Doğal seleksiyon, canlıların çevre şartlarına ve rekabet ortamına daha dayanıklı, avantajlı ve güçlü olan kısmının varlığını sürdürmesi ve mağlup ettiği diğer canlıları yok olmaya mahkum etmesidir. Yani canlılar aynı gıda, barınma ve ikamet etme ortamında yaşayıp da aynı anda hepsine yetecek imkanlara sahip değilse, buna binaen güçlü olan bunları ele geçirirse yaşar. Güçsüz olan da zaman içinde yok olur. Bu doğal bir elenme(seleksiyon) mekanizmasıdır. Bu mekanizma ile mevcut türler arasında geleceğe sadece mücadelede başarılı olanlar kalacaktır.

Doğal seçilme sürecinde canlılar çevreye ve şartlara uyum sağlayarak “adaptasyon” sağladıkları ölçüde avantaj kazanma şanslarını arttırırlar. Uyum mekanizması sağlayamayanlar yok olur, bununla birlikte yok olan canlı türlerinin genetik havuzdaki frekansı da azalır. Yani genler zaman içinde iyi adapte olanın lehine değişecektir. Charles Darwin doğal seleksiyonun işlemesi için “varyasyon”un olması gerektiğini öne sürmüştür. Darwin’e göre canlıların varyasyonlara ayrılması genetik yolu ile, elenmesi de doğal seleksiyon ile gerçekleşir. Yani çeşitlilik gösteren canlılar bu mekanizma ile kötüleri eler ve canlılık sürekli daha gelişmiş hale geçer.

Mendel genetiği, populasyon genetiği ve yeni gelişmeler ile Darwin’in evrim teorisi “Neo-Darwinizm” olarak revize edilmiştir. Doğal seleksiyon ile mikromutasyon birleştirilerek canlılığın gelişimi açıklanmaya çalışılmıştır. Richard Dawkins, Stephan Jay Gould gibi ünlü evrimciler de “Neo-Darwinizm” terimini eserlerinde kullanmışlardır. Bu teoriye göre temel olarak canlıların genetiklerinde muhtelif faktörlerin tesiriyle mikro düzeyde mutasyonlar gerçekleşir ve bu sayede genler canlıları değiştirir. Zaman içinde canlılar doğal seleksiyon ile seçilerek nesilden nesile farklı türlere evrilir. Her neslin üyeleri farklı canlıları oluşturmuş ve tüm canlılık ortak tek hücreli atalarından evrilmiştir. Bir başka ifadeyle bir canlı mütemadiyen genetik yapısında gerçekleşen mutasyonlarla yapısal olarak değişir, bunu gelecek nesillere de aktarır, bu mutasyon süreci sürekli olduğu için zaman içinde çok uzun vetirede yapısal değişiklikler husule gelir. Tek bir hücrenin oluşmasından insanın yapısına kadar evrimin iddiasına göre bütün değişim ve evrilme mekanizması bu şekilde işlemiştir.

Dikkat edilmesi en zaruri ve mühim nokta, evrim teorisi mekanizmalarına göre bir türün diğer bir türe değişimi aşamasıdır. Zira evrimin en ayırt edici özelliği karşıt tezlerinden ayrıldığı nokta “türleşme”yi savunmasıdır. Bu bakımdan türleşmenin nasıl tasvir edildiği bu teori üzerindeki tartışmaların en önemli parçası sayılır. Bir canlının daha kompleks özelliklere sahip olabilmesi, küçük bir organ sisteminin oluşması bu şekilde izah edilebilir mi? Neticede “doğal seleksiyon” bir eleme mekanizmasıdır. Doğal seleksiyon sadece mevcut türler arasında bir eleme yapar. Yeni bir tür oluşturmaz. Hal-i hazırda zaten oluşmuş olan türlerin sayısını azaltıcı bir mekanizmadır. Aslında doğal seleksiyonu ortaya atmakla, evrim teorisi açısından çok da fazla bir şey söylenmiş olmaz. Doğal seleksiyon mekanizması evrim teorisinde olduğu gibi, evrimin karşıt tezi olarak ileri sürülebilecek herhangi bir tez için de kullanılabilir. Güçlü olanın tabiyatta daha mukavemetli olacağını herkes söyler. Bu yüzden evrim teorisinin can alıcı mekanizması “mutasyonların mekanizması”dır. Elenecek canlıları oluşturan mutasyonlar olmalıdır.

Canlı üzerinde daha gelişmiş bir yapıya geçiş mutasyonların canlının nesillerine bir ek hususiyet kazandıracak şekilde gerçekleşmesini gerektirir. Yani öyle bir mutasyon olmalıdır ki canlıya bir avantaj sağlayacak ilave bir organ, doku, yapı kazandırsın. Genetik bilgide bir artış bunu sağlamalıdır. Bu mutasyonların ortada bir organ yok iken bir sistemi, mantığı, düzeni, çalışan ve tasarruf eden bugün bilinen doku sistemlerini oluşturması için bu sistemlerin çalışmasını sağlayan genleri tutturması gerekir. Bugün İnsan Genom Projesi ile insanın tahminen 22.000 gene sahip olduğu tespit edilmiştir. 1990’da başlayıp 2003’te sonlandırılan ve Francis Collins’in liderliğini yaptığı bu projede insanın gen haritası çıkarılmıştır. Bu kadar genin her birisi ayrı protein yapmakla görevli iken, bazen genler arası kombinasyonlarla da işlevsellik için birtakım işlemlerden geçmekte ve hücre içinde çok karmaşık mekanizmalar ile işlenmektedir. Yani bir canlının vücudundaki organın, yapının oluşması için son derece hassas olan bu genetik bankada ciddi değişikliklerin olması gerekir. Bununla birlikte genetik hastalıklar hakkındaki bilgilerimiz bize ufak bir gen birimindeki değişim, hata, mutasyonların bile insanın, canlıların sistemlerini çökertebilecek sonuçlara sebebiyet verebileceğini söylemektedir. Yani gen denilen şey çok hassas olabilmekte, dengenin korunması için koruma mekanizmaları da gerekmektedir. Nitekim bugün bilinen ve biyoloji kitaplarında okutulan mutasyonlara ve muhtemel hatalara karşı hücre içerisinde tedbir olarak birçok mekanizma mevcuttur. Hücrelerimizdeki hatalar hücrenin iç memurlarınca düzeltilmektedir. Bu bilgiler bize son derece hassas bir sistemin kurulu olduğunu gösterir.

Hassas sistemin kurulu kalması bile, insanın düşünebileceğinden daha karmaşık bir tedbir sistemi, mekanizma ve hücreiçi ekip çalışması gerektirir iken bunun geliştirilmesi daha karmaşık bir durumdur. Mutasyonların rasgele olması genlerdeki düzeni bozar. Buna dair radyasyon, virüsler, yüksek ısılar, hücreiçi sekteler mutasyon oluşturan faktörler olarak bilinirken sebebiyet verdiği vaziyet şimdiye kadarki gözlemlenen veriler üzere hastalıklardır. Tekgen(mendeliyan) ve çokgenli mutasyon hastalıkları bu gruptadır ve üzerinde çok çalışılmıştır. Mutasyonların sürekli zararlı ve bozucu olarak gözlemlenmiş olması yeni bir özelliğin veya daha gelişmiş bir yapının nasıl tutturulduğuna dair zihinlere bir soru işareti bırakmıştır. Mutasyonlar üzerinde çalışmalar ve deneysel veriler elde etmek için bazı “model organizmalar” kullanılmıştır. Hızlı üretilme, genetik manipülasyonun kolay olması E. Coli, Drosophila gibi canlıların bu deneylerde kullanılabileceğini düşündürmüştür. 1910 yılında “Drosophila melanogaster” üzerinde çalışmalar yapıldı ve yeni bir tür geliştirilemedi. Mutasyonların büyük ölçüde kayba uğrattığı, kalanının ise etkisiz olduğu anlaşıldı. Hugo De Vries bu çalışmadan sonra yeni bir tür oluşacağını iddia etmişti. Bazı evrimciler Drosophila’da fazladan kanat, göz rengi değişimi gibi farklılıkları yararlı mutasyon olarak anlama meylinde olsalar da ne fazla kanatların çalıştırıcı kasları olup avantaj sağlaması -aksine yük olur- ne de göz rengi değişiminin getirdiği herhangi bir avantaj durumu vardır. Üstelik herhangi bir türleşme de gözlenmemiş, değişen canlılar yine çiftleşebildikleri için aynı tür içerisinde kalmıştır.

Netice itibariyle herhangi bir yararlı mutasyon örneği gözlemsel ve deneysel bir veriyle desteklenememiştir. Kaldı ki tek bir yararlı mutasyon bulunması dahi bir delile çok kala ufak bir işaret bile olmayacaktı. Zira mutasyonların zararlı etkisine nazaran çok düşük ihtimalde gözlemleneceği şimdiki tüm deneysel verilerimize göre kesindir. Rasgele mutasyonların olacağını ünlü ateist evrimci Richard Dawkins Kör Saatçi kitabında “kör tesadüfler” ile ifade eder. Kısacası beklediğimiz şey canlıların evrimleşmesi sürecinde “kör tesadüflerin” sonucu nesillere aktarılacak “üreme hücrelerinde olmak şartıyla” öyle mutasyonlar olacaktır ki tüm toplamdaki nesiller arasında en az bir tanesi daha gelişkin bir hale gelecektir. Diğer canlılar arasından doğal seleksiyon ile elemeden kurtulacaktır. Burada çok dikkat edilmesi gereken şey “muhakkak bir daha gelişmiş canlının tutturulması” şartıdır. Bu ise organların, sistem mekanizmalarının daha gelişmişinin genler tarafından nasıl bilindiği, bilinmiyorsa bu kadar zor bir ihtimalin “üstelik üreme hücrelerinde” nasıl zaman, canlı sayısı kısıtlılığına rağmen nasıl tuttuğu gibi muammalara gark olmaktadır.

Canlıların bütün özellikleri birbirine göre avantaj sağlaması sebebine oturtulacaksa pek çok detayın nasıl oluştuğu sorunları ortaya çıkacaktır. Misalen insanın diline bir havada yüzen pamuk zerresi gelse, insan bunu büyük bir ayıklıkla fark eder ve dilinden alır. Bu kadar küçük hacimdeki bir maddenin bile vücuda girmesini engelleyen hassasiyetteki deri, mukoza yapısı nasıl oluşmuştur? Mutasyon ile denk gelse bile bu doğal seleksiyona nasıl sebep olacaktır? Çok büyük bir fark oluşturmayan canlı özellikleri diğer canlıların hayatını tehdit etmez. Bu hassasiyet gibi vücudun milyonlarca yerinde olan her bir özelleşmiş reseptör, almaç yapılarının oluşumu için çok karmaşık gen kombinasyonları çalışır. Bunlar nasıl olmuş da “kör tesadüf” ile tutturulabilmiştir?

Misalen bir erkeğin kadına baktığında hissettikleri ile bir kaplana baktığı zaman hissettikleri neden farklıdır? Bu mekanizma zihinsel ve sinirsel pek çok henüz aydınlatılmamış büyük bir karmaşıklığa sahiptir. Bu mekanizma sayesinde canlılar birbirine ilgi duyar ve üreme bu şekilde gerçekleşebilir. Bu doğal seleksiyonu da temin eder, çünkü bu mekanizması olmayan canlı üremez ve yok olur. Ancak bütün bu tartışılanlar ancak mekanizmanın teşekkül etmesinden sonrası için geçerlidir. Bu hissiyatı sağlayacak gen değişikliği nasıl olmuş ve ne şekilde tam da insanın bunu yapabileceği biçimde hale sokulabilmiştir? Kör tesadüfler bunun gibi binlerce, milyonlarca karmaşık mekanizmalara sahip, insanın da yaşaması için ve hatta tüm canlılarda çeşit çeşit yaşamaları için bulunan yapıların genetik aynasında nasıl düzenleyici rol oynayabilmiştir? Süre sonsuz da değildir, zira insanın da evrenin de bir sonu olduğunu ve başlangıcı olması gerektiğini fizik keşiflerinden biliyoruz.

Hayvanlar kendi çocuklarına şefkat göstermekte ve onları yememektedir. Bu doğal seleksiyon ile izah edilebilir. Yeseydi nesli yok olacaktı, yemeyenler kaldı. Bu doğru bir düşünce olmasına rağmen, “yavrusunu yememe” gibi bir anlayışın sağlayıcısı olan, bunun avantaj olacağını adeta bilircesine bunu inşa etmiş genleri o hale “kör mutasyon”lar nasıl getirebilmiştir? Bunu ve milyonlarca canlının avantajını sağlayacak mekanizmanın genetik boyutunu çok hassas şekilde belirli bir zamanda ayarlamak zorunda kalan “evrim teorisi” bunu izahta “matematiksel olasılık hesapları”nı alt üst etmektedir.

Görsel

Canlı sistemi içerisindeki “gayesellik(teleoloji)” argümanı olarak kullanılabilecek bir misal daha verelim. İnsanın vücudunun hemen her hücresinin beslenmesini damlarlarla taşınan kanın içindeki materyal sağlar. Bunların artık maddelerini ortamdan götüren damarlarına “ven”, besin getiren damarlara da arter denmektedir. Pek çok yerde bulunan bu damarlar içerisinde “yüzeye yakın -yüzeyel- ekstremite(kol-bacak) venleri”ne dikkat çekmek isteriz. Derinin altında bulunan ve bir bağ dokusu içerisine sarılı bulunan bu venler ve “derin venler” yani ekstremite içindeki venlere göre farklılıklar gösterir. Travmaya daha çok maruz kalabildikleri için yüzeyel venler daha kalın yapılıdırlar. Evrimsel açıdan düşünüldüğünde “travmaya açık olan venleri ince hayvanlar elenmiş” ve bu mekanizmayla venleri kalın olanlar kalmıştır denebilse de “ilk baştan bu venlerin kalın olanlarının da mevcut olması gerekmektedir”. Yani evrimin açıkladığı her basamakta muhakkak önceden hayat şartlarına direnecek bir sistemin olması mecburidir. Bu ise ihtimal açısından çok düşük olan mutasyon aracılı olarak anlaşıldığında “çok fazla döl oluşturup bunlar arasında doğa şartlarına direnecek özellikleri tutturabilme şansı”nın sağlanması gerektiği akla gelir. Yani evrim teorisinin iddiasına göre şimdiki canlıların kat be kat fazlasının elenmiş olması gerekir ki bu özellikler “güçlü” olanlara ait olabilsin. Bu kadar mutasyonlarla daha önceden olmayan mekanizmalar türetilebildiğine göre bunlardan çok daha fazla da hatalı organ ve hatalı yapılar türetilebilmelidir. Hatalıların sayısı gözlemlenen dirence uygun organlara sahip canlıların sayısından çok daha fazla olmalıdır. Tekrar vurgulamak gerekir ki bu kuşaklarca aktarılacak pozitif mutasyonların “üreme hücrelerindeki genlerde” olması icap etmektedir. Yine kol ve bacak yüzeyel venlerindeki kapakçıklar da kanın sadece tek yönlü olarak yukarıya akmasına yardımcı olurlar. Kapakçıkların genlerde bulunması için tek tek tüm mutasyon türlerinin denenmesi ve en son düzgün kapakların tutturulması gerekir. Buna binaen düzgün kapağı olmayanlar kanın yukarıya aktarılamadan beyin hipoksisinden öleceği açıktır. Sonuç olarak “hiç kapak oluşmayabilirdi, mutasyonlar bu sistemi kuramayabilirdi” fikrini de hesaba kattığımızda evrimsel “kör tesadüfi” mutasyon ve doğal seleksiyon mekanizmasının sadece damar inşasında bile çok büyük olasılık sorunlarıyla karşılaştığını görebiliriz. Bu kapakların, yüzeyel venlerin kalın olmasının, çevredeki koruyucu pek çok çeper yapısının tek tek denemeyle oluşmasına ve sadece damar oluşumuna ne evrenin tarihi süre olarak yeterlidir, ne de yeterli süre verilse bile sistemi bozduğumuzda tekrar baştan çalıştırabilecek ve tekrar deneme hakkı doğurabilecek bir imkana sahibiz.

Damar yapılarıyla ilgili kol ve bacak yüzeyel ven benzerliği de dikkate şayandır. Ayakta “vena saphena parva” denilen ven baldırın arkasından diz derin venine dökülür. Ön tarafta ise “vena saphena magna” denilen yüzeyel ven uyluk derin venine dökülür. Aynı zamanda diz derin veni de buraya dökülür. Bu sistemin aynısı kolda da vardır. Vena basilica denilen yüzeyel ven dirsek derin venine dökülür, vena cephalica da omuz derine venine dökülür. Yine dirsek de aynı yere gelir. Yani kol ve bacağın venöz dökülümü aynı mantığa binaen gerçekleşmektedir. Bu benzerlik bir simetri oluşturmaktadır, simetrinin sebebi sürekli denenen mutasyonların en sonunda bu şekli bulması ve diğer simetrik olmayanların yok olması mıdır? Bunun gerçekleşmesi için mutasyonların bu simetriyi sonsuz pek çok muhtemel sistem içinde bulabilmesi lazımdır. Üstelik bu gen değişikliğini “üreme hücrelerinde” gerçekleştirmesi lazımdır. Bunun için de ola ki bir hata olup canlılık yaşayabilme imkanlarını kaybederse geri dönüşü de olması gerekir. Halbuki böyle bir şans da yoktur.

Sadece damar yapılarında irdelediğimiz bu incelikler bile ihtimaller açısından çok büyük sorunlar oluşturur. Moleküler düzeydeki ince detaylı mekanizmalarla birlikte çok daha fazlası evrimsel “kör tesadüfçü” mekanizmanın imkansızlığını gösterdiği düşüncesindeyiz. Bu düşüncede olan pek çok bilim adamı vardır ki, bunlar evrimi bir ilah kontrolü altında düşünmüşlerdir. Charles Darwin’in kitabında yapay seleksiyonun failinin insan, doğal seleksiyonun ise yaratıcı olduğuna işaret ettiğini söyleyen yazarlar vardır. Aynı şekilde evrim fikrinin öncülerinden Wallace de yaratılış ile evrimi bir görmüştür. İnsan genom projesini idare eden Francis Collins de bu şekilde düşünmüştür. Bu bilim insanlarının görüşlerine katılmamakla beraber evrim teorisi açısından yaratılışçılığın düşünülmezse sorunlara yol açacağını göstermesi bakımından görüşlerini değerli buluyoruz. Sırf moleküler düzeydeki “insanın düşünebileceği ve yaptığı teknolojiden” daha karmaşık yapılar ateist bilim adamlarının da dikkatini çekmiştir.

Richard Dawkins bir röportajında dünyadaki canlıların moleküler düzeyine inildiğinde “üstün bir yaratıcının imzalarına” ulaşabileceğimizi söylemiştir. Yani canlılığın nasıl başladığı sorusuna uzayın bir bölgesinde yüksek düzeyde evrim geçirmiş bir ırkın insanların yaratıcısı olabileceğini söyleyerek cevap vermiştir. Burada dikkat edilmesi gereken şey Dawkins’in canlıların yapısındaki “gayecilik” ve “tasarım” fikirlerini mantıksız bulmamasıdır. Yani canlıların kendiliğinden doğal olarak oluşmasına karşı bir müdahaleyi savunan “tasarım” görüşünü temellendirmekte “uzaylı ırk” argümanını kullanmaktadır. Bunun düşünmesi için kendisini zorlayan şey canlılık sistemlerinin çok karmaşık ve tesadüf temellendirmesini alt üst eden büyük çapta bir organizasyon göstermiş olmasıdır. Bu bilgileri günümüz genetik, moleküler biyoloji ve mikroskopların gelişmesiyle elde edebilsek de Ernst Haeckel ile Julian Huxley gibi evrimciler “sodyum kloride eklenip tuz oluşturması gibi birkaç kimyasal hücreyi oluşturabilir” şeklinde beyanat vermişlerdir. DNA yapısının karmaşıklığını hakkıyla muhakeme edememiş olmalıdır ki, daha sonraki ateist bilim adamları da olasılıksal imkansızlığa işaret etmişlerdir.

DNA’nın moleküler temelini izah ederek 1953’te nobel ödülü alan Francis Crick de Richard Dawkins gibi canlılığın başlangıcını uzaylıların yaptığını söylemiştir. Life Itself adlı kitabında canlılığı “panspermia” görüşü çerçevesinde izah etmeye çalışmıştır. Yani uzaydan bir tohum dünyaya gelmiş ve canlılığı bu şekilde oluşturmuştur. Bu görüşün ilk temsilcilerinden nobel kimya ödüllü Svante Arrhenius’tur. Bu görüşlerin canlılığın kendiliğinden oluşma fikrinin sıkıntısından dolayı ortaya atıldığına dikkat çekmek isteriz. Kendiliğinden bir oluşumun mümkün ve muhtemel olduğuna bilim insanları ikna olmuş olsalardı, bu şekilde gözlemsel, deneysel, mantıksal bir yönü olmayan başka ihtimaller üzerine gitmezlerdi. Dawkins’ten önce de uzaylı fikirlerinin Crick, Arhenius gibi bilim adamlarını düşündürmesi esasen kendiliğinden oluşa bir fiili isyan olarak yorumlanmalıdır. Nitekim Türkiye’de de ünlü evrimcilerin önde gelenlerinden Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim adlı kitabında, “sitokrom-c proteinin diziliminin bile evrende bir defa oluşma olasılığının imkansız olduğunu” söylemiştir. Bunun bir müdahale ile “yani bir yaratıcı yardımıyla” gerçekleştiğini de iddia edebiliriz demiş ve “ancak bu bilimin konusu değildir, bu yüzden bunu kabul edemeyiz” şeklinde bir izah ile mecburen imkansız olasılıklara inanmamız gerektiğini dile getirmiştir.

Görüldüğü gibi bilim adamlarının birçoğu -ki bunların bir kısmı nobel ödülü alan kaşiflerdir- canlılığın kendiliğinden oluşması modeline alternatifler bulma arayışındadır. Dawkins’in ve sair evrimci ateist bilim adamlarının psikolojisi “doğayı doğanın dışına çıkmadan açıklamak” felsefesine sadık kalmalarının neticesi olarak bir tasarımı görebilseler de bunları ucu açık “uzaylılar” görüşüne dayandırarak yaratıcı ihtimalini savuşturmaktadır. Yani düşünmeye “yaratıcı zaten olmadığına göre…” şeklinde başlamaktadırlar. Fikrimizce bu düşünce bilimsel objektifliğe uymamaktadır. Bilim tüm ihtimallerle ilgilenmeli, her tür bilginin kullanılabilirliğini sorgulamalıdır. Tesadüfçü evrim fikrinin sadece verdiğimiz birkaç örnek ışığında bile büyük problemleri vardır. Bununla birlikte birçok örnek daha verilebilir. Netice itibariyle evrim teorisine delil olarak “doğal seleksiyon gösterilemez, mutasyon mekanizması da simetrik ve karmaşık sistemlerin oluşumunu açıklayamamaktadır” görüşündeyiz. Zira doğal seleksiyon evrime has bir mekanizma değildir.

Bir teorinin delilinin kendisini gerçekten desteklemiş olması için aynı anda “hem tezini doğrulaması, hem de karşıt tezini yalanlaması” gerekmektedir. Bu açıdan doğal seleksiyon iptal olmaktadır. Diğer mekanizmalar da anlatılan sebeplerden açmazları olan büyük sorunlar teşkil ederler.

Reklamlar