Archive for Aralık, 2012


Doğal seleksiyon Evrim Teorisi’nin temel kavramlarından birisidir ve tanımı gereği yeni bir canlı türü veya varyasyonu oluşturmaz. Çevrenin olumsuz şartları, hayatta kalma olasılığını arttıran özellikleri doğal olarak seçer ve bu özelliklere sahip bireylerin sayısı zaman içinde artacaktır. Doğal seleksiyona yapılan birçok atıf ve buna dair verilen örnekler Evrim Teorisi’nin ispatı olarak sunulmuştur. T.H. Huxley doğal seleksiyonu “bunu daha önce düşünmemiş olmak ne büyük aptallık!” diyerek, Daniel Dennet, “ulaşılmış en iyi fikir” tanımlamasıyla, Richard Dawkins “En yüksek bilinç arttırıcı” övgüsüyle göklere çıkarmıştır. Evrimci bilim insanlarının doğal seleksiyonun işlevselliği veya canlıların gelişimini açıkladığı yönündeki bu ısrarlı ve şiddetli övgüleri bir haklı temele oturmakta mıdır yoksa bir sevgi gösterisi midir? Buna doğal seleksiyonun aslında neyi açıkladığına bakarak karar verebiliriz.

Dawkins’e göre doğal seleksiyon canlılığın gelişiminde karmaşık bir yapının “şans eseri” veya “tasarım ile ilişkili” olma ikilemine üçüncü alternatifi koyan güçlü bir tezdir. Bunun sebebi olarak da tasarımın çözdüğünden daha büyük sorun oluşturmasını öne sürer ve tasarımı kabul etmek durumunda “tasarımcıyı kim oluşturdu?” sorusunun belirdiğine işaret eder. Tasarımcının oluşup oluşmadığı üzerine bir sorunun belirmesi ona göre bir karmaşıklık oluşturur ve karmaşıklığın oluşması durumu da yanlış yolda olduğumuzu gösterir(Dawkins, 2012, 154).

1974’te Brandon Carter tarafından ilk olarak kullanılan “Antropik İlke” terimi gezegenin ve insanın çevresindeki yapıların, insanın varlığı için en uygun olduğunu ve bunun evrende çok nadir olarak gözlemlenmesinin “tasarımın zorluğuna işaret etmesi dolayısıyla” bir tasarlamayı gösterdiğini ifade eder. Dawkins, dünyamızın Goldilocks kuşağında bulunan ve güneş sistemlerinde su bulunduran nadir gezegenlerden biri olduğunu, Jüpiter’in çekim gücü sayesinde Dünya’nın birçok göktaşının çarpmasından kurtulmuş olduğunu, Ay’ın dönüş eksenimizin sabitlenmesinde önemli olduğunu, Güneşimizin de ortak yörüngeye kenetlenmiş bir çift yıldız olmadığını söyler. Bunun insanın yaşayabilmesini sağlayan akıl almaz bir ihtimal olduğunu kabul eder, bunun tasarım ve Antropik İlke olarak iki alternatifinin olduğunu söyler(Dawkins, 2012, 173). Bununla birlikte Tanrı varsayımını ispatsız bir varsayım olarak görürken, her nasılsa Antropik İlke’yi bilimsel varsayım olarak görmektedir.

Dawkins ayrıca Antropik İlke’yi olasılıksal bir tahmin ile temellendirmektedir. Evren, her biri 1 ila 30 milyar gezegen içeren 100 milyar galaksiden oluşmaktadır. Dawkins’e göre milyarda bir ihtimalle DNA’nın oluşmasına imkan tanıyacak ortamların bir gezegende var olabildiğini varsayarsak bunlardan birisi de Dünya olacaktır. Bu şekilde tasarımdan kurtulmuş olunabileceğini iddia etmektedir. Milyarda bir olasılık var ise Dawkins’in deyimiyle “aptallaştırıcı ihtimaller yine de milyarda bire inecektir” ve bu şekilde canlılık oluşmuş olabilecektir. Daha evvelden daha karmaşık soruları oluşturduğunu iddia ettiği Tanrı varsayımı hakkında söylediklerine rağmen şimdi Dawkins kendi varsayımları ile milyarda bir ihtimal gibi uydurduğunu söylediği(Dawkins, 2012, 178) teziyle bundan sıyrılabileceğini söylemektedir. Milyarda bir olasılık olacağına dair bir bilimsel veri yoktur ve olasılık hesapları detaylıca yapıldığında bu oranın çok daha ciddi rakamlara vardığı, İngiliz matematikçi Roger Penrose’un hesaplarına göre canlı hayatın var olabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir(1’in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) ihtimal olduğu görülmektedir. Bu oranın insan aklının ne kadar ötesinde olduğunu uzun uzun anlatmaya sanırız gerek yok ve küçültmeye dayalı bir işlem sonsuzdan bir sayı çekmek gibi olacaktır. Dolayısıyla Dawkins hem Tanrı varsayımını veya tasarımı ispatı olmayan, karmaşık soruları açan bir tez olarak görmekte; hem de ispatı olmayan, karmaşık varsayımlarla giden bir tez ileri sürmektedir.

Doğal seleksiyon daha iyi olanın var olmaya devam edeceğini, gen frekansının daha sağlıklı canlı lehinde artacağını öngörür. Ancak bu canlılığın var oluşunu ve orijinini açıklamamasına rağmen Charles Darwin’in kitabının ismi The Origin of Species’tir. Evrim Teorisi’nin ateist-materyalist görüşü savunduğunu söyleyen evrimcilere ve hatta ateizmi temellendiren yegane açıklayıcı teori olduğunu(Dawkins, 2012, 146) söylemelerine rağmen ilk kökene kadar ertelenen açıklama biçimi cevaplanmamış bırakıldığı sürece Evrim Teorisi bu bakımdan işlevini gerçekleştirmemiştir. Micheal Behe’nin dediği gibi “Doğal seçilim yararlı yapıların başlangıç aşamalarına açıklama getirememektedir”. Franklin M. Harold da Akıllı Tasarım’ın destekçisi olmamasına rağmen “Biyokimyasal sistemlerin evrimi ile ilgili hal-i hazırda ayrıntılı bir Darwinci açıklama olmadığını, fakat yalnızca çok sayıda arzulu spekülasyon bulunduğunu kabul etmek zorundayız” demiştir(Scott, 299). Behe, Darwin’in zamanında bilinmeyen moleküler mekanizmaların bir “kara kutu” olduğuna işaret eden ve bunların bir “İndirgenemez Karmaşıklık” olduğunu ve bunların göz ardı edildiğini söylemiş(Taslaman, 266) ve Darwin’in Kara Kutusu adlı bir kitap yayınlamıştır.

Eugenie C. Scott, doğal seleksiyon ve “uyumsal yayılım” kavramları ile Türleşme’nin açıklanabildiğini savunmuştur(Scott, 81). Scott’a göre her canlının hayatını sürdürebileceği “ekolojik oyuklar” vardır. Mesela tetrapodlar(dörtbacaklılar) olarak insanların evrimleşmiş olmasının sebebi karaya geçiş sırasında atalarının 4 yüzgeçli su canlıları olmasıdır. Uyumsal yayılıma göre canlılar sızabilecekleri yeni ekolojik oyuklar ortaya çıkmaya başladıkça -örneğin dinozorların yok oluşu- gövde olarak tanımlanan atasal formlar, memelilerin bilinen uzuvlarına dönüşmekte ve evrimsel süreç işlemektedir. Scott, bu sürecin bir kez gerçekleşmesi sonrasında aynı derecede majör bir uyumsal değişikliğin ender görüleceğini eklemekte ve bu şekilde bunun zorluğuna işaret etmektedir. Dobzhansky’nin genetik çalışmalarına işaret ederek deneysel çalışmalarla laboratuvar koşullarında yeni bir türün gözlendiğini Scott’un iddia etmesine rağmen(Scott, 86) daha sonra “doğada türleşmeye dair doğrudan gözlem yapılamasa bile dolaylı kanıtlar olabilir” şeklindeki ifadesi ve birçok bilim adamının deneysel verilerin yetersizliğine ilişkin beyanları bu bilgi ile çelişmektedir(Taslaman, 140). Gerek uyumsal yayılım, gerekse doğal seleksiyon “türleşme” hadisesine bir mekanizma önerememektedir. Bir canlının bulunduğu coğrafyadan ayrılması ve çevresine uygun bir değişime girmesindeki itici güç nedir?

Micheal Behe’nin Natural History Dergisi’nde misal verdiği “bakteri kamçılarının karmaşıklığı” ve moleküler bir motor olması sebebiyle her bir parçasının zamanla evrimleşemeyecek kadar birbirine muhtaç olduğu fikrine karşı Scott bazı argümanlar ileri sürmüştür. Behe’ye göre bakterinin kamçı motorunun yavaş yavaş oluşması durumunda en ufak bir eksiklik motorun işlevsiz olmasına müncer olacaktır. Scott ise (1) sadece protein ile hayatın düşünülmesinin eksik bir varsayım olduğunu, (2) motorların daha basit şekillerinin olabileceğini, (3) olasılık hesapları yapmanın anlamsız olduğunu çünkü uzaydaki bazı karmaşık yapıların dünyadaki canlılığı oluşturabileceğini öne sürüyor. Esasen Scott’un proteinlerin ilk olarak oluşabilmesi sorununa uzaydan gelen bir başlangıç görüşünü getirmesi problemi çözmemekte ve soruları arttırmaktadır. Modern bilimin ve felsefenin geniş kabul gören Ockhamlı’nın usturası tabiri “bir şeyi açıklamak için getirilen çözümler arasında en basit olanın mantıklı oluşu” ilkesini ifade eder. Bu ilkeye uymayan ustura ile kesilmelidir ve Scott ilk proteinin nasıl oluştuğuna uzaydaki karmaşık yapıları menşei olarak öne sürerek bu ilkeye meydan okumuştur(Scott, 283; Taslaman, 310).

Evrim Teorisi’nin açıklaması gereken şey ve ispat etmesi ihtiyacı duyulan kavram “türleşme”dir. Doğal seleksiyon ile türleşmenin gerçekleştiğine karşı çıkanlar bile “salt doğal seleksiyon”a karşı çıkmayabilirler. Güçlü olanın kazanacağı ve zayıf canlıların soyların tükenebileceği gibi bir tez mantığa uygundur ve gözlemsel olarak pek çok örneğe sahiptir(Scott, 77). Buna rağmen doğal seleksiyona karşı çıkan(Taslaman, 326) veya doğal seleksiyonu Evrim Teorisi açısından geri plana atan, bununla birlikte evrimci olan Lynn Margulis gibi bilim insanları da vardır(Bilim ve Gelecek, 19). Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonun, mutasyonların, coğrafi izolasyon ile meydana gelen varyasyonların varlığının gösterilmesi ile delillendirilemeyeceği açıktır. Çünkü bu argümanlar evrim karşıtları tarafından da savunulabilecek türden veriler sunar. Evrim Teorisi’nin ispatlanabilmesi onun rakip tezlere üstünlüğünü göstermesi ile mümkün olabilir. Bu da “türleşme”nin varlığını göstermesi veya desteklemesi ile gerçekleşebilir.

Dawkins’in iddia ettiği şey tam olarak Darwin’in doğal seleksiyon ile “tasarım gibi görünen” şeylerin bir çözümünün varlığı idi. Bir canlının özel bir müdahale veya tasarıma bağlı olmaksızın, tamamen doğal şartlar altında bir türden başka bir türe dönüşmesi için ne gerekir? Misalen balinanın evrimi konusunda Dawkins’in Ataların Hikayesi kitabında hipopotamlar ile balinaların atalarının ortak olduğu iddiasının moleküler temelinin ispatlandığı iddia edilmektedir. İlk bunu çok ilginç ve inanılmaz bulduğunu söylese de Dawkins daha sonra “suda yaşamanın avantajı”ndan bahsederek kendince bunun sebebini temellendirmektedir. Bir bakıma dinozorların neslinin tükenmesiyle ortaya çıkan boşluktan yararlanarak hızlı evrimleşmiş olabileceklerine de işaret etmiştir(Dawkins, 2008, 207-212). Balinaların ve su aygırlarının ortak atadan evrimleştikleri bu kadar kolayca söylenmesine ve Dawkins’in de bunun genelleme yapmayı zorlaştırıcı özelliğine vurgu yapmasına rağmen ikna edici olarak ileri sürdüğü tek delil “moleküler benzerlik” açısından ortaya atılan iddialardır. Dawkins’e göre moleküler çalışmalar yeterince ikna edicidir. Peki öyle midir? Yoksa evrimin anlaşılmasındaki engelleri analojilere kurban eden bir anlayışın şartlandırmasında mıyız? Bunu biraz daha açmak zihinlerin berraklaşmasına yardımcı olacaktır kanaatindeyiz. Benzetmeler yapılarak bazı hadiseler açıklansa da “benzetmelerin yapısı içindeki elemanların gerçekteki durumun yapıtaşlarıyla uyumu” çoğu zaman göz ardı edilen bir noktadır. Bu yüzden analoji yapmaksızın, doğrudan doğruya somut misallerin üzerinden düşünmek daha sağlıklı bir bakış açısıdır. Günümüzde biyokimyasal ve genetik gelişmelerin gösterdiği üzere her bir zerremiz çok özelleşmiş motor mekanizmalarından oluşmaktadır. Balinaların ve su aygırlarının aralarındaki fark ve vücutlarındaki düzen birbirinden son derece farklıdır. Balina benzeri bir ortak atanın su aygırına evrimleşerek dönüşmesi veya tam tersi, kara memelisi bir kurda benzeyen hayvanın zaman içinde suda yüzerek nesiller boyunca balinaya evrilmesi için genlerin balina genlerine dönüşmesi gerekir. Doğal seleksiyon ile genlerin en çevreye uyanı hayatta kalır. Ancak balina olabilmesi için “doğal ayıklanmadan önce” ayıklanacak adayların en az birisinin balina potansiyelini taşıması veya balina yönünde gen değiştirmesi gerekmektedir. Genlerin bünyesindeki akıl almaz kombinasyon olasılığı varken bunun balinanın organlarını oluşturacak genleri tam olarak tutturması gerekir. Üstelik kritik genlerdeki küçük değişikliklerin oluşturacağı hastalıklar neslin belki de sonunu getirecektir. Mutasyonların hem bunlardan kaçınması hem de eklemeli olarak gidebilmesi için kaydedilmesi gerekir. Halbuki bir faydalı mutasyon olsa bile bir sonraki süreçlerde herhangi bir hatanın bunu silmeyeceği açık değildir. Bu yüzden kazanılan genlerin de kaydedilmesi için doğal seleksiyon gibi bir “mevcudu seçen” mekanizmaya malzemeyi oluşturacak bir sistem görünmemektedir. Dawkins bunun doğru olmadığını ve “yavaş yavaş bunun mümkün olabileceğini” öne sürmektedir. Halbuki yavaşlık ile bir alakası yoktur. Çünkü olası hatalı gen değişimi ve mutasyon varken, her nesil basamağında balinaya giden yolda “faydadan çok risk” vardır. Her basamakta doğal ayıklamadan evvel bir aday genler arasında sağlam olacak canlının varlığı gerekir yani yavaş olması olasılıkları değiştirmemektedir. Bu aynı bir kilidi yavaş çözmeye benzer. Doğal seleksiyon istediği kadar mükemmel canlı seçsin, ortada bir canlı yok iken nasıl seçebilir? Ortada sadece kara memelisi olan bir canlı varken, ne olacaktır da bazı torunları balina genlerine benzeyecek ve diğer suda yaşayan nesildaşları arasından seçilecektir? Dawkins, seçimin en mükemmel arasında olacağını söylemekte ve bu yüzden canlılığın geliştiğini iddia etmektedir fakat daha iyi bir canlı tipinin nereden geldiğini konuşmamakta ve atlamaktadır. Misalen suda yaşamak için gerekli olan organlar için olmazsa olmaz olan genlerin kara memelisinde yavaş veya hızlı, nasıl tutturulduğuna dair bir izah yoktur.

Türleşmenin önündeki bu engeller tasarım varsayımının göz ardı edilmesinden ortaya çıkmaktadır. Aslında bilim camiasında tasarımı baştan yok sayan bir metodolojik naturalizm akımının olduğunu Scott söylemektedir ve bunun farkındadır(Scott, 119). Bilim metodolojik naturalizmi benimser ve bu “felsefi naturalizmi apriori alarak” bilim yapmak demektir. Yani bir bilimsel vaka tahlil edilirken “Tanrı olmadığına göre” varsayımı altında bilim yapılır. Felsefi naturalizme göre doğanın dışında hiçbir varlık yoktur(Taslaman, 221) ve bilimsel metodoloji bunu apriori kabul etmiştir. Evrim Teorisi’nin ortaya çıkmasının sebebi de aslında burada yatar, çünkü “madem Tanrı yok, öyleyse çoğalan canlıların tek tek oluşabilmesi mi daha kolaydır, yoksa bir canlının oluşup gerisini bölünerek meydana getirmesi mi?” şartlı önermesi ile bu fikir filizlenmiştir görüşündeyiz. Bizce bilimin “doğadan başka varlık yoktur” şartıyla metodolojisini düzenlemesine bir ihtiyaç veya sebep yoktur. Bu bakımdan kanaatimizce tasarım fikri moleküler düzeydeki gelişmeler ile daha akla yakındır.

Tekrar konuya dönersek ortada bir “kara canlısı genleri” varken suya girmesiyle bir canlının genleri suya uygun hale nasıl gelebilir? sorusunu sormamız lazımdır. Canlıların hepsi ölebilirdi. Çünkü genlerdeki değişikliğin yarattığı organ farklılığı bir hayat boyunca çok fark etmeyecektir. Dolayısıyla ufak değişiklikler hayata aksetmeyecektir. Üstelik hiç değişmeyebilir de.

Bütün bunlara ek olarak son vurucu nokta, bu mutasyon veya değişimlerin olmasından sonra gelecek nesle aktarılabilmesi için değişimin “üreme hücrelerinde” veya gelişim esnasındaki kısıtlı zamanda olması gerekmektedir. Misalen dişli balinalardan Monodon monoceros, deniz gergedanı olarak bilinir. Bu hayvanların takriben 3 metre uzunluğuna varabilen boynuzsu dişleri vardır(National Geographic, 67). Bunların doğal seleksiyon ile oluşabilmesi için önce “boynuz geni”nin var olması gerekir. Diğer balinalar bu boynuzsu dişten mahrum iken ne olmuştur da, bu tür bir organ aşamalı olarak ve üstelik yavaşça var olabilmiştir? Öyle bir değişiklik olmalıdır ki, hem boynuzu yavaşça uzatacak ve kesintiye uğramayacak bir mutasyon süreci(1), hem bu sürecin bir avantaj sağlaması(2) ve hem de bu sürecin sadece ve sadece “üreme organlarında”(3) gerçekleşmesi olmalıdır. Bu bittabi sadece birkaç faktör ile oluşturulan bir olasılıksal düşünmedir ki, bunun tüm moleküler detayları işe karıştığında inanılmaz bir kompleks yapı için sadece “nereden geldiği belli olmayan mutasyonların” olması ve bunlar arasında doğal seleksiyonun bir seçim yapması gerekmektedir. Bu ise tasarım varsayımını çok kuvvetli şekilde desteklemektedir. Bunun farkında olan Scott ve Dawkins daha evvelki Antropik İlke kavramına getirdikleri çözümler ile “sonsuz evrenler ve uzaydaki başlangıç” fikirlerine gitmek zorunda kalmışlardır(Scott 261; Dawkins, 2012, 176) ve ayrıca Dawkins tasarıma karşı biyolojide kendisine göre ikna edici bir tez olan “doğal seçilim”in olmasına rağmen Modern Fizik’te bunun hala umulması gerektiğini yani henüz olmadığını ve ümitleri kaybetmemek gerektiğini söylemektedir(Dawkins, 2012, 201). Aslında bir bakıma “ispatsız” diye reddettiği Tanrı kavramını saçma bulurken, kendisine saçma gelen çünkü kendi tabiriyle “akıl almaz” bir olasılıksal gücü olan tasarım gibi görünen şeye karşı ısrarlı ve ümitli düşünme veya zorlama süreçlerine girmektedir.

Öte yandan random mutasyonlarla meydana gelen değişikliklerin en iyisinin seçilmesi olan “doğal seleksiyon” ile korunduğunu varsaydığımızda bunlardan başka bir sorunla daha karşılaşırız. Misalen insanın kulağında daha iyi duymasını sağlayacak bir mutasyon oluştu. Bu insanın diğerlerini elemesi lazım ki diğer nesillere geçiş mümkün olsun, ancak sadece bir kulaktaki mikro düzeydeki değişim canlılar arasında seçilime sebep olmaz. Biliyoruz ki moleküler pek çok detay canlıların fayda sağlaması için ileri düzeyde özelleşmiştir. Beynin kanlanması için tüm organlar acil durumlarda, kan kayıplarında kanlanmasını azaltır ve beyin için kendini feda eder. Bu yapılanmaya gelene kadar küçük küçük mutasyonlar canlının seçilimine sebep olamayacak kadar küçük ve anlamsız farklar oluşturur. Bu da Evrim Teorisi açısından büyük bir problemdir fikrindeyiz. Küçük değişimlerin bir canlının hayat süresi içerisinde olması gerekir ve bunun anlamlı ve seçilime sebep olacak kadar, rekabette kazanmayı sağlayacak kadar yüksek değiştirirliğe sahip olması gerekir. Tam da bu nokta-ı nazardan bakıldığında kazanılan mikro faydalı genlerin korunması mümkün değildir. Üstelik korunması mümkün olmayan genlerin oluşması da ayrı bir sorundur. Bütün bunlar mutasyonların tesadüfi ve doğal seleksiyon ile determinist süreçleri varsaydığımızda karşımıza çıkan sorunlardır. Tüm bunlara alternatif olarak evrimin gayeci ve tasarımın kuralı olduğu yönünde görüşler de vardır.

Evrim Teorisi’nin yaratılışla uyuştuğu fikrini bazı Protestan ruhban okulları, Papa John Paul II ve son Papa XVI. Benedict gibi Katolik liderler dile getirmiştir(Scott, 118). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, Süleyman Ateş, Ömer Nasuhi Bilmen gibi müfessirler; Muhammed İkbal gibi İslam alimleri Evrim Teorisi’nin İslam ile uyuşabileceğini dile getirmektedir(Bayrakdar, 20). Mehmet Bayrakdar’a göre Evrim Teorisi İslam tarihi boyunca birçok alim tarafından dile getirilmiştir ve o kadar ki Darwin düşünce tarihi boyunca devrim yaratan ilk evrimci değil, ancak son evrimcidir. Ona göre birçok yeni keşfin tutunabilmesi için mevcut paradigma ve zihniyetin bunu kaldırabilmesi gerekir. İbnu’n Nefs, 17. yüzyılda William Harvey’in keşfettiği “küçük kan dolaşımı”nı bulmuş olmasına rağmen çağın İbn-i Sina ve Galenos’a dayanan “kanın karışmadığı kuralı” bunun kabulünü engellemiştir. Galileo’nun da fikirlerinin doğru olmasına rağmen Aristo’nun etkisindeki Kilise baskısı onu durdurmuştur. Bu yüzden Bayrakdar evrim düşüncesinin Darwin’in zamanında uygun ortam bulduğunu, bu yüzden İslam alimlerinin söylediklerinin hissedilmediğini düşünmektedir. Darwin evrimciliğinin yeniymişçesine kabul edilmesinin sebebi o zamanki dünya görüşünün bu türden fikirleri kabul edecek ve tartışacak kadar değişmiş olmasıdır(Bayrakdar, 118).

Bayrakdar, Nazzam(775-845), Cahız(776-869) gibi Mutezile mezhebinin önde gelen İslam alimlerinin evrimi öncelediğini iddia eder. Cahız’ın hayvanlar üzerine yazdığı kitabında(Kitab-ül Hayevan) güçlü olanların zayıfları yiyeceğini söylemesini “doğal seleksiyon” olarak yorumlamaktadır(Bayrakdar, 57). Biruni’nin(973-1051) türlerin birbirinden bağımsız olarak yaratıldığını söylediğini belirtmesine rağmen, onu evrimci yaratılışçılığın zirvesinde görmektedir(Bakrakdar, 60-65). Taslaman da İhvan-i Safa’da Evrim Teorisi’ni aramanın hatalı olduğunu ve diğer İslam alimlerindeki evrimsel fikirlerin sadece bir “değişme” kavramını ifade ettiğini söyler(Taslaman, 36). Bayrakdar “evrim” kavramını biyoloji biliminde Batıda ortaya çıkan “bir türün başka bir türe doğal seleksiyon ve mutasyonlarla uzun zamanda dönüşümü” anlamında kullanmamakta ve “dönüşme” anlamının kolaylığı ile her türlü manevi, sosyal değişim beyanlarında bulunanları evrimci ilan etmektedir(Bayrakdar, 16-88). Buna rağmen alimler “tecdid(yenilenme), tekamül(olgunlaşma), istihale(hal değiştirme) gibi kelimeler kullanmıştır ki bu kelimeler bilimsel gelişmeler sürecinde oluşan ve mutabık olunan “terimsel” evrimi karşılayan kelimeler değildir. Özellikle alimlerin “bitki, hayvan, insan” varlıklarına bir üstünlük, aşağılık tavsif etmelerini bunların birbirinden geldiği şeklinde yorumlamış olmaktadır. Halbuki verdiği tüm alıntıların aktardığı bilgi insanın hayvandan, hayvanın bitkiden, bitkinin de cansızdan üstün olduğu minvalindedir.

Hayvanların kavgası ile birbirine göre üstün durumlarının tespit edilmesi meseleleri, geçmiş İslam alimlerince birbiriyle ilişkilendirilip sistematik bir evrimden ve tür değişiminden bahsedilmemiştir. Bu bakımdan Bayrakdar’ın günümüz Evrim Teorisi kavramlarının çok sonra bir literatür ile oluştuğunu göz ardı etmesi, alimlerin görüşlerini parça parça seçerek sonuçlara varması hatalıdır(Bayrakdar, 128-133).

Kuran ve Evrim Teorisi ilişkisi üzerine Bayrakdar “evrim Kuran’a aykırı değildir” tespitini yapmaktadır(Bayrakdar, 148). Kuran’da aşamalı bir yaratılıştan bahsetmesi(Nuh, 14); kuru bir çamurdan(Hicr, 28), sonra bir meniden(Fatır, 11), sonra bir kan pıhtısından, sonra çiğnemlik etten(Hacc, 5; Müminun, 14) yaratması Evrim Teorisi’ne işaret etmez. Çünkü bu türden bir aşamalı oluşun evrimi gerektirdiği söylenemez. Bunun evrim olmadan da aşamalı olacağı savunulabileceği için özellikle Evrim Teorisi’ne vurgu yapmadığı açıktır. Bu bakımdan bu evrime Kurani bir delil olamamaktadır. Nitekim bu aşamaları tekrarlayan Kuran ayetlerinin diğerlerinde(Mümin, 67) akabinde “sizi bebek olarak çıkarırız” denmesi bu aşamaları “anne karnı”na izafe ettirir. Çünkü Kuran ayetlerinde bu kitabın kendi ayetlerini açıklamış olduğu(Hud, 1) belirtilmekte ve bunun sebebi olarak da “başkasına kul olmamak” şartı ifade edilmektedir(Hud, 2). Yani Kuran ayetlerinin yorumlanması diğer ayetlere göre olmak zorundadır, çünkü ayetleri ayetler açıklamaktadır(Hud, 1-2). Kuran’ın ayetlerinin ancak diğer ayetlerle açıklanabileceği “muhkem ve müteşabih” olarak sınıflanan(Ali imran, 7) iki tip ayetle olur. Bu itibarla aşamalı yaratılışın anne karnındaki süreçleri ifade ettiğini(Mümin, 67) söyleyebiliriz. Öte yandan İnsan suresi 1. ayette “insan anılan bir şey değilken üzerinden çok zaman geçti” ifadesinin evrimi düşündürdüğü savunulabilse de, insanın aşamalı olarak ve canlıların ayrı ayrı yaratılması durumlarında da geçerli olabilecek bir vaziyet olduğundan bu ayetin evrimi düşündürecek bir özel durumu yoktur. Çünkü bir ayetin evrimi desteklediğini söyleyebilmemiz için onun başka bir ihtimali düşündürtmeyecek bir şekilde sadece tezi desteklemesi gerekir. Bu ise buradaki mezkur ayetlerden çıkarılamamaktadır.

Evrimsel bir sürecin yaratılışta bir araç olarak kullanıldığı tezinin kalbinde ilk insan olan Adem’in bir primattan türemiş olması yatmaktadır. Bayrakdar bunun Kuran’daki izini aramakta ve “adem” kelimesinin kökeninin Süryanice olduğununu ve “toprak” anlamına geldiğini tespit etmektedir(Bayrakdar, 147). Adem kelimesinin özel isim veya cins isim olması bu hususta önem kazanmaktadır, zira ilk insanın Adem olup olmadığını burada aydınlatıcı olacaktır. Bayraktar Adem isminin “nefs vahide” olarak tanımlamasından(Nisa, 1; Enam, 98; Araf, 189; Zümer, 6) bunun özel isim olduğunu; ilk insan olarak da “Adem” kelimesi olmaksızın olan kullanımlara işaret ederek de bu kelimenin bir de cins isim anlamı olacağını söylemektedir. Halbuki onun cins isim olarak kullanıldığına dair verdiği ayetlerde “Adem” kelimesi geçmemektedir. İnsan, beşer, halife kelimelerini Adem’e nispet eden ayetler olsa da bunların tüm insanlığı kasteden bir vasıf olmasından yola çıkarak “Adem” kelimesine cins isim demek fikrimizce hatalıdır. Çünkü insanın her insanlık özelliği Adem için de geçerli olduğundan bunun ilk insana tavsifinde bir mahzur olmaz. Bu sebeple Adem kelimesi “sadece özel isim” olmalıdır.

Adem kelimesinin özel isim olması kadar önemli olan bir nokta “Adem”in ilk olarak bir primatın yavrusu olduğu mu, yoksa toprağın uzun süre şekillenmesi ve dönüşmesi ile anne karnındaki sürecin dışarıda olan hali olarak mı doğduğu meselesidir. Evrimci yaratılışçı görüşün savunduğu tez, Adem’in bir primattan sonra gelen ve ilahi müdahale ile değişen ilk insan olduğu minvalindedir. Yani ilk insan da evrimin bir parçasıdır. Kuran’da Adem ve İsa peygamberlerin birbirine benzedikleri ifade edilmektedir(Ali imran, 59). Ayetin devamında “topraktan yarattı” denmekte ve bu benzerliğin “yaratılış şekli”ne atfen vurgulandığı görülmektedir. Burada merkezdeki nesne “İsa”dır ve Adem’e benzediği söylenmektedir. Yani Adem’e yaratılış şekli bakımından benzediği söylenmiş olunur. Yani Adem’in bir özelliği İsa’da da vardır, tam tersi olan İsa’nın bir özelliği Adem’de de vardır denilemez. Adem bir primatın çocuğu olsaydı cinsel ilişki sonrası dünyaya bir annenin karnında gelmiş olacaktı ve İsa ile yaratılma bakımından herhangi bir insandan farklı olarak bir benzeyen yeri olmayacaktı. Yani buradaki özel bir benzetme “cinsellik olmaksızın oluşma” olmak zorundadır. Bunu biraz daha detaylı analiz edelim:

1. Adem’in insanlardan bir farkı olmalıdır.

2. İsa’nın insanlardan bir farkı olmalıdır.

3. Adem ve İsa birbirine bu fark ile benzemelidir.

Bu 3 şart sağlanmazsa İsa her insana, Adem de her insana benzeyecektir. Bu benzetme(Ali imran, 59) de anlamsızlaşacaktır. İsa’nın cinsel ilişki olmaksızın meydana geldiği(Meryem, 20-21), anne karnından doğduğu(Meryem, 23) ayetlerde belirlidir. İsa’nın insanlardan farkı ise “cinsel ilişkisiz” doğmasıdır ve başka bir fark görünmemektedir. Bu açıdan Adem’in de bir primatın çocuğu olarak doğmadığı, cinsel ilişkisiz bir yaratılış ile vücuda geldiği sonucunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Adem bir doğum ile oluşsa idi, onun İsa’ya benzeyen bir yönü kalmayacak ve her insan gibi bir anne ve babadan gelmiş olacaktı. Halbuki toprağın kimyasal değişimi ile, müdahaleler altında anne karnındaki gibi bir sürecin herhangi uygunlaştırılmış mekanda gerçekleşmesi ile “cinselliksiz” doğması bu ayetlerin kapsamına uygundur. Bu netice bize evrim ile yaratılış ve evrimsiz yaratılış arasında bir seçim yapabilme şansı doğuracağı için Taslaman’ın “teolojik agnostisizm” adını verdiği “bilemeyiz” görüşüne gerek yoktur. Öte yandan evrimci yaratılışçı İslam anlayışını savunabilmek için türlerin insana kadar evrimleştiğini söylemek gerekecektir. Çünkü insanın en güzel şekilde yaratıldığı(Tur, 4) “ahsani takvim” ifadesi ile belirtilmiştir. Buna göre yaratılışta insana kadar evrimleşme olacak, daha sonra bu değişimin durması gerekecektir. Öte yandan ayetlerde yaratılışın(Rum, 30) değişmeyeceği “Allah’ın fıtratına(yaratışına) bak, Allah’ın yaratışında(halkillah) bir değişme olmaz” gibi bir net ifade vardır. Yaratılışın kuralı olan “fıtrat”ın değişmeyeceği ayetlerde geçmektedir, bu da evrimci yaratılışçı İslam anlayışının bir başka çözümü görülmeyen sorunudur. Çünkü yaratılış kuralı bir evrimsel süreç ise insan hala evrimleşmektedir anlamına gelir. Bu da henüz gelecekteki insana göre tüm değerlerimizi göreli kılar.

Nuh kavminden sonra(Araf, 69) yaratılışta sağlamlaşma olduğunu söyleyen ayet ise pek çok derecelerde yorumlanabilir, ancak Kuran başkasının kendisini fikrine göre yorumlamasını “başkasına kulluk olmak” olarak tanımlamaktadır(Hud, 1-2). Bu ayetin “tür değişimi”ni gösterdiğine işaret eden hiçbir delil yoktur, elde olan tek şey insanların mahiyeti bilinemeyen bir şekilde daha iyi hale geldiğinin belirtilmesidir. Burada bir “yaratılışta değişiklik” değil, aynı yaratılış kuralları ile farklı bir gelişmişlik seviyesinden bahsedilebilir. Tur suresinde “en güzel şekilde” yaratılış da bir “şekil” ve “mahiyet” ifade ederken, Araf suresindeki “gelişmişlik” bir “derece” veya “avantaj” ifade etse gerektir. Çünkü şekil olarak en güzel olan insana sadece avantajlar veya aynı şeklin derecesi arttırılarak ekleme yapılabilir. Bunların farklı da olabileceği muhtemel olsa da esasen vurgulamak istediğimiz sonucu değiştirmemektedir ki evrimci yaratılış teorisi Kuran açısından savunulamamaktadır.

Kaynaklar:

1. Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları 2012, Çeviren: Tunç Tuncay Bilgin.

2. Eugenie C. Scott, Evrim Mi Yaratılışçılık Mı?, Evrensel Basım Yayın 2012, Çeviren: Levent Can Yılmaz.

3. Caner Taslaman, Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi 2012.

4. Bilim ve Gelecek Dergisi, Kasım 2012, Sayı: 105.

5. Richard Dawkins, Ataların Hikayesi: Yaşamın Kökenine Yolculuk, Hil Yayınları 2008, Çeviren: Ahmet Fethi.

6. Karen McGhee ve George McKay, National Geographic Hayvanlar Ansiplopedisi.

7. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kitabiyat Yayınları 2001.

8. Kuran-ı Kerim.

Reklamlar

Kitap Seçiminde Dikkat Edilecek 10 Husus

Görsel

Kitap okumak günümüzün ve geleceğin entellektüel, mütehayyizan ve münevver sınıfının ihtiyaç, insiyak ve iştiyakıdır. Bu itibarla bunun usul-ü dairesince ifa ve icra edilmesinde dikkat edilmesi gerekli birçok mühim husus vardır. Şahsın birikimi, meyli, gayesi ve düşüncesinin çok belirleyici olduğu bu seçim ve okuma şeklinde belli bir üslubu merkeze alarak bunun yapılmasındaki genel hatları mercek altına alacağız.

Evvela meseleye nüfuzdan önce kitap okumanın gerekliliği üzerine bir iki kelam edelim. Kitap okuma esnasında gözler ve beyin koordinasyonlu çalışır. Harfler tek tek okunmaz, kelimelerin beyinde bir resim olarak kaydedilmesi mevzu-u bahsolduğu için bazı kalıplar doğrudan algılanır. Bu yüzden büyük harflerden oluşan metinler tek tek harfler düzeyinde algılanacağından, okuması zorlaşır. Sol beyin harfler ve kelimeleri çözümler, sağ beyin ise tahayyül, tefekkür, tezekkür, tefakkuh, tasavvur işlerini idare eder. Yani sağ beyin kavramsal anlamayı, tenevvürü(aydınlanma); sol beyin ise mekanik, lineer, düz çözümlemeyi temin eder. İki beyin lobunu bir arada çalıştıran hal ve hareketler insanın yaratıcı düşünmesine yardımcı olur ve kapasitesini hat safada kullanmasına imkan verir. Kitap okumak da bu fırsat ve ayrıcalığı bünyeye tahsis, temin, takdim ve tesis eder.

Subjektif ve şahsi bir yönlendirme olmakla beraber, belli bir kesime ve gayeye hitap etmekle beraber bu tavsiyeler dizisinin asli hedefi kitaplardan beklenti içinde olan ve kişisel gelişimini önemseyen insanlardır. Bu açıdan tamamen şahsi görüşlerimden müteşekkildir. Kitapların bir neslin bilgisinin ileriki nesillere aktarılması gayesini temin eden araçlar olduğunu düşünen bendeniz, ilmiyet endişesi olan insanların kitap seçiminde dikkat etmesi gereken hususları şu şekilde tanımlıyorum:

1. Okunacak kitabın muhtevası, içeriği kadar tasarımı da çok mühimdir. Yazı boyutu yeterince büyük olmalıdır. Bir yazar sırf kitabı olsun diye kitap yazmışsa sizin zamanınızı almaya hakkı yoktur. İddialı veya gerçekten ne yaptığını bilerek yazılmış bir kitabın sahibi kitabının rahat okunmasını temin eder. Yazının fontunu önemseyen yazar, okunmasını da önemsemektedir. Denemeler, boş romanlar, aksiyon-fantastik gibi türler tamamen olmasa da büyük ölçüde zaman kaybıdır. Başarı oranının az olması da bu konuda kitap yazmanın kolaylığında yatmaktadır. Bu sebeple bu tür kitaplarla vakit öldürülmemelidir.

2. Kitap eğer ki tercüme ise kitabı çeviren yazarın tercüme ettiği alanda uzman olması çok önemlidir. Zira konuyu bilmeyen bir insan, terimleri ve konunun bütününü çevirmekte büyük hatalar yapar. Ayrıca ifade kabiliyeti de tahdid edilmiş olur. Sınırlı bakış açısıyla kolayı zor yapmada uzmanlaşır.

3. İlmi bir konuda kitap yazan yazarların kitabın uzunluğu ve kaynakların çokluğu dengesine dikkat etmek gerekir. Kaynak belirtmeden yazılan kitapların bilimsellikle alakası olamaz. Nadiren kişisel görüşler ve çıkarsamalar ile tahlil kitapları olabilse de, bu tür kitapların çok nadir zekaların ürünleri olduğu unutulmamalıdır. Bu açıdan kitabın kalitesi ve ilmiyeti kaynak sayısı ile doğru orantılıdır. Yine de bu bazı çevrelerce demagoji unsuru olarak istismar da edilebilir. Konunun özüyle ilgili olmayan kaynakların bir cümlesinin alındığı yerlerle kaynak bölümü doldurulmuş yazarlar hususi olarak yabancı kaynaklarda görülebilen bir durumdur.

4. Bir yazar 1000 sayfalık bir kitap yazmışsa, o yazar gafildir. Hiçbir okuyucuya seslenmek isteyen insan bunu taşınması(1), bir anda okunması(2), bütünlük içinde anlaşılması(3), başının sonunun bağlantısının oluşması(4), konunun sapmadan içinde özgün şekilde kalması(5) imkansız olan bir eser telif etmez. Bunu yapan insan demagoji arayışındadır. Bir konuda çok bilgili ise, bunu belli vechelerini farklı eserlerde izhar ve ikrar edip tek kitapta toplamakta ısrar ve ihsas(kötü iş yapma) etmez. Bunu bilgili görünmek için bir kamuflaj gibi kullanmaktadır. Çünkü bilgisi, istidad ve iktidarını test etmek kitabın hacmi dolayısıyla güçtür. Kaldı ki kendisinden sonra araştırma ve inceleme yapacak bilim adamlarının da işlerini zorlaştırmış ve niyetini baştan belli etmiştir. Netice itibariyle uzun kitap yazan yazar samimi ve iddialı ve faideli değildir.

5. Bir kitap bir yayınevinin serisi olarak yayınlanmışsa o kitaptan hayır gelmez. Zira yazarın özgün bir eser verdiğine inancı, kitabına yapılan bu kategorizasyon ve sıradanlaştırma hareketine bir aksülamel, tepki ve reaksiyon husule getirmesi lazım gelirdi. Bir yazar buna göz yumabilmişse, kitabının sıradan olduğunu kabul etmiş demektir. İstisnaları göz ardı ederek genelleme yaparsak, çok kitabın içinde bir kitap olmayı iddia etmemiş bir kitap özel olmayı hak etmez. Çokun içinde sıradan olmak tercihe medar olmaya hak kazanmaz.

6. Bir kitap sadece bir bölümden oluşuyorsa ve sistematik şekilde bölümlere ayrılmamışsa o kitaptan bir hayır gelmez. Diyalektik düşünceye sahip olmayan bir yazar, konuyu önce parçalara ayırıp sonra birleştirerek kitap yazmayı akıl edemez. Bu idrakte olmayan bir yazar, asıl yazar değildir. Yazarlığın eleştirisi de kitap tercihinde müessir bir kriterdir. Bu sebeple iyi bir kitap sistematik bir şekilde en ufak detayını “içindekiler” bölümünde vermelidir. Bunun manası kitabın muhtevasını kitabı satın almadan bile ifşa etmenin yazar için bir mahzurunun olmadığının yazar tarafından iddia edilmesidir. Yazar bu davranışı ile içeriğe güvendiğini ve kitabın satın alınması ve okunmasında okuyucunun ne kazanabileceğinin tam olarak bilinmesi halinde tercih edileceğine inanır. Bu da yazarın ve kitabının iddialı olduğunu gösterir.

7. Bir kitabın başlığı çok özel veya çok genel ise yazarı kabiliyetsizdir. İlkinin sebebi, çok özel bir konuda çoğu insana hitap edecek kifayeti haiz olamaması gerçeğidir. Bu kitaplar akademik eser statüsünde bile olabilseler, sadece ilerde yapılacak ciddi çalışmalara “çorbaya tuz” katacak değerdedir. Satın alınıp, okunma ihtimalleri çok azdır. İkinci ise çok genel bir başlık atma ve kitabın özele inemeyecek kadar muhtevasız olduğunu gösterir. Mesela “Bilim” başlıklı bir kitabın tüm bilimi anlatması beklenemeyeceği için, bu kitabın içeriği aslında gizlenmiştir. Bu da yazarın bir kamuflaj çeşitlerinden birisidir ki özgüvensizliğin alametidir.

8. Bir kitabın konuları sistematik ise ve bir bütünlük arz ediyorsa bir handikapı daha vardır ki, bu da bölümlerin farklı yazarlar tarafından kaleme alınmış olma ihtimalidir. Bu şekilde üsluba müteallik bazı kusurlar doğacağı gibi, bütünlük tek yazardan sadır olan toplama göre çok daha kopuktur. Bu yüzden okuyucunun tek bir hatıra olarak kitabı hafızasına alma keyfiyeti sekteye uğrar. Bu da istifade ve kitaptan maksimum faidenin teminini asgariye indirir. Bilimsel yayınların objektifliği ölçüsünde, deneysel veriler dışında bir mütalaanın gerçekleşmediği -misalen tıp kitapları- kitaplarda bunun bir mahzuru olmaz. Ancak sosyal bilimlerde veya tahlil kitaplarında bunun mümkünatı yoktur.

9. Bir kitabın ismi çok iddialı şeyler ifade ediyorsa yazarı sahtekardır. Buna mukabil, kitabın başlığı çok iddiasız bir şeyse yazarı gereksizdir. Misalen “hayatın sırrı, herkesi etkileyin, zengin olmanın yolları” gibi iddialı isimler bir yazarın çaresizliğini bildiren birer alamet-i farikadır. Son çare olarak böyle bir isimle kitabı satmayı düşünmüş bir zavallıdır. Öte yandan “dünyanın en ünlü kedileri, köpek besleme yolları” gibisinden iddiasız ve gereksiz kitaplar da yazarın dürüst bir şekilde kabiliyetsizliğinin itirafıdır. Bu kitaplardan insanlara pek faide gelmez. Bilim terminolojisi ile hurafelerle insanları kandıran ve maatteessüf çok satanlardan düşmeyen gelecek yorumcuları, astroloji sözdebilimcileri, parapsikolojik inanışlara dair kitaplardan da insana bir hayır gelmez. Bunların kaynak bölümü boştur, yazarları eğitimsizdir ve iddialar büyüktür. Halbuki büyük iddialar için, büyük deliller gerekir.

10. Bir kitap bestseller, çok satan, büyük ödüllere sahip, çok okunan vs. ünvanlara sahipse o kitaptan bir hayır gelmez veya nadiren gelir. Zira çoğunluk her zaman veya çoğunlukla yanılır. Mühim olan sürüye ayak uydurmak değil, hakikati terennüm eden azınlık sınıfın peşinden doğruya gitmektir. Toplumun çoğunluğu her zaman tacirlerin, büyük para babalarının, zengin şirketlerin hedefidir. Bunlara yedirilen şeyleri yemek, bunların giydiğini giymek, okuduğunu okumak ve seyrettiğini izlemek çoğunlukla hissi hüsranlara gark eder. Demek oluyor ki, çok satanlara aldanmamak gerekir.

Misaller uzatılabilse de biz sadece bu kadar tavsiye makamında takdim ettiğimiz tercihlerin esbab-ı mucibesi ile iktifa ediyoruz. Günümüzün internet modası sebebiyle kitaplara revaç ve rağbetin olmadığı minvalindeki asılsız görüşe katılanlar olacaktır, ancak kağıdı ele alıp onu hissederek okumanın yerini gözleri yoran ekran okuması alamayacaktır. Buna gerek de yoktur. İnternet ve kitaplar karşı karşıya değil, beraberdir. Birbirini güzelleştiren iki ilim kapılarıdır.

Görsel

Felsefe ve dinin ilişkisi üzerine birbirine zıt fikir kamplarında bulunan düşünür ve filozoflar farklı beyanlar vermektedir. Fikrimizce bu meselenin sebeplerinin şeffaflaşması ve felsefesinin yapılması, sorunun mekanının tespiti, tarihte ve dilin kavramsal kullanımında yatmaktadır. Mühim olan insanların “felsefe” ve “din” kelimelerinden ne anladığı ve bu kavramları hangi alt kavramlarla kategorize ettiğidir.

İnsanların birçoğu farklı diller konuşur. Buna rağmen günümüzde ve geçmişte “tercüme” yapmak suretiyle insanlar arasında bir iletişim, etkileşim ve istişare olabilmiştir. Bu her dilin beyinde ortak bir yönü gösteren tekilliğe indirgendiğini düşündürür. Farklı isimler alsa da zihnimizde kavramlar somut, müşahhas halde iken aynı noktada buluşmaktayız. Bu itibarla kelimelerin şekli ve şemalinden öte, insanların anlamlandırma usulüne odaklanmak bize husule gelen anlaşmazlığın sebebini gösterecektir. İnsanlar neden birbirinden farklı düşünmekte ve değişik fikirleri savunmaktadır? Neden anlaşamayabilmektedir, bunun cevaplarını iletişim problemlerinde aramak fikrimizce pek münasiptir.

Felsefe kelimesi Eski Yunanca’daki “philosophia” kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir. Bu birleşik kelime, “philo” yani “sevgi” ve “sophos” yani “hikmet, ustalık” anlamlarına gelen iki kelimeden müteşekkildir. İlkçağ filozoflarından itibaren bir “düşünme aktivitesi” olarak kullanılagelmiş olan bu kelime esas olarak bilgiye ulaşmada ustaca yol izleme şeklinde tanımlanabilir(1). Alman felsefesinin idealizmi, İngiliz felsefesinin empirizmi(deneycilik), Fransızların romantizmi, Amerikanların pragmatizmi(faydacılık) gibi birbirinden kökten farklı yaklaşımlar “felsefeye zarar vermek” olarak yorumlanmamıştır. Birçok düşünce akımının öncüsü olan filozofların birbiri ile çelişen ve ayrı kabulleri bünyesinde barındıran şiarları, öne sürdükleri fikirler, getirdikleri açılımlar ve düşünme şekilleri felsefe tarihine kattığı renk ile yad edilir. Felsefe düşünmenin okuludur. Bu yüzden düşünmenin nesnesi olan her alan felsefenin dahilinde olmak zorundadır. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü her fikir, kanaat, görüş, iddia felsefe havuzu içinde yerini alan ve onu zenginleştiren birer sermayedir.

Felsefenin doğasından gelen sormak ve düşünmek fiiliyatlarına rağmen “din ve felsefe ilişkisi” konusunda dinin felsefeyi gerileteceği, felsefenin zamanla İslamileştiriliyor oluşu, felsefe ve dinin uzlaşamayacağı, felsefenin seküler ve laik olması gerektiği yönünde “felsefe muhtırası veren” felsefeciler(!) bulunmaktadır(2). Din kavramının ne olduğunun izahını yapma hakkımızı mahfuz tutup, bu tür yaklaşımların bir tenkidini yapalım. Din, mensupları için doğru, dinsizler için de yanlış bir fikriyat olarak kabul edildiğinde iki durumda da üzerine konuşulabilecek bir malzemeyi bünyesinde barındırmaktadır. Din felsefesi, dinin üzerine düşünmek, dinin gerçekliği, anlaşılması, yorumlanması, muhakeme ve mütalaasının yapılmasıdır. Herhangi bir felsefi akımın felsefeyi daraltması, ona bir kısır yön vermesi mümkün değilken, bu din için de geçerlidir. Din, pek çok felsefi görüşün içinde bir felsefi görüştür ve tam bu yüzden “hiçbir görüş felsefeyi daraltmaz” fikrindeyiz. Çünkü doğru veya yanlış olsun, toplumun büyük kesiminin hayatının içinde olan bir olgu, mevcudiyet ve tesiri yüksek olan bir kuvvetin değerlendirilmesi, söz konusu yapılması, anlaşılmaya ve ifade edilmeye çalışılması kadar normal bir şey; din kadar felsefeye malzeme verecek büyük genişlikte sosyal, kültürel alan yoktur desek yerindedir.

Bilim ve Gelecek dergisinin Kasım 2012 sayısında Hasan Aydın da Felsefe bölümlerinin İlahiyata dönüştürülmesi korkusuna işaret ederek Türkiye’de yavaş yavaş felsefenin dinselleştirilmesinden dem vurmuştur(2). Halbuki meselenin siyasi ve ideolojik boyutu bir tarafa, teorik bazda bakıldığında felsefi düşünce olarak dinin konu seçilmesi, İslam konularının felsefi incelemelerinin yapılması felsefenin pozisyonunu değiştiren bir faaliyet olamaz. Burada İslam felsefi aktivitenin öznesi değil, nesnesi konumundadır. Hasan Aydın’ın felsefede “din dogmatizmi”nin usul olarak sormayı durduracağına ve felsefi etkinliğe zarar vereceğine dair korkuları da kanaatimizce tamamen “din-dogma eşitlemesi” telakkisi(algısı) sebebiyledir. Burada da “din” kavramını sorgulamak ve dogmatizm ile ilişkisini ortaya koymak icap etmektedir. Bizce problemin kalbinde “dogmatik din algısı” yatmaktadır.

Din ve bilhassa İslam, çoğu zaman dünya dinlerinin genel şeklinin de etkisiyle “dogma temelli” vasıflandırılmaktadır. Dogma kelimesi Antik Yunanca’da “körü körüne inanılan öğreti” anlamına gelmektedir, Fransızca’ya “dogme” olarak geçmiş oradan da Türk metinlerine girmiş ve kullanılmıştır(3). Yani dogma, bir inanç(pistis), tahmin(eikasia) veya genel olarak bir sanı(doxa) anlamında kullanılır(1). Dogma bir zandır. Sadece güvenerek, bilgi olarak kesinleşmemiş, inanılan ve ispat gerektirmeyen öğreti veya iddialar olarak da tanımlanabilmektedir. Hristiyanlık’ta da, İslam’da da gelenekçi ve geleneği eleştirerek dinin ilk yıllarındaki orijinalliğini savunan gruplar vardır. Hristiyanlıkta geleneği Katolik Kilisesi, Reform hareketini de Kalvinist ve Protestanlar temsil eder(4). İslam’da da mezhepler ile Mutezile gibi “rasyonalist” gruplar olabilmiştir. Bu gibi tarihi gerçekler ışığında sorulacak ilk sual, “dogma” mefhumu dine nispet edilirken bunun “hangi dine yapıldığı” sorusudur. İslam söz konusu ise bunun her mensubu için ittifakla kabul edilmiş kitabı Kuran’a izafen ve ithafen söylenmesi icap eder. Çünkü tüm zıt fikirler bir yana İslamî kaynaklar arasında tartışmasız kabul edilmiş tek kaynak Kuran’dır.

Kuran ayetlerine bakıldığında kendisinin bir “zikir” olduğunu söylemektedir(Zuhruf, 44; Abese, 11). Zikir kelimesi de “öğüt, hatırlanan şey, düşünce” anlamına gelir. Kuran sürekli düşünmeyi vurgular(Nahl, 17; Nisa, 82; Bakara, 164; Enam, 126). Bununla birlikte “bilen ile bilmeyenin bir olmayacağını” söyler(Zümer, 9). Kuranda “ya ulül elbab” şeklindeki akıl sahiplerine seslenişin olduğu ayetler de akla verdiği önemi ve akıllı insanları muhatap aldığını göstermektedir(Ali imran, 7; İbrahim, 52; Zümer, 18; Rad, 19). En güzel bilgiyi isteyenleri ve sadece en iyisine tabi olanları övmüş(Zümer, 18) ve okumayı emrederek, kalem figürünü ön plana alıp ilmi teşvik etmiştir(Alak, 1-5). “En güzel” kelimesi olarak “ahseneh” vasfı bilgi açısından “en doğru bilgi” manası verir. Yani Kuran en doğru bilgiye tabi olanları övmüş ve bunlara akıl sahipleri demiştir. Ayrıca aklını kullanmayan insanlar üzerine pislik yağdıracağını ifade ederek(Yunus, 100) akla verdiği önemi pekiştirir. Ayrıca “ya’kilun” kelimesi ile tam olarak “akıl” kelimesini kullanarak, bunun insanın temizlenmesi için olmazsa olmaz olduğunu söylemiş olur. Akılsızlığı “pislik yağdırma sebebi” olarak görür. Dogmatizmin şartı olan “zan ile düşünme” kriteri Kuran’ın düşüncenin makbuliyet tanımında yoktur. Çünkü Kuran tam olarak “zan” kelimesini kullanarak “zannın hakikat namına bir şey ifade etmediğini” serdetmiştir(Yunus, 36). Bu da İslam dininin zan üzere değil, sorgulama, diyalektik ve şüpheci bir tavır aldığını düşündürür. Çünkü Kuran’da pek çok ayette verilen emir ve hükümlerde “ispata davet, meydan okuma, araştırmaya teşvik ve iddiada bulunma(Nisa, 82; Yasin, 71)” tavırlarını görmekteyiz. Bazı argümanlar ileri sürerek kendisini temellendirmeye çalışması(Nur, 43-44; Enbiya, 22) Kuran’ın müslümanlardan beklentisinin bir dogmaya tabiiyet olmadığını ve bir mantık temelinin olduğunu göstermektedir.

Kuran ve İslam’ın dogmatizm temelli olmasına işaret edenlerin kullandıkları temel argüman “imancılık(fideizm)” kavramıdır. Fideizm akıl ile iman kavramlarının birbirine uyuşmadığını öngörmektedir. Temel olarak da dinsiz kampın dinleri algılama şekilleri bu bakışa dayanmaktadır. Dinin kanıtlanabilirliği, rasyonalite ile ilişkisi fideizm tarafından reddedilmekte ve Pozitif Ateizmin dinin argümanlarına rasyonel eleştiriler getirmesine “imanın psikolojik bir kavram olduğu”nu söyleyerek karşı çıkmaktadır(5). Öte yandan akıl ve iman arasında Skolastik felsefenin en büyük ismi Thomas Aquinas’ın görüşüne göre bir uyum vardır ve o “inanmak için bilmek” şiarını edinmiştir. Ancak Immanuel Kant gibi tamamen imanı aklın sınırları içinde tasavvur etmeyip, bazı dini değerlerin ispata muhatap olmadığını ifade etmiştir. Fideizmin en büyük iki ismi Soren Kierkegaard ve Blaise Pascal’dır. Öte yandan bu filozoflar Hristiyan teolojisiyle düşünmüşlerdir, İslam kültürlerinde akıl ve iman arasında bir düşmanlık olduğunu söyleyen sesler gelenekselciler dışında pek yoktur(6). Ayrıca Kuran’da “iman” kelimesi geçmekte ve bu kelime Arapça’da “emanet, emniyet, emin, temin” kelimeleriyle aynı kökten gelmektedir. “Emin olmak” ile “inanmak” aynı anlama gelmeyeceği için, sanı(doxa) ile kesin bilgi(episteme) arasındaki ayrım yapılmalıdır. Dinin dogmatik olarak telakki olunmasının başlıca sebeplerinden birisi de “iman” kelimesinin “zan” olarak tahmin, inanma manasında takdim edilmesi ve Kuran meallerinde de böyle tercüme edilmesidir. “İman” kelimesinin muhtevası ve asıl manası hem etimolojik(dilbilim) açıdan hem de Kuran zihniyle anlaşılmalıdır. Ayetlere göre aklın İslam’daki önemi büyüktür.

Dogmatizm ile Kuran arasındaki bu kalın duvarları inşa eden ayetlere rağmen, gelenekselcilik mensupları aklı dışlamış ve nakli ön plana almıştır. Ancak buna rağmen nakil dinini İslam diye tanıtmak meşru ve makul olamaz. İslam’ın sözü Kuran olduğuna göre, temellendirmenin en sağlam ve güvenilir kaynağı da Kuran’dır. Bu sebeple İslam adına konuşurken Kuran’ın ahkamının ötesinde veya karşısında herhangi bir kaynağı kaale almaya gerek yoktur. Kuran’a uygun düşen bilgilerin İslam ile ilişkisinin olabileceği, ters olanların ise İslam’ın da tersi olduğunun ortaya çıkacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu açıdan Dogma-Din-Felsefe ilişkisinin İslam açısından tekrar kurulması veya düzeltilmesi lazımdır. Netice itibariyle Kuran sorgulanmalı ve kritik edilmelidir. Kavramlarının incelenip irdelenmesi ve akıl yürütmelerle düşünülmesi felsefenin işidir. Bu açıdan “laik felsefe” sadece felsefenin bir bakışı olabilir. Hasan Aydın’ın laik felsefesini “pür felsefe” diye takdim etmesi kendi görüşüdür. Felsefede karşıt fikirler beraberce bulunur ve birbirini eleştirebilir. Dinin felsefeye zarar vereceği fikri, felsefenin konusuna nüfuzuyla değil, felsefenin usulüne nüfuzu ile mümkün iken bu şekilde yapılan felsefeye de felsefe denmeyeceği bedahet iken, böyle bir “toplumsal islamileşme uyarısı”nı anlamak fikrimizce iyi niyetli düşünmemekle mümkündür.

Kaynaklar:

1. Serdar Uslu, İlkçağ Felsefesi, Anadolu Üniversitesi Yayınları 2012.

2. Bilim ve Gelecek Dergisi, Kasım 2012 sayısı.

3. Sevan Nişanyan, Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü.

4. Yakup Tahincioğlu, Süryaniler, Butik Yayıncılık, 2011.

5. Adnan Aslan, İslam Araştırmaları Dergisi, Analitik Pozitif Ateizmin Bir Eleştisi, Sayı: 7, 2002.

6. Osman Murat Deniz, Akıl-İman İlişkisi Açısından Fideizm, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi 2009.

7. Kuran-ı Kerim.