Archive for Nisan, 2014


Evrimcilik düşüncesinin karakteristiği tüm canlıların ortak bir ataya sahip olduğunu iddia etmesidir. Canlıların tamamının genetik olarak kodlanmış bilgi sistemi olduğu yakın zamanda tüm detayları ile keşfedilmiştir. Bu açıdan baktığımızda canlıların evrilmesinin genetik düzeyde olması gerektiği gerçeği ile karşılaşırız. Yani daha hiç canlı yokken, 3.6 milyar sene evvel öyle bir değişiklik olmalıdır ki, genetik bilgi üretilmelidir. İlk olarak nasıl bir hücre DNA’sı veya daha farklı bir bilgi sistemi oluştuğu sorusunu es geçelim. En eski bilinen hücrenin günümüz bilimine göre 3.6 milyar sene öncesine ait olduğu tespit edildiğine göre şimdiye kadar var olan tüm canlıların da ondan evrimleştiğini düşünürsek bu bilgi artışını açıklamak zorunda kalırız. Yani elimizin, kolumuzun, gözümüzün bilgisi genetik sistemimizde vardır. Ancak ilk hücrede bunlar yoktur. Bunlar Evrim’e göre bin yıllar süren süreçte oluşmuştur. Peki oluşabilmesi çok yavaş olduğuna göre gerekli olan şey nedir? Tabi ki, genetik bilgi artışı. Yani yeni ve olmayan bir bilginin bir şekilde var edilmesi veya olması.

Genetik bilgide değişimlere veya bozulmalara “mutasyon” denir. Ancak bilinen mutasyonların tamamı canlının sistemini bozar. Çünkü zaten var olan bir sistem vardır. Sisteme yararlı olan, bilgiyi arttıran, yeni bir işlev kazandıran, önceden olmayan bir özelliği var eden bir değişiklik olursa buna “faydalı mutasyon” diyeceğiz. Faydalı mutasyon var mıdır? Evrim’in olabilmesi için binyıllar boyunca sayısız faydalı mutasyon varsaymak zorundayız. Ancak “gözlemsel olarak tespit edilmiş” bir faydalı mutasyon örneği var mıdır? Evrim Teorisi’nin bilimsel bir tez olabilmesi için bunun gibi “teorik düşünceyi teyit edici” deneysel desteklere ihtiyacı vardır. Eğer faydalı mutasyon hiç yoksa Evrim Teorisi’nin öngördüğü gibi “doğal seçilme”nin bir işe yaraması mümkün olmaz. Çünkü ortada seçilecek canlılar oluşamaz. Önce seçilecek canlıların oluşması gerekir, oluşması için de “canlıların bilgisinin” genetik olarak oluşması gerekir.

Evrim Teorisi ile ilgili yayınlarda birçok “faydalı mutasyon” örnekleri listelenir. Ancak faydalı mutasyon ile zararlı mutasyonu birbirinden nasıl ayıracağız? Herhangi bir mutasyonu işaret edip, bu faydalı mutasyondur dendiği zaman o mutasyonun faydalı hale gelecek hali yoktur. Bunun belirli bir tanımı olmalıdır. Mesela insan ile balık Evrimciliğe göre akraba olduğu için zamanında balık gibi olan bir ata canlının genetik değişim geçirmesi ile insan ve günümüzdeki balık canlıları oluşmuştur. Biliyoruz ki, balık ve insanın yapısı çok farklıdır. Yani balığın geninde onu insan yapana kadar birçok değişiklik olması gerekir. Bu olurken mesela idrar sistemi “amonyak atmak yerine” insandaki gibi “üre atan sistem”e dönüşmelidir. Yani sistemi olduğu gibi değiştiren bir mutasyon silsilesi olması lazımdır. Çünkü balığın sistemi zaten suya insan kadar ihtiyacı olmadığı için ortama uygun şekilde amonyak atan sistemdir ve yapısına uygundur. İnsanın sistemi de su tasarrufu yapan, biraz daha az toksik madde olan üre maddesini atacak şekildedir. Bu sistemin bilinen pek çok detayları; organ sistemleri, özelleşmiş çok karmaşık dokuları vardır. Olduğu gibi hepsinin değişmesi “önceki sistemin bilgileri silinirken, diğer sistemin yazılması” işlemlerini gerektirir. Yani genlere yeni sisteme ait “işlevli genler” oluşmalıdır. O halde mutasyonlar bir bilgi katmalı. İnsan gibi göreli olarak çok kompleks bir canlıyı deneylerle test etmek mümkün olmadığı için bu tür Evrilme olayları bakterilerde veya genetik hacmi düşük diğer canlılarda test edilebilir. Bu yüzden Deneysel Evrim adı altında çalışmalar yürütülür. Şimdi faydalı mutasyon örneğinin bu bilgiler ışığında nasıl olması gerektiğini saptamaya çalışalım.

(1) İlk olarak faydalı mutasyon dediğimiz genetik değişikliğin “genetik bilgi artışı”nı sağlaması gerekir. Yani önceden var olmayan bir gen bilgisi(ve fenotipini) üretecek. Çünkü bildiğimiz kadarıyla ilk hücrenin genetik hacmi çok azdır. Daha az kompleks olup daha çok gene sahip canlılar olsa da bu bazı özel şartlarda böyledir. Genel anlamda bir özelliğin kazanılması durumu “gen artışı” sayesinde mümkün olur. (2) İkincisi, gen artışı canlıya rekabet, ortama uyum sağlama, üreyebilme açılarından fayda sağlamalıdır. Yani genetik olarak bir genin rasgele artışı, ikiye katlanması(duplikasyon) gibi durumlar sonucu hücre veya canlı zarar görebilir. Mesela insanda 16. Kromozom her hücrede iki adet olmasına rağmen, bazı genetik bozukluklarda bu üçe çıkar ve Trizomi 16 adı verilen bir hastalık meydana gelir. Bu bozukluğu taşıyan canlı doğmadan ölür ve insandaki en sık trizomi şeklidir. Yani gen artışı olmasına rağmen, hem bilgi artışı yok, hem de fayda yoktur. Bizim aradığımız ve olduğunu ispat etmeye uğraştığımız mutasyon şekli olan faydalı/fonksiyon arttırıcı mutasyonun bu özelliklere sahip olması gerekir. Peki deneyler ve şimdiye kadar gözlenmiş canlılar arasında böyle bir faydalı mutasyon örneği var mıdır? Bu konuda bilinen en ünlü deney Lenksi deneyidir. Yaklaşık 30 sene süren ve bakterileri 50.000 nesil kadar üretip genetik değişikliklerini inceleyen bu deneyde Richard Lenski bir “mutasyon” saptamıştır. Bu da bakterilerin önceden sitrat tüketmemesine rağmen, artık tüketir hale gelmesi değişikliğidir. Besin olarak sitratın tüketilmesi için gerekli enzimler bakteride vardır ve oksijensiz ortamda bunu tüketmektedir. Mutasyon ile artık oksijenli ortamda da tüketir hale gelmiştir. Bu şekilde bir gen artışı olmamıştır. Yani faydalı mutasyon değildir. Üstelik ortamda glikoz bulunduğu zaman mutasyona sahip olan yeni bakterilerin rekabet şansının daha az olduğu saptanmıştır. Yani Lenski’nin deneylerinde bile faydalı bir mutasyon örneği 30 seneye rağmen bulunamamıştır.

Faydalı mutasyon olmaması Evrimcilik görüşünü temelinden sarsar. Çünkü bilgi artışı olmadan doğal seçilme ile seçilecek canlı olmayacaktır. Bazı Evrimsel biyologlar da birçok mutasyon örneği gösterip “bunlar faydalı mutasyonlardır” demektedir. Ancak söyledikleri gibi onlar gerçekte faydalı mutasyon değildir. Çünkü önceden belirtildiği gibi fonksiyon arttırıcı, bilgi artışı sağlayan, rekabet şansını arttıran, genetik düzeyde tespit edilmiş tek bir örnek bile yoktur. Kısacası “faydalı mutasyon” Evrimciliğin ispatlanması için 30 sene deney yapacak kadar önemli bir konusudur. Bir nevi olması istenen, özlenen, doğmayan çocuğu diyebiliriz. Evrimcilik bunu evlat edinmesine rağmen kendi çocuğu gibi göstermeye çalışmaktadır.

Reklamlar

Bütün insanların kendilerine göre bir “haklı gelme” sevdası vardır. Haklı gelmek isteriz. Haklı olmamak kimsenin tahammül edebileceği bir şey değildir. Çünkü haklı olmayınca çelişkili olmuş oluruz. Demek ki haklı olmak veya kendimizi haklılaştırmak(self-justification) zorundayız. Bu psikolojide Bilişsel Çelişki Kuramı’nın gereğidir. Kimse bundan kaçamaz. Kaçamadı da.

Kaçamayanlar arasında Neo-ateizm kervanının yolcuları da var. Mesela Richard Dawkins son yıllarda bestseller kitaplarıyla ateistlerin rehberi haline gelmiş bir yazar olarak haklı gelmenin en bariz örneklerini kitaplarında işlemiştir. Aynı şekilde Victor Stenger gibi ateist fizikçiler de aynı yolun yolcusudur. Bildiğimiz Klasik ve Modern Mantık yasalarını delip geçen, popüler, yeni(!) fikirleriyle adeta beyin fırtınası koparmaktadırlar bu insanlar. Tanrı’yı laboratuvara sokarak ona işkenceler yapmayı planladıkları için, davalarında haklılaşmak için her yolu denemeye hazırlar. Tabi birçok insan bu yazarların kaleminden dökülenleri kutsal bilim yasası(!) sandığı için bunlara cevap verirken bile yazarların kurduğu kavram dünyasından dahi çıkamamaktadır yazık ki. Buna küçük bir örnek vereyim.

Mesela Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı adlı kitabında evrenin hiçbir yerinde dünya gibi bir gezegenin olmadığını konu eder. Üzüntüsünden adeta kahrolmaktadır. Canlılığın oluşabilmesi için Dünya’nın Güneş sisteminde tam Goldilocks kuşağında bulunması gerekmektedir ve öyledir. Yani daha uzak olunca canlılığa izin vermeyen soğuklar, daha yakını da sıcakları getirir. Aynı zamanda Galaksi içinde de Goldilocks kuşağında olunması gerekir ve Dünya oradadır. Olmasaydı canlılık oluşamazdı. Güneş sistemimizin de çift yıldızlı değil, tek yıldızlı olması gerekir ve güneşimiz tektir. Yani canlılığın oluşabilmesi için aynı anda birçok şart sağlanmalıdır. Bu yüzden Dünya çok nadir bulunan bir yerdedir. Richard Dawkins tüm bunlara bakıyor ve diyor ki; dünya bu kadar çok zor bir ihtimal ile olmuş. Neden olmuş ki? Kendiliğinden bakıldığında o kadar çok düşük bir ihtimal ki evrende o kadar gezegen bile yoktur. O zaman Dawkins bunun kendiliğinden “istatistik”lere aykırı olduğunu keşfettiği için bir çözüm bulur: Dünya sayısını arttırmak! Neden mi? Çok basit. Bunun gibi 1 milyar tane daha Dünya olsa ve canlılar orada da bulunsa diyebiliriz ki şu kadar ihtimalde 1 değil, şu kadar ihtimalde 1 milyar. Yani olasılık artıyor. Demek ki ne kadar çok Dünya bulabilirsek kendiliğinden olma ihtimali o kadar artacak. Bu yüzden Dawkins yeni dünyaların ve Uzaylıların aşkıyla mecnuna dönüp çöllerde uzaylı aramaktadır! Keşke bir sürü uzaylı bulundu haberi daha çıksa… Keşke UFO gören masum köylülerin nüfusuyla bir şehir inşa edilse ve banliyölerinde Dawkins’e bir bahçeli ev düşse… Rüya gibi.

Aslında Dawkins’in bu hayali bile akla ve matematiğe uzaktır. Çünkü 1 milyarcık bir dünya sayısı hiç de yeterli olmayacaktır kendi verdiği zorluk oranına göre. Ancak bu konumuz değildi. Konumuz Richard Dawkins’in son kertede ne yapsa da uzayda daha çok dünya, daha çok düzen, daha çok canlılık mekanı bulma çabasıdır. Bu konuda öyle bir iştahı, iştiyakı vardır ki sormayınız. Yani Uzaylıların olmasını, evrende yalnız olmamamızı, başka galaksilerde yaşayan Triceraton gezegeninin gerçek olmasını çok istemektedir. Medyada çıkan NASA Mars’ta su buldu gibi ümit besleyen ucuz haberler onu kesmez, milyarlarca medeniyet olmasını bilimsel olarak laboratuvar tüplerinde deney yaparak ispatlamak ister adeta. Burada vurgulamak istediğim tek şey buydu. Yani uzaylılar arttıkça evrenin Tasarımı düşüncesi zayıflayacak ona göre. Yani ne kadar çok Dünya gibi yer varsa o kadar Tanrı’sızlığa yolculuk edecekmişiz Dawkins’e göre. Bu sonuç ilk nokta.

İkinci noktaya gelelim. İkinci kahramanımız da Victor Stenger ve Başarısız Hipotez: Tanrı adlı kitabı. Stenger evrende çok fazla boş yere yaratılmış(!) şey olduğunu düşünüyor bir ateist olarak. Yani diyor ki bir Tanrı olsaydı, bu kadar boş araziyi neden yaratıversin? Dünya evrenin içinde bir zerre bile etmezmiş ki, neden bu kadar küçük bir yer için koca evreni yaratma zahmeti çeksin Tanrı? Hani Evrenin çapı mesela 150 milyar ışık yılı. Dünyanın çapı da 12 bin kilometre. Tanrı niye bu kadar israf etmiş diyor Stenger. Ona göre doğru yaratım 150 milyar’a 12 bin olmaz, mesela 50 milyar kilometre olsaydı ne kadar mantıklı olurdu değil mi? O zaman hemen iman ederdi. Yani bu sayıların ne zaman ÇOK ne zaman AZ olduğuna karar veren kim diye soranlar olur belki. Öyle bir ölçüt mü var? İsraf hangi orandan sonra oluyor? 150 ışık/12 km israf, onu Stenger’dan biliyoruz da alt sınırı nedir acaba? Sözün kısası öyle bir şey yok. Yani Stenger’ın ilmi bir esasa dayandırmadığı İsraf Cetveli’ni bir tarafa bırakalım. Savunduğu şey tam olarak ne? Şu: Ne kadar çok Dünya dışında boşu boşuna(!) gezegen ve madde varsa o kadar Tanrı’sızlığa yolculuk edecekmişiz! Peki bu cümle bir yerden tanıdık geliyor mu? İlk nokta’da Dawkins ne kadar çok Dünya benzeri canlı bulursa o kadar Ateizm güçlenecek demişti, şimdi de Stenger tam tersini söyleyerek yine Ateizm’i güçlendiriyor! Tabi bu bilim adamları(!) kesinlikle birbirlerinin kitaplarını hahişkar bir surette takdir ederler. Ancak meseleye biraz Mantık açısından bakıldığında bir Totoloji görülür. Şöyle ki:

-Canlılık Evren’de çokça varsa Tasarım yok(?) demek ki, Ateizmi ispatladım(Dawkins).
-Canlılık Evren’de çokça yoksa İsraf var demek ki, yine Ateizmi ispatladım(Stenger).

Bu görüşlerin ikisi de bambaşka yönlerden saçmalamış ifadelerdir. Ancak tekrar vurgulayayım, konumuz bunların eleştirisi değildir. Konumuz kendisini ateist olarak tanımlayan Neo-ateizm akımının savunucularının Haklılıklarını nasıl ispatlayacaklarını şaşırmalarıdır. O kadar güzel bilim yapıyorlar ki, hangisi ile Tanrı’yı yensem diye “Delil Beğendiremiyoruz”. Bir maymun iştahlılık, bir sabırsızlık var. Hangi yönden bakıyorlarsa Tanrı’yı yine de çürütüyorlar. Bunların ikisi de bilim adamı ve profesör! Yani ne olunca Tanrı veya evrenin Tasarım’ını insan kabul edecek? Nasıl edebilir? Hem de Dawkins gibi Tanrı’yı bilimin bir konusu olarak gören, Stenger gibi Tanrı’yı bir hipotez gibi bilimsel olarak incelediğini söyleyen insanlara bunlar çok anlamlı sorular olsa gerek! Görüldüğü gibi yeni ateistlerin her duruma ayrı bir yoldan Tanrı’yı çürütecek açıklamalar bulmaları onların ne kadar tepkisel bilim yaptıklarını gösteriyor. Tepkisel Bilim.

Halbuki Dünya’nın dışında ne kadar çok İsraf(!) varsa; Dünya’nın kendiliğinden olma olasılığı o kadar düşecektir. Yani ne kadar çok tasarım dışı varlık varsa, Tasarım’ın vurgusu o kadar artar. Bir Afrika kabilesinin ortasına Coca-Cola tenekesi uçaktan düşse insanlar bunun BURALI olmadığını düşünür. Neyle ilişkilendirdikleri önemli değildir, önemli olan bunun kendi başına olduğunu gördükleri birçok şeyden FARKLI olduğunu anlamalarıdır. Biz de kendi başına olduğunu gördüğümüz çok şeyin içinde AZ ve SIRADIŞI olanları kavrıyoruz. Bu ne kadar az ise o kadar FARKLI’dır. Mesela o Afrika kabilesine her gün Coca-Cola tenekesi düşseydi bunu yağmur gibi algılarlardı ve bir KASIT’lılık görmezlerdi. Halbuki yine görmeleri gerekirdi, ancak VURGULANMIŞ olmazdı. Tıpkı Dawkins’in çok dünyalar olduğunda dünyanın tasarımının öneminin yitirileceğini sanması gibi. Yitirilmezdi, ancak vurgusu azalırdı. Şimdi ise tüm evrende sadece bu kadar zor oluşabilen bir Dünya var ve bu çok can sıkıcı. Bu israf da değildir. Çünkü vurgulama ve insana bir mesaj verme amacı olabilir.

Tasarımsızlığın Tasarımı ile Tasarım’dan daha çok şey anlatılır. Tasarım sadece tasarımdır. Ancak Tasarımsızlığın içindeki Tasarım, tasarımın tasarım olduğunun anlaşılmasını özellikle amaçlama gibi bir mesaj da içerir. Bu da Stenger’in İsraf vehminin cevabıdır. Dawkins’e ise cevap vermeye gerek yoktur. Çünkü Uzaylı medeniyetlerin bulunamadığı her saniye ona her an cevap vermektedir. Biz niye kendimizi yoruyoruz?

Hermenötik Üzerine Not

Geçmişte yazılmış bir metni nasıl yorumlarız? Yorumlarken Anlam kaybına sebep olmamak için ne yapabiliriz? Diller arasındaki geçişlerde sağlıklı bir aktarımı sağlamak için neye dikkat etmemiz gerekir?

hghg

“Nasılsın?” denince insanlar “İyiyim” der. Şöyle düşünen insan var mıdır: “Nasıl mıyım, Ne asıl mıyım? Aslımı mı soruyorsun? Neyimin aslını? Aslım şudur ki…” Var mı böyle insan? Yok böyle insan. Olmamalı da. Çünkü Dil’in sosyal hayatta bir Bağlam’ı(context) vardır. Bir kelimesöylendiği o anda Özne, Nesne ve Bağlam arasında hemen bir yere yerleşir. Mana’yı yüklenirken Sözlük, Gerçek, Yan, Mecaz anlamları Bağlam’a göre zuhur eder. Nuh’a gemisine “Her hayvandan bir çift al” dendiğinde Nuh için HAYVAN kavramı anında şekil alır: “1. Gemiye alacağım hayvan, 2. Alabileceğim hayvan, 3. Çift aldığıma göre üresin diyedir, üremesi bana hizmet içindir, demek hizmetimdeki hayvan.” Çünkü her kelime söylenirken kendi söylenme evreninde “anlamlanır”. Nuh bu yüzden gemisine evcil hayvanlarından birer çift alır. İçine gergedan, zürafa, sinek gibi hayvanları koymayı düşünmez. Aklına gelmez çünkü. O sözü öyle anlamaz. Bizim de Nuh ne anlamışsa, onu aktaran tarihi bir metni öyle anlamamız icap eder.

Tarihi bir metin olan Kuran’ın yorumu da yazarın niyetine göre yapılabilir. Buna hermenötik metod denir. Bununla birlikte tarihsicilik(historicism) gibi hatalı yaklaşımlarla bazı Kuran hükümlerinin günümüzde artık geçerli olmadığını iddia eden (ör. Fazlurrahman ve Ankara Okulu mensubu bir grup ilahiyatçı) insanlar vardır. Hermenötik yöntemi kullandıklarını söyleyerek bu tür yorumlar yapmak tamamen yanlıştır. Kuran’ın bu şekilde Evrensel olmadığı iddia edilmekte ve ŞER’İ, Hukuki yaptırımları olan kurallarının o zamanın Arap dünyasında geçerli olduğu vehmedilmektedir. Yani Zina’ya sopa, Hırsız’a el kesme, Cinayet’e kısas veya kefaret gibi cezaların geçmişteki insanları ilgilendirdiği, artık Kuran’da bunlar yazsa da bunların geçersiz olduğu birtakım ilahiyatçılarca savunulmakta. Bu görüşün tamamen hatalı olduğunu vurgulayalım. Çünkü bu Kuran’ı gereksiz bir kitap kılmaktadır. Kuran’ın yazarı(Müslümanlara göre Allah, gayri Müslimlere göre insanlar) hiçbir şekilde böyle bir niyet taşımamaktadır. Hermenötik yöntemin tarihsicilerle bir ilgisi yoktur. Tamamen bilimsel bir yöntemdir. Bu yöntemle Kuran’ın yazarının gelecekteki sosyal hayata da hükümler koyduğunu anlarız. Çünkü bütün insanlara evrensel bir mesaj içerdiğini söylemektedir. Buna rağmen Metin ile Mesaj arasındaki ayrımı yapmak gerekir. Metindeki yerellikler Mesaj’daki evrenselliği zedelemez. Deve varken neden yürüyelim cümlesinin bize verdiği mesaj kolaylıklar varken zorluğu seçmemeliyiz olmalıdır. Teknoloji ne kadar gelişir ve ulaşım araçları ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, mesaj değişmez. Sadece dilin yapısı, formu değişebilir; özü aynı kalır. Bizim görevimiz de Dil’e ait form değişikliklerini Öz’e zarar vermeden günümüz diline Hermenötik metod ile aktarmaktır. Bu şekilde yerel metni günümüz yerel metnine dönüştürmekle aynı kalan Öz’ü korumuş ve ona ulaşmış olmaktayız.