Archive for Ağustos, 2013


Serdar Ortaç özelinde, Müzik genelinde insanların özgür iradelerinin iptal olduğu bir mesele üzerine bir çift lafımız olmalı. Bakkaldan elma alırken her an için parayı vermeyiverip gerisingeriye dönerek elmaları iade etmek suretiyle bakkalın ülkesinden sonsuza kadar uzaklaşma potansiyelimiz vardır. Ancak bir “alınan nesne” olarak elmadan farklı bir doğaya sahip olan Müzik, işitildikten sonra geri dönüşü asla olmayacak bir yapıya sahiptir. Serdar Ortaç’ın söylemeye başlamasından itibaren artık onu dinlememiş olma potansiyelimizi kaybederiz. Yeni bir yapı kazanırız ve artık eski durumumuza gelmemiz mümkün değildir. Burada bir kavramdan da söz etmek gerekir;

Müzik Eziyeti, bir “eza” olarak karşımıza çıkan ve sosyolojik olarak incelenmesi, hatta hukuki in’ikasının ivedilikle yerine getirilmesi gereken, gerek aktüel gerekse uzun vadeli hayatı derinden etkileyen ciddi psikolojik güce sahip müzik anlayışına atfen kavramsallaştırmaya ihtiyaç duyduğumuz beyan tarzıdır.

Müzik, ses dalgalarından oluştuğu için gözle görülmez. Bu sebeple insanlar gözle görmediğini ciddiye almazlar. Modern teknolojinin insanlara dayattığı yeni düşünce dünyasında gözle görünmeyenlere inanılmamaktadır. Göze görünmediği halde bir sesin hayatın büyük bir parçası olabileceğine her nedense inanmıyoruz. Halbuki müziği oluşturan ses dalgaları, doğrudan doğruya insanın ruh halini değiştirmektedir. Psikolojik bir zeminde, günümüzde müzik türüne göre kişiler iç dünyalarını “tek tık” ile değiştirebilme ayrıcalıklarına sahiptir.

Her gün alışveriş merkezlerinde, restoranlarda, giyim mağazalarında, evlerin içini de çoktan istila etmiş olan televizyon kanallarının bir kısmında; hatta televizyon kanallarının müzik için özel olarak ayrılmamış, diğer tür yayın yapmak amacıyla kurulmuş öteki yayınlarının arka planında fon müziği şeklinde müziğe maruz kalmaktayız. İyi midir, kötü müdür veya doğru/yanlış mıdır diye sormamıza fırsat tanımadan doğrudan ve direk olarak müzik insanı, herkesi işgal etmiş durumdadır. Yeter ki, Serdar Ortaç bu yaza damgasını vurmaya karar vermiş olsun, bütün insanlar onu dinlemek zorunda olmaya hazırlanacaktır!

Melodiler kulağa ulaştıktan sonra artık geri dönüşü yoktur. Dalgalar, insanı ve herkesi etkisi altına alma konusunda beyinle iç kulak masasında bir müzakerede bulunma gibi bir zahmete girmez. Müzik duyulduğu andan itibaren artık hakimiyet kayıtsız şartsız müziğindir! Arzu edenlerin istedikleri her yerde ve her zaman istediği kadar insanı, istediği ruh haline sokabilme hakkının meşru ve makul addedildiği bir dünyada yaşıyoruz. Beynimizin içine sorgusuz sualsiz, “bodoslama”, dilekçe-evrak vermeden, hiçbir şeysiz dalanlara insanlar olarak bir çift lafımız olmalıydı. Neydi o laflar? Birisi çıkıp “hamile kadınlar dışarıda gezmesin” dedi diye ağzı burnunda bir grup kadın sokağa çıkıp eylemler yapmasını biliyorlar, “üç çocuk” ifadesinden mahremiyetlerinin tehdit altında olduğu anlamını çıkartmasını biliyorlar; o halde, içimizden birilerinin çıkıp alenen müzik çalmanın yasaklanması ve kulaklık kullanımının yaygınlaştırılması konusunda hukuki bir çalışma başlatması gerekirdi. Çünkü beynimiz kanımca vücudumuzun en mahrem organıdır, bu sebeple beyinden içeri kalleşçe giren ses dalgaları ile hukuki bir mücadele başlatmak lazım gelir. Alışveriş yaparken, yemek yerken, sokaktan geçerken, yolculuk esnasında veya uçarken beynimizin içine EMRİVAKİ giren bu bilgilerin Beynin Mahremiyeti ile olan çatışmasını ciddiye almak zorundayız!

Kavramlar günlük hayatta kullanımlarıyla bilimsel veya felsefi kullanımlarından teorik bazı farklar taşısa da ortak bir etimolojik geçmişe sahip olduklarından gerçek manaları köklerinde aranmalı, anlamlandırılmaları da bu şekilde yapılmalıdır.

Yağmurlu bir kış günü, gök gürültüleri ve yıldırımların süslediği bir gecenin sessizliğinde, pencereye yaslanmış bir insanın ensesinde bir ıslaklık hissetmesini nasıl anlamlandırmasını bekleriz? Bunu anlamlandırması için rasyonaliteden yararlanır. Hepimiz futbol maçında yukarı atılan bir topun aşağı düşeceğine muhakkak gözüyle bakan insanlarız. Ancak aramızda bunların hareketinin rasyonelliğine inanmayan insanlar olabilir. Neden topun aşağı düşeceğinden bu kadar eminiz? Daha öncesinde sorulması gereken soru: “topun aşağı düşeceği kesin midir?”

Cevaplamadan önce, sonda söylemem gerekeni başta söyleyeyim. “Kesinlik” kavramı “zaman” kavramı ile neredeyse aynı doğaya sahiptir. Zaman kavramını Isaac Newton, içinde bulunduğumuz ve her şeyi kapsayan bir sonsuzluk gibi algılamıştır. Fiziksel teorilerde de Einstein’a gelene kadar ve hatta ondan sonrasında bile insanların kafalarındaki şablon budur. Oysaki zaman denilen hadise insanların yeri esas alarak hareketlerinin önceliği ve sonralığına dair bir hesaplamadır. Einstein İzafiyet Teorisi’nde bunu sade şekilde açıklamıştır.

Mesela bir trenin içinde iken bir taşı yere attığımızda onun bize göre aldığı yol trenin yere uzaklığı kadar olur. Ancak dışarıdan bir kişi bunu izlerken aynı zamanda taşın trenle gittiğine de şahit olacaktır. Ona göre aldığı yol hem trenin yere uzaklığı, hem de düşene kadar tren yönünde gittiği yatay mesafedir. Şayet zaman göreceli değil de, Newton’un dediği gibi mutlak ve bağımsız olsaydı bu taş aynı zaman içinde başkasına göre nasıl daha çok mesafe almış olabilirdi? Yere göre olan zaman ile trene göre olan zaman birbirinden farklıdır. Tren taşla beraber hareket ettiği için trenden bakan kişi sadece taşın dikey hareketini algılar. Ona göre alınan yol sadece dikeydir. Ancak yerdekine göre alınan yol hem dikey hem de yataydır; çünkü yerdeki kimse durmaktadır. O halde aynı zaman geçtiğini varsaydığımızda farklı yolları aynı taşın aldığını söylemiş oluruz. Birisi dik bir yol, diğeri çapraz bir yol almıştır. Ancak aynı taş farklı yollar aldığına göre bu aynı zaman biriminde mi olmuştur? Bunun cevabını Einstein “görelilik ilkesi” ile açıklamıştır ve “referans”ımıza göre zamanın da farklı olduğunu, her referansa göre zamanın hesabının değişeceğini keşfetmiştir.

Zamanın göreli olmasının bize gösterdiği bir sonuca geleceğim. Ben “bu yazıyı yazarken geçen zaman” diye bir şey yoktur. Bu yazının “x noktasına göre” zamanı vardır. Yani Newtoncu zaman anlayışı yanlış ve tutarsızdı. Einstein fark edilmemiş basit bir gerçeği gördü ve algımızı genişleten devrimsel bir noktayı bilim camiasına gösterdi. Ulaştığım sonuç; zamanım olamaz, bir noktaya göre zamanım olabilir. Buradan kurduğum analojiden şuna işaret etmek istiyorum: “kesinlik diye bir şey olamaz”. Sadece iki hadisenin birbirine göre göreli rasyonalitesi olabilir. Yeni bir durum gibi görünse de aslında tüm insanların düşünüşü bu mantık üzerinedir.

Şimdi yağmurlu gecede ensesi ıslanan gencimize geleceğiz. Ensesindeki o his, acaba gerçekten yağmur sebebiyle kırık camın sızdırması ve perdeye sirayet etmesi akabinde temas eden sudan mı kaynaklanmıştı? Yoksa uzaylılar tarafından hologram ışıklandırma teknolojisi ve komşuların yıldırım sesi üreten bir ses sistemini pencereye koymasına ilaveten ensesini mutasyon geçirerek büyük dile sahip olmuş bir baykuşun yalaması sonrasında ıslak hissetmesinden mi ileri gelmekteydi? Buna benzer bir örnek olarak bir insanın sadece 20 tane bilet çekmesi ve hepsinin büyük ikramiye çıkması durumunu düşünebiliriz. Her ne kadar istisnasız tüm insanlar birincisinin basit bir yağmurdan ibaret; ikincisinin de bir hile olduğundan emin olduğunu söyleyecekseler de bunun neden böyle algılandığı üzerine düşünmemiz gerekir. Neden ve nasıl eminiz?

Aslında bakıldığında 20 kere üst üste piyangoyu tutturma olasılığı bir şekilde mümkündür(possible) ancak muhtemel(probable) değildir. İnsanın mantığı ve semantiği bu rasyonalite farkını esas alır ve en mümkün ve muhtemel olanı kabul ederiz. Bu imkan ve ihtimal bir düzeye ulaştığında bundan artık şüphe edilmez. “Kesinlik” kavramı da bu durumlar için üretilmiş bir kelimedir. İnsanların bir kısmı bu kelimenin esas anlamını idrak edemeyişleri sebebiyle günlük hayattaki basit şeylerden bile şüphe etmemiz gerektiğini düşünerek bir düşünce çıkmazına girebilirler. Hatta bazı düşünürler kendi varlıklarının kesinliğinden şüphe etmiş, sadece kendi varlıklarının mümkün olduklarını ve kalan dünyanın algı olduğunu(solipsism) söyleyebilmiştir. Misalen Descartes, düşünülenlerin olmasından şüphe bile edilse, “düşünülme”nin var olmasından hareketle bir varlığın kesinliğinden bahseder ve “Düşünüyorum o halde varım” demiştir.

Şüphe edilenlerin varlığına sıra gelmeden önce, şüphenin olduğunun kabul edilmesi gerekir. Çünkü varlığın olmadığını söyleyebilmek ancak var olmakla mümkün olduğuna göre varızdır; yani gerçekten Descartes’in dediği gibi düşünüyorsak var olmamız gerekir. Sadece bizim varlığımız değil, diğer varlıkların da olduğunu düşünürüz. Çünkü birçok bilinçli varlığı görüyor aynı zamanda bilinçsiz olanlarla karşılaştırarak “bilincin” farkını anlayabiliyoruz. Bu durumda bizim “kesin bilgi” adı verilen -aslında hileli- tabire ihtiyacımız yoktur. Biz sadece tüm “bilinçli” dediğimiz varlıklarla ilişkilerimizin birer halüsinasyon olduğu ihtimali ile “gerçekten var” olma ihtimalinin hangisinin daha rasyonel olduğuna karar vermekte gecikmemişizdir. Bu herkes için apaçık bir gerçektir, kendiliğinden kabul edilmiştir.

Hayatımızda karşılaştığımız hadiselerin yorumunu rasyonalite kriterine göre yaparız. Çok düşük ihtimal de olsa doğru olabilir şeklindeki düşünceler rasyonel açıdan incelenir. Bir durumun olması ihtimali matematikte 10 üzeri 50’den daha düşük olduğunda imkansız kabul edilmektedir. Bu kabul pratik fayda sağlamak için olsa da kararların doğru verilmesinin bir güvencesidir. Yani kendimizin var olmadığını düşünmemiz ile bu türden küçük bir ihtimalin mevcudiyetini düşünmemiz birbirine olasılık küçüldükçe yaklaşacaktır. Bu sebeple yaşamımızda mantıksal metod olarak kullanmamız gereken bu tür kuralların olması gerekir. Bu kuralların doğru söyleme ihtimali, yanlış söyleme ihtimalinden daha fazladır.