İnsanın özgür bir şekilde seçim yapabilmesi kendisine biçtiği anlamı belirler. Özgür olmak demek, eylemleri ve(ya) düşünceleri insanın öyle istediği için öyle eyleyip düşünmesi demektir. Genel anlamda bir Tanrı’nın eseri olarak insan özgür kabul edilmek zorundadır. Çünkü herhangi bir akıl yürütme, mantıksal, felsefi, düşünsel süreç ile Özgür veya olmadığımızı anlayamayız. Yani özgür olmadığımız bilgisine aklın yardımı ile ulaşmamız mümkün değildir. Hatta Özgür olmamak veya olmak üzerine düşünemeyiz. Peki şimdi ne yapıyoruz? Şimdi Özgür olduğumuzu farkında olmadan kabul ettikten sonra bu kabulün üzerine düşünüyoruz. Yani düşünsel sürecin sonunda potansiyel farklı sonuçlara ulaşamayacağımız için bu bir diyalektik süreç değil.

Özgür olmadığımızı söylersem ne olur? Bunu ancak özgür olduğumuzu kabul ettikten sonra sanki hiç öyle bir şey yokmuş gibi yaparak yapabilirim. Bunu biraz daha açalım. Diyelim ki Özgür insan diye bir nesne yok. Hiçbir insan kendi kararını kendisi vermiyor. Sadece belli başlı saiklerin etkisi ile hareket ediyor. Yani tüm oluşların(sonuçların) sebebi önceki durumlar denebilir. İnsanın kararları da bir oluş olduğuna göre, bu durumda bu kararların verilmesini sağlayan şeyler sadece ortam, mevsim, yaşanan çağ, ülke gibi tamamen dış etkenler. Yani her insanın kararı, Nedensellik zincirinin bir halkasından ibaret olur. Başka bir ifadeyle insanın her oluşu, Nedensel Domino Taşları’ndan bir taştır. Hiçbir etkisi, artısı veya eksisi yoktur. Sadece kendisinden önce etkilendiği sebeplerin doğal sonucunu vücuda getirir. Yani bu şekilde Karar diye bir hadise olmadığı için, her sonuç tek bir sebebe dayanır. Evrenin başından sonuna kadar bütün olaylar Deterministiktir. Yani Evrenin başından itibaren yeterli bilgiye ulaşılabilirse Evrenin sonuna kadar her şey hesaplanabilir. Bir olayın iki farklı sonucu olamaz, tek bir sonucu olur. Bunu da her bilgi edinilirse, -Misal Tanrı gibi bir varlık her bilgiyi alabilir- bilinebilir.

İnsanı bir anlığına Özgür olmayan bir varlık kabul ediyoruz. Bu durumda sadece insanın kararları değil, Varlık diye bildiğimiz her ne varsa, bunların hepsi belli doğa yasalarına göre hareket ediyor demektir. Eğer Özgür olsaydı yasalara göre hareket etmezdi, çünkü Özgürlük her an her şekilde karar alma potansiyeli taşır. Bütün varlıklar ve insan bu doğa yasaları diye tanımlanan, doğada gördüğümüz belli değişmeyen kuralların dışına çıkamayacağına göre daha henüz kimse oluşmadan 4 milyar sene önce bile ne olup biteceği bellidir. Çünkü işler tıkırında olduğu için, öyle ya da böyle hesaplanabilir. Bu demektir ki, insan düşünemez. Çünkü bir robot gibidir. Sadece kendisine yüklenmiş yazılımın gereklerini yerine getirmiş olur. Kendisi düşündüğü için değil, beyni harekete geçip, bacaklarına sinyal gönderdiği için koşar. Aslında burada bir fikir, akıl, duygu yoktur. Sadece şimdilik beyin dediğimiz organdan çıkan uyarılar kaslara ulaşmakta ve hareket gerçekleşmektedir. İnsana insan, hayvana hayvan demek için veya başka isimler koymak için bir sebep yoktur. Bilgi yoktur. Sadece Tanrı açısından bu işleyişin bilgisi onda bulunabilir. İnsan adını şimdiki düşünsel yolculuğumuz sırasında -dışarıdan- verdiğimiz düşünülürse, aslında insan da yoktur. Sadece bir şeyler dolanıp durmaktadır. Sadece Tanrı’nın bilgisi kendisine göre vardır, o varlıklara isimler verebilir. Bunu insan dediklerimiz bilmez. Hatta insanlar kendi arasında konuşsa bile, yani birbirlerine “biz insanız” deseler bile ve günümüzde olan bütün kültür, sanat, teknoloji olsa bile yine de İnsan’ın bilgisi yoktur. Çünkü o sadece önceden içine ne yazılmışsa onu tekrar etmektedir. Gerçekte düşündüğü filan yoktur. Dışarıdan düşünüyor gibi görünmektedir. Özgür olmadığını varsaydığımız için kendisinin bir inisiyatifi, kararı, seçimi olamaz. Var olduğunu bilmez, bilgisi ve bilebilme yetisi yoktur.

Yani biz düşünmeye başladığımız ilk saniyeden itibaren, zaten düşünebildiğimizi anlamış oluyoruz. Aslında düşünebildiğimizi düşündüğümüzde anladığımıza göre bu Özgür olduğumuzu daha baştan kabul etmemizdendir. Tam tersi durumda düşünmüyor olurduk. Elimiz, kolumuz, ağzımız oynardı; ağzımızdan ses çıkardı, kulağımızdan ses girer bu sese vücut tepki gösterirdi; ancak bunların hiçbirisine Dinleme, Konuşma, Toplantı denemezdi. Descartes’ın ifade ettiği “Cogito, ergo sum(Düşünüyorum, o halde varım).” ifadesi bu açıdan anlamsızdır. Çünkü var olduğumuzu anlamak için düşündüğümüzü kavramış olmak gerekçe gösterilemez. Zaten var olmasak nasıl düşüneceğiz? Düşünüyorum kelimesinin içinde daha bir çıkarım yapmaya kalkmadan -anında- bir “varım” manası mevcuttur. Ayrıca var olup düşünemiyor olma durumumuz Özgür olmasaydık mümkündü. Var olmak düşünmekten önce gelir, o yüzden düşünme ona gerekçe yapılamaz. Var olmak ispatlanamaz, çünkü her ispat ondan daha dolaylı haldedir. En temel gerçek -kendimiz için- var olduğumuzdur. Onun doğrusu şöyle olmalıydı: “Düşünüyorum, o halde Özgür’üm”. Hatta Özgürlük de ispatlanamaz. Çünkü ispat için kullandığımız mantık, akıl yürütme süreçlerine başladığımız andan itibaren cümleye Özgür olduğumuz varsayımıyla başlamış oluyoruz. Yapılabilecek tek şey Özgür olduğumuza İnanmak veya Özgür olmadığımıza inanmaktır. İspatla Özgür olmadığımızın gösterilmeye çalışılması bir saçmalık olur. Yani Özgür olmadığımızı iddia eden bir insan bunu ispatladığı için iddia edemez; sadece buna pür İnanç’ı olabilir. Başka düşünsel bir malzemesinin olması imkansızdır.

Özgür olmanın Tanrı ile bir ilişkisi de vardır. Olabilirdi ki, Tanrı insanları yaratmış ve kararları olmayan otomatlar olarak inşa etmişti. Böyle bir yaratılıştan sonra insanlar da diğer maddeler gibi hareket eder, hatta şimdikinin aynı olaylar gerçekleşirdi. Ancak bu sadece Tanrı açısından bir film seyretme kabilinden bir Anlam’dan öte bir şey ifade etmezdi. Yani İnsan bir özne olmadığı için onun açısından bir anlamı olmazdı. Böyle bir şeyi bir Tanrı niye yapsındı? Bize ne? Ancak İslam özelinde bakacak olursak Allah böyle bir şey yapamaz. Çünkü İnsanlara bir Din göndermiş olan, İnsanı evrenin yaratılış sebebi gören(Bakara, 29), yani İnsan açısından bir Anlam’a atıf yapan bir Tanrı söz konusudur. Ayrıca Cennet ve Cehennem kavramları tamamen Ödül-Ceza sistemi olduğu için bunun bir İstihkak-Liyakat şeklinde İnsanın “kazanmış-kaybetmiş” olmasına bağlı olması gerekir. Yani insanın Özgür bir seçimle Hak ederek buna ulaşması gerekir. İslami perspektiften Tanrı ve diğer kavramların anlam kazanabilmesi için insanın Özgür olması gerekir. Aksi sadece amaçsız/film seyircisi bir Tanrı’ya atfedilebilir.

Reklamlar