Doğal seleksiyon Evrim Teorisi’nin temel kavramlarından birisidir ve tanımı gereği yeni bir canlı türü veya varyasyonu oluşturmaz. Çevrenin olumsuz şartları, hayatta kalma olasılığını arttıran özellikleri doğal olarak seçer ve bu özelliklere sahip bireylerin sayısı zaman içinde artacaktır. Doğal seleksiyona yapılan birçok atıf ve buna dair verilen örnekler Evrim Teorisi’nin ispatı olarak sunulmuştur. T.H. Huxley doğal seleksiyonu “bunu daha önce düşünmemiş olmak ne büyük aptallık!” diyerek, Daniel Dennet, “ulaşılmış en iyi fikir” tanımlamasıyla, Richard Dawkins “En yüksek bilinç arttırıcı” övgüsüyle göklere çıkarmıştır. Evrimci bilim insanlarının doğal seleksiyonun işlevselliği veya canlıların gelişimini açıkladığı yönündeki bu ısrarlı ve şiddetli övgüleri bir haklı temele oturmakta mıdır yoksa bir sevgi gösterisi midir? Buna doğal seleksiyonun aslında neyi açıkladığına bakarak karar verebiliriz.

Dawkins’e göre doğal seleksiyon canlılığın gelişiminde karmaşık bir yapının “şans eseri” veya “tasarım ile ilişkili” olma ikilemine üçüncü alternatifi koyan güçlü bir tezdir. Bunun sebebi olarak da tasarımın çözdüğünden daha büyük sorun oluşturmasını öne sürer ve tasarımı kabul etmek durumunda “tasarımcıyı kim oluşturdu?” sorusunun belirdiğine işaret eder. Tasarımcının oluşup oluşmadığı üzerine bir sorunun belirmesi ona göre bir karmaşıklık oluşturur ve karmaşıklığın oluşması durumu da yanlış yolda olduğumuzu gösterir(Dawkins, 2012, 154).

1974’te Brandon Carter tarafından ilk olarak kullanılan “Antropik İlke” terimi gezegenin ve insanın çevresindeki yapıların, insanın varlığı için en uygun olduğunu ve bunun evrende çok nadir olarak gözlemlenmesinin “tasarımın zorluğuna işaret etmesi dolayısıyla” bir tasarlamayı gösterdiğini ifade eder. Dawkins, dünyamızın Goldilocks kuşağında bulunan ve güneş sistemlerinde su bulunduran nadir gezegenlerden biri olduğunu, Jüpiter’in çekim gücü sayesinde Dünya’nın birçok göktaşının çarpmasından kurtulmuş olduğunu, Ay’ın dönüş eksenimizin sabitlenmesinde önemli olduğunu, Güneşimizin de ortak yörüngeye kenetlenmiş bir çift yıldız olmadığını söyler. Bunun insanın yaşayabilmesini sağlayan akıl almaz bir ihtimal olduğunu kabul eder, bunun tasarım ve Antropik İlke olarak iki alternatifinin olduğunu söyler(Dawkins, 2012, 173). Bununla birlikte Tanrı varsayımını ispatsız bir varsayım olarak görürken, her nasılsa Antropik İlke’yi bilimsel varsayım olarak görmektedir.

Dawkins ayrıca Antropik İlke’yi olasılıksal bir tahmin ile temellendirmektedir. Evren, her biri 1 ila 30 milyar gezegen içeren 100 milyar galaksiden oluşmaktadır. Dawkins’e göre milyarda bir ihtimalle DNA’nın oluşmasına imkan tanıyacak ortamların bir gezegende var olabildiğini varsayarsak bunlardan birisi de Dünya olacaktır. Bu şekilde tasarımdan kurtulmuş olunabileceğini iddia etmektedir. Milyarda bir olasılık var ise Dawkins’in deyimiyle “aptallaştırıcı ihtimaller yine de milyarda bire inecektir” ve bu şekilde canlılık oluşmuş olabilecektir. Daha evvelden daha karmaşık soruları oluşturduğunu iddia ettiği Tanrı varsayımı hakkında söylediklerine rağmen şimdi Dawkins kendi varsayımları ile milyarda bir ihtimal gibi uydurduğunu söylediği(Dawkins, 2012, 178) teziyle bundan sıyrılabileceğini söylemektedir. Milyarda bir olasılık olacağına dair bir bilimsel veri yoktur ve olasılık hesapları detaylıca yapıldığında bu oranın çok daha ciddi rakamlara vardığı, İngiliz matematikçi Roger Penrose’un hesaplarına göre canlı hayatın var olabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir(1’in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) ihtimal olduğu görülmektedir. Bu oranın insan aklının ne kadar ötesinde olduğunu uzun uzun anlatmaya sanırız gerek yok ve küçültmeye dayalı bir işlem sonsuzdan bir sayı çekmek gibi olacaktır. Dolayısıyla Dawkins hem Tanrı varsayımını veya tasarımı ispatı olmayan, karmaşık soruları açan bir tez olarak görmekte; hem de ispatı olmayan, karmaşık varsayımlarla giden bir tez ileri sürmektedir.

Doğal seleksiyon daha iyi olanın var olmaya devam edeceğini, gen frekansının daha sağlıklı canlı lehinde artacağını öngörür. Ancak bu canlılığın var oluşunu ve orijinini açıklamamasına rağmen Charles Darwin’in kitabının ismi The Origin of Species’tir. Evrim Teorisi’nin ateist-materyalist görüşü savunduğunu söyleyen evrimcilere ve hatta ateizmi temellendiren yegane açıklayıcı teori olduğunu(Dawkins, 2012, 146) söylemelerine rağmen ilk kökene kadar ertelenen açıklama biçimi cevaplanmamış bırakıldığı sürece Evrim Teorisi bu bakımdan işlevini gerçekleştirmemiştir. Micheal Behe’nin dediği gibi “Doğal seçilim yararlı yapıların başlangıç aşamalarına açıklama getirememektedir”. Franklin M. Harold da Akıllı Tasarım’ın destekçisi olmamasına rağmen “Biyokimyasal sistemlerin evrimi ile ilgili hal-i hazırda ayrıntılı bir Darwinci açıklama olmadığını, fakat yalnızca çok sayıda arzulu spekülasyon bulunduğunu kabul etmek zorundayız” demiştir(Scott, 299). Behe, Darwin’in zamanında bilinmeyen moleküler mekanizmaların bir “kara kutu” olduğuna işaret eden ve bunların bir “İndirgenemez Karmaşıklık” olduğunu ve bunların göz ardı edildiğini söylemiş(Taslaman, 266) ve Darwin’in Kara Kutusu adlı bir kitap yayınlamıştır.

Eugenie C. Scott, doğal seleksiyon ve “uyumsal yayılım” kavramları ile Türleşme’nin açıklanabildiğini savunmuştur(Scott, 81). Scott’a göre her canlının hayatını sürdürebileceği “ekolojik oyuklar” vardır. Mesela tetrapodlar(dörtbacaklılar) olarak insanların evrimleşmiş olmasının sebebi karaya geçiş sırasında atalarının 4 yüzgeçli su canlıları olmasıdır. Uyumsal yayılıma göre canlılar sızabilecekleri yeni ekolojik oyuklar ortaya çıkmaya başladıkça -örneğin dinozorların yok oluşu- gövde olarak tanımlanan atasal formlar, memelilerin bilinen uzuvlarına dönüşmekte ve evrimsel süreç işlemektedir. Scott, bu sürecin bir kez gerçekleşmesi sonrasında aynı derecede majör bir uyumsal değişikliğin ender görüleceğini eklemekte ve bu şekilde bunun zorluğuna işaret etmektedir. Dobzhansky’nin genetik çalışmalarına işaret ederek deneysel çalışmalarla laboratuvar koşullarında yeni bir türün gözlendiğini Scott’un iddia etmesine rağmen(Scott, 86) daha sonra “doğada türleşmeye dair doğrudan gözlem yapılamasa bile dolaylı kanıtlar olabilir” şeklindeki ifadesi ve birçok bilim adamının deneysel verilerin yetersizliğine ilişkin beyanları bu bilgi ile çelişmektedir(Taslaman, 140). Gerek uyumsal yayılım, gerekse doğal seleksiyon “türleşme” hadisesine bir mekanizma önerememektedir. Bir canlının bulunduğu coğrafyadan ayrılması ve çevresine uygun bir değişime girmesindeki itici güç nedir?

Micheal Behe’nin Natural History Dergisi’nde misal verdiği “bakteri kamçılarının karmaşıklığı” ve moleküler bir motor olması sebebiyle her bir parçasının zamanla evrimleşemeyecek kadar birbirine muhtaç olduğu fikrine karşı Scott bazı argümanlar ileri sürmüştür. Behe’ye göre bakterinin kamçı motorunun yavaş yavaş oluşması durumunda en ufak bir eksiklik motorun işlevsiz olmasına müncer olacaktır. Scott ise (1) sadece protein ile hayatın düşünülmesinin eksik bir varsayım olduğunu, (2) motorların daha basit şekillerinin olabileceğini, (3) olasılık hesapları yapmanın anlamsız olduğunu çünkü uzaydaki bazı karmaşık yapıların dünyadaki canlılığı oluşturabileceğini öne sürüyor. Esasen Scott’un proteinlerin ilk olarak oluşabilmesi sorununa uzaydan gelen bir başlangıç görüşünü getirmesi problemi çözmemekte ve soruları arttırmaktadır. Modern bilimin ve felsefenin geniş kabul gören Ockhamlı’nın usturası tabiri “bir şeyi açıklamak için getirilen çözümler arasında en basit olanın mantıklı oluşu” ilkesini ifade eder. Bu ilkeye uymayan ustura ile kesilmelidir ve Scott ilk proteinin nasıl oluştuğuna uzaydaki karmaşık yapıları menşei olarak öne sürerek bu ilkeye meydan okumuştur(Scott, 283; Taslaman, 310).

Evrim Teorisi’nin açıklaması gereken şey ve ispat etmesi ihtiyacı duyulan kavram “türleşme”dir. Doğal seleksiyon ile türleşmenin gerçekleştiğine karşı çıkanlar bile “salt doğal seleksiyon”a karşı çıkmayabilirler. Güçlü olanın kazanacağı ve zayıf canlıların soyların tükenebileceği gibi bir tez mantığa uygundur ve gözlemsel olarak pek çok örneğe sahiptir(Scott, 77). Buna rağmen doğal seleksiyona karşı çıkan(Taslaman, 326) veya doğal seleksiyonu Evrim Teorisi açısından geri plana atan, bununla birlikte evrimci olan Lynn Margulis gibi bilim insanları da vardır(Bilim ve Gelecek, 19). Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonun, mutasyonların, coğrafi izolasyon ile meydana gelen varyasyonların varlığının gösterilmesi ile delillendirilemeyeceği açıktır. Çünkü bu argümanlar evrim karşıtları tarafından da savunulabilecek türden veriler sunar. Evrim Teorisi’nin ispatlanabilmesi onun rakip tezlere üstünlüğünü göstermesi ile mümkün olabilir. Bu da “türleşme”nin varlığını göstermesi veya desteklemesi ile gerçekleşebilir.

Dawkins’in iddia ettiği şey tam olarak Darwin’in doğal seleksiyon ile “tasarım gibi görünen” şeylerin bir çözümünün varlığı idi. Bir canlının özel bir müdahale veya tasarıma bağlı olmaksızın, tamamen doğal şartlar altında bir türden başka bir türe dönüşmesi için ne gerekir? Misalen balinanın evrimi konusunda Dawkins’in Ataların Hikayesi kitabında hipopotamlar ile balinaların atalarının ortak olduğu iddiasının moleküler temelinin ispatlandığı iddia edilmektedir. İlk bunu çok ilginç ve inanılmaz bulduğunu söylese de Dawkins daha sonra “suda yaşamanın avantajı”ndan bahsederek kendince bunun sebebini temellendirmektedir. Bir bakıma dinozorların neslinin tükenmesiyle ortaya çıkan boşluktan yararlanarak hızlı evrimleşmiş olabileceklerine de işaret etmiştir(Dawkins, 2008, 207-212). Balinaların ve su aygırlarının ortak atadan evrimleştikleri bu kadar kolayca söylenmesine ve Dawkins’in de bunun genelleme yapmayı zorlaştırıcı özelliğine vurgu yapmasına rağmen ikna edici olarak ileri sürdüğü tek delil “moleküler benzerlik” açısından ortaya atılan iddialardır. Dawkins’e göre moleküler çalışmalar yeterince ikna edicidir. Peki öyle midir? Yoksa evrimin anlaşılmasındaki engelleri analojilere kurban eden bir anlayışın şartlandırmasında mıyız? Bunu biraz daha açmak zihinlerin berraklaşmasına yardımcı olacaktır kanaatindeyiz. Benzetmeler yapılarak bazı hadiseler açıklansa da “benzetmelerin yapısı içindeki elemanların gerçekteki durumun yapıtaşlarıyla uyumu” çoğu zaman göz ardı edilen bir noktadır. Bu yüzden analoji yapmaksızın, doğrudan doğruya somut misallerin üzerinden düşünmek daha sağlıklı bir bakış açısıdır. Günümüzde biyokimyasal ve genetik gelişmelerin gösterdiği üzere her bir zerremiz çok özelleşmiş motor mekanizmalarından oluşmaktadır. Balinaların ve su aygırlarının aralarındaki fark ve vücutlarındaki düzen birbirinden son derece farklıdır. Balina benzeri bir ortak atanın su aygırına evrimleşerek dönüşmesi veya tam tersi, kara memelisi bir kurda benzeyen hayvanın zaman içinde suda yüzerek nesiller boyunca balinaya evrilmesi için genlerin balina genlerine dönüşmesi gerekir. Doğal seleksiyon ile genlerin en çevreye uyanı hayatta kalır. Ancak balina olabilmesi için “doğal ayıklanmadan önce” ayıklanacak adayların en az birisinin balina potansiyelini taşıması veya balina yönünde gen değiştirmesi gerekmektedir. Genlerin bünyesindeki akıl almaz kombinasyon olasılığı varken bunun balinanın organlarını oluşturacak genleri tam olarak tutturması gerekir. Üstelik kritik genlerdeki küçük değişikliklerin oluşturacağı hastalıklar neslin belki de sonunu getirecektir. Mutasyonların hem bunlardan kaçınması hem de eklemeli olarak gidebilmesi için kaydedilmesi gerekir. Halbuki bir faydalı mutasyon olsa bile bir sonraki süreçlerde herhangi bir hatanın bunu silmeyeceği açık değildir. Bu yüzden kazanılan genlerin de kaydedilmesi için doğal seleksiyon gibi bir “mevcudu seçen” mekanizmaya malzemeyi oluşturacak bir sistem görünmemektedir. Dawkins bunun doğru olmadığını ve “yavaş yavaş bunun mümkün olabileceğini” öne sürmektedir. Halbuki yavaşlık ile bir alakası yoktur. Çünkü olası hatalı gen değişimi ve mutasyon varken, her nesil basamağında balinaya giden yolda “faydadan çok risk” vardır. Her basamakta doğal ayıklamadan evvel bir aday genler arasında sağlam olacak canlının varlığı gerekir yani yavaş olması olasılıkları değiştirmemektedir. Bu aynı bir kilidi yavaş çözmeye benzer. Doğal seleksiyon istediği kadar mükemmel canlı seçsin, ortada bir canlı yok iken nasıl seçebilir? Ortada sadece kara memelisi olan bir canlı varken, ne olacaktır da bazı torunları balina genlerine benzeyecek ve diğer suda yaşayan nesildaşları arasından seçilecektir? Dawkins, seçimin en mükemmel arasında olacağını söylemekte ve bu yüzden canlılığın geliştiğini iddia etmektedir fakat daha iyi bir canlı tipinin nereden geldiğini konuşmamakta ve atlamaktadır. Misalen suda yaşamak için gerekli olan organlar için olmazsa olmaz olan genlerin kara memelisinde yavaş veya hızlı, nasıl tutturulduğuna dair bir izah yoktur.

Türleşmenin önündeki bu engeller tasarım varsayımının göz ardı edilmesinden ortaya çıkmaktadır. Aslında bilim camiasında tasarımı baştan yok sayan bir metodolojik naturalizm akımının olduğunu Scott söylemektedir ve bunun farkındadır(Scott, 119). Bilim metodolojik naturalizmi benimser ve bu “felsefi naturalizmi apriori alarak” bilim yapmak demektir. Yani bir bilimsel vaka tahlil edilirken “Tanrı olmadığına göre” varsayımı altında bilim yapılır. Felsefi naturalizme göre doğanın dışında hiçbir varlık yoktur(Taslaman, 221) ve bilimsel metodoloji bunu apriori kabul etmiştir. Evrim Teorisi’nin ortaya çıkmasının sebebi de aslında burada yatar, çünkü “madem Tanrı yok, öyleyse çoğalan canlıların tek tek oluşabilmesi mi daha kolaydır, yoksa bir canlının oluşup gerisini bölünerek meydana getirmesi mi?” şartlı önermesi ile bu fikir filizlenmiştir görüşündeyiz. Bizce bilimin “doğadan başka varlık yoktur” şartıyla metodolojisini düzenlemesine bir ihtiyaç veya sebep yoktur. Bu bakımdan kanaatimizce tasarım fikri moleküler düzeydeki gelişmeler ile daha akla yakındır.

Tekrar konuya dönersek ortada bir “kara canlısı genleri” varken suya girmesiyle bir canlının genleri suya uygun hale nasıl gelebilir? sorusunu sormamız lazımdır. Canlıların hepsi ölebilirdi. Çünkü genlerdeki değişikliğin yarattığı organ farklılığı bir hayat boyunca çok fark etmeyecektir. Dolayısıyla ufak değişiklikler hayata aksetmeyecektir. Üstelik hiç değişmeyebilir de.

Bütün bunlara ek olarak son vurucu nokta, bu mutasyon veya değişimlerin olmasından sonra gelecek nesle aktarılabilmesi için değişimin “üreme hücrelerinde” veya gelişim esnasındaki kısıtlı zamanda olması gerekmektedir. Misalen dişli balinalardan Monodon monoceros, deniz gergedanı olarak bilinir. Bu hayvanların takriben 3 metre uzunluğuna varabilen boynuzsu dişleri vardır(National Geographic, 67). Bunların doğal seleksiyon ile oluşabilmesi için önce “boynuz geni”nin var olması gerekir. Diğer balinalar bu boynuzsu dişten mahrum iken ne olmuştur da, bu tür bir organ aşamalı olarak ve üstelik yavaşça var olabilmiştir? Öyle bir değişiklik olmalıdır ki, hem boynuzu yavaşça uzatacak ve kesintiye uğramayacak bir mutasyon süreci(1), hem bu sürecin bir avantaj sağlaması(2) ve hem de bu sürecin sadece ve sadece “üreme organlarında”(3) gerçekleşmesi olmalıdır. Bu bittabi sadece birkaç faktör ile oluşturulan bir olasılıksal düşünmedir ki, bunun tüm moleküler detayları işe karıştığında inanılmaz bir kompleks yapı için sadece “nereden geldiği belli olmayan mutasyonların” olması ve bunlar arasında doğal seleksiyonun bir seçim yapması gerekmektedir. Bu ise tasarım varsayımını çok kuvvetli şekilde desteklemektedir. Bunun farkında olan Scott ve Dawkins daha evvelki Antropik İlke kavramına getirdikleri çözümler ile “sonsuz evrenler ve uzaydaki başlangıç” fikirlerine gitmek zorunda kalmışlardır(Scott 261; Dawkins, 2012, 176) ve ayrıca Dawkins tasarıma karşı biyolojide kendisine göre ikna edici bir tez olan “doğal seçilim”in olmasına rağmen Modern Fizik’te bunun hala umulması gerektiğini yani henüz olmadığını ve ümitleri kaybetmemek gerektiğini söylemektedir(Dawkins, 2012, 201). Aslında bir bakıma “ispatsız” diye reddettiği Tanrı kavramını saçma bulurken, kendisine saçma gelen çünkü kendi tabiriyle “akıl almaz” bir olasılıksal gücü olan tasarım gibi görünen şeye karşı ısrarlı ve ümitli düşünme veya zorlama süreçlerine girmektedir.

Öte yandan random mutasyonlarla meydana gelen değişikliklerin en iyisinin seçilmesi olan “doğal seleksiyon” ile korunduğunu varsaydığımızda bunlardan başka bir sorunla daha karşılaşırız. Misalen insanın kulağında daha iyi duymasını sağlayacak bir mutasyon oluştu. Bu insanın diğerlerini elemesi lazım ki diğer nesillere geçiş mümkün olsun, ancak sadece bir kulaktaki mikro düzeydeki değişim canlılar arasında seçilime sebep olmaz. Biliyoruz ki moleküler pek çok detay canlıların fayda sağlaması için ileri düzeyde özelleşmiştir. Beynin kanlanması için tüm organlar acil durumlarda, kan kayıplarında kanlanmasını azaltır ve beyin için kendini feda eder. Bu yapılanmaya gelene kadar küçük küçük mutasyonlar canlının seçilimine sebep olamayacak kadar küçük ve anlamsız farklar oluşturur. Bu da Evrim Teorisi açısından büyük bir problemdir fikrindeyiz. Küçük değişimlerin bir canlının hayat süresi içerisinde olması gerekir ve bunun anlamlı ve seçilime sebep olacak kadar, rekabette kazanmayı sağlayacak kadar yüksek değiştirirliğe sahip olması gerekir. Tam da bu nokta-ı nazardan bakıldığında kazanılan mikro faydalı genlerin korunması mümkün değildir. Üstelik korunması mümkün olmayan genlerin oluşması da ayrı bir sorundur. Bütün bunlar mutasyonların tesadüfi ve doğal seleksiyon ile determinist süreçleri varsaydığımızda karşımıza çıkan sorunlardır. Tüm bunlara alternatif olarak evrimin gayeci ve tasarımın kuralı olduğu yönünde görüşler de vardır.

Evrim Teorisi’nin yaratılışla uyuştuğu fikrini bazı Protestan ruhban okulları, Papa John Paul II ve son Papa XVI. Benedict gibi Katolik liderler dile getirmiştir(Scott, 118). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, Süleyman Ateş, Ömer Nasuhi Bilmen gibi müfessirler; Muhammed İkbal gibi İslam alimleri Evrim Teorisi’nin İslam ile uyuşabileceğini dile getirmektedir(Bayrakdar, 20). Mehmet Bayrakdar’a göre Evrim Teorisi İslam tarihi boyunca birçok alim tarafından dile getirilmiştir ve o kadar ki Darwin düşünce tarihi boyunca devrim yaratan ilk evrimci değil, ancak son evrimcidir. Ona göre birçok yeni keşfin tutunabilmesi için mevcut paradigma ve zihniyetin bunu kaldırabilmesi gerekir. İbnu’n Nefs, 17. yüzyılda William Harvey’in keşfettiği “küçük kan dolaşımı”nı bulmuş olmasına rağmen çağın İbn-i Sina ve Galenos’a dayanan “kanın karışmadığı kuralı” bunun kabulünü engellemiştir. Galileo’nun da fikirlerinin doğru olmasına rağmen Aristo’nun etkisindeki Kilise baskısı onu durdurmuştur. Bu yüzden Bayrakdar evrim düşüncesinin Darwin’in zamanında uygun ortam bulduğunu, bu yüzden İslam alimlerinin söylediklerinin hissedilmediğini düşünmektedir. Darwin evrimciliğinin yeniymişçesine kabul edilmesinin sebebi o zamanki dünya görüşünün bu türden fikirleri kabul edecek ve tartışacak kadar değişmiş olmasıdır(Bayrakdar, 118).

Bayrakdar, Nazzam(775-845), Cahız(776-869) gibi Mutezile mezhebinin önde gelen İslam alimlerinin evrimi öncelediğini iddia eder. Cahız’ın hayvanlar üzerine yazdığı kitabında(Kitab-ül Hayevan) güçlü olanların zayıfları yiyeceğini söylemesini “doğal seleksiyon” olarak yorumlamaktadır(Bayrakdar, 57). Biruni’nin(973-1051) türlerin birbirinden bağımsız olarak yaratıldığını söylediğini belirtmesine rağmen, onu evrimci yaratılışçılığın zirvesinde görmektedir(Bakrakdar, 60-65). Taslaman da İhvan-i Safa’da Evrim Teorisi’ni aramanın hatalı olduğunu ve diğer İslam alimlerindeki evrimsel fikirlerin sadece bir “değişme” kavramını ifade ettiğini söyler(Taslaman, 36). Bayrakdar “evrim” kavramını biyoloji biliminde Batıda ortaya çıkan “bir türün başka bir türe doğal seleksiyon ve mutasyonlarla uzun zamanda dönüşümü” anlamında kullanmamakta ve “dönüşme” anlamının kolaylığı ile her türlü manevi, sosyal değişim beyanlarında bulunanları evrimci ilan etmektedir(Bayrakdar, 16-88). Buna rağmen alimler “tecdid(yenilenme), tekamül(olgunlaşma), istihale(hal değiştirme) gibi kelimeler kullanmıştır ki bu kelimeler bilimsel gelişmeler sürecinde oluşan ve mutabık olunan “terimsel” evrimi karşılayan kelimeler değildir. Özellikle alimlerin “bitki, hayvan, insan” varlıklarına bir üstünlük, aşağılık tavsif etmelerini bunların birbirinden geldiği şeklinde yorumlamış olmaktadır. Halbuki verdiği tüm alıntıların aktardığı bilgi insanın hayvandan, hayvanın bitkiden, bitkinin de cansızdan üstün olduğu minvalindedir.

Hayvanların kavgası ile birbirine göre üstün durumlarının tespit edilmesi meseleleri, geçmiş İslam alimlerince birbiriyle ilişkilendirilip sistematik bir evrimden ve tür değişiminden bahsedilmemiştir. Bu bakımdan Bayrakdar’ın günümüz Evrim Teorisi kavramlarının çok sonra bir literatür ile oluştuğunu göz ardı etmesi, alimlerin görüşlerini parça parça seçerek sonuçlara varması hatalıdır(Bayrakdar, 128-133).

Kuran ve Evrim Teorisi ilişkisi üzerine Bayrakdar “evrim Kuran’a aykırı değildir” tespitini yapmaktadır(Bayrakdar, 148). Kuran’da aşamalı bir yaratılıştan bahsetmesi(Nuh, 14); kuru bir çamurdan(Hicr, 28), sonra bir meniden(Fatır, 11), sonra bir kan pıhtısından, sonra çiğnemlik etten(Hacc, 5; Müminun, 14) yaratması Evrim Teorisi’ne işaret etmez. Çünkü bu türden bir aşamalı oluşun evrimi gerektirdiği söylenemez. Bunun evrim olmadan da aşamalı olacağı savunulabileceği için özellikle Evrim Teorisi’ne vurgu yapmadığı açıktır. Bu bakımdan bu evrime Kurani bir delil olamamaktadır. Nitekim bu aşamaları tekrarlayan Kuran ayetlerinin diğerlerinde(Mümin, 67) akabinde “sizi bebek olarak çıkarırız” denmesi bu aşamaları “anne karnı”na izafe ettirir. Çünkü Kuran ayetlerinde bu kitabın kendi ayetlerini açıklamış olduğu(Hud, 1) belirtilmekte ve bunun sebebi olarak da “başkasına kul olmamak” şartı ifade edilmektedir(Hud, 2). Yani Kuran ayetlerinin yorumlanması diğer ayetlere göre olmak zorundadır, çünkü ayetleri ayetler açıklamaktadır(Hud, 1-2). Kuran’ın ayetlerinin ancak diğer ayetlerle açıklanabileceği “muhkem ve müteşabih” olarak sınıflanan(Ali imran, 7) iki tip ayetle olur. Bu itibarla aşamalı yaratılışın anne karnındaki süreçleri ifade ettiğini(Mümin, 67) söyleyebiliriz. Öte yandan İnsan suresi 1. ayette “insan anılan bir şey değilken üzerinden çok zaman geçti” ifadesinin evrimi düşündürdüğü savunulabilse de, insanın aşamalı olarak ve canlıların ayrı ayrı yaratılması durumlarında da geçerli olabilecek bir vaziyet olduğundan bu ayetin evrimi düşündürecek bir özel durumu yoktur. Çünkü bir ayetin evrimi desteklediğini söyleyebilmemiz için onun başka bir ihtimali düşündürtmeyecek bir şekilde sadece tezi desteklemesi gerekir. Bu ise buradaki mezkur ayetlerden çıkarılamamaktadır.

Evrimsel bir sürecin yaratılışta bir araç olarak kullanıldığı tezinin kalbinde ilk insan olan Adem’in bir primattan türemiş olması yatmaktadır. Bayrakdar bunun Kuran’daki izini aramakta ve “adem” kelimesinin kökeninin Süryanice olduğununu ve “toprak” anlamına geldiğini tespit etmektedir(Bayrakdar, 147). Adem kelimesinin özel isim veya cins isim olması bu hususta önem kazanmaktadır, zira ilk insanın Adem olup olmadığını burada aydınlatıcı olacaktır. Bayraktar Adem isminin “nefs vahide” olarak tanımlamasından(Nisa, 1; Enam, 98; Araf, 189; Zümer, 6) bunun özel isim olduğunu; ilk insan olarak da “Adem” kelimesi olmaksızın olan kullanımlara işaret ederek de bu kelimenin bir de cins isim anlamı olacağını söylemektedir. Halbuki onun cins isim olarak kullanıldığına dair verdiği ayetlerde “Adem” kelimesi geçmemektedir. İnsan, beşer, halife kelimelerini Adem’e nispet eden ayetler olsa da bunların tüm insanlığı kasteden bir vasıf olmasından yola çıkarak “Adem” kelimesine cins isim demek fikrimizce hatalıdır. Çünkü insanın her insanlık özelliği Adem için de geçerli olduğundan bunun ilk insana tavsifinde bir mahzur olmaz. Bu sebeple Adem kelimesi “sadece özel isim” olmalıdır.

Adem kelimesinin özel isim olması kadar önemli olan bir nokta “Adem”in ilk olarak bir primatın yavrusu olduğu mu, yoksa toprağın uzun süre şekillenmesi ve dönüşmesi ile anne karnındaki sürecin dışarıda olan hali olarak mı doğduğu meselesidir. Evrimci yaratılışçı görüşün savunduğu tez, Adem’in bir primattan sonra gelen ve ilahi müdahale ile değişen ilk insan olduğu minvalindedir. Yani ilk insan da evrimin bir parçasıdır. Kuran’da Adem ve İsa peygamberlerin birbirine benzedikleri ifade edilmektedir(Ali imran, 59). Ayetin devamında “topraktan yarattı” denmekte ve bu benzerliğin “yaratılış şekli”ne atfen vurgulandığı görülmektedir. Burada merkezdeki nesne “İsa”dır ve Adem’e benzediği söylenmektedir. Yani Adem’e yaratılış şekli bakımından benzediği söylenmiş olunur. Yani Adem’in bir özelliği İsa’da da vardır, tam tersi olan İsa’nın bir özelliği Adem’de de vardır denilemez. Adem bir primatın çocuğu olsaydı cinsel ilişki sonrası dünyaya bir annenin karnında gelmiş olacaktı ve İsa ile yaratılma bakımından herhangi bir insandan farklı olarak bir benzeyen yeri olmayacaktı. Yani buradaki özel bir benzetme “cinsellik olmaksızın oluşma” olmak zorundadır. Bunu biraz daha detaylı analiz edelim:

1. Adem’in insanlardan bir farkı olmalıdır.

2. İsa’nın insanlardan bir farkı olmalıdır.

3. Adem ve İsa birbirine bu fark ile benzemelidir.

Bu 3 şart sağlanmazsa İsa her insana, Adem de her insana benzeyecektir. Bu benzetme(Ali imran, 59) de anlamsızlaşacaktır. İsa’nın cinsel ilişki olmaksızın meydana geldiği(Meryem, 20-21), anne karnından doğduğu(Meryem, 23) ayetlerde belirlidir. İsa’nın insanlardan farkı ise “cinsel ilişkisiz” doğmasıdır ve başka bir fark görünmemektedir. Bu açıdan Adem’in de bir primatın çocuğu olarak doğmadığı, cinsel ilişkisiz bir yaratılış ile vücuda geldiği sonucunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Adem bir doğum ile oluşsa idi, onun İsa’ya benzeyen bir yönü kalmayacak ve her insan gibi bir anne ve babadan gelmiş olacaktı. Halbuki toprağın kimyasal değişimi ile, müdahaleler altında anne karnındaki gibi bir sürecin herhangi uygunlaştırılmış mekanda gerçekleşmesi ile “cinselliksiz” doğması bu ayetlerin kapsamına uygundur. Bu netice bize evrim ile yaratılış ve evrimsiz yaratılış arasında bir seçim yapabilme şansı doğuracağı için Taslaman’ın “teolojik agnostisizm” adını verdiği “bilemeyiz” görüşüne gerek yoktur. Öte yandan evrimci yaratılışçı İslam anlayışını savunabilmek için türlerin insana kadar evrimleştiğini söylemek gerekecektir. Çünkü insanın en güzel şekilde yaratıldığı(Tur, 4) “ahsani takvim” ifadesi ile belirtilmiştir. Buna göre yaratılışta insana kadar evrimleşme olacak, daha sonra bu değişimin durması gerekecektir. Öte yandan ayetlerde yaratılışın(Rum, 30) değişmeyeceği “Allah’ın fıtratına(yaratışına) bak, Allah’ın yaratışında(halkillah) bir değişme olmaz” gibi bir net ifade vardır. Yaratılışın kuralı olan “fıtrat”ın değişmeyeceği ayetlerde geçmektedir, bu da evrimci yaratılışçı İslam anlayışının bir başka çözümü görülmeyen sorunudur. Çünkü yaratılış kuralı bir evrimsel süreç ise insan hala evrimleşmektedir anlamına gelir. Bu da henüz gelecekteki insana göre tüm değerlerimizi göreli kılar.

Nuh kavminden sonra(Araf, 69) yaratılışta sağlamlaşma olduğunu söyleyen ayet ise pek çok derecelerde yorumlanabilir, ancak Kuran başkasının kendisini fikrine göre yorumlamasını “başkasına kulluk olmak” olarak tanımlamaktadır(Hud, 1-2). Bu ayetin “tür değişimi”ni gösterdiğine işaret eden hiçbir delil yoktur, elde olan tek şey insanların mahiyeti bilinemeyen bir şekilde daha iyi hale geldiğinin belirtilmesidir. Burada bir “yaratılışta değişiklik” değil, aynı yaratılış kuralları ile farklı bir gelişmişlik seviyesinden bahsedilebilir. Tur suresinde “en güzel şekilde” yaratılış da bir “şekil” ve “mahiyet” ifade ederken, Araf suresindeki “gelişmişlik” bir “derece” veya “avantaj” ifade etse gerektir. Çünkü şekil olarak en güzel olan insana sadece avantajlar veya aynı şeklin derecesi arttırılarak ekleme yapılabilir. Bunların farklı da olabileceği muhtemel olsa da esasen vurgulamak istediğimiz sonucu değiştirmemektedir ki evrimci yaratılış teorisi Kuran açısından savunulamamaktadır.

Kaynaklar:

1. Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları 2012, Çeviren: Tunç Tuncay Bilgin.

2. Eugenie C. Scott, Evrim Mi Yaratılışçılık Mı?, Evrensel Basım Yayın 2012, Çeviren: Levent Can Yılmaz.

3. Caner Taslaman, Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi 2012.

4. Bilim ve Gelecek Dergisi, Kasım 2012, Sayı: 105.

5. Richard Dawkins, Ataların Hikayesi: Yaşamın Kökenine Yolculuk, Hil Yayınları 2008, Çeviren: Ahmet Fethi.

6. Karen McGhee ve George McKay, National Geographic Hayvanlar Ansiplopedisi.

7. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kitabiyat Yayınları 2001.

8. Kuran-ı Kerim.

Reklamlar