Archive for Haziran, 2014


11. yüzyılda Saint Anselm’in ortaya attığı Ontolojik Argüman, Tanrı’nın varlığının ispatı olarak bazı felsefecilerce savunulur. Bunun bir ispat olup olmadığı konusunda Gaunilo’dan Kant’a kadar sayısız eleştiri yapılmış; ancak günümüz felsefecilerinden Alvin Plantinga’ya göre hiçbirisi bu argümanı kesin şekilde çürütmemiş ve yanlış olanın ne olduğunu tam olarak gösterememiş. O halde yarım kalan çürütme işi bize kalıyor.

Sonda söyleyeceğimi başta söylemem gerekirse, Schopenhauer’in dediği gibi argüman bir tür Felsefi Şaka gibi durmaktadır. Böyle bir akıl yürütmenin ciddiye alınır tarafı olmadığını 11. yüzyıldan beri bazı filozoflar söylemiş olsa da, hatta günümüzün en popüler savunucuları “ilk bakışta kesinlikle hatalı olmalıymış gibi göründüğünü” söylese de hatanın nerede olduğu bir analiz gerektirmektedir. Felsefi hatanın bulunmasının zorluğu, mantıksal çözümünün veya ‘tedavisinin’ güç olması, argümanın kuvvetini göstermez. Bu incelikli bir cerrahi ameliyat geçirmesi gereken bir kazazedenin “İncelikli Kaza” geçirdiğini iddia etmek gibidir. Tedavinin çok incelikli olmasının gerekmesi, kazanın özel yapım olduğuna delil olmaz. Bertrand Russell da argümandaki safsatanın nerede olduğunun anlaşılmasının, argümanın safsata olduğunun anlaşılmasından daha zor olduğunu söylemiştir. Öncelikle Anselm’e kulak verelim:

“Bu varlık hakikaten öyle vardır ki, var olmaması düşünülememektedir. Zira var olmaması düşünülemeyen bir şeylerin var olduğunu düşünmek mümkündür ve böyle bir varlık, var olmaması düşünülebilir olandan daha mükemmeldir. Öyleyse, daha mükemmeli düşünülemeyen bir şeyin var olmaması düşünülebilirse, daha mükemmeli düşünülemeyen şey, aslında kendinden daha mükemmeli düşünülemeyen şey değildir ve bu bir çelişkidir. Neticede daha mükemmeli düşünülemeyen şey gerçekten öyle vardır ki; var olmaması düşünülememektedir.”(1)

Bu akıl yürütmede gözümüze ilk çarpan şey varsayımlar ve kurnazca geçiştirilen önkabullerdir. Var olmaması düşünülebilir olan neden daha az mükemmeldir? Var olmaması düşünülemeyen, yani olmak zorunda olan nedir? Böyle bir şey var mıdır? Bunları zaten ispatlamadan, kabul ederek başlıyor. Bir var olmadığı düşünülemeyen varlık var mıdır? Bu soruların hesabı verilmemiştir. Buradaki mükemmellik kavramı nedir? Sonuç olarak bu argümanla aslında sadece “en mükemmel kesinlikle vardır” neticesine ulaşılabilir. Biz bunu zaten biliyoruz. Yani mükemmellik kriteri olarak her ne düşünülürse bunun en üstün düzeyi bir yerlerde vardır. Ancak bunun “daha ötesi düşünülemeyen” seviyesi olmak zorunda değildir. Zaten bunun “ötesi düşünülemeyen” kadar mükemmel olmasının şartlarından birisi (Anselm’e göre) var olmasıdır. Bu yüzden var olmayıp zihinde oluşturulan öyle bir varlık olamadığı için, ilk adımda bunun varlığını varsaymak durumunda kalıyoruz. Öyleyse “ötesi düşünülemeyen” mükemmel olanın varlığının ispatı söz konusu olmamıştır; zaten var olmasını gerektiren bir şekilde tanımı varsayılıp, var olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Yani sadece var olan mükemmel olabilir diyeceksek, Tanrı’nın var olduğunu ispatlamak için aynı zamanda Tanrı’nın mükemmel olduğunu varsaymak zorunda kalırız; veya Tanrı’yı mükemmel diye tanımlayıp, mükemmelliği de varlık şartına bağladığımızda, tek yaptığımız şey Tanrı’nın var olmak zorunda olduğunu söylemiş olmak olur. Bu da ontolojik argüman türlerinden birisidir:

“Tanrı tüm mükemmelliklere sahiptir. Var olmak da bir mükemmelliktir. O halde Tanrı vardır.”

Burada tek yapılan şey Tanrı’nın tanımını sorgulamadan kabul edip varlığını ispatladığını vehmetmektir. Descartes da benzer şekilde; “Bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 olmadığı nasıl düşünülemezse, Tanrı’nın olmaması da bu şekilde düşünülemez.” mealinde bir tanımsal argüman kurmuştur ki, felsefe tarihinin Kurnazlık Rekoru olmaya adaydır(2). Tam şu aşamada Ontolojik Argüman’ın çöp tenekesine atılması gerekir. Ancak bir de modern versiyonuna bakacağız. Çünkü eski versiyonlarına göre Plantinga -güya- bu argümanı sağlamlaştırmış ve eksiklerini gidermiş(3). Plantinga’nın Modal Argümanı(varsaymış ki):

1. Tanrı idrakte mevcuttur fakat gerçeklikte yoktur.

2. Gerçeklikte var olmak, yalnızca idrakte var olmaktan daha mükemmeldir(öncül).

3. Tanrı’nın gerçeklikte var olması tasavvur edilebilir(öncül).

4. Tanrı gerçeklikte var olsaydı, kendisinden daha mükemmel olurdu(1 ve 2’den).

5. Tanrı’dan daha mükemmeli tasavvur edilebilir(3 ve 4’ten).

6. Kendisinden daha mükemmeli tasavvur edilemeyenden daha mükemmeli tasavvur edilebilir(5’ten).[6. madde çelişkilidir, o halde:]

7. Tanrı’nın idrakte var olup gerçeklikte olmadığı yanlıştır; o halde Tanrı vardır.

Öncelikle bu argümanın hiçbir şekilde bir ispat olmadığını bizzat Plantinga’nın itiraf ettiğini belirtmekle başlayalım: “(bu argümanı) anlayan ve onun azami derecedeki mükemmel bir varlığın var olmasının mümkün olduğu şeklindeki merkezi öncülüne itiraz eden hiç kimsenin onu kabul etmeyeceği itiraf edilmek zorundadır.” Yani Plantinga’ya göre argümanın kabul edilmesi bir varsayıma dokunulmaması şartına bağlıdır. Ancak dikkatimizi Plantinga’nın hem ispat olarak görmediği hem de “Victorious(muzaffer) Argument” diye övdüğü argümanı konusunda yaşadığı çelişkiye değil, bu argümanın çelişkilerinin nerede olduğu konusuna vereceğiz.

Argüman geleneksel olarak “reductio ad absurdum” adı verilen bir yöntemi kullanmaktadır. Önce bir varsayımda bulunulur, daha sonra iki adet birbiriyle çelişkili cümleye ulaşılır. Örneğin;

1. Varsayalım ki, en büyük doğal bir sayı vardır ve bu A olsun.

2. Bu sayının bir fazlası da bir doğal sayıdır.

3. Basitçe A+1>A’dır.

4. Dolayısıyla A’dan büyük bir doğal sayı vardır ve ilk öncül ile çelişkilidir.

5. O halde en büyük doğal sayı yoktur(4).

Görüldüğü üzere buradaki ilk varsayım üzerine birbirini gerektiren maddeler sıralanmış ve çelişkili bir cümleye ulaşılmıştır. Bu da ilk öncülün çelişkiye indirgenmesi anlamına gelir(reductio). Plantinga’nın argümanında ise ilk varsayımdan sonra birbirini gerektiren maddeler yoktur. İkinci bir varsayım olarak “gerçekte var olmak, idrakte var olmaktan daha mükemmeldir” diye bir ifade vardır. Öncelikle “idrakte var olmak” gerçekte olunmadığı sürece yok olmak ile aynı anlama gelir. Yok olanın mükemmelliği var mıdır ki, var olanın mükemmelliği ile karşılaştırılabilsin ve ondan daha az mükemmel olabilsin? Ayrıca mükemmellik ne demektir? Yine neden var olmak, yok olmaktan daha mükemmel bir durum olmaktadır ve bu ne anlama gelmektedir? Bu, Norman Malcolm gibi modern filozoflardan Immanuel Kant’a kadar birçok filozofun anlaşılmaz bulduğu bir varsayımdır(5). Plantinga da bunu “mümkün dünyalar” kavramı ile çözmeye çalışır. Yine de “azami mükemmelliğe sahip bir varlığın olması mümkündür” şeklindeki öncülü kendisinin uydurduğunu veya bunun kişisel inancı olduğunu söylediği için bu çözüm girişimi de boşunadır. Sonunda argümanın en son versiyonu için şöyle der:

“…bu argümanın tabii teolojinin başarılı bir parçası olup olmadığını, Tanrı’nın varlığını kanıtlayıp kanıtlamadığını sormalıyız. Ve ben cevabın, olumsuz olmak zorunda olduğunu düşünüyorum.”(s. 248).

Mükemmellik konusundaki bu ikinci varsayım tek sorun değildir. Üçüncü maddede Tanrı’nın var olmasının düşünülebileceği ifade edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir detay vardır. Tanrı, “kendisinden daha mükemmeli düşünülemeyen” olarak tanımlandığı halde(1. Dipnot, s. 237) bu varlığın düşünülebilir, tasavvur edilebilir bir şey olduğunu ileri sürülmektedir. Yani Plantinga, aynı zamanda “en mükemmel”liğin bir şartının gerçeklikte var olmak olduğunu da söylediğine göre şu sonuçlara varabiliriz:

1. Mükemmellik gerçek varlığı gerektirir(Plantinga’nın 2. öncülü).

2. Tanrı, tanım olarak ondan mükemmeli düşünülemeyendir(s. 237).

3. (O halde) Tanrı tanım olarak gerçek olmadığı düşünülemeyendir.

Buradaki (Plantinga’ya ait olan) akıl yürütme Descartes’in tanımsal argümanının(definitional argument) sulandırılmış halidir. Hiçbir şekilde tanımsal argümana katkıda bulunmamıştır. En sade şekline çevirdiğimizde şunu elde ederiz: “Tanrı tanım gereği olmadığı düşünülemeyendir.” Bu ise asla bir ispat değildir, dogmanın beyanıdır. “Tanrı vardır, çünkü o adı üstünde Tanrı’dır.” Basitçe görüleceği üzere ontolojik argümanın her çeşidi sadece tarihi totolojilerin tekrarı; ustaca gizlenmiş anlaşılmaz varsayımların, kurnaz sonuçları olan aldatmacalardır.

Dipnotlar:

1. M. Peterson, W. Hasker, B. Reichenbach, D. Basinger, Din Felsefesi Seçme Metinler, Küre Yayınları, 2013, syf. 231-249.

2. Oppy, Graham, “Ontological Arguments”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2012 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <http://plato.stanford.edu/archives/win2012/entries/ontological-arguments/&gt;.

3. W. L. Craig, Reasonable Faith: Christian Truth and Apologetics, Crossway Books, 2008, syf. 183.

4. P. D. Magnus, An Introduction to Formal Logic, University at Albany, New York, 2010, syf. 116.

5. R. Dawkins, Tanrı Yanılgısı, çev. Tunç Tuncay Bilgin, Kuzey Yayınları, 2012, syf. 108.

Düşünce tarihi boyunca birçok fikir tartışılmıştır. Tezler ileri sürülür ve hasımlar antitezler ile bunlara saldırırlar. Bazı kesimler ise herkesten daha farkındalık sahibi veya tabir-i caizse “uyanık”tır. Bu üçüncü kesim iki tez de yanlıştır deyip ortaya bir kombin tez koyar. Tabi ki, konusuna göre çok farklılık gösteren bu tartışmaların bazı zamanlarında üçüncü bir gruba gerçekten ihtiyaç duyulabilir. Çünkü olabilir ki, iki tez grubunun gözden kaçırdığı birtakım hakikatler vardır. Ancak sözünü ettiğim öyle bir üçüncü gruptur ki, mantık kuralları içinde veya dışında her şekilde bütün karşıt fikirlerden parçalar alarak yeni bir fikir oluşturabileceğine sarsılmaz bir inanç ile bağlıdır.

Düşünme, tartışma ve fikir ileri sürme bütün insanları bağlayan mantık kuralları çerçevesinde mümkündür. Bunlar o kadar kendiliğinden kurallardır ki, kuralların ne olduğunu tartışmaya bile gerek yoktur. Zaten uygulanan, saptanması gerekmeyen, sadece nasıl var olduğu tasvir edilebilecek yasalardır. Bu yüzden konumuz mantık değil. Konumuz mantıksızlık.

Basit bir örnek ile gireyim. En eski tartışmalardan birisi olan Özgürlük tartışmasında bir grup Determinizm’e inanır. Diğer grup da İndeterminizm’e inanır. Yani birilerine göre her şey bellidir, şimdiden sonsuza kadar bütün olaylar, seçimler ve her şey daha önceki tesirlerin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bunun bilgisine tamamen sahip bir varlık olsa; ki bu Tanrı’dır, bütün sebepleri zerresine kadar bildiği için milyar yıl sonraki bütün olayları saniyesi saniyesine bilir. Yani bizim seçimlerimiz birer yanılsamadır. Diğer grup ise insanın özgür olduğunu ve birçok şeyi seçmesi ile yaptığını, bir kuralın sonucu olmadığını söyler. Özgür demek belirsizlik, belirlenmemişlik(indeterminizm) demektir. Bu yüzden insanın gelecekteki hareketleri belli değildir ve bilinmemektedir. Bir grup der ki, Tanrı her şeyi ve geleceği de bildiği için insan bir robot gibidir. Hiçbir seçimi yoktur. Tamamen Tanrı’nın yarattığı şekilde hareket eder. Diğer grup da der ki, insan özgürdür. Tanrı’nın bilmesi gereken bir gelecek bilgisi yoktur. Konumuz Özgürlük değil. Konumuz üçüncü uzlaştırmacı, “Uyanık” grup.

“Uyanık” grup sahneye çıkar ve “ikinizde yanılıyorsunuz” der. Adeta neden böyle bir tartışma yapıldığını, neden “Tanrı’nın bilmesi ile insanın özgür olması” arasında bir çelişki olduğunu idrak edememiş gibidir. Bütün filozof, bilim adamları ve diğer herkesin düşünemediği şeyi düşünmüştür bu grubumuz. Aristo’dan gelen “Altın Orta” öğretisi ile hareket ettiklerinden şüphelenilebilir. Aristo da hocasından ne duymuşsa onun karşıt fikri ile düşünüp ortayolu bulmaya çalışmıştır. Tabi ki mantık kuralları içerisinde kalması halinde ideal diyalektik yöntem budur. Ancak tanımlamaya çalıştığımız “Uyanık” grup, ortayolu bulmayı bir araç değil, adeta amaç haline getirmiştir. Özgürlük konusunda şunu der; “Evet, Tanrı geleceği bilir, ancak bu insanın özgür olması durumu ile çelişmez.” Zaten iki durumun birbiriyle çeliştiği düşünülmeseydi böyle bir tartışma da olmayacak iken, herkesi topyekun aptal yerine de koyarak bu “denge”yi yakalamak(!) şaşırtıcıdır. Zaten bilinen bir gelecek değiştirilemez ve “hükmen” çoktan olup bitmiştir. Yinelemek gerekirse, konumuz Özgürlük değildi. Konumuz “Uyanık” grubun yapısıdır.

Uyanık grup bu örnekte ne yapmıştır? İki farklı görüşün neden tartıştığını, konunun ne olduğunu es geçip cümleler arasından kelimeleri seçip bir cümle(!) kurmuştur. Yani ortada mantıksal olarak ulaşılan bir sonuç yerine, sadece kelimelerin yapayca yan yana getirilmesinden başka bir şey yoktur. Tanrı’nın geleceği bilmesi ile insan hala özgür olabilirmiş. Çelişen iki cümleyi yan yana getirip, kendisine bir görüş geliştirdiğini söyleyen bir grup olduğunu not edip asıl konumuza geçelim.

Canlılığın başlangıcı veya çeşitliliği ile ilgili konu ikinci ana konumuz. Bugün’den Yarın’a geçen insanın Dün’ü idrak etmesi gibi; belli nesilden belli nesile geçişi gözlemleyen insanlar da bunun Köken’ini idrak eder. Bu köken sorusu ile ilgili günümüzün bir teorisi olan Evrim Teorisi de canlıların tamamının tek bir ortak atadan geliştiğini ve bunun doğal seçilme ile olduğunu söyler. Bu bir tezdir, buna karşı çıkan bir grup olan Yaratılışçılar öyle bir evrilme olmadığını ve canlıların yaratıldığını söylediler. Bunlar birbirine tamamen antitez değildir ve herkes iki gruptan birisinin haklı olduğuna inanmak durumunda değildir. Ancak buna rağmen ana hatlar aynıdır. Bu örnekteki “Uyanık” grup da aynı yöntemle işinin başındadır. Evrimciler der ki, “Tanrı canlıları yaratmamıştır, canlılar doğal şekilde seçilerek oluşurlar.” Yaratılışçılar der ki, “Tanrı canlıları oluşturmuştur, doğal yollarla canlılar oluşmamıştır.” Uyanık grup ise ikisinin de haksız olduğunu söyler. Çünkü olayların en farkında, tarafsız olabilen, hakim grup odur. Der ki, “Tanrı’nın yaratması ile Evrim Teorisi birbiriyle çelişmez.” Yani aynı anda Tanrı’nın yaratması ile Evrimsel oluşum olabilir. Bunu söyleyen üçüncü grubumuzun dayandığı hiçbir mantık mevcut değildir. Çünkü Evrim Teorisi, doğal seleksiyona dayanır. Charles Darwin de Evrim Teorisi’ni canlıların nasıl kendiliğinden oluşabileceğini ispatlamak için ortaya atmıştır. Acaba Tanrı, Evrim Teorisi’nin hangi özelliğini kullanarak canlıları yaratmıştır diye bu grubun kendisine sorması gereken bir soru vardır.

“Tanrı, doğal seleksiyonu kullanarak canlıları yaratmıştır.”

Bahsini ettiğimiz Uyanık grup daha evvel de tanımladığımız gibi mantık kurallarını dikkate almaz. Doğal seleksiyonu kullanarak bir şeyi tasarlamak şeklindeki kendi içindeki çelişkili cümleyi kullanmaktan -muhtemelen- herhangi bir çekincesi olamaz. Doğal seleksiyon zaten kendiliğinden gerçekleştiği için ona “doğal” denmektedir. Yani kendiliğinden bırakıldığında gerçekleşen seçilime “doğal seçilim”, özellikle bir kritere göre seçilen ve bilinçli yapılan seçilime de “yapay seçilim” denir. Tanrı, “doğal” olan bir seçilimi kullanmış olamaz. Çünkü o -basitçe- doğaldır.

Evrim Teorisi’nin bu “kendiliğinden” doğasını Tanrı ile çeliştirmemek adına, doğal seleksiyonun teori içinde rolünü küçültme girişimlerini yeri gelmişken başlamadan bitireyim. Evrim Teorisi ile Doğal Seleksiyon neredeyse eşanlamlı iki ifadedir. Bu teorinin aslı “Doğal Seçilim Teorisi”dir. “Evrim(evolution) Teorisi” ifadesini Darwin bir kere bile kullanmamıştır. Modern Evrim Teori’lerinde de bunun aleyhine bir farklılık yoktur. Evrim Teorisi demek, doğal seleksiyon demektir. Geriye kalan diğer “evrim mekanizması” diye anlatılan genetik olaylar doğal seleksiyon sürecinin nasıl olduğunu tasvir eden durumlardır; ayrı bir bilgi veren mekanizmalar değildir. Misalen, mutasyonlar olur, türler çeşitlenir ve doğal olarak en iyi genlere sahip olan diğerlerini eler. Buradaki çeşitliliği sağlayan değişimler randomizedir. Tamamen kendiliğinden olan değişimler ile kendiliğinden güçlü olanın elemesi ile ilerleyen bir sürecin olduğunu söyleyen bir teori. “Tanrı kendiliğinden olan mutasyonları kullandı.” şeklindeki ufku daraltan cümleler de Uyanık grubun mottoları arasında yerini almaya adaydır. En son çare olarak denebilir ki;

“Bütün canlıların oluşumunu kendiliğinden bir süreçle başarılı bir şekilde açıklayan bu teori doğru olsa bile, canlılıktan önceki olaylar için Tanrı’yı kabul ederiz; böylelikle Tanrı’yı Darwin’in gazabından korumuş oluruz.”

Böylelikle de canlıların yaratılmadığını, türediğini kabul etmiş olacaklardır. O halde Evrim Teorisi’nin bir tasarım süreci olmadığını kabul etmiş olan bu ifadeye “Tanrı evrimle yaratmıştır” demenin bir anlamı var mıdır? Tanrı evrim ile yaratmış ise Evrim Teorisi’nin hangi prensibini tanrısallaştırmak gerekecektir? Öyle olunca da İlahi Evrim Teorisi yine Evrim Teorisi olma özelliğini koruyacak mıdır? Evrim Teorisi’nden doğal seleksiyonu çıkarınca geriye kalan şeye Evrim Teorisi denebilir mi? Randomize mutasyonların teori dışında düşünülmesi ile geriye Neo-Darwinism’den eser kalacak mıdır? O halde Uyanık grubumuz neyin neyle çelişip çelişmediğini iddia etmektedir? Evvelce bahsettiğim üzere, sadece mevcut olan tez-antitez tartışmalarından, mantık kurallarından muaf davranarak, kelimelerin yan yana getirilmesinden müteşekkil söz dizileri(cümle değil) oluşturmaktadır.

Sürekli atıp tutulan ancak hiçbir zaman hakikati konuşulmayan bir noktayı dile getiriyorum. Berkin Elvan’ın katili kimdi? 14 yaşında bir çocuğun ne suçu vardı ki onu öldürdüler? Neden onu öldürmek istediler? Onu öldürmeselerdi ne kaybedeceklerdi ve öldürdükten sonra ne kazandılar? Kim kazandı? Bir çocuğun ölümü kimlere neler kazandırabilir? Şayet bu çocuğun ölümünden kârlı çıkan ve bir şeyler uman her kimse işte bu ölümün kazançlısı ve sorumlusu da o olacaktır. Açık ve sarih. Şimdi bir göz ucuyla bakalım.

Lafı çok uzatıp toplum psikolojisi üzerine bir analiz yapmaya gerek yok. Ancak şu var ki bütün hükümetler döneminde değişmez kuraldır; uçan kuştan iktidar sorumlu tutulur. Dünyanın her yerinde ve özellikle özgürlüğün aşırılaştığı, hür düşünce kılıfı altında istenilen her şeyin söylenebildiği dönemlerde ortalığı karıştırmak çok kolaydır. İnsanların büyük bir kesimi de hiçbir konuda araştırma yapıp okuma, inceleme zahmetinde bulunmak istemez. Bu yüzden kolayına gelene, yaygın olana inanma eğilimine girer. Ancak bunların hiçbirisi ölçü değil. Sırf böyledir diye şu olayın gerçeği bu şekildedir diye bir genelleme yapamayız, yapmamalıyız. Her durum kendine özgüdür. Berkin Elvan’ın ölümünün sorumlusunu, sloganların etkisinde kalmadan sislerin arkasındaki katili görerek saptamak gerekir.

Ölümünün sebebi biber gazı. Biber gazı dünyanın birçok ülkesinde sivillerin kullanımına kapalı, sadece güvenlik güçlerince veya polislerce kullanılabilen bir madde. Yasalar bunun isyan kontrolü durumunda polisin inisiyatifi ile kullanılabileceğini söylüyor. Biber gazına maruz kalan bir insan geçici körlükten ölüme kadar birçok risk altındadır. Biber gazı kullanılmalı mıydı? Bu polisin kullanmasından çok önce başlatılmış ve sonuçlandırılmış bir tartışmadır. Bu tartışma hukukçulara aittir. Hukuk uzmanları bu risklerle faydaları mukayese eder ve ölüm riskinin efektifliğini ölçer, sonuca ulaşır. Yani neticede artık bu yasal ise konu kapanmıştır. Polis bunu kullansın mı, kullanmasın mı diye bir konu tartışılmaz. Nitekim biber gazı uzmanlarca tartışılıp yasal olduğuna hükmedildiğine göre bunu irdelemenin bir anlamı yok. Biber gazı yasaldır. Bunda büyük günah vardır diyenler uluslararası hukukçuların içinden bir zahmet günah keçilerini bulmalıdır.

Demek ki biber gazı kullanılmalı mı, kullanılmamalı mı, böyle bir tartışma yok. Polis göstericileri uyarır, biber sıkılacağını söyler. Nitekim Gezi Olayları’nda da bunu yaptı. Önce uyardı. Protestoculara süre tanıdı ve buradan çıkın dendi. Bilindiği gibi camekanlar indirildi, otobüsler yakıldı, polis arabaları ters çevrildi, bankamatikler kırıldı, kaldırım taşları söküldü, bankalar yağmalandı, parti il binaları talan edildi, sokaklar savaş alanına çevrildi. Bunların hepsini gördük ve bunların bir mazereti olamaz. Toplam ülkeye zararı 139 milyon lira. Kalabalığın hepsi bunu onaylamış diyemeyiz. Ancak kalabalığın olduğu her yerde tarih boyunca bilinir ki böyle kargaşadan nemalananlar olacaktır. Kalabalığın içine katılıp buna destek verenler de aynen bunu bildiği halde destek verdiğine göre o da suça ortaktır. Ayrıca bu kadar kaldırım taşını söken, bankaları talan eden insanlar pek de az kişi değildir. Bazı insanlar da polisin bunlar olmadan önce müdahalede bulunduğu, polis müdahale etmeseydi bunlar olmayacaktı gibi komik bahaneler bulmaktadır. Her şeyden önce polisin herhangi hiçbir müdahalesi bu kamu malına yapılan zararın gerekçesi olamaz. İkincisi de polis zarar ortaya çıktıktan sonra değil, önce müdahale eder. Bu dünyanın en doğal şeyidir. Tekrar konuya dönersek; polis uyarıyor ve insanlar oradan çıkmıyorlarsa biber gazının risklerini kabul ediyorlar demektir.

Resim

Polis diyor ki, çıkmazsanız biber kullanacağız. İnsanlar da çıkmıyorlar. Tekrar uyarıyor ve biberi kullanmaktaki yasal hakkını icra edeceğini söylüyor. Biberin ölüm, yaralanma, kör olma gibi riskleri mevcut. İnsanlar da polis de hukukçular da bunu biliyorlar. Bu biliniyor ve bilinmesine rağmen bu artık yasalaşmış ve riskleri getireceği faydaya göre kabul edilmiştir. Çünkü isyancıları dağıtmakta etkili bulunmuştur. Bunun yerine polis köpekleri, silahlar kullanılabilirdi. O zaman can kayıpları daha fazla olurdu. Yani polis bir şekilde oradaki insanları dağıtmak, yasadışı gösterilerin ortaya çıkaracağı maddi kayıpları -dolaylı olarak da can kaybı gibi görülebilir- en aza indirmek zorundadır. Bu itibarla risklerine rağmen biberi kullanır. Bu riskleri oradaki insanlar da bildiği halde hala uyarıların tekrar tekrar yapılmasından sonra orada bulunuyorlarsa hüküm çok açıktır. Hele hele, bu insanlar ölüm riskinin de az da olsa bulunduğu bu gazların sıkılacağını bile bile küçük çocukları da eylem mekanında bulunduruyorsa bu riski çocuk için de göze aldıklarının göstergesidir. Yani Berkin Elvan’ı oraya getirenler oraya gaz sıkılacağını biliyordu. Gaz sıkılan bir yerde ölüm riskinin olacağını da biliyordu. Çocukların gazdan daha çok etkileneceğini veya her şartta daha hassas olacaklarını da biliyorlardı. Bile bile bu risklerin hepsini aldılar. Muhtemelen dediler ki, çocuk ölürse daha çok bağırma şansımız olur. Çünkü ölüm gibi olumsuz durumlarda insanlar daha az akılcı davranır. Bu da demagoji, duygu sömürüsü, “mantıksız da olsa” propagandaya müsait bir ortam hazırlar. Özetle:

1. Polisin bu gibi olaylarda gaz sıkma yetkisi vardır.

2. Polis gaz sıkacağını bildirmiştir, orada bulunanlar da bunu bilmektedir.

3. Gazın körlükten ölüme kadar riskleri olduğunu herkes bilmektedir.

4. Bu risklere rağmen orada bulunmaya devam ederlerse olacaklardan sorumlu olduklarının da bilincindedir.

5. Çocuklar için riskler daha fazladır.

6. Berkin Elvan bir çocuktur.

7. Çocukların gaz sıkılacağı “kesin” olan bir yerde tutulması ve uyarılara rağmen çıkarılmaması riski kabuldür.

8. Riskleri kabul ettikten sonra ölümün veya yaralanmanın gerçekleşmesi normal bir olaydır.

Şuna da dikkat etmek gerekir ki, bu çocuğun ölümünden kim kazançlı çıkabilirdi? Tabi ki muhalefet. Çünkü ne kadar insan ölürse o kadar olumsuzluk, o kadar çok da hükümet kusuru olacaktır. Hükümet bir insanın ölmesini ister miydi? Tabi ki hayır. Çünkü aleyhine o kadar propaganda yapılacaktı. O halde bu çocukların ölme ihtimalinin her şekilde arttırılmasının amaçlanması muhalefetin kesinlikle hedefleri arasında olacaktır. Sonuçtan başa giden bu akıl yürütme ile sorumluyu bulabilirdik.

8 maddede özetleyebileceğimiz bu olayın sorumlusu kimdir? Tabi ki olacakları başından beri bilen eylemciler. Herkes yasaların da polise tanıdığı haklar dolayısıyla orada gaz sıkılacağını biliyordu. Bilmeyenler olabilir ve belki de vardı. Ancak zaten gaz sıkılmadan önce yeterince uyarı yapıldı. O mekandan çıkmak için bir girişim olduğu sürece polis çıkmaları için zaman tanıyacaktı. Çıkmadılar ve gaz sıkıldı. Bu kadar açık ve sarih. Gaz sıkıldığı için de çocuk öldü. Ölebileceğini ölmeden önce de biliyorduk. VE öldü. Bunda şaşırılacak, hayret edilecek veya polisi suçlayacak hiçbir durum yok. Ortaya çıkmış olan sonucun olabileceğini olay gerçekleşmeden önce de biliyorduk. Ancak meseleyi akılcı olarak ele almadan ne olup bittiğini bile sormayıp doğrudan doğruya Berkin Elvan karikatürleri, sloganları, türküleri ile “akılsızcı metod”u benimsemek de bir seçimdir. Mesele bu kadar net olmasına rağmen bir Berkin Elvan literatürünün oluşturulması sosyolojik olarak gelecekte incelenecektir. Bunun sebebi olarak naçizane fikrimi de şöyle özetleyebilirim:

1. İnternetin kontrolsüz sürati.

2. İnternet kullanıcılarının çoğunlukla 20 yaş altı çocuklar olması.

3. İnternet kullanıcılarının ehliyetsizliğe bakılmaksızın yayın yapabilmesi, yani “kontrolsüz çocuk yayını”.

4. İnsanların sosyal medya yayınlarının “çoğunun” çocuklarca yapıldığını bilmeden ciddiye alması/araştırmaması.

5. Bilgi kirliliği ve arkaplan bilgisizliği kıskacının geriliminde insanların bir yere taraf olma ihtiyacı.