Görsel

Ateizm-teizm tartışmalarında öne sürülen ve yanlışlanmaya çalışılan tezlerden birisi “varlık” ile “görünürlük” ilişkisinin kurulmasıdır. Görünen şeylerin büyük ölçüde var oldukları, birçok var olanın görünmesinden sebepli var olduğunun bilinmesi, varlığının görünmesi ile hatırlanması, olmayan şeyin görünmemesi gibi mantıki çıkarım ve gözlemler insanları “varlığın görünmesi gerektiği” zihniyetine itmektedir. Çünkü “var olma” fiiliyatı ile “görünme” korelasyonel bir münasebet kurmaktadır.

İnsan gördükleri ile yaşamakta ve hayatına görmediklerinden çok gördüklerinin etki ettiğini hissetmekte ve sezmektedir. Bu açıdan görünen şeylerin var olan şeylerle ilişkilendirilmesi ve bunların örtüştürülmesi söz konusu olmuştur. Bilimsel çalışmalar sosyolojik, psikolojik ve tıbbi sahalar üzerinde “istatistik” bilimini kullanmaktadır. Pozitivist determinist bilim anlayışı ile toplumsal konuların matematikselleştirilmesi ve objektivizme indirgenmesinin mümkünatı iddia edilmiştir. Bu yüzden sosyal meselelerde sağlam ve bilimsel bilgi elde edebilmekte kullanılacak metodolojinin çok faktörlü sistemlerde işe yarayabilmesi belli kriterlerin icad ve keşfolunmasını gerektirmiştir. Bilginin güvenilirliği, geçerliliği gibi kriterlerle bir kısım ilkeler istatistiki çalışmaları yönlendirmektedir.

Bilimsel verilerin sonuçlarının yorumlanmasında yapılan sıkça hatalardan birisi “korelasyon” ve “nedensellik” kavramlarının birbirine katıp karıştırılmasıdır. Korelasyon iki hadisenin senkronize(eşzamanlı) olarak doğru orantılı olması ve tekrarlı deneylerde aynı şekilde sonuç vermesidir. Buna örnek olarak “kar yağışlarının başlaması” ile “günlerin kısalması” durumları tekrarlı deneylerle birbiriyle korelasyon gösterir. Nedensellik ise iki hadisenin birbirinin nedeni veya sonucu olmasına denmektedir. Karların yağmasının günleri kısaltamayacağı bilinmektedir. Günlerin kısalmasına sebep olan şey ile karların yağması ve havanın soğumasının müsebbibinin aynı olması bu iki hadise ile nedensellik içindedir. Her nedensellik içinde olan vakalar birbiri ile korelasyon gösterir. Ancak her korelasyon gösteren iki durum birbiri ile nedensellik göstermez. Bu iki ayrımın yapılması dini, politik, sosyokültürel, bilimsel ve felsefi herhangi her meselede akıl yürütmenin sıhhatli olması gerekliliği hasebiyle elzemdir. Bu ayrımlara gidilmeden yorumlama sağlıklı olamayacaktır. Bilim de bu metodolojiyi göz ardı etmemiştir.

“Görme” ve “var olma” birbiriyle korelasyon gösteren iki durumdur. Görünen şeylerin var olduğu büyük ölçüde söylenebilecekken görünmeyen şeylerin var olmadığı söylenemez. Bu ayrımın yapılmadan “Allah görünmediğine göre yoktur” tezinin geçerli olabilmesi için pek çok ön kabul gerekmektedir.

“Görme” fiili ve görünen nesnesi insana münhasır, insanla ilgili kavramlardır. Görünen bir varlığın görmeye muhatap olabilmesi için (1) maddesel olması, (2) ışığı yansıtması, (3) ışığın gözle görünür ışık spektrumu olan 3600-7200 angstrom dalga boyları arasında yayınlanacak şekilde yansıması gerekmektedir. Allah’ı maddesel bir varlık olarak kabul etmek başlı başına bir dogmatik zanna müteallik iken, bunu ışığı yansıtan bir varlık olarak tasavvur etmek ikinci yapılan varsayımdır. Yani “kara cisim”ler gibi astrofiziğin hala üzerinde mutabakat edemediği ancak varlıkları kuvvetle muhtemel görünen maddi cisimlerin çok güçlü çekim kuvveti uygulamaları dolayısıyla “ışığı çekip bırakmadığı için” görünememeleri gibi “madde olup görünmeme keyfiyeti” varken henüz maddesel olduğu bir varsayım olarak kabul edilen Allah mefhumunun “ışığı yansıtabilen” vasıfta olduğunu varsaymak bir başka dogmadır. Buna binaen varlığın görünmesinin ve ışığı yansıtmasının ve hatta yansıttığı ışığın görünen dalga spektrumunda olmasının haricinde “yerellik” durumunun düşünülmemesi bu tezin geçersizliğini kesinleştirmektedir. Tüm bu vasıflar bir yana Allah’ın görünmesi için onun boyutunun da insanın görebileceğinden büyük veya mikroskopik olarak küçük olup olmadığı sorunları veya varsayımsal olarak bir psikolojik boyut biçilmesi problemi de bu tezin peşinhükümlü olduğunu göstermektedir.

Allah’ın var olmasının sorgulanması sürecinde onun görülüp görülmemesi bir argüman olarak ileri sürülemez. Bir nesnenin görülememesinin olmadığını kuvvetle muhtemel kılacağı tezi kökten ve mantıken hatalıdır. Pozitivist bilimsel anlayışa göre bilimin gücü gözlem ve deneylerden neş’et etmektedir. Yani gözlemlenemeyen bir nesne bilimin konusu olamamaktadır. Bu tez ise gücünü bilimcilerin dayatmasından almıştır desek yanlış olmaz. Bunun sebepleri olarak gördüklerimizi şöyle konuşabiliriz;

Bilimin, felsefenin önde gelenleri eskiden ve şimdi esasen yüklendikleri miras açısından farklıdır. Geçmişte pek az malzeme olarak elde bulunan bilimsel birikim büyük ölçüde doğaya yönelinerek elde edilmiştir. Bu ise “doğaya bir mahcubiyet” ve adeta bir “bilimsel borç” olarak ortaya çıkmıştır. Buna binaen günümüzdeki bilimin dallara ve çok özelleşen uzmanlıklara ayrılması bilimci olmanın meşakkati “bilim adamı” gibi bir sorunun topluma dayatma kolaylığını ortaya çıkarabilmektedir. Uzun bir süre cümlenin başına “araştırmalara göre, bilim adamları ispatladı ki, bilime göre, bilimsel açıdan” gibi söylemler, temeli olmasa da çok etkin şekilde demagojik kullanımlara malzeme olabilmişse bu bilimin büyüsünü göstermektedir. Bilim adamı olmanın uzun süreci ve bilimsel çalışmaların anlaşılması için harcanması gereken yoğun efor, toplumun bilime mesafesinin açılması, bilime karşı takınılan tavrı değiştirmiş ve büyük bir güvene, mecburi bir kabule ve büyülü bir cerbezeye sebebiyet vermiştir. Bu da her bilim adamının her konuda konuşmasının yadırganmaması gibi yan tesirleri içermektedir. Böylece bilim adamlarının kendi sahaları dışında da her söylediği itibar görebilmiştir.

Gözlemlenen bilimin konusu, diğer konular bilimsel değil gibi yaklaşımlar bilimi kategorize etmekte ve “science(sciere: bilmek), bilim(bilmek)” gibi genel terimlerin belli uğraşlara hasredilmesine intaç olmaktadır. En çok itibar gören “gözlemsel veri” ise gözlemsel olmayan bu tez sorgulanmalıdır. Çünkü bilimin en sağlam şeklini tasvir eden “gözlemsellik ilkesi” gözlemsel değildir. Bu da bir hatayı ve paradoksu başlatmaktadır. Demek ki en sağlam bilgi ve muteber ilim gözlemseldir diyerek aslında söylediğimiz şeyin sağlam(veya bilimsel) bir söz olmadığını terennüm etmekteyiz. Bu da bilim tanımımızı değiştirmemiz gerektiğini telkin etmektedir. Metodolojik naturalizmi kullanan ve “materyalist felsefe”yi bir apriori kabule dayanan pozitivist bilim anlayışı “bilimin sözünün laboratuvardan çıkamayacağı” minvalindeki fikirleri artık değişmelidir. Sosyal bilimler ve Fen bilimlerinin metodolojisi aynı değildir, üstelik sadece gözlemsel veriler bilimsel bilgi olamaz. Allah kelimesinin bilime uzaklaşması da “gözlemsellik dogması” sebebiyle ortaya çıkmaktadır. Din, bilim arasındaki uyuşmazlık inancı da bu bakış açısının sorgulanmamasına mebnidir.