Archive for Temmuz, 2013


Özgür İrade konusunda Edip Yüksel’in son zamanlarda yayınladığı(1) bir videoya kısa bir cevap vereceğiz. Allah’ın bilgisi ve insanın özgürlüğü konusunda Edip Yüksel geçtiğimiz aylarda Abdulaziz Bayındır’ın tartışmalara sebep olan görüşlerine katılmadığını söylüyor. Buna rağmen insanın özgür olduğunu ve Allah’ın insanın yapacaklarını da bildiğini iddia ediyor.

(01:40) Allah bizim neyi seçeceğimizi bilir.

Kuran açısından insan özgür olmalıdır. Çünkü Kuran, tüm faaliyetlerinin insanın sorumluluğunda olduğunu, her şeyi insanın elleriyle yaptığını, kim kötülük işlerse kendi aleyhine olduğunu ifade eder(2). Buna binaen insan yaptığının cezası veya mükafatı olarak cennet-cehenneme gider. İnsan henüz yok iken, insanın kararının bilgisinin Allah tarafından bilinebilmesi, insanın kararının bilgisinin daha yok iken bile “oralarda bir yerde” olduğunu gösterir. Yani Yüksel’in iddia ettiği gibi Allah bizim ne yapacağımızı biz henüz yokken bile biliyorsa, bizim ne yapacağımız bilgisi mevcut demektir. Biz henüz yokken, bizim kararlarımızın bilgisi bir yere yazılı ise, bu karar bizden evvel verilmiş demektir. Hatta yazılı olup olmaması da bir şeyi değiştirmez, sadece “bilinebiliyorsa” veya “bilinmesinin bir en az bir yolu var ise” aslında bu karar olmuş ve bitmiş demektir.

Dikkat edilirse burada Allah’ın bilmesinden evvel, bu bilginin zaten “oralarda bir yerde”(mevcudiyet) olduğu varsayılmaktadır. Halbuki gelecek şimdide yoktur. Geleceğin bilgisinden söz etmenin tek metodu, onu hesaplamaktır. Hesaplamanın tek yolu da “nedensellik”ten geçer. Nedensel olmayan, yani bir hadisenin bir sebebin mutlak sonucu olmaması demek, hesaplanamayan bir süreci ifade eder. Nedensellik demek, deterministik bir süreç demektir. Nedensel merdivenlerden giden bir süreçte hadiselerin tek bir sonucu vardır, bütün olaylar aslında zorunlu olarak sebepler orada olduğu için böyle olmuştur. Yani gelecek bütün sebepler teker teker hesaplanabilirse öngörülebilecektir. Bu da demektir ki, determinist bir dünyada Big Bang’in Planck zamanından itibaren bütün evrenin her anının nasıl olacağı bilgisi sabittir ve bundan farklı şekilde olmayacaktır. İşte bu tür bir algılama, Kuantum Teorisi’nin ortaya çıkardığı ve artık büyük ölçüde deneysel desteği ve teorik temeli olduğu için kabul gören yorumuna terstir. Evrende belirsizlikler vardır ve bu belirsizlikler bilgi eksikliğinden değil(epistemolojik) tamamen objektif belirsizliklerdir(ontolojik). Kuantum Teorisi’nin ontolojik indeterminizm yorumunu doğru kabul etmeyenlerin ellerinde bir delil yoktur, sadece deterministik geleneği sürdürme arayışındadırlar, halbuki Kuantum Teorisi lehine deneysel veriler mevcuttur. Kuantum Teorisi’ne en büyük eleştiriyi getiren Einstein, EPR deneyi(3) ile bunun olamayacağını söylemiş, sonra bu deney 1982 yılında Aspect ve arkadaşları tarafından bizzat gösterilmiş(4) ve Einstein’in olmaz dediği şeyin olduğu ispatlanmıştır.

Şayet evrende sadece bir tane indeterminist yapı örneği dahi olsa, -ki deneysel olarak var- bu bizim “hesaplanamazlık” kavramını iddia etmemiz için yeterli bir sebep olurdu. Nitekim bilimsel çalışmaların tamamı bunu göstermektedir. Bu gösterir ki, bilgisizlikten olmayan ve doğası gereği olan “bilinemez” yapılar vardır. İnsanın kararları bilgisi insan karar verene kadar yoktur. Allah da bu kararları bilmez. Bu kararları bilmesi demek, olmayan bir şeyi bilmesi demektir, bu da mantıksızdır. Olmayan bir şey bilinmez, Allah her “şeyi” bilir ve “şey” kelimesi Arapça’da “varlık, olan” demektir(5). O halde Allah var olanı bilir, olmayanı bilmek diye bir şey söz konusu değildir. İnsanın henüz özgür iradesi ile kararını vermediği şeyin bilinmesi bir kenara, “hesaplanması” için tek yöntem “kararların nedenselliği”dir. İnsan kararlarını herhangi bir saikle veya etki ile veriyorsa ona özgür denemez çünkü mekanik bir sebebe dayanır. Özgür insan veya özgür varlıklar mantıklı veya mantıksız, iyi veya kötü her potansiyel tercihi seçebilirler. Bu sebeple ne yapacakları önceden hesaplanamaz. Bu “hesaplanamaz” olma durumu, nedensellikten bağımsız olmalarının bir sonucudur. Nedensel olmayan bir mekanizma ise öngörülemez ve Allah bunu bilmez. Bilmemesi onun sonsuz kudreti ile çelişmez. Çünkü “bilmek için yol olmayan” bir meselede “bilme gücü”nün önemi yoktur. Sonsuz hesaplama gücü olan herhangi bir varlık, “hesaplanamazlık” söz konusu iken bunu hesaplayamayacaktır.

Bayındır’ın bu konularda yayınlanan konuşmaları(6) gibi Kuran ayetlerinden hareketle Allah’ın bilgisi konusundaki çıkarımlar bir yana, Batıda günümüz filozofları da felsefi zeminde benzer çıkarımlar yapmakta ve Modern bilimin verilerini kullanmaktadır. Yaklaşımları farklılaşsa da Allah’ın sonsuz bilgisi ile geleceği bilmemesinin çelişmediğini söyleyen filozoflardan bazıları Arthur Peacocke, Keith Ward, John Russell, Ian Barbour, George Ellis gibi filozoflardır(7). Din ve Bilimin kaynaştırılması ana ilkesi üzerine kurulan Süreç Felsefesi’nin kurucusu Alfred Whitehead ve onu izleyen Charles Hartshorne, John Cobb, David Ray Griffin gibi günümüz filozofları Allah’ın bilgisini “oluş” içinde açıklamaya çalışmışlardır(8).

Hartshorne’un belirttiği gibi Allah şimdiyi şimdi, geleceği de gelecek olarak bilir; bir hadise olacaksa Allah bunun imkanını bilir, o olay gerçekleşirse bunu gerçeklik olarak bilir. Teistlerin büyük çoğunluğunun yanılgısı olarak Hartshorne şunu belirtir: “Onlar bir yandan geleceği belirlenmiş gibi görüp, Allah’ın onu bildiğini – ki nasıl biliyorsa hadise aynen cereyan edecektir- söylemekte, öte yandan insana özgürlük atfetmektedir; sanki insan ezeli bilginin gerektirdiğinden başka türlü davranabilirmiş gibi.”(9).

Yüksel’in basit cümlesinin yani “Allah ne yapacağımızı bilir” cümlesini toparlarsak, yüzeysel olduğu söylenebilir. Çünkü varsayımsal olarak insanın kararlarının karar anında değil, ezelde olduğunu farz etmiştir. Halbuki insanın kararı, kararın tam o anında oluşur ve Levh-i Mahfuz’a yazılması kesinleştikten sonra olur. Geleneksel görüşün ifade ettiği gibi Levh-i Mahfuz’a her şey ezelde yazılmış olsaydı, “bizi şahitlerden yaz” şeklinde bir ayet olmazdı(10). Allah’a yazması için dua eden kimseler olduğuna göre, henüz yazılmamış bir şeyden bahsedilmiş olunmaktadır. Kuran’ın da desteklediği bu bilgiye göre her karar, nedensel olarak değil, tamamen veya kısmen insanın inisiyatifinde vaki olur ve vuku bulduğu anda yazılır.

(06:40) Bir kimsenin ne düşündüğünü bilirsek, onun ne yapacağını tahmin edebiliriz.

Yüksel, ilk verdiği örnekte sayamayacağımız kadar topun çok hızlı dolaşması onları deterministik olmayan, rasgele ve özgür yapar mı sorunundan bahsediyor. İlk olarak topların nasıl gittiğini yeterince bilgiye sahip isek nedensellik ölçüsünde bilebileceğimiz için, buradan determinizmin doğruluğuna ulaşıyor. İlk baştan epistemik olarak sınırlı bilgili olan insanlara nazaran sonsuz bilgiye sahip bir varlık bu topların hangi fizik kuralları ile gittiğini görebilir. Öte yandan Yüksel, son fizik bulgularını hesaba katmıyor gibi görünüyor, çünkü buna karşı çıkan ve daha evvel bahsedilen Aspect deneyleri ve evrende “ontolojik” yani objektif olarak belirsiz bir sürecin olduğunu söylemektedir. Bu kural toplar için geçerli olmasa da elektron düzeyindeki Kuantum dünyası açısından deneysel olarak tekrar tekrar gözlenmiş bir olgudur.

Temas etmek istediğim bir mesele de “randomize hareket” ile “özgür hareket” arasındaki farktır. İki hareket kanaatimce indeterminist bir süreçle olmakta, ancak “özgür hareket” bir bilinç ile belirlenmektedir. İnsanın kararı da insanın ruhunun kararıdır(11) ve deterministik olmayan bir süreç ile belirsizliği belirler. Yüksel’in insanın düşündüklerinin bilinmesi halinde ne yapacağının da bilineceği iddiasının temeli yoktur, çünkü insan bile ne yapacağını tam olarak bilmez. Bunu her insan kendiliğinden bilir. İnsanın özgürlüğü Yüksel’in genetik, çevrenin etkisi gibi mekanik etki örneklemeleriyle sınırlı değildir. Tek bir hesaba katılmayan bileşen olması, özgür irade için yeterlidir. İnsanlar arasında genetik açıdan %99.9 benzerlik vardır(12, 13) sadece %0.1 genetik farklılık insanlar arası çeşitliliği açıklayamamaktadır. Aynı çevrede büyüyen tek yumurta ikizlerinin genleri aynı iken, kişilik farklılıklarının tamamen minimal çevre farkına bağlanması hatadır. Bunun tersi olan bir örnek olarak, doğuştan gelen ve çevrenin etkisiyle oluşmadığı bebeklerde yapılan bir deneyle gösterilen “empati” duygusu(14) salt genetik bir temel ile izah edilmekten uzaktır. Bunun yanında hayvanların içgüdülerinin ve davranışlarının genetik temelde açıklanmaya çalışılması başarılamamıştır(15). İçgüdüsel davranışlarla yaşadığı varsayılan hayvanların -güzel bir örnek olarak özellikle arının- hiçbir hesap yapamamalarına rağmen doğuştan gelen bir mühendislik bilgisinin olması genetik temel ile izah edilemez. Çünkü genler sınırlıdır, yapısal ve işlevsel protein üretirler; karmaşık duyguların oluşmasında ve hatta mühendislik gibi bilgilerin doğuştan var olmasında temel saik olamazlar. Bu da kişinin ve canlıların maddedışı bir bileşeni olabileceğini ciddi şekilde destekler. İnsanın ruhunun karar vermesi genetik temelde, çevrenin sınırlaması altında, şartları ve imkanları ölçüsünde olsa bile bir şekilde mevcut birçok alternatif arasından bir yol çizecek kadar özgür bırakılmıştır. Sonsuz ihtimale değil, hayatı boyunca Kuran açısından bildirilen “iman” kriterlerine göre mümin-kafir olabilmesine yetecek kadar seçeneğe ihtiyacı vardır. Bunlar ise sadece yapısal bir genetik yönlendirmesi değildir, ruhun karar vermesi ile oluşur.

Yüksel’in iddiası gibi insanın ne düşündüğünü biliyorsak, ne yapacağını ve neye karar vereceğini de tahmin ederiz şeklindeki söylem, insanı bir genetik kodlu makina muhayyilesi içinde tanımlayan bir görüştür. Halbuki Kuran açısından insanın maddedışı veya bildiğimiz maddenin ötesinde bir bileşeni daha vardır. İnsanın karar verişi rasyonel değil, nedensel ve deterministik bir süreç içinde olmamaktadır. Öte yandan insan kendi kararı ile rasyonelliği seçebilir veya mantıklı olana ters olmayı tercih edebilir. Sebepsiz davranabilme özelliği, özgür varlığın olmazsa olmazlarından olması gerekir. İşte bu sebepten, “öngörülemez” bir doğası vardır, sonsuz akıl gücü olan herhangi bir varlık dahi bu kararı hesaplayamaz. Doğası gereği hesaplanamayan bir yapıda olan bu karar mekanizmasının üreteceği kararı bilmemek “hesap gücünün zaafı” olarak nitelenemez. Ek olarak sınırlanan özgürlükler iman-küfür seçimini etkilemeyecek ve insanın bu kararında belirleyici olmayacak durumda olduğu sürece önemsizdir; çünkü çekingen olmak, sosyal olmak, korkak veya başarılı olmanın son kertede nihai ve en önemli seçime belirleyici etkisi olmayacaktır.

(24:00) Aslında Özgür İrade bir ilüzyon, alternatifler daha önceden belirlenmiş.

Bir insanın verdiği karar, bir öğrencinin oturacağı sandalye farklı zamanlarda farklı olabilir. Şayet ilk sandalyeye oturduğunda bu oturmanın sebepleri tartışılacaksa ve çocukluğunda bir olay sonucu böyle olduğu söylenecekse ikinci oturuşundaki farklı seçiminin açıklaması ne olacaktır? Yani bir renk seçiminin bile çocuklukta veya geçmişteki bir hadisenin etkisi olarak tanımlanması, bir sonraki seçimde bu rengin tam tersi bir renk seçimi sonrasında tanımlama zorluğuna sebep olacaktır. Çünkü “yeşil” rengi seçti, demek ki doğayı sever diyeceksek, “mor” rengi ikinci seçiminde seçtiğinde buna da “demek ki doğayı sevmiyormuş” diyebilir miyiz? Her seçim kendine özgüdür ve manipüle edilen seçim aslında insanın kendiliğine bırakıldığı zamanlarda olmaktadır. Bu yüzden insanın manipülasyonların dışına çıkma potansiyeli olduğu için özgür varlık olduğunu söyleyebiliriz. Aklını kullanmadan, subkortikal hareketlerde bulunması, mevcut saiklerin etki seviyesini arttıracaktır. Öte yandan insan son kertede kendisi karar verir. Deterministik bir karar süreci yoktur. Çünkü determinizm, tektipçi bir davranış gerektirir. Yüksel, tektipçi olmayan determinizm olmasını “insan yapısının çok karmaşık olması sebebiyle biz anlamıyoruz” şeklinde indirgemeci bir ifade ile özetlemektedir. Halbuki karmaşık DNA yapısı ve multifaktöriyel bir süreç dahi olsa, insanın deterministik bir davranış sergilemesi varsayıldığında çelişkiler ortaya çıkar. Mesela, hemen hemen aynı şeyleri tekrar tekrar yaşayan kişi, monoton bir hayatı olan şahıslar farklı tepkilerle -şartlar aynı olmasına rağmen- davranabilmektedir. Birçok alternatif içinden olası birçok durum yerine insanlar önemsiz görünen veya önemli olan seçimler yaparlar, bu seçimlerin birçoğunda altta yatan rasyonel bir sebep yoktur. Bu sebep yokluğu bir yana, sebebin potansiyel olarak etkisizliği özgür irade için gereklidir. Çünkü insan bilinci ile verdiği kararı bir sebep sonucunda yapabilir, önemli olan “yapmama alternatifinin de olması”dır. O yüzden Yüksel’in “en özgür olan en deli ve anormal(sebepsiz) davranandır” iddiası da aslında özgür irade tanımına birebir uymaz. Saçma olmayan bir seçim de yapabilen, ancak mantıksız seçimler yapma potansiyeli olan ve neticede rasyonaliteyi seçmiş bir insan olabilir. Sonuçtan retrospektif(geriye dönümlü) bir özgür irade tahlili yapılamaz.

Dipnotlar: 

1. Edip Yüksel’in Özgür İrade ve Kader adlı videosu: http://www.youtube.com/watch?v=91H0rEebHiE

2. İnsanın özgürlüğü ile ilgili ayetler: Müddessir, 38; Ali İmran, 182; Şuara, 30; İnsan, 3; İsra, 84; Zümer, 41; Fussilet, 46; Teğabûn, 2; Enfal, 53; Nisa, 79; Kehf, 29. Diğer ayetler için bkz. Ö. Özsoy, İ. Güler, Konularına Göre Kur’an, s. 387-394.

3. Einstein’in Podolsky ve Rosen ile baş harflerinden oluşan ünlü hayali EPR deneyi Kuantum Teorisi’nin mantıksızlığını göstermek için ortaya atılmıştı. John Bell, On The Einstein Podolsky Rosen Paradox, Physics, 1964. Makale şuradan okunabilir:http://philoscience.unibe.ch/documents/TexteHS10/bell1964epr.pdf

4. Alain Aspect, Philippe Grangier ve Gerard Roger, Experimental Realization of Einstein-Podolsky-Rosen-Bohm Gedankenexperiment: A New Violation of Bell’s Inequalities, Physics, 1982, syf. 91-94.

5. Şae kelimesi konusunda geniş izahat için bkz. Bayındır, A. Kuran Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul syf. 142-153.

6. Bayındır’ın Kader konusunda itirazlara verdiği cevapların bir kısmı için:http://www.youtube.com/watch?v=F2mzRw6PWxs Kader Konusu:http://www.youtube.com/watch?v=eyxj4-KIvBc Kader İnancının Hayata Yansımaları:http://www.youtube.com/watch?v=Yzt8UsfkpX0

7. Caner Taslaman, Kuantum Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, 2008, syf. 198.

8. Kevser Çelik, Süreç Din Felsefesinde Bilim-Din İlişkisi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, Isparta, 2006 syf. 31.

9. Mehmet S. Aydın, Süreç Felsefesi Işığında Tanrı-Alem İlişkisi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Dergisi, Cilt: 27, Sayı: 1, syf. 68.

10. Ali imran suresi 53. ayet: Fektubna ma’aşşahidin(فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ) ifadesinde geleceğe yönelik bir “yazma” duası vardır.

11. İnsanın ruhu, ruh kelimesi ve ruhun bedenle ilişkisinin Kuran açısından bir incelemesi için bkz.http://www.facebook.com/notes/kurandan-cevaplar/ruh-nefs-kader-%C3%B6zg%C3%BCr-irade-kavramlar%C4%B1-%C3%BCzerine-etimolojik-analitik-ve-kuran%C3%AE-ince/471850896168506

12. Ossorio, P; Duster, T Race and Genetics: Controversies in Biomedical, Behavioral, and Forensic Sciences, American Psychologist, Vol: 60, No: 1, Ocak 2005, syf. 117.

13. Sarah A Tishkoff, Kenneth K Kidd, Implications of biogeography of human populations for ‘race’ and medicine, Nature Genetics  36, S21 – S27 (2004) Published online: ; | doi:10.1038/ng1438, Makale şu adresten okunabilir:http://www.nature.com/ng/journal/v36/n11s/full/ng1438.html

14. Hamlin JK, Wynn K, Bloom P. Social evaluation by preverbal infants, Nature Dergisi 2007. İnfantlarda yapılan deneyin canlandırması için bkz.http://www.yale.edu/infantlab/socialevaluation/Helper-Hinderer.html

15. Gene E. Robinson, Russell D. Fernald, David F. Clayton, Genes and Social Behaviour, Science Dergisi, 2008.

0. Giriş

Evrim teorisinin temel(basic) çelişkisinden değil, evrim teorisinin temel(fundamental) çelişkisinden bahsediyorum. Evrim teorisi ile -biyolog Richard Dawkins’in deyimiyle- ateist olmanın entellektüel imkânı var olmuştur. Ateistler kendilerini evrim teorisi olmadan önce canlıların açıklanması konusunda son derece zavallı hissediyor olmalıdır bu şekilde. Çünkü Dawkins Evrim Teorisi’ni öveyim derken aslında geçmiş ateist felsefeyi çöpe atmıştır. Madem canlıların nasıl oluşabildiğine dair ateist bir teori yoktu, ateistler kendiliğinden nasıl olur da canlılığın oluşabilmesini akıllarına sığdırabilmiştir. Burada Dawkins ile eski ateistlerin bir iç çatışmasına şahit oluyoruz. Demek oluyor ki Dawkins gibi Neo-ateistler evrim teorisinin övülmesi için eski ateistleri cehenneme atmıştır.

Evrim teorisinin temel(fundamental) çelişkisi, temel iddiasındadır. Charles Darwin, bu teoriyi ortaya attığında bu çelişkilerin birçoğundan bahsetmiştir. Kendi teorisini bir hipotez paçavrası olarak tanımlayan Darwin’in tevazusunun yerini günümüzde Dawkins, Huxley gibi ataist! demagoglar almıştır. Dawkins’in tabiriyle bugünkü Evrim Teorisi’nin geldiği nokta, Darwin’in kitabına ufak dipnotların eklenmesinden ibarettir. Hatta o kadar ki, Darwin’i gelmiş geçmiş en iyi bilim adamları arasında sayma cüretini bile göstermişti. Evrim’in temel çelişkisi dediğimiz hadise Darwin’in gözlemsel kanıt eksikliği olarak baktığı noktanın felsefi boyutudur. Darwin, canlıların ortak bir atadan gelmesinin ispatlanması için sayısız ara geçiş formuna(transitional form) rastlamamız gerektiğini söylemiştir. Ancak bunun neden bulunamadığını sorgulamıştır.

Ara geçiş formu ifadesi o günden beri tartışmalara sebep olan bir kavram olmuştur. Bazı evrim teorisi apologistleri, “ara geçiş formu” diye bir şey yok demeye kadar sıkışmıştır. Halbuki bu tür apologist cühela kesimi Darwin’in bile bu tabiri kullandığından habersizdir. Darwin bu sözle ne demek istemiştir diye felsefe yapmanın anlamsızlığı da temas edilmesi gereken bir noktadır. Günümüz insanı o kadar cahil kalmıştır ki, Darwin’in cümlesinde gelişigüzel kullandığı ve çağdaşlarının da muhataplarının da anlayacağını varsaydığı basit bir kavramı bile anlamayacak ortalamaya sahibiz. Darwin’in ara geçiş formu kavramı oldukça basittir. Ara geçiş demek, tür olarak tanımlanagelen canlıların birbiri arasındaki boşlukları tamamlayacak canlı formları demektir. Darwin kitabının sonraki baskılarına “archaeopteryx” adlı bir hayvanı ara geçiş formu diye evrime delil diye sunmuştu. Bu yazının konusu ara geçiş formlarının gözlemsel verilerinin olmaması gibi negatif bir argüman değildir. Darwin bu negatif argümanı teorisinin eksikliği olarak görmüş, bulundukça teorinin destekleneceği şeklinde bir algının oluşmasında Neo-darwinistlerin rolü olmuştur. Oysaki bu yazının konusu pozitif bir argümandır.

1. Darwin’in negatif argümanı: ara geçiş formlarını bulamıyoruz, o yüzden teori zayıflamaktadır.

2. Yazının pozitif argümanı: ara geçiş formu teorik olarak hiçbir şekilde mümkün olamaz, teori zayıf değil, geçersizdir.

 

1. Ara Geçiş Formunun Niceliksel İmkanı

Gözlemsel verilerimiz Evrim Teorisi’ne bir delil getirememiştir. Çünkü evrim süreci olarak tanımlanan hadise yüzyıllar içinde olduğu iddia edilen bir vetiredir. O halde geçmişe yolculuk yapamadığımıza göre bunu gözlemlemenin yolu yoktur. Bunu sadece retrospektif(geriye doğru) fosil yorumu ile tahmin edebiliriz. Her neslin bir sonrasını incelediğimizde atasının tür bazında aynısı olduğunu görüyoruz. Hiçbir tür babasının veya dedesinin türünden farklı bir yapı göstermemektedir. Nitekim Dawkins’in de “hiçbir türden başka bir tür oluşmaz” gibi bir sözü rivayet edilir. Dawkins’in iddiasına kökten aykırı bu sözü yüzünden Evrim Teorisi’ni yargılamak mümkün değildir. Çünkü her tür kendi türünün içinde kalarak neslini üretiyorsa, temelde türün değişmemiş olması gerekecektir.

Evrimsel süreçte ara geçiş formlarının oluşumu mutasyon frekansı ile ilişkili olmalıdır. Çünkü mutasyonlar türleri değiştirme kapasitesine sahip yegâne mekanizmadır. Mutasyonlar değişimi ortaya çıkarır, doğal seçim ile ayıklama olur ve gelişmiş canlılar üretilmiş olur. Mesele yüzeysel olarak bu şekilde lanse edilir. Bir türden ikinci bir türün oluşumunun gerçekleşmesi için basamak basamak mutasyonların olması gerekir. Bu mutasyonlar Dawkins ve bilimum tüm Neo-darwinistlerin öngördüğü üzere tamamen randomize gerçekleşeceği için tam da ikinci türün genetik yapısını hedefleyen mutasyonlar olmaz. Rastgele mutasyonlar olur ve organizmaya zarar verenler elenir.

Her şeyden önce mutasyonların etkileri bugün çok iyi bilinmektedir. Örneğin, tıp sahasında konjenital anomaliler, zekâ gerilikleri, kromozomal hastalıklar gibi son derece öldürücü durumlar mutasyonlar sonucu olur. Birçok mutasyon aslında canlının yaşama başlamasını engeller. Nitekim Çernobil Faciası ile meydana gelen ve bitkiler dâhil tüm canlıları kapsayan masif-kesif gen değişimi ile birçok canlı çift-kafalı, tek bacaklı gibi hilkat garibesi hali almıştır. Mutasyonların %99’unun zararlı ve kalanının etkisiz(hissedilmeyen mikro hasarlı) olduğu söylenmektedir. Yararlı mutasyon örneği mevcut veriler içinde yoktur. Sadece bazı bilimdışı iddialar kapsamında değerlendirilebilecek, örneğin orak hücreli anemi genetik bozukluğunun sıtmaya koruyucu etkisi gibi komik iddialar ortaya atılmaktadır. Orak hücreli anemi hastalarının hayati şartlarını değiştiren venöz eritrosit stabilizasyonu bir kenara bırakılıp, sıtma hastalığına dirençli olmalarını bir “fayda” olarak gören Darwin harikalar diyarı hayalperestlerinin ne kadar davalarına kendini adadıklarını görebiliyoruz. Netice itibariyle, mutasyonlar zarar veya yarar versin canlıyı randomize değiştirirler. Zaten organize olmuş bir yapıdan oluşan bir canlının gen bilgisi üzerinde amaçsız oynamaların yarardan çok zarar vereceği aşikârdır. Bu demek oluyor ki, yeni bir tür oluşurken, daha iyi bir genetik sistemi hedef olarak düşündüğümüzde, hedefimizden çok hedeflenmemiş artık canlılar oluşacaktır. Çünkü mutasyonların çoğu(!) zararlıdır.

Yani Darwinci buyruğa uygun olarak, daha sonra itiraz edeceğimiz “mutasyonların makro-dünyaya etkisi”ni anlamlı kabul edelim. Bu etki ile genleri değişen canlıların türleşme yolundaki adımlarının çoğu yanlış yola sapacaktır. Çok küçük bir minimal kısım da organize canlının sağlıklı türünü oluşturabilecektir(diyelim). O halde şimdi yaşayan canlılardan kitle olarak çok daha fazla sayıda sağlıksız ve başarısız mutasyonlu canlı görmemiz gerekir. Bu canlıların sayısı mevcut olanı katlamalıdır. Ergi Deniz Özsoy gibi Türkiye evrimcilerine göre bu canlıları diğerleri yemiştir! Bu fosillerin neden olmadığına dair bilimsel komedinin evrime negatif bir argüman olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bir açıklayamama durumudur. Oysaki sözümüz tersini açıklama idi.

Değil, ara geçiş sürecinde hastalıklı ve mutasyonları canlıları olması gerekenden kötü hale getirmiş örneklerin yeterli sayısının varlığı, ara geçişi sağlayacak sağlıklı olan zincirin diğer halkaları dahi yoktur. Yani evrim ağacı olarak anlatılan hayali yapının gerçekten gösterilmesi için, insanla tavşanın arasındaki tüm farkları basamak basamak aktaracak canlı örnekleri gerekir. Tavşanla ortak akraba olan insan dikey olarak aşağı inmekte, tavşan ise çatallanmaktadır. Bütün çatalların bütününü düşündüğümüzde ve ortak bir yerde buluştuğunu varsaydığımızda bunları birbirine birebir bağlayacak kadar sık şekilde canlı çeşitliliğinin en eski tavşandan itibaren geçen sürede bulunması gerekirdi. Oysaki hiçbir fosil bulamıyoruz. Devasa bir fosil buluntusundan teorik olarak bahsettiğimizin altını çizmek gerekir. Çünkü evrimci tayfa genelde her bulduğu canlıyı birer ara geçiş örneği olarak sunmaktadır. Evrim Teorisi’nin arzu edilen ispat şekli birkaç veya yüzlerce ara geçiş formu ismi sayılması veya resmi gösterilmesi değildir. Meselenin özünü anlamamış birçok biyolog(!) dahi bu yanlışı yapmaktadır.

Arasında uçurum olan milyonlarca tür varken bunların birleştiricisi olacak fosillerin bulunması gerekiyor. Bu fosiller aslında yok. Ancak olduğunu iddia edenler için şimdiki canlıların sayısından daha fazla fosil olması gerekirdi. Dawkins’e göre bunlar çürüdü, Ergi Deniz Özsoy’a göre bunları birileri yemiş! Bize göre bunlar aslında hiç orada değildi. Neticede ortada bir ara geçiş formu yok. Tekrar vurgulamak gerekir, ara geçiş formu yok denince “işte bunlar ara geçiş formları” diye listeler veriliyor. Bu tür insanlar olan biteni hiç anlamamış kategorisindedir. Çünkü istisnasız bütün canlılar zaten başkalarının ara geçişidir. Tür ismi sayılmasına gerek yok, her tür evrim varsayılırsa ara geçiş anlamına gelecektir. Ancak bizim istediğimiz şey, aslında bizim değil, evrimin net olarak ispatı için arzulanan şey mevcut türlerin gerçekten evrildiğini “pratik açıdan” gösterecek türlerin arasındaki boşlukları dolduran ve sayıları teorikte mevcut canlılıktan fazla olması gereken fosillerdir. Aslında burada tür isimlerinin anlamsızlığı vurgulanmalıdır.

2. Mutasyonların Tür Oluşturma Kapasitesi

Mutasyonlar, Evrim Teorisi’nde doğal bir seçimin etkisi ile türleşmeyi sağlar. Canlılarda genetik değişim olur, bu değişim yapılara yansır ve yapılara yansıyan değişikliklerin avantaj sağladığı canlı rekabeti kazanır. Kazanılan rekabet sonrası sadece iyi mutasyon yapmış canlılar yaşar ve iyi mutasyon frekansı birikir. Çok yüzeysel düşünüldüğünde bu şekilde bir evrim şeması çizilebilir.

Her şeyden evvel mutasyonlar, mikromutasyonlar olarak çok yavaş ilerler. Bir neslin diğerine geçişinde bu mikromutasyon hissedilmeyecek kadar az yapısal değişikliğe sebep olur. Bu değişiklik de rekabet ortamında bir değişim yapmaz. Bu mikro-değişikliklerin de kimde olduğu anlaşılmaz. Devam eden mutasyonların kimden devam edeceği de bu yüzden her nesilde tekrar baştan randomize gerçekleşir. Bu yüzden mikromutasyonların makro-değişiklikte bir fark yaratmaması, onların birikmemesine sebep olur.

Mutasyonların birikmesini şartı şudur: bir canlının diğer nesle geçene kadar zamanı vardır. Mutasyonlar olduktan sonra bunun makro-değişiklik sağlaması gerekir. Bu makro-değişiklik bir canlının ömrü dâhilinde olmalıdır ki, canlının rekabetine bir katkısı olsun. Katkısı olması da yetmez. Çünkü rakibini öldürmesi ve kendi gen frekansını arttırması gerekir. Bu şekilde mutasyonun olduğu canlıların sayısı artmış olur ve mutasyon kendisini aktarmış olur. Bu mutasyonun üstüne başka mutasyonlar olduğunda bunun da bir canlı ömrü boyunca bir makro-değişiklik yaratması ve bu değişikliğin rekabette belirleyici olabilmesi ve sonunda kendi gen frekansını arttırabilmesi gerekir. Bu şekilde mutasyonlar birikebilir. Ancak sorunlar şunlardır;

2.1. Bu makro-değişiklik mutasyonları büyük farklar yaratacak mutasyonlardır. Canlıya ek bir avantaj sağlaması demek, onun rakibini önceden öldüremezken bu mutasyonla öldürebilmesi demektir. Bu demektir ki, bu büyük değişiklik gözlemlenebilirdir. Ancak buna benzer bir mutasyon örneği kaydedilmemiştir.

2.2. Makro-değişiklik aynı zamanda mutasyonun yıkıcı etkisinin hat safhada olduğu riskli bir durumdur. Öngörülere göre bunun olması halinde belki de bütün canlılar ölecekti. Öte yandan canlıların birçoğunda olduğu gibi, insanda DNA onarım mekanizması vardır ve 3 milyarda bir hataya izin verir. Bu da mutasyonların şansını azaltan bir faktördür.

2.3. Bu mutasyonların ilk canlılar açısından çıkardığı sorun da başka bir meseledir. Aynı şekilde onarım mekanizması gibi mutasyonun doğasına aykırı bir sistemin mutasyonlarla nasıl meydana getirildiği apayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak mikromutasyonların bir işe yaramayacağı ve hissedilemeyeceği ve evrimsel doğal seleksiyon ile uyumlu bir mekanizma olarak çalışamayacağı neticesine ulaşabiliriz. Dolayısıyla evrim süreci işlemeyecektir. Teorik olarak genetik düzlemde evrilme ve organizmanın başka bir organizmaya dönüşebilmesi için öngörülen bir mekanizma yoktur. Vurgulanmalıdır ki, mutasyonların birikmesi makro-değişikliğe bağlıdır ve bu da tek bir nesil geçişinde etkin olmalıdır. Aksi halde hissedilmez mutasyonlar kaybolacaktır. Evrim Teorisi’nin temel çelişkisi mekanizması gereği teorik tutarsız olmasıdır.