1. Allah’a İbadet Edilmesi ve Egoizm İlişkisi

 

İnsanın zihni ünlü Yahudi Psikanalitik Teorisyeni Sigmund Freud’a göre 3 temel bileşenin çatışması içindedir. Bunlar id, ego ve süperegodur. İnsanın tamamen şehvet ve gadaba, yani arzularının peşinden gitmesine ve acılardan kaçmasına yarayan insiyaki(içgüdü) dürtülerine “id” ismi verilmiş, bu şuuraltının en temel saiki olarak düşünülmüştür. İd kelimesi “instinctual drive” yani içgüdüsel dürtü(id)’nün kısaltılmışıdır ki buna “nefs” de denebilir. Her insanın nefsi, egosu ve süperegosu olarak tanımlanan değerleri vardır. Süperego insanın vicdanıdır. Ahlaki, umumi, çevreden öğrenilmiş olan hissi kıymet hükümleri ile teşekkül eder. Ego da tamamen aşırı hareket eden bu iki kuvveti dengelemeye gayret eden bir unsurdur. Yani ego mantıki olan tavrı, hem insanın ihtiyacını gözeterek hem de çevreye ve topluma uyum sağlamak suretiyle ifa, icra ve ika eder. Ego benliktir ve insanın karakteri bu 3 mefhumun dengesiyle şekillenir. 

 

Bazı insanlar bencil kişilere egoist, ego sahibi gibi sözler sarf ederler. Halbuki ego her insanda olan, olması gereken, normal, gerekli, lazım bir özelliktir. Ancak egosu nefsine(id) çok meyilli insanlar olabilir. Bunlar da kendi menfaatlerini aşırı şekilde gözeten, aç, hırlı, hızlı ve hırslı insanlardır. Kendinde olmayanı ve ihtiyaç duyduğunu derecesiz isterler. Egoizm diye tarif edilen şey aslında egonun nefse çok mütemayil oluşudur. İnsanın cinsi, maddi, gıdai açlıkları olduğu gibi insan itibarı da arzular. Bu sebeple kibir, tekebbür de bir ego bozukluğudur. Kibir de “büyüklenme, kendini büyük gösterme” manalarına gelen bir evrensel olarak yanlış görülen davranışın ismidir. Yani tekebbür eden kişi kendisini diğerlerinden üstün görür, olmadığı gibi olduğunu iddia eder ve aynı zamanda fiilen yalan da söylemiş olur. İslam’ın Allah tasvirine göre tüm kainatın yaratıcısı olan bir zat, her şeyden üstündür. Her şeyi bilir, her şeye gücü yeter, her imkana ve kudrete maliktir. Bu vasıflara sahip bir varlık hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. 

 

Einstein’in İzafiyet Teorisi’ne göre madde zaman ve mekana bağımlıdır ve bunlar birbirinden etkilenir. Bu sebeple madde olan her şey zamanı, zaman da maddeyi etkiler. Ancak Allah mefhumu maddi bir cevher olmadığı için bu tür tanımlamalar onun zatı için anlamsızlaşır. Madde olsaydı nasıl ezeli olduğunu, neden ebediyete kadar var olacağını sorgulardık. Ancak madde olmayan bir varlık, zamandan etkilenmediği için aslında onun ezeli olduğu sözü de anlamsızdır. Yani zamanın sonsuz gerisinde ve sonsuz ilerisinde demek yerine zamanın üstünde, dışında ve haricinde demek, tanımsal açıdan daha doğrudur. “Her şeyden önce o vardı”, “evreni yaratmak için neden bu kadar bekledi?” gibi ifadeler Allah mefhumunu madde olarak kabul etmiş kişilerden sadır olur. Zamanın varlığı evrenin başlangıcıyla başlar. İnsan beyni Newton fiziğinin etkisinde olduğu için, uzun vetirelerce zihindeki bağımsız, ayrık, kapsayıcı zaman kavramı bu tür paradoksal fikir teşebbüslerine izin vermiştir. Halbuki Allah İslam’ın tasvirine göre ve İzafiyet hakikatine göre zamanın dışındadır. Bu tespitleri yaptıktan sonra toparlarsak, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Allah için bir şeyi isteme ve arzu etme veya övülmeyi isteme bir egoizm, tekebbür olamaz. Zira en büyük bir varlık kendisini büyütmek gibi bir şansa sahip olmadığı için büyüklenemez. Kibirli olamaz. Övülmek onun sıfatlarının gereği olmuş olur. İbadete layık olmak, tesbih edilmek onun için bir ödül değil, olması gerekendir. Bu yüzden bu tür ibadetlere ihtiyacı olması mevzu-u bahsolmayıp, bu tür ibadetler aslında olması gereken varlığın esas kanunudur. Yani bir methiye değil, durum tespitidir. Bir yaranma tevessülü(yeltenme) değil, hakikat terennümüdür(ifade). 

 

Maddi evrende her işin bir mantığı ve esası vardır. Kurallar belirlenmiş, olması gereken olmaktadır. İnsan bu kurallara karşı geldiği zaman zarara uğradığını tecrübeyle öğrendiği için bazı fizik, kimya kanunlarını keşfetmiştir. Bir yere hızlı çarparsa yaralanır, bir yerden atlarsa düşer. Bu belirli kanunlar muvacehesinde yapılması gerekeni düşünmek ve yapmak icap eder. Allah mefhumu düşünüldüğünde bu tür sıfatlara sahip bir varlık var ise, bunu övmek normal bir davranıştır, olması gereken kurallardan birisi haline gelir. Bunu övmemek hatalı bir davranıştır. Yani aslında bu övmek de değil, bir hakikati bilmek manasına gelmektedir. Bir kimseden bir yardım görüldüğünde minnet duygusu hissedilir. Bunun sonsuz şekilde gerçekleştiği ilaha duyulan minnet de sonsuz olacaktır. Bir insandan yardım görüldüğü halde o insanı hiçe saymak ve kabul etmemek, ona teşekkür veya en azından tebessüm etmemek nasıl ki muhatapta bir his karmaşasına sebep olup, bize karşı menfi bir fikre sebep olarak yanlış bir tavır takındığımız durum ve vaziyet ortaya çıkıyorsa; aynı şekilde Allah’ın varlığını bilen bir insanın ona sahip olduğu her şeyi vermiş olduğu için tanımama bir saygısızlık ve terbiyesizliktir. Yani bu aslında bir hak yemedir. Sonsuz güçteki varlığa bir fiili isyan demektir. Bazı insanlar kötü şartlarda yaşayan insanların minnet duymaması gerektiğini düşünebilse de, var olmak yok olmaya göre her durum için şanstır. Bazı durumların yokluktan daha fena olacağı sadece psikolojik bir yanılsamadır. Netice itibariyle toparlarsak, Allah sıfatlarıyla beraber ibadet edilmesi gerekli bir varlıktır. Bu mantığın söylediği bir bedahettir. Ego ise Allah için etkisiz bir tanımlamadır. Vicdan ve toplumsal kanaat Allah için, mevcut olmadığından süperegodan bahsedilemez, ihtiyacı ve içgüdüsü olmadığından da “id” mefhumundan bahsedilemez. Bu sebeple kibirli olmak ve egoizm Allah için anlamsız tanımlamalardır. 

Reklamlar