadır, simetrinin sebebi sürekli denenen mutasyonların en sonunda bu şekli bulması ve diğer simetrik olmayanların yok olması mıdır? Bunun gerçekleşmesi için mutasyonların bu simetriyi sonsuz pek çok muhtemel sistem içinde bulabilmesi lazımdır. Üstelik bu gen değişikliğini “üreme hücrelerinde” gerçekleştirmesi lazımdır. Bunun için de ola ki bir hata olup canlılık yaşayabilme imkanlarını kaybederse geri dönüşü de olması gerekir. Halbuki böyle bir şans da yoktur.

Sadece damar yapılarında irdelediğimiz bu incelikler bile ihtimaller açısından çok büyük sorunlar oluşturur. Moleküler düzeydeki ince detaylı mekanizmalarla birlikte çok daha fazlası evrimsel “kör tesadüfçü” mekanizmanın imkansızlığını gösterdiği düşüncesindeyiz. Bu düşüncede olan pek çok bilim adamı vardır ki, bunlar evrimi bir ilah kontrolü altında düşünmüşlerdir. Charles Darwin’in kitabında yapay seleksiyonun failinin insan, doğal seleksiyonun ise yaratıcı olduğuna işaret ettiğini söyleyen yazarlar vardır. Aynı şekilde evrim fikrinin öncülerinden Wallace de yaratılış ile evrimi bir görmüştür. İnsan genom projesini idare eden Francis Collins de bu şekilde düşünmüştür. Bu bilim insanlarının görüşlerine katılmamakla beraber evrim teorisi açısından yaratılışçılığın düşünülmezse sorunlara yol açacağını göstermesi bakımından görüşlerini değerli buluyoruz. Sırf moleküler düzeydeki “insanın düşünebileceği ve yaptığı teknolojiden” daha karmaşık yapılar ateist bilim adamlarının da dikkatini çekmiştir.

Richard Dawkins bir röportajında dünyadaki canlıların moleküler düzeyine inildiğinde “üstün bir yaratıcının imzalarına” ulaşabileceğimizi söylemiştir. Yani canlılığın nasıl başladığı sorusuna uzayın bir bölgesinde yüksek düzeyde evrim geçirmiş bir ırkın insanların yaratıcısı olabileceğini söyleyerek cevap vermiştir. Burada dikkat edilmesi gereken şey Dawkins’in canlıların yapısındaki “gayecilik” ve “tasarım” fikirlerini mantıksız bulmamasıdır. Yani canlıların kendiliğinden doğal olarak oluşmasına karşı bir müdahaleyi savunan “tasarım” görüşünü temellendirmekte “uzaylı ırk” argümanını kullanmaktadır. Bunun düşünmesi için kendisini zorlayan şey canlılık sistemlerinin çok karmaşık ve tesadüf temellendirmesini alt üst eden büyük çapta bir organizasyon göstermiş olmasıdır. Bu bilgileri günümüz genetik, moleküler biyoloji ve mikroskopların gelişmesiyle elde edebilsek de Ernst Haeckel ile Julian Huxley gibi evrimciler “sodyum kloride eklenip tuz oluşturması gibi birkaç kimyasal hücreyi oluşturabilir” şeklinde beyanat vermişlerdir. DNA yapısının karmaşıklığını hakkıyla muhakeme edememiş olmalıdır ki, daha sonraki ateist bilim adamları da olasılıksal imkansızlığa işaret etmişlerdir.

DNA’nın moleküler temelini izah ederek 1953’te nobel ödülü alan Francis Crick de Richard Dawkins gibi canlılığın başlangıcını uzaylıların yaptığını söylemiştir. Life Itself adlı kitabında canlılığı “panspermia” görüşü çerçevesinde izah etmeye çalışmıştır. Yani uzaydan bir tohum dünyaya gelmiş ve canlılığı bu şekilde oluşturmuştur. Bu görüşün ilk temsilcilerinden nobel kimya ödüllü Svante Arrhenius’tur. Bu görüşlerin canlılığın kendiliğinden oluşma fikrinin sıkıntısından dolayı ortaya atıldığına dikkat çekmek isteriz. Kendiliğinden bir oluşumun mümkün ve muhtemel olduğuna bilim insanları ikna olmuş olsalardı, bu şekilde gözlemsel, deneysel, mantıksal bir yönü olmayan başka ihtimaller üzerine gitmezlerdi. Dawkins’ten önce de uzaylı fikirlerinin Crick, Arhenius gibi bilim adamlarını düşündürmesi esasen kendiliğinden oluşa bir fiili isyan olarak yorumlanmalıdır. Nitekim Türkiye’de de ünlü evrimcilerin önde gelenlerinden Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim adlı kitabında, “sitokrom-c proteinin diziliminin bile evrende bir defa oluşma olasılığının imkansız olduğunu” söylemiştir. Bunun bir müdahale ile “yani bir yaratıcı yardımıyla” gerçekleştiğini de iddia edebiliriz demiş ve “ancak bu bilimin konusu değildir, bu yüzden bunu kabul edemeyiz” şeklinde bir izah ile mecburen imkansız olasılıklara inanmamız gerektiğini dile getirmiştir.

Görüldüğü gibi bilim adamlarının birçoğu -ki bunların bir kısmı nobel ödülü alan kaşiflerdir- canlılığın kendiliğinden oluşması modeline alternatifler bulma arayışındadır. Dawkins’in ve sair evrimci ateist bilim adamlarının psikolojisi “doğayı doğanın dışına çıkmadan açıklamak” felsefesine sadık kalmalarının neticesi olarak bir tasarımı görebilseler de bunları ucu açık “uzaylılar” görüşüne dayandırarak yaratıcı ihtimalini savuşturmaktadır. Yani düşünmeye “yaratıcı zaten olmadığına göre…” şeklinde başlamaktadırlar. Fikrimizce bu düşünce bilimsel objektifliğe uymamaktadır. Bilim tüm ihtimallerle ilgilenmeli, her tür bilginin kullanılabilirliğini sorgulamalıdır. Tesadüfçü evrim fikrinin sadece verdiğimiz birkaç örnek ışığında bile büyük problemleri vardır. Bununla birlikte birçok örnek daha verilebilir. Netice itibariyle evrim teorisine delil olarak “doğal seleksiyon gösterilemez, mutasyon mekanizması da simetrik ve karmaşık sistemlerin oluşumunu açıklayamamaktadır” görüşündeyiz. Zira doğal seleksiyon evrime has bir mekanizma değildir.

Bir teorinin delilinin kendisini gerçekten desteklemiş olması için aynı anda “hem tezini doğrulaması, hem de karşıt tezini yalanlaması” gerekmektedir. Bu açıdan doğal seleksiyon iptal olmaktadır. Diğer mekanizmalar da anlatılan sebeplerden açmazları olan büyük sorunlar teşkil ederler.

Reklamlar

Bir teori, fikir, tez, nazariye, görüş veya tartışma meselesini incelerken yapılmaması gereken şeylerden birisi mevzu-u bahsolan meselenin her madde ve unsurunu aynı anda ele almak; bununla da kalmayıp bunu farklı yönleriyle göstermeye çalışmaktır. Anlaşılması zor bir şeyi idrak mevkiine intikal ettirmek için onun detaylı ve sistematik olarak parça parça ve sindirerek ele alınması gerekir. Ona istinaden münferit ve kendi içinde kapalı konuları tek tek incelemek sıhhatli ve sonucu herkese yarayacak tartışmalar gerçekleştirmemizi temin eder.

Kendisini ikna etmiş ve samimi olan insanlar tartışmaktan korkmazlar. Bunun zıddı olan ve görüşünün masaya yatırılmasından korkan, beceriksiz insanlar ise meseleyi karanlık odada dövüşe, kaygan zeminde yarışa, bulanık suda çekişe çevirmek isterler. İnsanlık tarihi boyunca çok çeşitli konularda haklı ve haksız insanlar tartıştılar. Tartışan, çatışan, dövüşen, atışan insanlar bunu meşru ve gayri meşru usul ve üslup ile ifa ve ika etti. Biz de bu tecrübelerin getirdiği tartışma hilelerinin tespiti ile daha berrak bir zeminde bir mütalaa etmek istiyoruz. Bu politika hakikati arayan herkese yarayacaktır. Bu yüzden evrim teorisinin her konusuna “donkişot”vari bir dalış yapmadan objektif bir zihin ile özelleşen meseleleri tartışmayı münasip görüyoruz.

Körelmiş veya Artık Organ İddiasının Değerlendirilmesi

Evrim Teorisi kapsamında canlıların zamanla kullanmadığı organların köreleceği ve artık organ haline geleceği öngörülmektedir. Bu ise doğal seleksiyon ve mikromutasyonlarla zaten rakiplerini eleyip geldiği söylenen tabiyata mukavemetli organların köreldiğini söylemektedir. Yani organların bir yandan canlının yaşamasını sağlayan en iyi seçenek olduğu ve bu yüzden oluştuğu izah edilirken aynı zamanda bu özel seçim organların köreldiği söylenmiştir. Bu iddia baştan böyle bir handikapı bünyesinde taşımaktadır. Yani körelecek veya körelmiş organ olarak tanımlanan organ aslında zamanla canlının yaşayabilmesini sağlayan en iyi şekle sahip olduğu söylenmesine rağmen körelmiştir.

Körelmişlik fikri organın hiçbir işe yaramadığı tespiti ile ortaya çıkmıştır. Zamanında tiroid, timus, dalak, bademcikler, apandis… gibi organlar artık organ ilan edilmiştir. Çünkü bu organların herhangi bir işlevi yok sanılıyordu. Halbuki daha sonra araştırmalar tiroid bezinin beyin gelişiminde, metabolizmada; timusun lenf sistemindeki T hücrelerinin gelişiminde vs. işlevi büyük olduğunu gösterince bu iddialar çürütüldü. Apandis de körelmiş ve işe yaramaz bir organ olarak hemen evrim teorisi tarafından benimsenmişti. Daha sonra içindeki lenfatik nodüllerin varlığı ve bakteriyel enfeksiyonlardaki işlevi anlaşılınca gereksiz denemeyecek bir organ olduğu görüldü.

Burada dikkat edilmesi gereken şey “körelmiş” organ diye adlandırılan ve içine evrimsel bir senaryo konulan organın gerçekten gerilemek ve körelmek için bir sebebinin olmasının gerekliliğidir. Yani bir organ işlevi olmadığı sürece kullanılmaz ve kullanılmayan organ da körelir. Ancak bu organın körelmiş olması iddiası doğrudan bunun işlevlerinin kanıtlanmasıyla çürütülebilmektedir. Apandis organı insan anatomisi ve histolojisi dersleri verilen tıp fakültelerinde incelenen organlar arasındadır. İçerisindeki lenf nodüllerinin özel olarak incelenmesi bunların işlevsiz olmadığına fiili bir delil olarak yorumlanmalıdır kanaatindeyiz. Nitekim Duke Üniversitesi’nden Prof. Dr. William Parker apandisin buna ek olarak bir de “faydalı bakteri evi(safe house)” olduğunu söylemiştir. Yani apandisin körelmesi için bir sebep dahi yoktur. Çünkü körelmiş olması fikri bunun işlevsiz olduğu zannedildiği için akıllara gelmiştir. Şayet bir işlevi olan organın bu özellikleri bilinseydi bu iddia edilmeyecekti. Ancak iddia edilmekle kalınmadı, buna evrimsel bir pay çıkarmak ve senaryo üretmek bu kadar kolay olmuştur. Bu kolaylığa dikkat çekmek isteriz. Zira bunun sebebi diğer hayvanlarla karşılaştırmalı anatomi bile eksik yapılmasına rağmen “gözlemlenmemiş bir değişim” yani türleşme süreci “a priori” kabul edilerek “yanlışlanamayan” bir şekilde izahat verilmesidir. Kısacası evrim bir önkabul addedilerek olgular değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeler de her nasılsa “evrimin delili” olarak düşünülmektedir.

1. Evrim doğruysa ve apandis işlevsiz ise “körelmiş”tir.

2. Apandis körelmiştir ve bu yüzden diğer canlılarda daha büyüktür.

3. Körelmiş organların olması evrime bir delildir.

Bu akıl yürütme tarzı bir totolojiyi gösterir. Yani iki organ arasında benzerlik görülmesi hayvanlar arasında bir “ortak ata” olmasını gerektirmez. Buna evrim “önkabul” olarak alınarak ulaşılmaktadır. Yanlış bilgi üzerine ve evrim teorisi bir “a priori” alınarak ulaşılan bilgi yine evrime delil olarak gösterilmiştir.

Genetik bilgilere göre bir organın kullanılmaması sonucu köreleceği gibi bir netice hasıl olamaz. Bu Darwin’in teorisini ortaya koyarken Lamarck’tan etkilenerek ilave ettiği bir görüştür. Organlardaki sonradan kazanılan özelliklerin nesillere aktarılması fikri daha sonraki deneysel olarak Mendel ve Weismann’ın çalışmalarıyla çürütülmüştür. Körelmiş organ tezi de bu anlayışın bir “körelmiş kalıntısı”dır. Apandisin bir körelmiş organ olarak algılanması için bir delil görünmemektedir. Ne işlevsiz kalmış bir organ, ne de gerilemesi için bir mekanizma öngörülebilen bir organdır.

İlaveten, bazı primat sınıfında tasvir edilen maymunumsularda “apandis” organı yoktur. Bu organın tavşan ve sıçanlarda olup maymunumsularda olmaması evrim açısından çok ciddi bir sorundur. Bunun sebebi apandis organının bir kalıntı olarak görülmesi ile izah edilmeye çalışılmıştır. Apandisi kalıntı olarak kabul edemeyeceğimizi işlevlerinden anlayabilirsek, bunun “evrim ağacı” olarak düşünülen tabloya ne kadar zıt olduğunu görebiliriz. Zira bunun olması için “aynı yoldan apandisin yok olup tekrar insanda oluşması” mecburi olacaktır. Richard Dawkins ise Kör Saatçi adlı kitabında “evrimin aynı patikadan iki kez geçmesinin” Dollo Yasası’na göre mümkün olmadığını ifade etmektedir. İstatistiksel açıdan da bunun gerçekleşmesinin izahtan vareste bir şekilde nasıl bir ihtimal olduğu zannederiz çok açıktır. Kısacası apandisin “maymunumsularda gerileyip insanda oluşması” mümkün değildir. Bazı evrimcilerin izahlarında “tavşanlardan sonraki bir maymun ailesinde gerilediği, diğer ailede gerilemediği” bu yüzden bazılarında bu organın başgösterdiği iddia edilse de bu beyanatın geçersiz olması 2 sebebi vardır; (1) apandis işlevleri bilinen ve kalıntı olduğunu düşündürecek bir delile sahip olmayan bir organdır, (2) maymunumsularda insanda gerilememiş bir özelliğin gerilemesi “evrim ağacı”na göre sorunludur. Çünkü bunun kötü bir özellik olması halinde insanda gerilemesi çok daha büyük ihtimal iledir. Bu bilgiler evrim savunulmak için önkabule binaen yorumlanmaktadır.

Apandisin bazı maymunumsularda olmayıp tavşan ve sıçanlarda olması durumu evrim için umulmadık bir şeydir. Çünkü hem sayılan sebeplerden hem de bir organın yok oluşu veya gerilemesi hadisesi için yeterli zaman sorunları sebebinden bu önemli bir noktadır. Bazı maymunumsularda var ise ve insanda var ise; aynı zamanda da bazı maymunumsularda yok ise buna evrimcilerin “ortak bir maymunumsu ata”da olması gerektiği şeklinde bir yorum getirmesi beklenir. Bu ise yakın bir ata olmak durumunda olacaktır. Bu yüzden apandisin yok olması için yeterli süreyi hem karşılamayabilecek, hem de apandisin yok olması gerektiğini “genlerin” nereden bildiğine dair bir mekanizma öne sürülemeyecektir. Misalen genetik olarak cılız bir insanın spor yaparak kaslı olma özelliği sonraki nesilllere aktarılamaz. Bu bakımdan körelmiş olarak vasıflanan bir organın kullanılmamak hasebiyle körelmesi durumunda bunun genetik olarak geçmeyeceği açıktır. Genlerle körelme mekanizması ise yoktur. Neo-darwinistlerin körelmeyi mutasyon temelli izah etmeye çalışmaları bir mekanizma önerememektedir.

Artık organ mefhumu şayet gerçek olsaydı bile evrime alternatif görüşler açısından bir mesele teşkil eden bir hal vaki olmazdı. Zira organların zaman içinde pek çok faktör ile işlemez, kullanılamaz hale gelebilmesi mümkün ve muhtemel olarak düşünülebilir. Bu yüzden “artık organ” mefhumunun evrim teorisi açısından tüm anlatılanlara rağmen gerçek olması halinde bile bilimsellik açısından “rakip teorilere üstünlük” ilkesi bakımından bir delil teşkil etmesi söz konusu değildir.

1. Kuran Metodolojisi ve Tahrifat

İslam insanların istek ve arzularına tatminkar bir cevap ve çare takdim eden, vaadi ve sözü olan, insanların ihtiyaç ve insiyakları muvacehesinde realist bir tavır takınan ve her akla makul ve makbul olacağını iddia eden bir fikrî, zikrî, zihnî ve aklî bir sistem ortaya koyar. İnsanın fıtratı, yani yaratılış veya oluş şekli nasılsa kendi iddiasının da buna uygun ve müsait olduğunu söyler(rum, 30). Dünyanın insanın talep ve hayallerine cevap vermedeki kifayetsizliğine vurgu yapar(tevbe, 20; muminun, 111). Bu sebeple esas mutluluğun kaynağını insana takdim eder. Dünyadaki fiiliyat ve fikriyatın mukabili cennettir. Cennet de Kuran’da pek çok ayette tasvir edilmiştir. Bunun vasıflarına müteallik, izahı ancak ayetlerle bütüncül ve analitik düşünme şartına bağlı olan birkaç elemanın yanlış algısını düzeltmeye yönelik ele alınan bu makalenin mefhumların doğru anlaşılmasına ışık tutacağını ümit ederiz.

İslam’ın ilk yıllarından itibaren geçen istisnai yükseliş vetiresini müteakiben “Altın Çağ” diye adlandırılan ve en gelişkin müslüman hareketi olarak anlatılagelen dönem kanaatimizde İslam’ın çöküş sürecidir. Bilgiyi ve öğrenmeyi tavsiye ederek bir münevveran ve aydın kesim değil, bütüncül olarak aydınlığı savunan İslam görüşü yerine toplumu şekillendiren belli elit kesim, mütehayyizan, ileri gelen kısmı teşekkül etmiştir. Bunlar da İslam alimleri vasıflarını almış, halkın nezdinde bir otorite ve fetva, hüküm makamı haline gelmiştir. Bu tür yetersizlik ve aydın boşluğunun mecbur ettiği hallerin sebep olduğu ekipçe düşünmeye mugayir ve şahsi kanaatlerin din olarak kabul edildiği çağın mahzurlarını bugün iliklerimize kadar hissetmekteyiz. Bunların dışında “evliyalık” makamı ihdası ile de prim kazanan çokça şahsiyet kanaati, kat’i din ahkamı olarak kabul ettirmiştir.

Halbuki İslami dünya görüşünün kalbi olan kuran, insanların parçalara ayrılmamalarını söylemektedir(rum, 31-32). Buna binaen bir de zannın kıymetsizliğine atıf yaparak(yunus, 36) gerçek müslümanların işlerini şura ile beraber hallettiklerini aktarır(şura, 38). Ayetin de ayet ile izah edilmesi gerektiği(hud, 1) ve ikişer olarak ayet ayet kendini açıkladığını belirten kuran(zümer, 26), insanın kafasına göre bunu izah etmesini şirk sebebi sayar(hud, 2). Özellikle din hususunda insan iki kere düşünmelidir. Akıl en fazla din gibi insanın hayatıyla doğrudan ilgili olan mesailde çok ehemmiyetlidir. Bilmek ve öğrenmek, akıllı olmak kuranda çok fazla işaret edilen fiillerdir(alak, 1; ali imran, 7; zümer, 9). Kuranda ilmin sembolü olarak kalem yazmaktan bahsedilmesi(alak, 4) ve hususi olarak derin derin düşünmenin emredilmesi(casiye, 13; haşr, 21; bakara, 266), kuranın bizzat kendisinin de bir öğüt olarak kendini tasviri(sad, 87) bir hükmü verirken sarf edilmesi gereken eforu ve düşünmenin inceliğine verilen önemi ifade eder.

Kuranı anlamadaki metodolojiyi kuran kendisi koyar. Kuran ayetleri muhkem ve müteşabih olarak ikiye ayrılır(ali imran, 7). Buna göre her muhkem ayet yoruma kapalı ve net iken, müteşabih olanlar ancak “benzer ayetler” beraber düşünüldüğünde netleşir. Bilenler açısından apaçık bir kitap olduğunu söyler(enam, 97). Bu şekilde hem bilmeye atıf yapar, hem bilmenin yolunu anlatır, hem de bilenin kazanacağını ifade eder. Bu bilgiler ışığında cennet hayatına ve kadınların durumuna dair yanlış bilinen birkaç meseleyi netleştirmek üzere ayetler ışığında bir inceleme yapacağız.

2. Huriler, Cennet Kadınları ve Spekülasyon

Huriler kuranda “hur” olarak geçen cennetteki varlıklar olarak bilinse de geleneksel telakkide “erkeklere takdim edilecek cinsel partner” olarak tasavvur edilmiştir. Bu algıdan hareketle kadınların cennete girememesi gibi garip neticeler bile husule gelmiştir. Evvelce de ifade ettiğimiz gibi, geçmişteki çöküş vetiresi veya daha sonraki süreçlerdeki (1)önce din ilmiyle hemhal olan kesimin belli zümreye münhasır hale gelmesii, (2)sonra da bu zümrenin hata yapma ihtimal ve potansiyelinin artmış olduğu gerçeğinin göz ardı edilmes ve imancılığın(fideizm) zannı esas alması, (3)ve son olarak da metodolojinin yanlış bir minvale kayarak, hadis ve şahsi kanaat gibi kuran ile meşgul olmayı zorlaştıran faktörlerin tabii neticesi olarak bazı kuran mefhumları yanlış anlaşılmıştır.

Hurilerin sadece erkeklere verilen kadınlar olarak görülmesi İslam dinine saldırıların büyük bir kaynağını, mantıki olmasında büyük sorunlardan birisini teşkil eder. Şu da tespit edilmelidir ki, bu makalede objektif kalınarak, herhangi bir zorlama yoruma prim vermeden, mevcut bilgileri tevil, tahrif, tebdil, tahrip, tağyir ve tekzip etmeden sadece olanı göstermeye gayret edip hakiki bir tespit, tahlil, takdir, tahkik ve tetkik yapmak niyetindeyiz.

“Hur” kelimesi kuranda 4 ayette geçmektedir(duhan, 54; tur, 20; rahman, 72; vakıa, 22). Duhan suresindeki bahisten sonraki ifadeler bu varlıkların insanlara ikram gibi hizmetlerde bulunacağını düşündürmektedir. Vakıa suresinde ise Vildan adıyla erkek olduğu anlaşılan hizmetçilere atfedilmesi bunların da onlar gibi hizmette kullanıldığını göstermektedir. Razi, Beyzavi, Alusi gibi tefsirciler de bu ayet için hurilere mevye vs. ikram hizmeti atfetmişlerdir. Hurilerin vasıfları kuranda “sedeflerinde saklı inciler”, “çadırlarda korunmuş”, “güzel gözlü” şeklinde 3 tanedir. “Hur” kelimesi “Ehveru(erkek)” ve “Havra(kadın)” kelimelerinin çoğuludur ki, gözlerinin akı ve siyahı çok belirgin olan gibi bir manaya gelir.

Hurilerin erkeklere verilecek kadınlar olduğu algısına sebep olan unsurları ve bunun yanlışlığını göstermek üzere güçlü delilleri zikretmeden evvel bu varlıklara dair öncül bilgiler vermeyi münasip görüyoruz. Huriler cinsiyetsiz olan ve cinsi münasebet ile alakası olmayan hizmetçilerdir. Bu hizmetçiler gibi Vildan adında erkek görünümlü cinsiyetsiz hizmetçiler de vardır. Bunun biraz detaylı ve sofistike düşünmeden doğrudan doğruya kadın olarak düşünülmesinin sebepleri; (a) “hur” kelimesine atfedilen “maksurat” ve “ıyn” vasıflarının dişil olması, (b) “zevvece” fiiline “eşleme, evlenme” manalarının verilmesidir. Bu manaların objektif şekilde tüm ayetlerin bütüncül olarak yorumlanması akabinde değerlendirilmeleri ve neticeye bağlanmaları gerektiği daha evvel vurgulanmıştı. Üstünkörü düşünmek çoğu şeyi aslında olduğundan farklı göstermeye ve bilgi boşluklarının içinin peşinhükümlerle dolmasına sebebiyet verir.

1. Delil: Cennet Kadını ve Huri Farkı

Cennet kadınları ile ilgili “ezvacün mutahharatun” yani temiz eşler olarak kuranda birkaç ayette bahsedilmektedir(bakara, 25; ali imran, 15; nisa, 57). Bu kadınlar ve erkekler için söylenir ve cennete giden dünya kadınlarıdır. Vasıfları ise baydun meknun(saffat, 49), kasiratut tarf(saffat, 48), etrab(sad, 52), ebkar, urub(vakıa, 35-37), yakut ve mercan gibi(rahman, 58), kevaib(nebe, 31-34) gibi manaları “bekar, yaşıt, güzel, aşık, saf, temiz” gibi olan kadınlardır. Bu ayetlerde “hur” kelimesi geçmez ve bu vasıflar “hur” kelimesinin geçtiği ayetlerde zikredilmez.

2. Delil: Hurilerin Cennet Kadınlarına da Verilmesi

Kadının cennetteki ödülü, güzel olmak, erkeğin ödülü de bu kadına sahip olmaktır. Kuranda aksine bir lafzi karine olmadığı sürece bir ifade iki cinsiyet için kullanılır. Misalen bir konuşma esnasında uyarı ve ikaz maksadıyla “lütfen sigaralarınızı çöpe atın hemşerilerim” dediğimizi düşünelim. Hemşerilere seslenilmesine rağmen “sigara” lafzi karinesi muhatabı otomatik olarak sigara kullananlara matuf kılar. Yani diğer insanlar da hemşeri olmasına rağmen, sigara ifadesiyle seslenilen kişilerin sigara kullanıcıları olduğu hususunda hiçbir şüphe kalmaz. Bu yüzden “hemşerilerim” nidasının manası daralır.

Lafzi karine olarak “kadınlarla evlendirilme” gibi bir ifade taşıyan az önceki mezkur ayetler(mesela nebe suresi)  erkeklere seslenilerek serdedilmiştir. Buna mukabil erkekler manasına kullanılmış olan “müttaki” ifadesi başka bir ayette lafzi karine olmadığı sürece hem kadın hem de erkek için kullanılmıştır. Yani “müttaki” kelimesi “takva sahibi” olmasına rağmen, “ashabül yemin” ifadeleri de cenneti kazananlar olmasına rağmen erkekleri kasteden bir cümlede kullanılmaları onları özel ve dar anlamlarına kavuşturur. Halbuki herhangi bir lafzi karine olmadığı sürece bu kelime iki cins için de kullanılmıştır.

Bu yüzden “hur” denilen huriler “müttaki”lere verilecek olup lafzi bir karine olmadığı için kadınlara da verileceği ifade edilmiştir. Bu da onların cinsel partner olamayacaklarına bir delildir. Bu delil tek başına yoruma açıksa da onu kuvvetlendiren diğer delillerle anlamlı bir delil haline gelecektir. Özellikle Vakıa 35-37’de ifade edilen “tekrar yaratılışı gerçekleşen cennet kadınları” ile “huri”ler arasındaki vasıf farkına dikkat çekmek isteriz. Hurilerin zikrettiğimiz sadece 3 vasfı var iken, cennet kadınlarının yine zikredilen vasıfları ayrı ayetlerde birbirine karışmadan kullanılır. Bu da farklarına bir işarettir. Cinsi objelerin vurgulandığı cennet kadınlarına mukabil, hurilerde bir cinsel işaret yoktur.

3. Delil: Huri Ayetlerinin İniş Sırası

Huri ayetleri 4 tanedir ve bu ayetler “cennet kadınları” ayetlerinden çok daha sonra indirilmiştir. Hakkı Yılmaz’ın “İşte Kuran” adlı kitabından da öğrenilebileceği gibi huri ayetleri Mekki ayetlerin sonlarındadır. Cennet kadınları ayetleri ondan daha sonradır. Ayrıca kuranın koyduğu mantık açısından “cenneti kazanan hizmet görür, cennette yaratılan hizmet verir.” Bu sebeple sonradan bambaşka bir yaratılışla yaratıldığı da vakıa suresinde söylenen insanlar için hizmet verme mevzu-u bahsolmayacağı için huriler de hizmet vereceği için, kadınların vasıfları hurilerin vasıflarından tam bu ayrım ile ayrılmaktadır. İnsanlar başka ve daha farklı şekilde daha değişik inşa edilecek, huriler ve vildanlar ise sıfırdan yaratılıp hizmete verilecektir.

4. Delil: Hurilerle Evlenme Çarpıtması

Hurilerin kadınsı olarak telakkisinde başrol oynayan calib-i dikkat husus “zevc” kelimesinin sevk ettiği ve “hurilerle evlenme” olarak tercüme edilen ayetlerdir. Arap dilinde evlilik manasında “tezvic” kullanımı yok gibidir(Rağıp el-Isfahanî, el-Müfredat fi Garîbi ‘lKur’an). Kuranda çoğunlukla evlenmek anlamında “tenkihu” yani “nikah” kökü türevleri kullanılır(bakara, 221; nisa, 6; nur, 3; ahzap, 49; mumtehine, 10). Ayrıca “tezvic” kelimesi cennet kadınlarıyla evlilik anlatılırken kullanılmamaktadır. Sadece hurilerle “tezvic” kökü kelimeleri kullanılmıştır. Ayrıca kuranda evlilik manasında da “zevc” kökü türevleri olmakla birlikte(bakara, 35; enbiya, 90; araf, 19), çok farklı manalarda da kullanılmıştır. Mesela “erkek ve kız çocuğu nasip etmek” anlamında “zevc” kelimesiyle eşleme manasında(şura, 50), nefs ve ruhun eşleşmesi manasında da(tekvir, 7) kullanılabilmiştir. Netice itibariyle “zevc” kelimesi sadece evlilik manasına gelmez. Fakat bu bilgi sadece bu kadarıyla “hurilerle evlenme” manasını veremeyeceğimiz anlamına gelmemektedir. Ancak son bir ek bilgi ile noktayı koyalım;

Huri ayetlerinde her zaman “zevvecna bi” kalıbı kullanılır. Fiilin yanında “be harf-i ceri” kullanılmaktadır. Arap dilinde “be harf-i ceri ile zevc fiili” evlilik manasında değildir. Ayakkabının eşi, ikizin eşi gibi manalara mukabildir. Bu sebeple huri ayetlerin tamamında geçen bu kalıp eşleşmenin “nikah veya evlilik” manasında olmadığının en büyük delilidir. Sanıyoruz ki bu delil tek başına bile hurilerin bir cinsel partner olmadığını ispat etmeye yetecektir. Misalen “nikahlı eş” manasındaki ifadelerde bu kalıbın olmaması da buna bir delil sayılabilir.

3. Kadının Şahitliği ve Geleneksel Tahtifat

İslam’ın daha önce zikredilen emirlerinin tatbik edilmemesi, misalen şura ile karar verme(şura, 38), zanna tabi olmama(yunus, 36) vs. gibi prensiplerin terk edilmesi ve zaman ile birlikte ilmin alimler sınıfının tekelinde tüm halk olması icap ederken bir meslek haline geldiği karanlık yüzyılda bilmemek normal hale getirilmesi bazı gerçeklerin üzerine perde örtmüştür. Bilgi her sahada uzmanındadır. Ancak insanlar bilgiyi uzmanından almalı, uzmanın uğraştığını uğraşmaksızın ona eşit derecede olacak kadar vakıf olmalıdır. Bu her saha için geçerli olmakla birlikte bilhassa din için zaruridir. Teknik detaylar gereksiz, işin özü esas olsa da insanlar öyle ya da böyle tembelliğe inandırılmış ve potansiyelini unutmuştur. Bunun tabii neticesi çöküş olacaktır ki, İslam alemi sermayesini harcayıp birkaç yüzyıl ayakta kalıp çökmüştür. Bu çöküşe fikri sahayı da ekleyebiliriz. Bu sebeple kuran zihninden uzaklaşılması kendilerine müslüman diyen güruhta kurana ters pek çok itiyadı normal ve meşru kabul ettirmiştir.

Belli miktar zaman çoğu insana her şeyi kabul ettirebilir. O kadar zaman geçmiştir ki, gayrimüslimler İslam’ı müslümanlar olarak görmüşlerdir. Müslümanların hatalı hareketleri İslam’a fatura edilmiş, tenkid fikren değil, şahsen yapılagelmiştir. İslam’a yöneltilen eleştirilerden büyük ekseriyet kadın konusundadır. Bu konulardaki eleştirilerin çoğu yerden göğe haklıdır. Ancak mesele kuran merkezli bir zemine çekildiğinde bu eleştiri oklarının hızını alamayıp hata ettiği sınırlar keşfedilebilir. Biraz somut ve müşahhas misallere geçerek meramımızı daha sıhhatli aktarmak istiyoruz.

Kadın İslam dininde pozitif ayrımcılıkla nazikliği dengelenmiş bir cinstir. Kadın ve erkek eşit değildir. Kadının üstün olduğu saha ile erkeğin hakim olduğu meziyetler birbirinden farklıdır. Bu yüzden iki cinsin net olarak birbirinden üstünlüğü mevzu-u bahsolamaz. Kuran ise erkeğin sosyal hayatta daha üstün olduğunu tespit eder(nisa, 34). Her cinsin farklı üstünlükleri ve nasipleri olduğunu da ifade eder(nisa, 32). Kadın daha hissi ve narindir. Erkek ise daha katı ve aklidir. Vücut yapıları için de erkek daha üstün ve güçlü, güzellik olarak kadın daha zarif ve süslüdür. Esas olan şey, üstün olanın bulunması değil, üstün olunan sahalarda doğru cinsin hakimiyetini kurmasıdır. Yani kadın daha sevgiye ve hislere mütemayil ise çocuk büyütmek gibi ehemmiyetli vazife ona yüklenir. Hayatın meşakkatlerine metanet göstermek için erkeğin vücudu daha sağlam ise evin geçimi için erkek görevli olmalıdır. Bunlar sadece fıtrata uygunluktur. Çatalla da yoğurt zorlanırsa yenebilir, bu misalle kadın erkek işi yapabilir, erkek de kadın görevini zorlarsa yüklenebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, bir imkansızlığın değil, ideal ölçünün tespitinin yapılıyor olmasıdır.

Erkek egemen toplumlarda şartlanmış bir muhakeme ile kadının hakları tahdid edilmiştir. Kuran da bu minvalde tahrif ve tevile maruz kalmıştır. 4 mezhebin ittifakı ile kadının şahitliği erkeğin yarısına mukabildir. Bu ise kurana uymayan uydurulmuş veya yanlış anlaşılma neticesi ortaya çıkmış bir durumdur. Kadınların şahitliğinin erkeklerin şahitliğine delil olarak gösterilecek tek ayet bakara suresi 282. ayettir. Bu ise hususi olarak yanlış yorumlanmıştır. Şimdi ise tüm delilleri zikrederek haklılığımızı ispat edelim:

1. Delil: 2 Kadının 1 Erkekten Üstün Şahitliği

Bakara, 282. ayette 2 müslüman erkek veya 1 erkek 2 kadının şahit olması gerektiğine dair ifadeler vardır. Ancak burada 2 kadın ve 1 erkek ile 2 erkeğin şahitliklerinin birbirine eşit olduğuna dair bir ifade yoktur. Yani tavsiye olarak kadınların daha hissen acımaya meyilli olmaları neticesiyle şahitlik ederken dayanışma yapmaları desteklenmiştir. Ayetin sonunda da “bu şahitliğin daha sağlam” olduğuna dair olan izahat bunu desteklemektedir. Yani “daha sağlam” ifadesi “sağlam”dan farklıdır. Bunun vadeleri yazmamaya atfen söylenmesi de mevzu-u bahisse de iki duruma atfen söylenmiş olduğu zikredeceğimiz diğer delillerle uyuşmasından bellidir. Öte yandan vadeleri kaydetmemek sağlam mıdır ki, kaydetmek daha sağlam olsun? Bu nükte itibariyle “2 kadın + 1 erkek” şahitliği “2 erkek şahitliği”nden daha sağlamdır. Bunun sebebi kadın ve erkeğin şahitliklerinin eşit olmasıdır.

2. Delil: Alt Seviye Şahitlik

Yolcu anında ölüm gerçekleşmesi halinde müslüman olmayanların şahitliği söz konusudur(maide, 106-107). Bunun için de erkek kadın fark etmeksizin bir şahitlik şartı vardır. Ayrıca müslüman bulunursa da bunlarda cinsiyet gözetilmeden ayette “iki güvenilir kişi” ifadesi geçmesi kadın ve erkek şahitliğinin eşit olmasına ciddi bir delildir.

“Müminler! Sizden biriniz ölüm döşeğinde vasiyet edeceği zaman içinizden güvenilir iki şahit tutsun. Eğer bir yerde yolcu iken ölüm gelip çatarsa sizden olmayan iki kişi de olabilir.”

Bir diğer husus da şahitlerin yalancı olduğu anlaşılığında ölenden hak sahibi olanların şahitliklerine devredilme durumunda cinsiyet farkı gözetilmeksizin “iki yakını”(الأَوْلَيَانِ ) ifadesinin olmasıdır. Bu sözler hesapsız ve fütursuzca söylenmemiştir. Dalgınlıkla ağızdan kaçmamıştır. Bu sebeple ilk argümana ciddi deliller teşkil etmektedirler.

“Böylesi, şahitliği gereği gibi yapmalarının en alt seviyesidir…” (Maide 5/108) Bu ayette “ذَلِكَ أَدْنَى” ifadesi “en alt” manasında kullanılmıştır. Zira müslüman olmayan iki kişinin şahitliği “en alt seviye şahitlik”tir.

Böylelikle kuranın şahitlik mertebeleri olarak 3 seviye belirlediği ortaya çıkmaktadır;

a. 2 Kadın + 1 Erkek şahitliğine işaret ederek “daha sağlam şahitlik”

b. 2 Erkek şahitliğine atfen “tam şahitlik”

c. 2 gayrimüslim şahitliğine de “en alt seviye şahitlik” denmektedir. Bu da birbirini tamamlayan ayetlerden bize çıkarılan manaların bütünselliğini gösteren güçlü bir delildir.

3. Delil: Zina Şahitliği

Kuran’da zina ettiği iddialarına maruz kalan kadınlar açısından 4 şahit şartı aranmaktadır(nisa, 15). Buna karşın, şayet 4 şahit bulunamazsa koca karısı hakkında eminse 4 kere şahitlik eder ve yalan söylemediğine dair 1 kere yemin eder. Kadın da bu zannı üzerinden atmak için 4 defa zina etmediğine şahit olur ve 1 kere yalan söylemediğine dair yemin eder(Nur, 6-9). Görüldüğü üzere burada da kadın ve erkeğin şahitlikleri birbirine eşittir. Bu sebeple tahrif ve tevil edilen ilk ayetin manası dışında yarım şahitlik anlayışını destekleyen tek bir ayet olmadığı gibi üstelik yalanlayan bu kadar ayet vardır. Uydurma hadisler ile ayetin zıddına bir delil getirilemez. Zira kuran ayetlerine mugayir olan her hadis “mevdu” yani uydurma sınıfına girmektedir. Bu sebeple bu zina şahitliği delili zannımızca çok güçlü bir delildir.

Son olarak 4. delil de boşanma hükmündeki bazı şartlar hakkındaki şahitlikte kuranda cinsiyet belirtilmeden iki şahidin olması gerektiğini söylemesidir(talak, 2). Bu da diğer delillerle birleştiğinde kadın ve erkek şahitliğinin eşit olduğunu ispat ve izaha muktedirdir.

Netice itibariyle kadının şahitliği erkeğe eşittir. Geleneksel tabular ile dogmadan her vasfıyla ayrılan kuran karşılaştırıldığında hakikat adına ortadaki mevcudiyetin her akl-ı selim için bedahet olduğu kanaatindeyiz.

Bununla birlikte kadının miras hakkı erkeğin yarısıdır(nisa, 11). Bunun sebebi kadının ekonomik hayatta aktif bir rol oynamasına gerek olmadığıdır. Evin iç düzeni kadına ait iken, evin dış bağlantısı ve geçimi erkeğin sırtındadır(nisa, 34). Yine buna rağmen evliliğin şartından birisi kadına verilen mehir malıdır(nisa, 4). Bu para başlık parası değildir, kadının şahsi parasıdır. Bütün bu vaziyetler kadının mirastan yarım pay almasını gerektirir. Zira zaten kocasının da kendi ailesinden alacağı iki kat, aldığı mehir, evi geçindirmekteki pasiflik hakkı bu durumu izah etmektedir.

4. Değerlendirme

Geleneksel İslam algısı zikredilen sebepler neticesinde kurandan ayrılmış, herkesin kuranın emrine binaen ilmi gayret sahibi olup istişare etmesi gereken bir meselede ufak bir zümreye işi bırakarak büyük hatalara gark olmuştur(şura, 38). Bu sebeple zaman içindeki çöküş, mevcut sermayenin yenmesi sürecinde fark edilmemiştir. İslam alemi de esasen ilk birkaç yüzyıl sonrasında çökmeye başlamıştır. Bu çöküş ile dogmatizm temelli bir tanınmaz halde olan din, çokça hataları kurana rağmen muhafaza etmiş, tenkidlere maruz kalmıştır. Mesele gelenekteki çarpıklıklar bir yana bırakılarak, serinkanlı ve objektif bir tavır takınılarak Kuran temelli çözülmeye çalışılırsa çok anlaşılması kolay ve makul, makbul din bir saf su gibi ortaya çıkacaktır. Huriler Kuran terminolojisine göre cennet hizmetçileridir. Kadın ve erkeğe de verilmek üzere yeniden yaratılacak ve insandan farklı olacak cinsiyetsiz varlıklardır. Cennet kadınları ise cenneti kazanan kadınlardır, sadece bu kadınlar cinsel partner olabilir. Ayrıca kadının şahitliği meselesindeki yanlışlık 2 kadının 1 erkek yerine şahit olmasının erkeğin 2 kadına denk olduğunu zannına sebep olmasındandır. Halbuki objektif bir değerlendirme ile 1 kadının şahitliğinin 1 erkeğe göre daha az işlevsel olmasıyla birlikte seviye olarak eşit olduğu anlaşılacaktır.

1. Özgür İrade, Kader, Determinizm ve Ruh İlişkisi

a. Özgür İrade Hakkındaki Görüşler

İnsanın karar vermedeki hürriyeti kadim zamanlardan bu yana tartışılagelmiş ehemmiyetli bir meseledir. Determinizm, tabiyatta aynı şartlar oluştukça mütemadiyen aynı sonuçların gerçekleşeceğini söyleyen bir görüştür. Bu görüşe dayanarak Kant, Laplace gibi filozoflar özgür iradenin olmadığını savunmuşlardır. Fakat Heisenberg Kuantum Teorisi’ne göre, Prigogine de Kaos Teorisi’ne dayanarak evrende indeterminist bir varlığın olduğunu savundular. Atom altı parçacıklarla ilgili gözlemlerdeki hesaplanamayan veriler ile Heisenberg “belirsizlik ilkesi” diye bir fikir ortaya attı. Yani atomu oluşturan parçacıkların aynı anda hızının ve konumunun bilinemeyeceğini iddia etti. Objektif bir belirsizliği savunarak Laplace’in tarif ettiği “Laplace’in her şeyi hesap edebilen cini” tasvirinin mümkün olamayacağını ileri sürdü. Yani ona göre Big Bang ile evrenin açılması şimdi tekrar olsaydı, bugünkü her şey aynı değil, çok daha farklı olacaktı. Gelecek belli sebeplerle determinist şekilde tahmin edilebilir ve hesaplanabilir değildi. Bu düşünce ile objektif indeterminizm savunulmuştur. Penrose ve Einstein gibi bilim adamları ise bu gibi belirsizliklerin bizim cehaletimizden olduğunu söylemiştir.

Eğer bir ilah var ise ve bu ilah her şeyi hesap edebiliyorsa bizim yaratılışımız da tamamen yaptıklarımızı belirliyorsa bunda bizim mükellefiyet ve meshuliyetimiz nerededir? Determinizme göre nasıl var edildiysek sonucumuzu da o belirleyecek, özgürlüğe yer kalmayacak, kararlarımız da tamamen şartlarımız ve mizacımız muvacehesinde oluşacak olduğu için ceza veya ödüle istihkak ve liyakatimizden bahsedilemeyecektir. İndeterminizme göre ise insanın kendi iradesi varsa ve özgür ise bu seçimleri önceden hesap edilemeyecek, bu yüzden yaratıcı bunları bilemeyecektir. Tamamen maddeci-materyalist izahlar olarak maddedışı bir cevheri işin içine katmadan yapılan bu izahlar özgür irade ve ilah mefhumlarının sorunlarına yol açmaktadır. Kimin kötü, kimin iyi olduğunu kimin belirlediği konusu sürekli tartışılan bir meseledir. Descartes insanın dualistik bir yapıda olduğunu, beden ve ruhunun olduğunu, bununla birlikte ruhunun madde dışında başka bir cevher olduğunu söylemiştir. Ruhun mahiyeti hakkında bilgi edinememediğimiz için bunun eleştirilmesi fikrimizce yanlıştır. Caner Taslaman da “ruhun mahiyeti” için “Beden-Ruh Dualizmine Teolojik Agnostik Tavır” adlı makalesinde agnostik kalınması gerektiğini söylemiştir. Caner Taslaman’ın tespitlerini haklı bulmakla birlikte sonuçta vardığı hükme katılmamaktayız. Zira “ruh-beden dualizminin mahiyeti” hakkında bilgi edinmek ile “ruh-beden dualizminin varlığı” hakkında bilgi edinmek farklı şeylerdir. İspat yöntemleri “tümevarım ve tümdengelim” olarak iki kısma ayrılır. Biz mesela kuranın Allah sözü olduğunu tümevarım ile ispat edebilirsek, daha sonra ruh ile ilgili bilgileri tümdengelim metoduyla gösterebiliriz. Ruh mefhumunun mahiyeti hakkında çok bilgi edinmesek de “dualistik bir yapıda” olduğunu, “madde dışı cevher” olduğunu vs. ispat etmekle iktifa da edebiliriz. Bunu sağlayarak sadece varlığından emin olup, mahiyeti hakkında bilgisiz kalırız. Ancak dualizme agnostik kalmayız. Ancak bu metodların tamamını bu yazıda gösteremeyeceğimiz için sadece bir kısmına temas etmekle yetineceğiz.

b. Kuran’da Ruh Kavramı ve Hilafet Bağlantısı

Kuran’da insanın cinlerle beraber kul olması için yaratıldığı geçer(zariyat, 56). Buna binaen hayvanların, bitkilerin, güneş ve ayın, tüm kainatın kullar için yaratıldığı ifade edilir(casiye, 13; bakara, 29; mümin, 79; enam, 99). İnsanın yeryüzünde halife olarak tasvir edilmesi, diğer hayvanlardan farklı olarak öne çıkarılıp üstün tutulması da insanda hayvanda olmayan özelliklerin olduğuna işaret eder(bakara, 30). “Halife” kelimesi Arapça’da “hlf” kökünden gelir ve arkasından gelen, sonradan gelen gibi anlamlara gelir. Yani insanın yaratılacağını Allah’ın meleklere bildirmesi ile birbirinin peşi sıra gelecek bir silsile tasvir edilmiştir.

Bakara 30. ayet irdelenirse burada meleklerin şaşırmasının sebepleri anlaşılabilir. Melekler kan dökecek birisinin yaratılmasına şaşırıyorlar. Bunun sebebi hayvanlar gibi birbirini iktidar mücadelesi için katleden insanın olması olamaz. Zira sadece sebep olarak insanın hayvanlar gibi bir mukavemet, mukatele, mücahede sahibi olması vaki olsaydı melekler zaten hayvanlardan gördükleri şey olduğu için şaşırmayacaklardı. Şaşırmalarının sebebi insanın hayvanlardan farklı olarak hem dişisi hem de erkeği arasında bir çekişme olacak olmasıdır. Bu yüzden bazı hayvanlar gibi dişiler arasında veya erkekler arasında çatışmanın üstünde ikisinde birden çatışma olması insanın çok kan dökeceğine işaret olduğu minvaldeki bir yorum ile melekler buna şaşırmıştır. Bunun hakikat mi yoksa bir yorum mu olduğu ileriki aşamalarda netleşecektir. Ancak daha sonra Allah’ın tavrına göre meleklerin bilmedikleri bir şey vardır. Bu bilmedikleri bir noktanın ifade edilmesinden sonra Adem’e öğrettiği ve meleklerin bilmediği isimleri sorar. Bunun manası “ilim” sahibi olmasının vurgulanmasıdır.

Bu şaşkınlığın sebep olduğu, insanların neslinin bu kadar çekişmeyle devam etmeyeceğine dair meleklerin kanaati Allah’ın verdiği bu misalle reddedilmiştir. Yani insanın kan akıtmaya meyilli olmasını dengeleyecek olan “ilim”de de yarışmaya çalışarak kendini geliştireceğine atıf yapılarak bu sorunun çözüleceği anlatılmıştır. Melekler bu kadar mukavemet eden ve her iki cinsin de mücadele halinde olacağı bir halife varlığın hüküm sürebilmesine şaşırmıştır çünkü nasıl bunların birbirlerini tamamen yok etmeyeceğini düşünememişlerdir. Kaçırdıkları nokta da ayetin devamında Adem’in bildiği bilgiler gösterilerek anlatılmış ve insan medeniyetinin garantisinin “ilim” olacağı tebarüz ettirilmiştir. Hususi olarak Adem’in meleklerin bilemediği isimleri meleklere söylemesinden sonra Allah’ın bu olay akabinde “ben size dememiş miydim?” demesi meleklerin bu hadiseden bir sonuç çıkardıklarını gösterir. Bu sonuç da insanların ilim sahibi olacak şekilde de halife olacakları gerçeğidir.

Halife olarak tavsif, tasvir ve tayin edilen kişi Adem değildir, Adem olsa bile kendisinden sonra yerine geçilen kimse(ism-i mef’ul) olarak anlamını alır. “Halife” kelimesi hem ism-i fail hem de ism-i mef’ul olarak kullanılabildiği için Ademden “sonra, arkasından, ardından, halfinden” gelen kişiler halifedir. Abdulaziz Bayındır’ın tespit ettiği gibi kuranda “halife” kelimesi ve türevleri 20 kadar ayette geçmekte(bakara, 30; enam, 133-165; araf, 69-74-129-169; yunus, 14-73; hud, 57; meryem, 59; nur, 55…) tümünde de mana olarak “birinin yerine geçen” şeklinde istimal edilmektedir. Geçmişten günümüze İslam alimleri yanlış bir anlam kazandırarak insana “Allah’ın halifesi” olarak bakmış ve Bakara 30. ayetteki “halifeten” ifadesine gerçek manasının dışında mana vermiştir. Bu ayette meleklerle Allah’ın konuşması sırasında Adem vardır. Ademden sonra “halife” yaratılacaktır. Bunun sebebi “halife” vasfının yarışma, yerine geçme gibi hususiyetlerinin olmasıdır. Nitekim ilk mücadele de Adem’in oğulları arasında gerçekleşmiştir. Bu sebeple netice itibariyle (1) insan hayvandan farklı bir hilafeti olan bir canlıdır, (2) ilk halife Adem değil, çocuklarıdır, (3) insanın hilafeti hayvandan farklı olarak ilim alanında da yarışmak olduğu için kan dökerek iki cinsiyette de yarışma olmasına rağmen dengelenmiştir, zira ilimde yarışmak tüm insanlığa yarar.

Bu neticeler insanın halifeliğinin hayvandaki gibi kan dökme, galebe sağlama gibi olmaktan ziyade ilimde yükselmeyle olageldiğini gösterir. İnsanın halifeliği ilimdedir ve böylece ilmi yüksek olan onun yerine geçer. Böylece medeniyet kurulur. Hayvanların hiçbirinde ilimle halifelik olmadığı için hiçbir hayvan 2 nesil öncesinden bir bilgi alamaz. Yüzyıllardır karıncalar aynı yuvayı yapar, arıların petekleri, kovanları fosillerden anlaşıldığı üzere değişmemiştir. Belli ölçüde bilgi ile bunu yapsalar da bir gelişme ve değişme yoktur. Sadece insana has bir hususiyettir. Bu tespiti yapan insanlar insanın yapısının da hayvandan farklı olması gerektiğini tahmin etmelidirler. Bu farklılık da insanın yaratılışında hayvana konmamış ve kendisine konmuş olan bir cevherden neş’et eder. Bu cevher ise detaylarına dair yapacağımız incelemeler üzere ruhtur.

c. Kuran’da Ruh ve Nefs Kavramlarının Etimolojik Açıdan İncelenmesi

“Ruh” kelimesi Kuran’ın pek çok ayetinde geçer(tahrim, 12; secde, 9; isra, 85; hicr, 29; nahl, 2; sad, 72). Ayetler arasındaki bütüncül ilişki kurulduğunda, geleneksel anlayış, reddedilen ruh anlayışı ve Yunan kültüründen Aristo’nun, Platon’un, daha sonra Descartes’in dualistik ruh anlayışlarına göre İslam’ın farkı ortaya çıkacaktır. Daha önce de belirttiğimiz insanın hayvandan pratik olarak da gözlemlenebilecek olan “ilmî halifelik” yani medeniyet kurma farkı dolayısıyla, yapısal olarak da bir farkının olacağı öngörülmeliydi. Bu farkı İslam açısından incelemeye tabi tutacağız ki İslam’ın başka bir inceleme konusu olacak “gerçekliği” üzerine yapılan bir ispat, onun sözü olan bu incelememizi dolaylı olarak ispat edecektir.

İnsanın yaratılışının geçtiği ayetlerde(hicr, 26; kehf, 37; hacc, 5) anne karnında aşamalı olarak bir yaratılıştan bahsedilir. Bazı ayetlerde genel bir anlatım olarak sade topraktan yaratılmadan bahsedilir. Ancak diğer ayetlerde bunun detayları ve aşamaları verilir. Bu ayetlerde insanın az bir sudan, karışık(döllenmiş) bir damladan, daha sonra bir çiğnemlik ete çevrilmesinden sonra kemikleşerek canlı çocuğa dönmesinden bahsedilir. Bu aşamaların hem Adem için, hem de insan için olduğunu ayetleri birbiriyle karşılaştırdığımızda anlayabiliriz. Zira bazı ayetlerde(zümer, 6) doğrudan Adem bahsi geçip bu aşamalar anlatıldığı gibi, diğer ayetlerde anne karnından bahsedilmekte ve yine aşamalara atıf yapılmaktadır. Yani bunun neticesi olarak Adem’in yaratılışı ve insanlığın tüm ferdlerinin yaratılışı aynı olmakla birlikte, aradaki fark birisindeki anne karnı koruması görevinin toprak şartlarıyla ifa edilmesidir. Yani bu tür aşamalı yaratılma, anne karnındaki süreç, her insan için geçerlidir. Mevzu-u bahsolan ayetler öncesi ve sonrası ile incelendiğinde yaratılış aşamalarının sonrasında(hicr, 29) ruh üfleme aşamasının olduğu görülmektedir. Bu aşamaların hepsi, yani embriyolojik süreçler gözlemsel olarak tespit ve takip edilebileceği gibi hayvanlarda da vardır. Ancak ruh sadece insanda vardır. Bahsedilen “ilmi hilafet” ile insanın hayvandan farkını “ruh üflenmesi” hadisesi oluşturur.

Ruhun ne olduğu hakkında tartışmalar şimdiye dek çok yapılmıştır. Kadir suresinde her yıl ramazan ayının bir gecesinde “melekler ve ruh”un göklerden indiği ifade edilmektedir. Birçok müfessir bu ayette “melekler ve Cebrail” kastedildiği için böyle denmiştir şeklinde yorum yapsa da Cebrail de melek olduğu için “ruh” kelimesine bu manayı vermek hatalıdır. Kuranda “Ruh’ül Kudüs(temiz ruh)” ve “Ruh’ül Emin(sağlam ve doğru ruh)” ifadeleri de geçmekte(şuara, 193; bakara, 87-253; maide, 110; nahl, 102) ve bunların peygamberlere destek olduğu bildirilmektedir. Buna ek olarak insanların da “ruh” ile desteklendikleri bildirilmektedir(mücadele, 22). Ayrıca insanlara meleklerin de destek olabileceğini muhtelif ayetlerden anlayabiliriz(enfal, 12; ali imran, 123-126). “Ruh” ifadesinin manası bu her cümledeki durumunu karşılayacak mahiyette olmalıdır. Buna Cebrail veya melek demek kanaatimizce hatalıdır ve bu kelimenin manasını sınırlar. “Ruh” kelimesi Nahl suresi 2. ayette “melekleri ruh ile indiririz ki uyarmak için” şeklinde geçmektedir ki “vahiy, bilgi, emir, buyruk” gibi manalarda kullanılmıştır. Cebrail manasını vermek diğer ayetlerin manasını bozar. Ancak bir kelimenin birden fazla manası olabilir, bunun için biraz daha detaylı incelemek gerekir.

Arapça’da kelimelerin kökleri vardır. Bir kökten pek çok isim, fiil, mef’ul türetilebilir. Bir kelimenin birbirine benzemeyen iki ayrı manası dahi olabilir. Misalen “içki” ve “başörtüsü” Arap dilinde “hmr” kökünden türetilmiştir. Her ne kadar birbirinden bağımsız olan bu iki kelime için aynı veya benzer kelimeler kullanılsa da bunun türetilme aşamasının bir mantığı vardır. Bu yüzden muhakkak bir ortak kök olması lazım gelir. “Hmr” kökünde “baş, gizlemek, örtmek” manaları vardır. “Başörtüsü” kelimesine “başı örten” mantığından türetilmiş, “içki” kelimesine de “aklı örten” mantığından gelmiştir. Neticede kökün sahip olduğu birtakım manalar farklı yollar izlemiş iki ayrı kelimeyi teşekkül ettirmiştir. Bunun gibi Arapça’da çok kelime vardır. “Ruh” kelimesi de “riyh” kökünden gelir. İstirahat, müsterih, rayiha, reyhan gibi kelimeler bu kökten gelirler. Bunlar temelde “rüzgar, nefes, soluk, hava, koku” manalarına gelirler. Kuran’daki ayetlerde(enbiya, 91; hicr, 28-29) ruh üflenmesinden bahsedilmesi bunun üflenen bir şey olduğunu da gösterir. “Görünmeyen ve aktarılan” gibi genel “ortak” bir manası olduğunu Kuran ayetlerindeki kullanımlardan çıkarabiliriz. Ruh kelimesini tekrar detaylı ele almadan evvel “nefs” ile ilişkisini ortaya koyalım.

Ruh ile can(nefs)ın aynı şey olduğunu söyleyenler olmuştur. Bu bilgi kısmen doğru olsa da eksik olduğu kanaatindeyiz. Zira “nefs” kavramı biraz geniştir. Kuran’da “nefs” kelimesi “zat” manasında(nur, 61; fecr, 27-30; şems, 7-9) kullanılmıştır. Bu ayetlerde nefsin “kötülük ve iyiliğe çağıran” çift yönlü bir saik olduğu da zikredilir ki bunun iyiliğe yönlendirmesi Allah’ın sevki ile kötülüğe yönlendirmesi ise kendi kendine olmaktadır(nisa, 78-79). Ancak bu tür ikilemin aşılması insana bırakılmıştır. Bunun insanın kararına bağlı olması ancak gayret gösterdiği halde Allah’tan yardım alması mevzu-u bahistir(yusuf, 52-53; kehf, 29-31). Yani nefis sadece bir dürtü olarak kalmış, gayret eden hedefine ulaşmıştır. Ancak nefsin Tasavvufî anlayışa göre mertebeleri yoktur, sürekli kötülüğü emretmektedir(yusuf, 53). Tasavvufi terimlerin pek çoğunda Kuranî kavramlara ters fikirler görmekteyiz. Nefsin beden ve ruh ile uyumlu, ikisine de denecek bir kelime olduğu kanaatindeyiz.

“Nefs” kelimesinin türevleri Kuran ayetlerinde 238 defa geçer. Allah’ın da nefsi(zatı) vardır(taha, 41; maide, 116; enam, 12-54; ali imran, 28-30). Nefis insandan çıkan bir şey olarak da tasvir edilmiştir, yani nefsi çıkan insan ölmektedir(enam, 93). Kanaatimizce ve ispatlayacağımız üzere bu ruhtur. Yani beden(yusuf, 32; ali imran, 61; nahl, 7) de ruh da nefistir. Ruh çıkıp da geri geldiği zaman olan şey vefattır, buna uyku denir(enam, 60). Kuran’da uyku için “vefat” kelimesi kullanılmıştır. Ancak ruh tutulduktan sonra yani nefis çıktıktan sonra artık “mevta” olunmuş olur. Bu ise geri dönüşsüzdür(muminun, 99-100). Ruh ölüm gerçekleştikten sonra, can çıktıktan sonra geri gelmez. Bu uykuda böyle olmaz, ruh bedenden ayrılır ancak geri gelebilir. Ruh-beden dualizmine en sağlam delil tekvir suresi 7. ayetten gelmektedir. Zira kıyamet anlatılırken tüm bu anlatımlarımızı tamamlar nitelikte “nefisler çiftleştiği zaman” denmektedir. Yani yeni bedenin yaratılması, kemiklerin bir araya gelmesi(kıyamet, 3) ile ruhun bedene konulması bir çiftleşmedir. “Züvvicet” kelimesi de çiftleşme demektir. Nefislerin çiftleşmesi ifadesini bazı zatlar farklı şekilde yorumlayabilse de bu tür durumlarda ayetler arası ilişki ve uyum dikkate alınmalıdır. Bu yüzden serdedeceğimiz delillerin birbirini desteklediğini düşünüyoruz.

Nefs kelimesi hayvanlar için de kullanılabilmektedir, zira “zat” manası vardır. Bir varlığa ve vücuda işaret eder.

“Ruh” kelimesini tam olarak tanımlamak için biraz daha incelemek gerektiğini düşünüyoruz. Bu kelimenin Cebrail için de kullanılmış olduğu görüşü birkaç ayete dayanmaktadır(şuara, 193; bakara, 87-253; maide, 110; nahl, 102). Bu ayetlerde “Ruhül kudüs ve Ruhül emin” ifadeleri geçer. Evvela “ruhül emin” tabiriyle ifade edilen “güvenilir ruh” bir özne olarak Muhammed’in kalbine vahyi indirdiği Cebrail manasında kullanılmıştır. Ruh melek manasına “rüzgar, yel” gibi kökten gelen bir benzetmeyle kullanılagelmiş olsa gerektir. Melekler görülmedikleri için hava gibi temsili tasvir edilmiştir. İnsana üflenen ruh da, insana aktarılan bir şey olmasına rağmen benzetmeyle bu kökten gelen bir kelimeyle ifadesini bulmuştur düşüncesindeyiz. Yani “ruh” ifadesi hem melekler manasına hem de insanın içine üflenen “hayat verici” unsur manasına kullanılmıştır. Ruhun çıkması durumunda uyku, geri dönmemek üzere çıkması durumunda da -ki can çıkınca bu gerçekleşir- ölüm vaki olur(enam, 60). Ruhun “vahiy” manasına da kullanılmasının sebebi, “vahiyden önce ölü gibi” olan bir insana hayat vermesi manasındadır. Yani insanın fiziki bedenine ruh üflenerek hayat verilmektedir. Aynı şekilde yaşayan insan cahil iken ölü gibidir, ona vahiy bilgisini vermek de onu hayata bağlayacağı için bu “hayata bağlayıcı” unsur için de “ruh” kelimesi kullanılmıştır. Bu yüzdenEnfal suresi 24. ayette “hayat bulmak için peygambere icabet edin” denmektedir. Böylelikle ayetleri ayetler ışığında anlamış oluruz. Bu kuranın metod olarak bize öğrettiği bir şekildir. Vahiy bilgisi ile dirilmek durumu mecazi olarak ayetlerde kullanılmıştır(enfal, 24; enam, 122).

Ruhun hayat vermesi esasen ruhtan önce cansız olunduğunu göstermez. Bu “vahiy” olarak ruhun verilmediği insanın cansız olmadığı durum gibidir. Buradaki “hayat bulma” durumları idrak şeklindeki bir değişimle alakalıdır. Zira Secde suresi 9. ayette ruh üflenmesinden sonra insanın işitme, görme ve idrak şekillerindeki değişime vurgu yapılmıştır. Yani hayvanlar işitirken, insan dinlemeye; bakarken, görmeye; anlarken, derin idrake sahip olmuştur. Ruh üflemesi bu tür değişimlere sebep olmuş, vahiy anlamındaki ruh da insan üzerinde böyle değişimler yaratacağı için “ruh” kelimesi ile ifade edilmiştir. İnsan ruh üflenmeden evvel canlıdır, ancak hayvan gibidir. Sonra 3. ayda ruh üflenir. Bu bilgi Ahkaf, 15 ve Lokman,14. ayetlerberaber düşünüldüğünde ortaya çıkar. Zira anneye yük olma süresi 30 ayken, sütten kesilme süresi 24 aydır. Öyleyse çocuğun taşınma süresi 6 aydır. Halbuki 9 ay karnında bebek taşıyan anne, ilk üç ay onu bir canlı olarak ancak insan olmayarak taşır. Yani ilk 3 ay ruh üflenmemiş olduğu için o henüz insan vasfına sahip değildir.

“Ruhül kudüs” ifadesi de Cebrail manasına istimal edilmiştir. Nitekim İncil’de geçen ifadelerle gayet uyumludur, zira İsa’nın “ruhül kudüs” ile desteklendiği bu ayetlerde geçer(elçilerin işleri 2/1-4-8; luka 11/12-13). Kutsal ruh ile “ruhül kudüs” kelime olarak tamamen aynıdır. Ancak sade “ruh” ifadesinin Cebrail olarak anlaşılabilmesi mümkün değildir, mesela Nebe suresi 38. ayette “melekler ve ruhun saf saf olacağı” yazmaktadır. Burası ayetler ışığında yorumlanırsa kıyamet gününde insanın dizileceğini söyleyen ayetlere göre(mutaffifin, 4-6; fecr, 21-23; kehf, 48) “ruh” diye ifade edilenin insanlar olduğu anlaşılacaktır. Ruh yerine insan kelimesi konup düşünülürse bunun mecaz-ı mürsel sanatı ile tüm ruhların kastedildiği bir durum olduğu netleşir.

Ruh kavramının anlaşılması, bilinebilmesi gibi meseleler üzerinde “bilinemezci(agnostik” kalınmasında büyük delil görülen İsra suresi 85. ayettir. Bu ayette “sana ruhu soruyorlar, o rabbinin emrindendir ve size az bilgi verilmiştir” şeklinde bir izahat vardır. Bunu ruh kavramı üzerinde boşuna düşünüldüğü, ruhun hiçbir zaman anlaşılamayacağı minvalinde anlayan pek çok düşünür, yazar, müfessir, alim vardır. Kurtubî, İbn Kesir, İbn Hacer gibi mühaddis, müfessir ve fakih alimler bu ayetin Yahudilerin Muhammed’e sorduğu “ruh” ile ilgili bir suale cevap olarak indiğini söylemişlerdir. Yani aslında “tevratta size bununla ilgili az ilim verilmiştir, siz bilmiyorsunuz” gibi bir manaya sahip olmuş olmaktadır. Bu ayetin bu suali muhatap alarak indiği, ayetin “sana soruyorlar” kısmıyla ve bu konudaki sahih hadisler ile delillendirilebilir. Bizim kanaatimiz de “ruh”un kıyamete kadar insanların anlayamayacağı bir şey olduğunun bildirilmesi gibi bir mananın bu ayetten çıkmayacağı istikametindedir. Bu yüzden İsra suresi 85. ayetteki ifadeler agnostisizme yol açmamaktadır.

d. Kader, Kuran’da Kader ve Özgür İrade 

Kader mefhumu Türk kültüründe “yazgı, alın yazısı” olarak tercüme edilmiş olan ve büyük ölçüde Kuran’ın kullandığı anlamdan saptırılmış bir kavramdır. Emeviler döneminden itibaren rivayet edilen birtakım hadisler “kadercilik” cereyanının başgöstermesine sebep olduğu kanaatindeyiz.

Ebu Hureyre’den aktarılan bir hadiste peygamberin “kader” konusunda tartışan bir topluluğa çok kızdığı, onlara bunu yapmamalarını ve münakaşa etmemelerini emrettiği geçmektedir[Tirmizi, Kader1(2134); İbnü Mace, Mukaddime10(85)]. Bir başka hadiste de insanların cehennemlik veya cennetlik olacağının anne karnında iken belirlendiği, cennete gidecek ameller yapsa bile ölmeden bir amel ile cehenneme geçeceği gibi anlatımlar vardır(Buhari, Kader1-Enbiya1-Tevhid28; Müslim, Kader1; Ebu Davut, Sünnet17; Tirmizi, Kader4). Yani insan bu hadislere göre ne işlerse işlesin başta takdir edilen netice ile sonlanacaktır. Kader konusundaki bu tür ifadelerin sorgulanmasının da başka hadisle durdurulmasına dikkat çekmek isteriz. Daha sonra “kadere iman” şeklinde bir “dogma” haline getirilmiş bu mefhum ispatlayacağımız üzere uydurulan hadisleri desteklemek için diğer “mevdu” hadislerin uydurulmasını gerektirmiştir. Yani bir yalan uydurduktan sonra onu yaşatmanın yöntemi ancak ondan fazla yalanlar ile onu desteklemektir. “Kader” mefhumunun içini bu tür inanışlarla doldurup temel olarak hadisleri vermişler, buna tedbir olarak da münakaşasının bile günah olduğunu ifade etmişlerdir. Düşünmeyi bile yasaklamak yalanın bir tezahürüdür. Aynı hadislerde “kader” mefhumunun konuşulması durumunda ahirette ondan hesap verileceği, konuşulmazsa verilmeyeceği; kadere inanmayanların “deccal” ordusu olduğu ifade edilmektedir.

Başarısızlıkları, zulümleri kendi kusuru olarak görmek yerine “Allah’ın takdiridir” şeklinde yorumlamak şansına sahip olmak muhakkak istismara açık olan bir imkandı. Bu yüzden dini kullanma imkanı olan kişilerce zaman içinde bu tür hadisler ve anlayış oturtulabilmiştir. Kuran ayetlerinde “kader” kelimesinin etimolojisine girmeden evvel bazı müşriklerin sözlerine temas edelim.

Müşrikler sapıttıkları iddialarına karşı Muhammed’e “Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız sapmazdık” şeklinde bir savunma sunmuştur(nahl, 35). Halbuki bu Kuran mantığına birebir zıttır. Ayetlerde “fakirleri doyurun” şeklinde gelen emre de müşrikler “Allah’ın dilerse doyuracağı insanları biz mi doyuracağız?” diye cevap vererek anlayışlarını ortaya koymuşlardır(yasin, 47). Yani insanın üzerinden tüm sorumluluğun kaldırıldığı, sadece Allah’ın dilemesi ile olanların olduğu fikri ile bu müşriklerin sözlerinin uyumuna dikkat çekmek isteriz. Hadislerdeki kesin belirlenmişlik, müşriklerin bu mantıkla Muhammed’e itirazları tamamen birbirinin aynısıdır. Buna ters olan Kuran ayetlerini bu fikriyat ile uyumlu hale getirmek için bazı ayetler tevil edilmiştir. Bu ayetleri tespitine temas edeceğiz, daha detaylı bilgi için Abdülaziz Bayındır’ın “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” eserinin Kader bölümüne bakılabilir.

“Kader” kelimesi Arapça’da “قدر” kökünden “ölçü, kapasite, kıymet, miktar, değer” manalarına gelmektedir. Kadir, miktar, takdir, kudret, kadar, iktidar, muktedir kelimeleri ile aynı kökenden gelir. Kuran’daki “kader” kelimesi kullanımı da “ölçü” manasındadır(furkan, 2; ahzap, 38; kamer, 49; talak, 3; abese, 19; ala, 3). Yani kader kainatın bir ölçüsüdür. Ayetlerde “her şey bir ölçü ile yaratılmıştır” ifadesi vardır. Ölçü yani kainatın kanunları belirlenmiştir. “Sa’yekum” kelimesi ile “gayretler”in var olduğu ve insanın gayretlerine göre bu ölçüler içinde doğru ve yanlışı seçebileceğine atıf yapılır(leyl, 1-11). Yani insan karar verebilen bir varlıktır, zira ruhu vardır. Ruh görür, dinler ve karar verir. Bir iradedir. Ancak gayret edenin gayreti sebebiyle Allah tarafından yola getirileceği, ters yönde gayret edenin de yola gelmeyeceği yine ayetlerde geçer(nahl, 104; rad, 27; şuara, 13; mümin, 28). Yani kişinin genetik yapısı, çevre şartları, nefsi ve insiyakı(içgüdü) tamamen dürtü pozisyonundadır. Bunlar birer etkendir ancak kişinin gayret için karar verecek bir karar organı, cevheri vardır. Bu ise Ruhudur ki tafsilatını daha önce incelemiştik. Ruhun ne olduğunun tam olarak bilmesek de bazı hususiyetlerinin ne olduğunu çıkararak hakkında hüküm verebilmekteyiz.

Kaderciliği desteklemek için tevil edilen ayetler “şae” ile “erade” fiillerinin birbirine karıştırılması sebebiyle prim kazanmıştır. “Şae” şey yapmak olarak Türkçe’ye geçmiş olsa da Arapça’da daha belirli bir manası vardır, oluşturmak, var etmek anlamına gelir(Ragıp el-İsfahani, Müfredat). İrade etmek ise “arzu, murad, talep, istekte bulunma” gibi manalara gelmektedir. Bu nükte fark edilmeden ayetlerdeki “şae” ile “erade” fiillerinin farkına dikkat etmeyip tercümeler yapılırsa hata edilir. Allah bütün insanların mümin olmasını “erade” eder(nisa, 26). Kafir olmak ise serbesttir(zümer, 7). Yani Allah “şae” etmez, sadece “erade” eder. Her istediğini zorla yaptırmaz, buna ihtiyacı olmadığını da belirtir(zümer, 7). Kafirlere razı olmadığını belirtir fakat onları serbest bırakır. Kısacası Allah’ın istemediği, razı olmadığı şeyler gerçekleşebilir, bütün varlığı kendi iradesi ile cebir altına almaz. Ancak buna gücü yetebilir.

Ayetlerde geçen “Allah yaparsa” ifadesi “Allah isterse” şeklinde anlaşıldığı için ve Allah’ın istemediği bir şey olmayacağı inancı dolayısıyla “kadercilik” inancı kendine kurani dayanak bulmuştur. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz(insan, 30; tekvir, 29) şeklinde tercüme edilen ayetin “şae” fiili dolayısıyla gerçek manası “Allah var etmedikçe siz var edemezsiniz”dir. Allah dilemedikçe hiçbir şeyin yapılamayacağını ifade eden(araf, 188) ayetlerde de bu hata olduğu için “maaşallah” ifadesi “Allah yapmadıkça” olarak cümleye tatbik edilmelidir. Allah dilediğini yaratır ve seçer, onların seçim hakkı yoktur(kasas, 68) ayeti de “yeşau” fiilini içerir. Bu ayetlerin hiçbirinde “erade” olmaması ve “şae” fiili bulunması bunların böyle tevil edildiğini gösterir. “Şae” fiili var etme demek olduğundan “Allah var ettiğini yaratır ve seçer, onlar ise seçemez.” şeklinde tercüme edilmelidir. Yani Allah kendi “ol” dediğini oldurur, onlar müdahale edemez. Ancak bu “istemek” fiiline teşmil edilemez.

İnsanın başına gelen hadisatın özelliği iyi ve kötü olabilir(nisa, 78). Eğer insanın başına iyi bir şey gelirse bu Allah’tan( مِنَ اللّهِ ), kötü bir şey gelirse bu insanın nefsinden( مِن نَّفْسِكَ ) olur. Bunlar daha önceki nefs ile ilgili söylenilen özelliklere uyumlu bilgilerdir. Nisa 78-79. ayetlerde bu nükte ifade edilir. İyi şeyler Allahtan, kötü şeyler nefsten gelmekle beraber hepsi birden Allah’ın yanındadır(مِّنْ عِندِ اللّهِ). Yani iyilik “minellah” iken hem iyilik hem de kötülük “min indellah”tır. Bu iki farkı görmeyen bazı Arapça bilmeyen önyargılı insanlar meallerde bir çelişki olduğunu bile söyleyebilmiştir. Ancak bu iki ayet hayrın ve şerrin Allah’ın “şae” etmesi ile yani yapmasıyla varid olduğunu; sadece hayrın ise Allah’ın “erade” etmesi ile varid olduğunu çünkü Allah’ın rızasının bir tek hayırda olduğunu ifade etmektedir.

İnsan doğduğu andan itibaren belli şartlar içindedir. Genetik yapısı, anne ve babasının ona karşı tavrı, çevresindeki insanların mizacı, maddi imkan ve fırsatları, vücut şekli ve yapısı, içinde bulunduğu çağın ona kazandırabildikleri, doğduğu ve yaşadığı süre içinde meydana gelen hadiseler insanın kudretinde olmayan; elinin emeği ve gayretinin sonucu gerçekleşmeyen vaziyetlerdir. Bununla birlikte insanın “karar” verme şansı ve iktidarı onu nevi şahsına münhasır kılar. Hayatına farklı şekilde yön verme istidadı ufak veya büyük olmak üzere illaki vardır. İşte insanın gayreti ile gerçekleşen, emeği olan, karar verip hayata geçirdiği faaliyetin eseri olan birtakım değişimler olur. Bu değişimler insanın meshul olduğu sahadır. Hiçkimse gayretsiz, kendi eseri olmayan bir özelliği için Allah katında bir ücret almayacaktır. Buna ek olarak gayret edenlerin çalışmaları gayretleri ölçüsünde kolaylaşacaktır(leyl, 7). Yani insanların kendilerinin kontrolünün olmadığı bir kaderleri vardır ki buna “kader-i mutlak” denmiştir. Kendi kararlarının şekillendirdiği ve emeklerinin olduğu kendi iradelerinin iş gördüğü kaderleri vardır ki buna da “kader-i muğlak” denmiştir. İşte bu sebeple “kadercilik” anlayışı gibi tamamen bir yaratıcının yazdığı senaryoyu oynama fikriyatı Kuran ile çelişmektedir. İslam’a ait bir zihniyet değildir.

Özgür iradenin “ruh” ile gerçekleşmesini söyledikten sonra “her şeyi bilen bir yaratıcı”nın bunları biliyorsa bildiği gibi yaratması durumunun sorun oluşturduğu ifade edilir. Başka bir çalışmanın konusu olacak olan “Allah’ın her şeyi bilmesi” ile “Allah’ın gelecek bilgisi” ve insanın özgürlüğünün bu bilgilerle ilişkisi asıl düğüm noktasıdır. Burada bir varsayım vardır ki, insanların anlamakta güçlük çektiği ve Kant, Leibniz gibi “kötülük, özgürlük, teodise, adalet” kavramlarının temelini atmış düşünürlerin çözemediği bu sorunun sebebidir. Deterministik bir evren hayali bu soruna yol açmaktadır. Allah’ın geleceği bilmesi, determine ettiğini(belirlediğini) gösterir. Halbuki bugün Kuantum Teorisi ile indeterministik(objektif olarak belirsiz) varlığın imkanından haberdarız. Yani Allah geleceği bilir demek için “gelecek bilgisi”nin oralarda bir yerde olduğunu varsaymak durumundayız. Halbuki gelecek olan şey, insanın seçimine bırakılmış bir potansiyel durum ve indeterministik haldir. Yani “hesap gücü”nden bağımsız ve “nedensellikten ayrık” bir şekilde insanın özgür seçimine bırakılmıştır. Bu da onun bilinemeyeceğini gösterir. Yani Allah geleceği bilir denilemez. Çünkü gelecek yoktur, hesaplanması için “nedensel kurallar dizisi” de yoktur. Allah sonsuz güce sahiptir ve bu güç sadece “hesaplanabilir” olanı hesaplar. Yani “gelecek bilgisi” bir “şey(varlık, ontik nesne)” olmadığı için “her şeyi bilen” onu bilmediğinde sonsuz gücüyle çelişkili bir durum oluşmaz. Allah her şeyi bilir demek ile “geleceği bilmiyor” demek arasında bu yüzden bir çelişki yoktur. Çünkü “gelecek bilgisi” bir “şey” değildir, yoktur.

Bunun dışında insanın yaratıcının “fikri kölesi” olarak tasvir edilen “adaletsiz(!)” tanımlamanın aslında adaletsiz olması mümkün de değildir. Zira insanı “cehenneme uygun” yaratmış bir yaratıcı sonra yakıyorsa insan sadece bir robot demektir. Bu itibarla bir “hak”ka sahip olmamaktadır. Ortada haksızlık da olmaz. Yani İslamî fikriyata yöneltilen özgür iradenin olmaması durumunda “haksızlık” olduğu iddiası ile serdedilen eleştiri kendi içinde tutarlı değildir. Eğer özgür irade yoksa adaletsizlik de olamaz. Ancak ifade ettiğimiz sebeplerden özgür irade vardır, adalet de vardır.

2. Değerlendirme

İlah, İlahın sıfatları, özgür irade, kader, ruh gibi kavramlar yüzyıllardır insanların kafalarını kurcalayan ve üzerinden çok tartışma üretildiği büyük meselelerdir. Bunların anlaşılması için bilginin kaynağının çok iyi seçilmesi ve ayıklanması gerekir. Başka bir çalışma ile izah ve şerh edilebileceği ve kanaatimizi oluşturan iddia İslam’ın kitabı Kuran’ın en sağlam kaynak olduğudur. Bu sebeple Kuran’ın üzerine imal-i fikretme ve kelimelerin kökenleriyle beraber analitik bir düşünme süreci gerçekleştirdiğimizde bu mefhumların hakikatine vakıf olabileceğimiz veya lazım olduğu kadar bilebileceğimiz kanaatindeyiz. Özgür iradenin her şeyi bilen bir ilah varlığında olamayacağına dair analojik misallerin eksikleri vardır ve “ruh” kavramının bazı hususiyetleri göz ardı edilerek anlaşılmaya çalışılmıştır. Ruh üzerinde yanlış anlaşılmış ve şahsi görüş olarak belirtilmiş hiçbir görüş itibara layık değildir. Ancak Kuran bilgisi ispatı ayrı bir çalışma gerektiren “en sağlam” vasfına sahip olduğu için bu meseleye ışık tutacak birtakım izahlara sahiptir. Buradan hareketle “özgür iradenin” “kalb” ile aşılması mümkündür.  Bu kelime “Kalb” Arapça’da “dönmek, çevrilmek” manasına gelir. “Kulp(çevrilen, bilezik), inkılap(devrim), maklube(tencere ters çevrilerek yapılan yemek) kelimeleri bu kökten gelmiştir. Bu kelime esasen “nedensellik dışında” karar verme organı olarak anlaşılabilir. Çünkü mantıklı bir şey bile olsa, insanın kalbinin “dönme, karar değiştirme” özelliği vardır: Özgürlüğün ontolojisi bu şekilde temellendirilebilir. Ruh ve beden(tekvir, 7) iki ayrı nefstir ve kıyamette birleşeceği kuranda geçer. Ruh insanı dönüştüren ve “hayat veren” bir varlıktır. “Nefs” bedende de olduğu için insan ruhtan önce de “nefs”li, canlıdır. İnsan uyuduğunda “ruhu” çıkar ve vefat eder. Ancak öldüğünde “ruh” gelmemek üzere çıkar, bu sefer hem vefat eder hem de mevta olur. Ancak uykuda “nefs” çıkmaz. Canlıdır. Yani canı, ruhu ve bedeni vardır. Canı elektrik gibidir. Nitekim insan beyin ve kalbi de dahil olmak üzere elektrikle çalışır. Hücrelerin elektriksel potansiyeli vardır. Ruhu ise canından farklıdır. Bir bilgisayarın elektriğinin canı olması ve yazılımının “insanın ruhu” olması anlaşılması için bir misaldir. Beden de bilgisayarın donanımı gibidir. Kavramlar arasındaki ayrım analiz, mukayese, tecrübi bilgiden faydalanma gibi metodlar tatbik edildikçe anlaşılması kolaylaşır.

1. Allah’a İbadet Edilmesi ve Egoizm İlişkisi

 

İnsanın zihni ünlü Yahudi Psikanalitik Teorisyeni Sigmund Freud’a göre 3 temel bileşenin çatışması içindedir. Bunlar id, ego ve süperegodur. İnsanın tamamen şehvet ve gadaba, yani arzularının peşinden gitmesine ve acılardan kaçmasına yarayan insiyaki(içgüdü) dürtülerine “id” ismi verilmiş, bu şuuraltının en temel saiki olarak düşünülmüştür. İd kelimesi “instinctual drive” yani içgüdüsel dürtü(id)’nün kısaltılmışıdır ki buna “nefs” de denebilir. Her insanın nefsi, egosu ve süperegosu olarak tanımlanan değerleri vardır. Süperego insanın vicdanıdır. Ahlaki, umumi, çevreden öğrenilmiş olan hissi kıymet hükümleri ile teşekkül eder. Ego da tamamen aşırı hareket eden bu iki kuvveti dengelemeye gayret eden bir unsurdur. Yani ego mantıki olan tavrı, hem insanın ihtiyacını gözeterek hem de çevreye ve topluma uyum sağlamak suretiyle ifa, icra ve ika eder. Ego benliktir ve insanın karakteri bu 3 mefhumun dengesiyle şekillenir. 

 

Bazı insanlar bencil kişilere egoist, ego sahibi gibi sözler sarf ederler. Halbuki ego her insanda olan, olması gereken, normal, gerekli, lazım bir özelliktir. Ancak egosu nefsine(id) çok meyilli insanlar olabilir. Bunlar da kendi menfaatlerini aşırı şekilde gözeten, aç, hırlı, hızlı ve hırslı insanlardır. Kendinde olmayanı ve ihtiyaç duyduğunu derecesiz isterler. Egoizm diye tarif edilen şey aslında egonun nefse çok mütemayil oluşudur. İnsanın cinsi, maddi, gıdai açlıkları olduğu gibi insan itibarı da arzular. Bu sebeple kibir, tekebbür de bir ego bozukluğudur. Kibir de “büyüklenme, kendini büyük gösterme” manalarına gelen bir evrensel olarak yanlış görülen davranışın ismidir. Yani tekebbür eden kişi kendisini diğerlerinden üstün görür, olmadığı gibi olduğunu iddia eder ve aynı zamanda fiilen yalan da söylemiş olur. İslam’ın Allah tasvirine göre tüm kainatın yaratıcısı olan bir zat, her şeyden üstündür. Her şeyi bilir, her şeye gücü yeter, her imkana ve kudrete maliktir. Bu vasıflara sahip bir varlık hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. 

 

Einstein’in İzafiyet Teorisi’ne göre madde zaman ve mekana bağımlıdır ve bunlar birbirinden etkilenir. Bu sebeple madde olan her şey zamanı, zaman da maddeyi etkiler. Ancak Allah mefhumu maddi bir cevher olmadığı için bu tür tanımlamalar onun zatı için anlamsızlaşır. Madde olsaydı nasıl ezeli olduğunu, neden ebediyete kadar var olacağını sorgulardık. Ancak madde olmayan bir varlık, zamandan etkilenmediği için aslında onun ezeli olduğu sözü de anlamsızdır. Yani zamanın sonsuz gerisinde ve sonsuz ilerisinde demek yerine zamanın üstünde, dışında ve haricinde demek, tanımsal açıdan daha doğrudur. “Her şeyden önce o vardı”, “evreni yaratmak için neden bu kadar bekledi?” gibi ifadeler Allah mefhumunu madde olarak kabul etmiş kişilerden sadır olur. Zamanın varlığı evrenin başlangıcıyla başlar. İnsan beyni Newton fiziğinin etkisinde olduğu için, uzun vetirelerce zihindeki bağımsız, ayrık, kapsayıcı zaman kavramı bu tür paradoksal fikir teşebbüslerine izin vermiştir. Halbuki Allah İslam’ın tasvirine göre ve İzafiyet hakikatine göre zamanın dışındadır. Bu tespitleri yaptıktan sonra toparlarsak, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Allah için bir şeyi isteme ve arzu etme veya övülmeyi isteme bir egoizm, tekebbür olamaz. Zira en büyük bir varlık kendisini büyütmek gibi bir şansa sahip olmadığı için büyüklenemez. Kibirli olamaz. Övülmek onun sıfatlarının gereği olmuş olur. İbadete layık olmak, tesbih edilmek onun için bir ödül değil, olması gerekendir. Bu yüzden bu tür ibadetlere ihtiyacı olması mevzu-u bahsolmayıp, bu tür ibadetler aslında olması gereken varlığın esas kanunudur. Yani bir methiye değil, durum tespitidir. Bir yaranma tevessülü(yeltenme) değil, hakikat terennümüdür(ifade). 

 

Maddi evrende her işin bir mantığı ve esası vardır. Kurallar belirlenmiş, olması gereken olmaktadır. İnsan bu kurallara karşı geldiği zaman zarara uğradığını tecrübeyle öğrendiği için bazı fizik, kimya kanunlarını keşfetmiştir. Bir yere hızlı çarparsa yaralanır, bir yerden atlarsa düşer. Bu belirli kanunlar muvacehesinde yapılması gerekeni düşünmek ve yapmak icap eder. Allah mefhumu düşünüldüğünde bu tür sıfatlara sahip bir varlık var ise, bunu övmek normal bir davranıştır, olması gereken kurallardan birisi haline gelir. Bunu övmemek hatalı bir davranıştır. Yani aslında bu övmek de değil, bir hakikati bilmek manasına gelmektedir. Bir kimseden bir yardım görüldüğünde minnet duygusu hissedilir. Bunun sonsuz şekilde gerçekleştiği ilaha duyulan minnet de sonsuz olacaktır. Bir insandan yardım görüldüğü halde o insanı hiçe saymak ve kabul etmemek, ona teşekkür veya en azından tebessüm etmemek nasıl ki muhatapta bir his karmaşasına sebep olup, bize karşı menfi bir fikre sebep olarak yanlış bir tavır takındığımız durum ve vaziyet ortaya çıkıyorsa; aynı şekilde Allah’ın varlığını bilen bir insanın ona sahip olduğu her şeyi vermiş olduğu için tanımama bir saygısızlık ve terbiyesizliktir. Yani bu aslında bir hak yemedir. Sonsuz güçteki varlığa bir fiili isyan demektir. Bazı insanlar kötü şartlarda yaşayan insanların minnet duymaması gerektiğini düşünebilse de, var olmak yok olmaya göre her durum için şanstır. Bazı durumların yokluktan daha fena olacağı sadece psikolojik bir yanılsamadır. Netice itibariyle toparlarsak, Allah sıfatlarıyla beraber ibadet edilmesi gerekli bir varlıktır. Bu mantığın söylediği bir bedahettir. Ego ise Allah için etkisiz bir tanımlamadır. Vicdan ve toplumsal kanaat Allah için, mevcut olmadığından süperegodan bahsedilemez, ihtiyacı ve içgüdüsü olmadığından da “id” mefhumundan bahsedilemez. Bu sebeple kibirli olmak ve egoizm Allah için anlamsız tanımlamalardır. 

Girizgah

Bu blogda din felsefesi, bilim felsefesi ve güncel tartışmalara dair önemli bulduğumuz meselelerin tartışmaları hakkında yazılar bulabilirsiniz. Eleştiri, yorum, görüş, ilave, tekzip ve sair tepki ve tenkitlerin gerçek olanı daha net ortaya çıkaracağını düşünüyoruz.