Görsel

İnsanların ortak davranışlarından birisi mantıklı olmaktır. Her insan kendi bakışına göre mantıklıdır. Kendini inkar eden, mantığına mugayir, zıt, ters olan bir insan, ayakkabısı ayağına tam oturmamış bir adamın uzun bir yolun başında iken hissettiği hislerin hüsranına gark olmuştur. Böyle insanların akıl sıhhatlerinin yerinde oldukları fikrimce söylenemez. Ortak hissiyatlardan birisinin de “saadet arzusu” olmasından mütevellit insan kendisiyle çelişmemek istikametine doğru bir meyil sahibidir. Buna rağmen mevcut mantıkların teşekkülündeki hatalar pek çok insanı yoldan çıkarır ve hayatındaki büyük küçük hatalarının müsebbibi olur. Neticede insanın mantığının “gerçek” olup olmadığından kat’ı nazar, insanın göreceli olarak kendi mantığına uygun, müsait hareket etmesiyle “iç tutarlılığı”ndan bahsedilebilir.

İnsanın mantığının tabii neticesi kendisini daha iyi, daha az kötü olan davranışlara itecek tutumlar geliştirmektir. Çünkü mantık insana göre iyidir. Buradan hareketle “söz” anlamına gelen Arapça “mantık” kelimesinin “hikmetli konuşmak” olduğunu düşünebiliriz. Konuşmak kelimelerle gerçekleştirilen bir iletişim şeklidir. Kelime Arapça’da “klm” kökünden gelir ve “yaralamak” manasına gelir. Yani söz müessirdir, insan hayatında tesiri inkar edilemez bir unsurdur. Nitekim bir Arap atasözü “mızrak yarası iyileşir, dil yarası iyileşmez” diyerek bunun ehemmiyetine atıfta bulunur. Buna binaen mantığın bu kökten gelmesinin, hayatımızdaki yerine ve hislerimize tesirine işaret ettiği söylenebilir. Mantık insanın içine doğrudan tesir eder ve insanın mantıklı olmaya ihtiyacı, insiyakı(içgüdü) ve iştiyakı(şevk) vardır.

Mantık aynı zamanda bir muvazene, denge, orta yol, “ifrat-tefritten imtina(çoktan da azdan da kaçınma)” fiilerini de içine alır. Bu açıdan insanın israf etmek ile cömert olmak arasında, muktesid(tutumlu) olmak ile cimrilik arasında, af ile adalet arasında bir orta yol tutturması gerekir. Mantıklı bir insan aynı zamanda hayatın gerçeklerinden haberdar, yani realisttir. Bu sebepten insanın kendini kibirli veya hakir görmemesi mantık icabıdır.

Burada ufak bir nükte gözlerden kaçabilmektedir. Kibir-tevazu dengesinde “realizm” unsurunun zaman zaman göz ardı edildiği müşahade edilmektedir. Bunun bir psikolojik strateji olarak kullanılabilmesi ile istismara açık ve hislerle gizli olması temel müssebbiblerdir. Şiddetli bir tevazu, kendini çok aşağı görme temayülü, insanların kişiye “etki-tepki prensibi” icabıyla “büyükleme” minvalinde tavır almasına sebep olur. Buna “ucub” denir ki, tevazu gibi görünebilen bir kibir türüdür. Çevredeki insanları kendisini övmeye itecek kadar abartılı bir biçimde kendisine haksızlık ederek, hakir, fakir, bin taksir… gibi ifadelerle küçültücü lafızlar, adeta “koşmaya hazırlanan bir koşucunun gerilmesi” kabilinden anlaşılabilen bir vaziyettedir. Kibrin açıkça ika edilmesi de insanları hatibi küçültmeye itecek bir halet-i ruhiyeye getirir. Tekebbür eden insanların insanı rahatsız etmesinin sebebi de insanın birini aşağılamak zorunda kaldığını hissetmesidir. Netice itibariyle kibir gibi kendini yükseltici sözler ile aşırı tevazu gibi kendini alçaltıcı “aslında ucub kibri” vasfını alan sözler yanlış, hatalı ve çirkindir. Bu tür tavır, tutum, davranış, hareketlerin bünyelerden sadır olması her zaman umumi ilişkileri zedeleyecek bir duruma müncer olacaktır.

İnsanların bazıları ise, kayıtsız şartsız bir tevazuyu doğru bulma eğilimindedir. Son derece hatalı olan bu telakki tarzı ilmen, fikren, zihnen, maddeten, makamen vs. üstün olan insanların vasıflarını terennüm etmelerini yadırgamaktadır. Yani aslında gerçekte var olan bir şeyin bile dillendirilmesi tepkiyle karşılanmaktadır. Güneşin sıcağım demesi, holding sahibinin param var demesi, malumatı olanın biliyorum demesi kibir ile ilişkisizdir. Psikolojik olarak insanların kendi vasıflarını göz önünde bulundurarak vardıkları “vasat davranışlar” olarak zihinlerinde teşekkül ettirdikleri normlara göre, insanları “kibirli” diye itham etmesi çok karşılaşılan bir mantık yanlışıdır. Bir diğer yanlış da kendini inkara varan hadde, kertelere ulaşmış bir tevazu ifadesinin takdir ile karşılanmasıdır.

Hususi olarak tasavvuf ekollerinde “kibir düşmanlığı” adı altındaki şiddet ve hiddetli bir üslup ile büyük bir “öz aşağılaması” gerçekleştirilmiştir. Mesela Rabia(714-804) ismindeki kadın mutasavvıflardan bir şahsiyet, müslüman olduğunu söylemesine rağmen “cehennemden korkmadığını, cenneti istemediğini” ifade eder. Bununla “tevazu” sahibi olduğunu ve sadece Allah için ibadet ettiğini düşünmekte, halbuki “diğer insanların muhtaç olduğu şeyleri kendine yakıştıramama” veya “ermiş olduğu için çok daha azıyla yetinip özel bir mükafata layık olma” tekebbürüyle yıkanmıştır.

Hisler dünyamızda varlığı inkar edilmeyecek surette etkilidir. Bu yüzden çoğu zaman insanlar müşahade ettikleri hadisatı yorumlama, muhakeme etmekte hislerinin tesiri altında kalabilmektedir. Her ne kadar insanların hiçbirinin hislerinden mücerred, soyut, ayrık olarak düşünebilmesi, mütalaa ve mülahazalarda bulunması kabil değilse de “hermenötik”, objektif, güvenilir yorumlarda bulunabilmek için bir metod geliştirmek zaruri ve mecburidir. Fikrimce “hisler” düşüncelerde bir “nesne konumu”ndan ileriye yani “özne konumu”na yükseltilmemelidir. Karar ve yorumlamada hislerin etkisi göz ardı edilmemeli, aynı şekilde bunlar sadece bir nesne olarak telakki olunmalıdır. Kısacası hislerimiz olsa da objektif, mantıki, akli çıkarımlar yapmalıyız. Bu açıdan “tevazu”nun ilk bakıştaki güzelliğine kapılmadan mantıki olarak davranışlarımıza “denge yasası”nı tatbik etmeliyiz. Yani “potansiyelinin farkında olma” durumu, mevcut olan halin tespit ve terennümü aslında bir kibir vasfını taşımamaktadır. Toplumsal şartlandırmalar ile olduğundan azını söyleme fiilinin meziyet sayılması ile aslında kibirden kaçarken “ucub”a tutulma tehlikesi ile karşı karşıya kalınmaktadır.

İnsanın hayattan beklentileri ve karakter yapısı itibariyle tavırlarında farklılıklar görülmektedir. Bu yüzden her insanın aynı boyutta bir egosu bulunmamakta, bulunmamalıdır. Psikanalitik Teorisi’ni ileri süren Sigmund Freud da insanın ego(benlik), id(insiyaki dürtü=nefs) ve süperego(vicdan) unsurlarıyla kişiliğinin geliştiğini söylemiştir. Her insanın vicdani kanaatleri ile iç dürtüleri farklı olacağından egolarının boyutu da normal olarak farklı olacaktır. Farklı insanların farklı egolarının olması tabiidir. Umumi normların aksine böyle olmaması, sosyal kargaşalara sebep olacaktır. Bir işverenin evdeki samimiyeti ile işyerindeki ciddiyeti arasındaki fark, bir komutanın koğuşta askerin ve bayramda annesinin karşısındaki tavrın farkının gerekliliği bunu ispat etmektedir.

Ayrıca dinler açısından insanların inandığı yaratıcısına karşı “tevazu ile ibadet” etmesine de gerek yoktur. Sadece realist olan bir insan kendisini var eden, inşa, ihata, ihya eden bir varlığa karşı mantık icabı boyun eğmek zorundadır. Ona ibadet etmesi de onu “büyükleme” şeklinde, övme kategorisinden çok “hakikati terennüm” vasfını taşımaktadır.

Velhasıl-ı kelam, güçlü, iktidar ve istidad sahibi insanların egolarının yüksek olmasında bir yanlışlık olmadığı gibi; kifayet, dirayet, kabiliyet ve meziyet yönünden yetersiz insanların da egosunun düşük olması da normaldir. İnsanların tavırlarında bu dengeleri esas alması, herhangi kesim veya kimseyi küçükseyici veya övücü bir vaziyeti değil, istihkak(hak etme) ve liyakate(layık olma) göre konum almaları gibi ideal bir sosyal münasebeti teşekküle medar olacak muvazeneyi ifade eder.

Reklamlar