Hayatımız olasılıklar üzerine düşünme ile geçmektedir. Her insan 3 saniye sonra kafasına bir saksının düşmeyeceğine, yıldırım düşerken canlı şekilde güvenli sahaya gitmeyi başarabileceğine, domates doğrar iken elini kanlar içinde bırakmayacağına belli olasılıkları insiyaki olarak hissederek göz önünde bulundurup inanır. Hayatı da bu küçük haller manzumesidir. Her detayda bu küçük hesaplar vardır.

Sağduyu, mantık, gerçek insanın hayatına olasılıklarla girer. Doğru, yanlışın değiline dair olasılıkların gözden geçirilmesi ile bulunan bir objedir. İnsanların hepsinde bu hususiyetin olması, birbiri ile aynı his ve mantığı paylaşmaları, mantığın objektif bir ontolojiye sahip olduğunu gösterdiği kanaatindeyiz. Buna mukabil sofistlerden bazı filozoflar varlığı da sorgulamıştır. Descartes “düşünüyorum o halde varım” diyerek varlığın bedahet olduğunu vurgular. Fikrimizce insan sayduyusu da kendisinin var olduğunu, doğruyu, iyiyi “kendinden anlayan” bir özelliğe sahiptir. Buna yalan ve yanlış bilgi bulaştırılmadığı sürece insan gerçeği saf olarak anlar.

Mesela kırk iki tane kumar masası düşünelim. Burada kırk iki tane çift zar bulunsun. Her birine de bir görevli tayin edelim. Bunlar aynı anda çift zarları atsınlar. Gözlemsel, deneysel, tecrübi bilgilerimiz bize söyler ki hepsinin birden “düşeş” gelme olasılığı sıfıra yakındır. Bunun gerçekleşmesi değil, yaklaşılması bile zarların eriyip yok olacağı kadar deneme gerektirir. Hatta bu imkansızdır. Bunun imkansız olduğunu basit ve günlük hayatta olduğu için çok kolay anlayabiliriz.

Peki “düşeş” gelme olasılığı 42 masada da neden bu kadar zordur? Bunu alternatiflerin çokluğunu düşünerek anlıyoruz. Yani 1 de 5 de gelebilecek iken, 6 nın gelmesi zaten zordur. Buna ek olarak ikinci zarın da aynı gelmesi çok zordur. Bunlar zor iken diğer masalarda da aynı anda olması bu olasılığı katlar. Bununla birlikte bu hadiselerin eşzamanda olması da ihtimale imkansız dememiz için yeterlidir. Pratik açıdan matematikte “10 üzeri 50de 1” olasılığa tekabül eden bir ihtimal imkansız kabul edilmiştir.

Bununla birlikte canlı sistemlerin kendi kendilerine vücut yapılarını düzelttiklerini gözlemliyoruz. Bunlar tesadüfen denemeyecek kadar büyük bir düzen ile “entropinin tersine” çalışmaktadır. Buna “canlı” dememizin sebebi de entropiye karşı gelmesidir. Evrendeki düzensizlik entropi olarak bilinir. Mütemadiyen artar. Hiçbir zaman azalmaz. Canlı sistemlerde lokal bir azalma için bile evrenin başka yerlerinde bundan daha çok bozulma gerçekleşeceği için “total entropi” her zaman artmaktadır. Yani insan teknoloji ile düzen inşa ederken bir yandan güneşi harcamakta, bir yandan doğayı kirletmektedir. Totalde bozulmaya giden bir süreç vardır. Kısacası insanın -misalen- yarasının iyileşmesi sürecinde canlı vücudunda en mükemmel sürecin elinden geleni yapması ve sırasını bilmesi de tesadüfe bırakıldığında imkansızdır. Bunu yapanın genler olduğunu biliyoruz. Genler, proteinler, hücresel mekanizma bu sürece programlanmıştır.

Bu iki misal birleştirilince şu sonuca ulaşabiliriz. Canlı sistemlerin yara iyileştirme ve milyonlarca diğer prosesleri gerçekleşirken çok “olmaz” şey olduğu yani bütün masalardaki zarların düşeş geldiği hadisesi olduğu için buna bir fail tayin ediyoruz. Bir başka deyişle “masalarda rasgele atımlar değil, özel olarak 6 gelecek şekilde ayarlandığını” düşünüyoruz. Nasıl ki zarların bu yüksek ihtimaller içerisinde hepsinin de birden düşeşi bulmasına imkan veremezsek ve böyle bir durumda “hile veya özellikle 6 getirme” durumlarının varlığından emin oluyorsak canlı sistemlerinin mekanik süreçlerinin de failinin varlığından emin oluyoruz. Yani dokulardaki hücresel iyileşmeyi bir kurulu mekanizmaya bağlıyoruz.

Misali bir adım daha ileri taşıyacak olursak, gitmemiz gereken yer canlılığın başlangıcıdır. Buna dair tezler ve antitezlerin tamamı bir “başlangıcın varlığı”ndan bahseder. Yok iken var olan bir mekanizmadan bahsediyorsak buna bir fail gerekir. Mümkün olan her şey bir sebebe bağlıdır. Canlılar yok iken nasıl canlı olabildiler?

Canlıların tek tek yaratıldığını ve bir ilah tarafından tasarlandığını düşünebiliriz. Buna ters görüş ise “kendiliğinden” bunun oluştuğunu söyleyen “materyalist evrim” görüşüdür. Evrim görüşünün tüm canlıları ortak bir atadan geliyor göstermesinin sebebi, “tek tek ortaya çıkma” durumundaki olasılık imkansızlığının bariz olmasıdır. Canlı bir kez oluştuktan sonra nasıl olsa bölünür ve diğer canlıların açıklaması bu ilk canlı olabilir. Yani ilk canlıyı öyle ya da böyle evrim ile açıklayabilirsek diğer canlılardaki bütün mekanizmaların faili olarak “ilah” kavramından kurtulur yerine “tek hücre” diyebiliriz. Bu düşünce şekli evrimin ana hattını oluşturmuştur. Ancak tek bir hücreyi açıklamak da esasen olasılık sınırlarını tüm canlıların tek tek kendi kendine oluşması gibi absürd durumdan farklı kılamamaktadır.

Esasen tek tek canlılar kendiliğinden oluştu dendiğinde bunun her masada düşeş gelmesinden bile daha zor olduğunu gören evrimciler, tüm zarları tek masaya almışlardır. Ancak “ortak ata” denilen canlının da aslında oluşması o kadar kolay değildir. Her bir proteinin bile oluşması çok büyük girift mekanizmalar gerektirmektedir. Yani aslında evrimciler ilk canlılığın başlangıcının mümkün mertebe basitleştirilmesi için gayret etmişlerdir.

Hücrenin ilk bölünen genetik sistemi için protein, transkripsiyon faktörleri, enzimler, diğer faktörler, su, uygun ısı ve malzeme(aminoasitler, organik bazlar) gereklidir. Proteinin oluşması için genetik sistem, genetik sistem için de protein ordusu gereklidir. Dolayısıyla ilk adım diye bir şey aslında yoktur. Çünkü ihtimalleri yırtan, zarları düşeş yapan bir olasılık gerçek olsa bile bir dna molekülünün oluşması da hücreyi tatmim ve tatmin etmez. Hücrenin bilinen en basit formları bile 1500 civarında protein içerir. Bir E.coli bakterisinin parçalarını ayırıp beklesek ve normal, müsait şartları temin etsek hiçbir zaman hücresel bir mekanizmanın oluşamayacağı açıktır. Çünkü proteinler çok küçük detaylar ile işlevsel olabilir. Aminoasitlerin diziliminin doğru olması, sayısı ve çeşitlerinin tutturulması, daha sonra sekonder yapısının yani muhtelif bağ yapılarının gerçekleşmesi ve finalde tersiyer yani 3 boyutlu yapısının sağlanması için çok uzun hücresel süreçler gerekmektedir. Şaperon proteinleri bunu temin etmekte iken proteinin kendi başına bunu başarması imkansız gibidir. Binaenaleyh, proteinin kuarterner(dördüncül) yapısı da oluşmakta, bunu yapmak için de “örnek proteine” ihtiyaç duymaktadır.

Bütün bu vaziyetlerin ortaya çıkardığı netice, canlıların teker teker oluşmasının kendiliğinden olmasındaki ortak kanaat olan “açık imkansızlık” aynı şekilde tek bir canlının oluşumunda da vardır. Yani tüm zarları tek masaya alsak ve diğer zarları, önceki zarların 6 gelmesi olasılıklarını “bağımlı” hale getirsek bile yine de ortadaki “şans” faktörü çok düşüktür. Bunu bir misal ile daha muşahhas ve somut hale getirebiliriz. Mesela tüm canlıları bir “domino taşı”na benzetelim. Eğer ki bu taşlar birbirinden ayrı ve karışık diziliyse bunların devrilmesi(canlıların yaşaması=domino devrilmesi) teker teker olacaktır. Teker teker düşüp hepsi devrildiğine göre bizim burada yapacağımız yorum “bir güç tarafından müdahale ile” bunların tamamının devrilmesinin gerçekleşmesi minvalinde olacaktır.

Evrimciler ise “domino taşları”nı sırayla dizmekte ve müdahale gücünü mümkün mertebe azaltmak ve reddetmek istemektedirler. Bu sayede tek bir dokunuş ile bir domino devrilince(ilk canlının oluşması) diğer bütün taşlar da devrilecektir(canlıların tamamının oluşması). Yani tüm dominoların tek tek aynı anda devrilmesinden bir kasıt sonucu çıkarmak kaçınılmaz olacağı için, bu dominolar birbirini devirecek şekilde dizilmelidir. Bu sayede açıklamak zorunda kalacağımız tek olgu, “ilk dominonun nasıl devrildiği” yani ilk canlının nasıl oluştuğu olacaktır. Halbuki bir proteinin yapısının bile insan becerisinin üstündeki karmaşıklığı sebebiyle tek bir hücre dahi randomize, tesadüfi mekanizmalarla açıklanamamaktadır. Bunu fark eden evrimcilerin büyük bir kesimi “ilk canlının oluşması evrimin konusu değildir” demektedir. Belki bu makalenin kalbi, işte tam bu sözdür.

Bütün canlı sistemlerdeki tasarımı es geçebilmek için bir ortak faktöre bağlamak maksadıyla hasıl olan evrim teorisi şimdi de “ilk domino bizi ilgilendirmez” diyerek problemini bir kutuya hapsedip kutuyu çöpe atmaktadır. Buradaki demagojinin anlaşılması ve üzerine düşünülmesi gerçekten çok mühimdir. Zaten materyalist evrim teorisi bir tasarımı kabul etmemek için tüm canlıların tek tek oluşmasının imkansızlığını düşünmüştür. Tasarımı kabul etmemek için canlıların oluşumunu “tek bir tetiğe” indirgeyerek açıklamaya başlamış ve sorunun çözülmediği bir yerde, yani ilk olan canlının nasıl oluştuğunu mutasyonlar ve tesadüfi süreçlerle açıklamadan adeta kaçmaktadır.

Richard Dawkins gibi ateist evrimciler bile canlılığın uzayda gelişmiş büyük bir medeniyet tohumları olduğunu söyleyebilmiştir. Bunu söylemesinin sebebi çok önemlidir. Bunu dünyadaki “kendiliğinden oluş” tezini yetersiz bulması ona “moleküler düzeydeki akıllı yaratıcının imzası”nın bulunabileceğini düşündürmüş ve söyletmiştir. Svante Arrhenius ve Francis Crick gibi nobel ödülü kazanmış iki bilim adamı da “panspermia” yani uzaydan gelen canlı tohumu görüşünü savunmuştur. Düşünülmesi gereken şey ilk canlı sistemin nasıl bir mekanizma ile var olduğudur. Bunun nereden geldiği, uzaylılarca getirildiği gibi görüşler bunu izah etmez. Uzaylıların nasıl evrimleştiği, onların nasıl var oldukları sorusu da ardından gelecektir. Mühim olan moleküler karmaşıklığın bir tasarımı gösterip göstermediğini anlamaktır. Bizzat ateist bilim adamları bunun bir tasarımı gösterdiğini adeta itiraf etmişler, fakat bunu “uzaylılar” gibi bir faile atfen söylemişlerdir. Halbuki daha önceden ateistler “tasarımın mantıksız olduğunu” söylüyorlardı. Şimdi ise mantıklı olduğunu fakat “uzaylılar tarafından” tasarılı olduğunu söylüyorlar. Buradaki fikir değişimine özellikle vurgu yapmak istiyoruz.

Tüm evrim sistemleri bütün tartışma konularını ilk hücreye çekmiş, daha sonra da “ilk hücre evrimin konusu değil” diyerek aslında büyük bir hileye malzeme olmuştur. Halbuki sorun tüm dominoları paralel dizmekle de çözülmez. Çünkü her bir dominonun devrilmesi aslında çok büyük zahmet gerektirmektedir. Bunun manası evrim mekanizmaları ilk hücreyi bugüne getirebilseydi bile ilk hücrenin tesadüfen oluşmasında çok ciddi problemler vardır.

Reklamlar