Archive for Eylül, 2014


Yeni vizyona giren ve konusu büyü olan filmlerden sadece birisi: SİCCÎN. Filmdeki ikinci sınıf korku filmlerinin klasiği olan gürültü ile korkutma sahnelerini hariç tuttuğumda, kulağımı tırmalayan şeyler isminden başlıyor, filmin son sözüne kadar gidiyor. Evet, isim ilginç: SİCCÎN. Akıllıca bir seçim, yönetmeni tebrik ederim. Çok gizemli. Çünkü Türkler için mistik, esrarengiz ve yani dinî olan kelimeler kullanması gerektiğini biliyor. En Arapça isimleri bulabilmek için de şeddeli bir kelime gerekiyordu. Madem “daBBe” kullanıldı, bana da “siCCîn” kalır o zaman. Üstelik içinde CİN kelimesi bir şekilde geçiyor ya? Bir Cin filmi için biçilmez kaftan. Matematiksel zorunlulukla adeta. Utanmasam bir sonraki filminin ismini ağzımdan kaçıracağım. Ama utanırım.

SİCCÎN, filmde de hayret verici bir şekilde doğru tanımlandığı üzere, günahların kaydolunduğu amel defteridir(Mutaffifin, 7 vd.). Kelime SCN kökünden geliyor; sıkıştırma, hapsetme, hapis(kötü yer çağrışımları vs.) manalarına geldiği üzere “kötülerin günahlarının sıkıştırıldığı” manasından türemiş ve kitap anlamında kullanılmış. Bazıları “sicil” kelimesinden türemiş olduğunu söylemiştir ve yine bu kelime de Kuran’da kağıt/parşömen(ikinci olarak balçık, pis yer çağrışımları vs.) anlamında kullanıldığından(Enbiya, 104; Hud, 82 vd.) manayı etkilemiş sayılmaz. Siccîl veya Siccîn ikisi de üzerine bir şeyler yazılmaya hazır, kağıt veya defter; sonuç olarak bir kitap anlamı taşımaktadır. Nitekim ayette de “Kitâbun marKûm” yani “mühürlenmiş kitap” şeklinde tarif ediliyor. “MarKûm” kelimesi de “rakamlanmış, işaretlenmiş, tespit edilmiş, mühürlenmiş” gibi anlamlara gelir(bkz. Elmalılı Tefsiri). Ayrıca tam tersi olan “İlliyyûn” adlı yine “mühürlenmiş kitap” olan bir kitap daha surenin devamında geçiyor ki, bu da “iyilerin amel defteri” olarak anlaşılabilir. Kısacası İslamî korku filmlerindeki “geleneksel cehalet”in aksine bu kelime doğru tarif edilmiş. Tebrik etmeden geçmeyelim.

İkinci olarak afişin alt başlığında bir söz gözümüze çarpıyor: “BÜYÜ HARAMDIR.” Bunun İslamî herhangi bir referansı yok. Önce büyü ile neyin kastedildiği saptanmalı. Arapça’da “sihir” olarak geçen bu ifade Kuran’da üç farklı bağlamda kullanılmıştır(Diyanet İslam Ansiklopedisi, ‘sihir’ md.). İlki Hz. Musa ile Firavun kıssasında, sihirbazlarla Musa arasındaki mücadeledir(Taha, 60-69; Araf, 103-117; Şuara, 31-48). Buradaki sihirbazlar hile ile değnekleri güya yılana dönüştürüyorlardı. Musa da onları alt etti, işin iç yüzünü anlayan sihirbazlar Firavun’a rağmen iman edip secdeye kapandılar. Buradaki “büyü/sihir” haram mıdır? Bir hile olmak yönüyle aldatmaca olarak görülebilir. Yani haramiyeti “aldatmacalığından” gelir. İkincisi Hz. Süleyman dönemindeki iki meleğe indirilmiş bilgiyi kullanarak yapılan büyü tipidir. Burada karı-koca arasını ayırmak için büyü yapılıyormuş(Bakara, 102). Bunun da haramiyeti ve kişiyi kafir yapması, fark edilebileceği üzere hasıl ettiği neticeye göre şekil alıyor. Yani fena bir iş “büyü/sihir” ile yapılınca haram oluyor. Buradan literatürde geçen Ak Büyü, yani iyilik için yapılanlarının haram olmadığını çıkarabiliriz. Üçüncüsü de, Felak suresinde geçen “düğümlere üfleyenlerin sihri” imiş. Güya cahiliye dönemi kişiler, duaları iplere okuyup onları düğümlerlermiş. İbn Haldun buna benzer bir uygulamayı Mısır’da tespit etmiş(DİA, ‘sihir’ s. 170). Burada “neffâsâti fil-ukad” ifadesine “düğümlere üflemek” manası verilmiş. “Ukad” kelimesi “akid, anlaşma”nın çoğuludur; hem Allah ile kul arasındaki akid(bkz. itikad), hem de karı-koca arasındaki “nikah akdi”ne atıf yapılmış olma ihtimali ile, tüm “ilişkiler”in kastedildiğini düşündüğümüzde “neffâsât” ifadesinin “üfleme, fısıldama” manalarından hareketle “akidleri bozma, akidler arasında fesad çıkarma, ilişkileri zedeleme” manasına ulaşabiliriz. Yani “düğümlere üflemek” yerine “ilişkileri bozmak” anlamı taşıyor olabilir. Çünkü bu mananın hemen aynısını başka kelimelerle destekleyen bir ayet vardır: Araf, 200. Bu ayette “neffâsât” yerine hemen aynı manadaki “nezğ” kelimesi istimal edilmiştir: “Eğer şeytandan bir fısıltı(vesvese) gelirse, hemen Allah’a sığın, o işitir ve bilir.” Buradan Felak suresindeki “akidi bozan fısıltı” çevirisinin bu ayete daha uygun olduğunu görebiliriz. Yani ayette “düğümlere üfleme”den bahsedilmemektedir. Konumuza dönersek Kuran’da sırf şeklen “büyüsel faaliyet”i yasaklayan herhangi bir emir/yasak yoktur. “BÜYÜ HARAMDIR” sloganı da tam anlamıyla bir slogan olarak durmaktadır. Büyü ile yapılan iyi veya fena işlerin, haramiyeti belirleyen noktalar olduğunu söylememizde sanırım bir mahzur yok.

Siccîn filminin devirdiği çamların en büyüğüne geleyim. Bir cuma hutbesinde hoca minberinden sesleniyor: “Yapılan kötülükler CEHALETLE VEYA KASTEN OLSUN hem bu dünyada, hem de ahirette FAZLASIYLA karşılığını bulacaktır.” Bir de utanmadan kaynak da veriyor, Mutaffifin suresiymiş kaynağı da. Neresinden tutsak dökülecek bir ifade. Kim nereden uydurmuş da eline tutuşturmuş bu İslamî(!) hutbeyi bilinmez. Önce bir ayeti hatırlatarak başlayayım: “Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez. (…) Rabbimiz unutursak, hata işlersek bizi sorumlu tutma!”(Bakara, 286). Bu ayete göre cehalet ile farkında olunmadan işlenen kusurlardan insan sorumlu olmaz, ceza almaz. Dünyada da almaz, ahirette de almaz; FAZLASIYLA hiç almaz. “Allah laf olsun diye söylediğiniz yeminlerinizden sizi sorgulamaz, ancak kalbinizden ettiğiniz (kasıtlı olanlardan)sorgular”(Bakara, 225). Yani cehaletle yapılan hataların bir cezası yokmuş. Üstelik KASTEN yapılan hataların da hepsinin dünyada karşılığı olacaktır diye bir ayet yoktur. Olmadığı gibi, KASTEN yapılmış hataların cezaları FAZLASIYLA verilmez. Ne kadar hata ise, ettiği kadar ceza verilir. Bunu da şu ayet ile ispat etmiş olalım: “Kim hayırlı işle gelirse ona ON misli vardır, kim kötü işle gelirse ona BİR mislinden başka ceza yoktur; kimseye de haksızlık edilmez.”(En’am, 160). Görüldüğü gibi KASTEN bile olduğunda FAZLASIYLA ceza diye bir hadise İslamî anlayışta yoktur. Ama İslamî korku filmlerinde vardır. Mesela Siccîn filminde olduğu gibi.

Filmde dikkatimi çekip kulağımı tırmalayan bir detay da büyücü hocanın bir ayeti müşterisine satarkenki tercümesiydi. Bu adam hem insanların canına kasteden büyüler yapıyor, karşılığında para alıyor ve sonunda “Allah bizi affetsin” diyebiliyor. Bu sahte müslim hocaya önce iki ayetle tepkimi göstereyim: “…Kim bir kişiyi başka bir kişiye karşılık olmadan veya yeryüzünde fesad çıkarmış olmadan öldürürse, sanki tüm insanları öldürmüş gibi olur ve kim bir insanı yaşatırsa, sanki tüm insanları kurtarmış gibi olur.”(Maide, 32) ve “Kim bir mümini KASTEN öldürürse, cezası ebedi cehennemdir.”(Nisa, 93). Kısacası bu cinci-büyücü hocanın şu andan itibaren bir kurtuluşu yok. Ama benim asıl ilgilendiğim nokta bir ayeti tercüme edişiydi. Güya Hz. Adem’in yaratılışından bahsedip “Cenab-ı Hak, Adem’i bir KAN PIHTISI’ndan yarattı, sonra ona et giydirdi” diye karşısındakine anlatıyor(örnek: Mu’min, 67 vd.). “Kan pıhtısı” diye çevrilen kelime gerçekte “AlaKa”dır. Bu kelime Türkçe’deki “alâka, ilgi, ilişki, bağlantı, bağlanma” anlamlarına gelir. Tasavvufta da “Alâka” gönül vermek, bağlanmak anlamlarına gelir. Ayetlerde “İnsanı “alaKa”dan yarattık” ifadesi vardır. Bu bağlamda insanın ham maddesi olarak düşündüğümüzde “bağlanan, asılı duran, rahime asılan zigot”u kastetmiş olması gerektiği sonucuna ulaşmamız gerekir. Çünkü “bağlanan, asılan” manalarını muhtemil, “meni içeriğini andıran” bir ifade söz konusudur. Buna KAN PIHTISI demenin ne bilimsel, ne etimolojik, ne mantıkî, ne de aklî bir yolu/yöntemi yoktur. Zamanında bir grup insan, canlıların kan pıhtısından geliştiğini sanmışlar(çünkü embriyonun ilk hallerini kanlı küçük şeyler olarak görmüş olmalılar); madem kan pıhtısı da asılıp tutunuyor, o da “alaka” gibi “anne rahmine tutunabilir, alaka kurabilir” gibi bir mantık ile canlının ilk haline kan pıhtısı deyivermişler. O günden sonra meal yazarları bu kelimeyi “kan pıhtısı” diye çevirmeye kalkmışlar. Sonra bir grup dinsiz de “canlılar bilimsel olarak emriyodan oluşur, kan pıhtısınından değil” diyerek Kuran’daki “kan pıhtısı bilgisinin(!) yanlış olduğunu göstermişler. Böylece Kuran’ı güya yalanlamışlar. Halbuki anne karnının içinde, rahim organına tutunan her ne ise, ona “alaka” denmesi lazım gelirdi. Kan pıhtısı sonradan ortaya çıkan bir yorumdu. Yanlış bir yorumdu. Yanlış bir yorum da, Kuran’ın otantik ifadesiymiş gibi Kuran’a ait yanlış bir bilgi halinde eleştirilemezdi. İşte bu tür yanlış anlamalara mahal vermemek için otantik lafızlar ile çevirmen inisiyatifleri arasında bir ayrım yapmak gerekir. İşte bu tartışmalardan haberi bile olmayan senarist-yönetmen takımı İslamî korku filmi diye film çekip, böyle yanlış bilgileri “Kuran’da geçiyor” diye anlatmakta. Belki diğer eleştirilere göre küçük bir detay, ancak yine de kulağımı tırmalamadı değil.

Siccîn’de tespit ettiğim bir de psikolojik yapmacıklık durumu var. Kudret’in karısı Nisa sürekli olarak Kudret’in yatalak annesine bakıyor. O kadar aşırı bir şefkat gösterisi, aşırı ilgi ve üzerine titremeyi vurguluyor ki, sanki filmde başına gelecekleri ve o yaşlı kadının ona yapacaklarını filmin sonunda görmüş. Bu bilgi ile filmin başına tekrar dönmüş de; ona ne kadar, nasıl iyi davransın da, bari annesi cinnet geçirince kendisine iyi muamelede bulunsun, acısın diye içinden geçiriyormuş gibi bir tavrı var. Altını değiştirip süngerle yıkadıktan sonra, teypten en sevdiği şarkıyı açmalar; alnından öpmeler, “anne benim canım sıkkın bana içinden dua okur musun” gibi adeta korkudan yağcılığa varan düpedüz şefkat budalalığı! Bu “psikolojik ortadalık” bana kalırsa tamamen Nisa’nın akibetinden haberli olan senaristin üstünü örtemediği subjektivitesinden kaynaklandı. Kendi yazdığı senaryoda, kendi karakterine acıyan senaristin, seyirciye belki gayri ihtiyari bir şekilde Nisa’nın aslında bu muameleleri aman nasıl da hak etmediğini vurgulamak istemesinden ve şirazesinin kaymasından da kaynaklanmış olabilir. Kendisine sonsuz müşfik görünen ve bir kez ah demeyip, mütemadiyen yaşlılara hürmet göstermeyi dinî vecibe addetmiş bu mülayim kızcağıza böyle davranmayı nasıl reva görmüş acaba bu kadın? Belki o kendisi değildi, ancak ekmeği bıçakla rendeleyerek çorbaya katan Nisa’yı, ekmek figürünü tuvaletle ilişkilendirip korkutmak bir tür intikam sahnesi manasına geliyordu. Hepimiz Nisa’nın gözlerindeki hak edilmemiş aşağılanmanın yoğun duyuşunu içimizde hissettik. Sanıyorum diğer seyirciler de benim gibi, gereksiz yere vurgulanan bir hayırlı evlat duruşuyla temayüz etmiş bu hanımcağıza intikamvâri bir geridönüşün yersizliğini hissettiler.

İlahi bilgi iletim tarzı olan Vahiy ile beşeri kaynaklı bilgi iletim tarzı olan Akl’ın birbirinden farkı üzerine dikkat çeken bir yazarın önemli gördüğüm bir yorum hatasını izah etmeye çalışacağım. Türkiye’nin ilk atom mühendisi olan Ahmet Yüksel Özemre bir eserinde* şöyle diyor:

“Cenab-ı Rabbül-Alemiyn: ‘Ve andolsun ki Biz, eğer dilersek, sana vahyettiğimizi izale etmeğe de muktediriz; sonra Biz’e karşı kendine bir vekil de (yardımcı da) bulamazsın’ (XVII/86) beyanıyla 1) Hz. Peygamber’e vahyettiğini kendisine unutturmağa da muktedir olduğunu, ve 2) unutulan vahyedilmiş bilgiyi Peygamber’in ihya ve ibka etmesi için kendisine Akıl dahil hiçbir şeyin yardımcı olamıyacağını ikaz etmektedir. Bu ayet vahyedilen bilgiye Akıl yürütmek yoluyla denk olacak bir bilgi elde etmenin mümkün olmadığının da delilidir.”

Her şeyden önce ayetin yorumu hatalıdır. Vahiy yoluyla verilen bilginin Akıl yoluyla asla bilinemeyeceğine dair bir anlama söz konusu. Buna delil gösterilen ayetin dikkatli okunması gerekirdi. Tekrar okuyalım:

“…Biz dilersek, sana vahyettiğimizi izale etmeğe de muktediriz; sonra Biz’e karşı kendine bir yardımcı da bulamazsın.”

Özemre’nin teviline bakılacak olursa, buradaki iki cümle parçalanmaktadır. Parçalanma hareketi hatalıdır. Çünkü parçalandığında çıkarılan mana farklı, asıl metindeki bırakılan intiba farklıdır. Parçalandığında şu sonuç çıkmaktadır:

1. Unutturmaya muktedirdir.
2. Unutulan tekrar akılla dahi hatırlanmaz.

Halbuki metin parçalara ayrılmadan şöyle anlaşılmalıydı:

“Biz dilersek sana vahyettiğimizi izale etmeğe muktediriz; (BU DİLEDİĞİMİZ İKTİDAR ÖYLE BİR İKTİDAR OLUR Kİ) sonra bize karşı vekil de bulamazsın.”

Paranteze konulan cümle ek ve yeni bir bilgi içermemektedir. Ayetin manasını açmaktadır. Yani ayette de belirtildiği gibi “dilersek izale ederiz” ifadesi izalenin şeklini de ihtiva eder. Yani Allah dilerse, Muhammed’e bu vahyi unutturabilir. Sonra “unutturmaya niyet etmiş olduğu” vechesiyle bir daha da Muhammed bu konuda muvaffak olamaz. Çünkü iktidar sahibi Allah’tır. Ancak buradaki “bağlam içi unutturma” hadisesini bir kural olmak manasıyla ve kasdıyla “VAHYİN AKLIN HİÇBİR ŞARTTA ULAŞAMAYACAĞI BİLGİLERİ İHTİVA ETMESİ” şeklinde yorumlamak hatadır. En hafif tabirle geçersizdir.

Buradaki “vahiy bilgisini tekrar elde edememe” durumu Allah’ın niyeti ile doğrudan ilişkilidir. Yani Allah’ın bir konudaki niyetine karşı gelecek bir güç olmadığı için, unutturuyorsa bir daha o bilgi geri gelmez. Ancak bu “vahiy bilgisinin akılla elde edilememesi” durumu sonucuna ulaştıran bir durum değildir. Meseleyi somutlaştırmak için durumları karşılaştırıyoruz:

1. Vahiy vermeseydik, asla vahiy bilgisine İnsan olarak ulaşamazdın.

2. Vahiy vermeseydik, asla vahiy bilgisine Muhammed olarak ulaşamazdın.

3. Vahiy verdikten sonra, onu unutturursak, asla vahiy bilgisine tekrar ulaşamazsın.

Bu bildiriler arasındaki farklara dikkat edilmelidir. İkincisinde vahiy bilgisinden habersiz olan Muhammed’in, onu almasaydı, ona ulaşamama durumu anlatılmaktadır. Bu mümkündür. Ancak bu imkan, ilk bildiri ile aynı manayı taşımaz. Muhammed’in özel durumu, kapasitesi, bilgi kaynakları göz önüne alınarak genel kural olmamak kaydıyla böyle bir ifade doğru olabilir. Ancak ilk ifade, tamamen bir KURAL mahiyetindedir. İnsanın hiçbir zaman bunu başaramayacağını ifade eder. Bu ayrım ilk iki bildiri arasında yapılmalıdır.

İkinci ayrımı da, üçüncü bildiriyle ilki arasında yapmalıyız. İlkinde bir kural mevcuttur. Üçüncü bildiri ise tartışmaya açık olmayan bedih bir çıkarımdır. Allah bir kişiye bir şeyi unutturduğunda onu insanın hiçbir şekilde geri getirmesi mümkün olmaz. Ancak burada vurgulanan nükte, üçüncü bildiriden ilkinin çıkarılamayacağıdır ve Özemre bunu yapmıştır. Yani üçüncü bildiride özel bir durum ve şarttan bahsedilmektedir; ilk bildiride ise bir kuraldan bahsedilmektedir, yani geneldir. Yorumsama hatası da tam bu yerde yapılmıştır ve özel durumdan kural çıkarılmaya teşebbüs edilmiştir. Şimdi ilk başa geri dönüp cümle parçalamadaki hataya bakalım:

1. Unutturmaya muktedirdir.
2. Unutulan tekrar akılla dahi hatırlanmaz.

Buradaki ifade doğrudur. Unutulan (vahiy) tekrar geri gelmeyecektir ve bir daha o bilgiye ulaşılamayacaktır. Ancak UNUTULAN olmayan, daha doğrusu UNUTTURULAN olmayan vahiy bilgisinin henüz vahiy hiç ortada yok iken, asla AKIL veya başka yollarla bilinemeyeceği sonucuna genellemek saf mantıksal çıkarıma dayanmaz. Yani gelmeyen vahiy, UNUTTURULAN vahiydir, ancak Özemre bunu tüm vahiyleri her şart ve durum için genellemiştir. Bizse Kuran’ın veya önceki vahiylerin insanları uyarmak için gönderilmiş olduğunu, ancak vermeleri gereken mesajın birçok kısmına AKIL yoluyla ulaşılabileceğini söylüyoruz. Yani Kuran, aklını kullanmayan insanlar için bir lükstür. Kuran bu anlamıyla tam da bu yüzden, kendi ifadesiyle bir RAHMET’tir. Yani insanın gerçekleri bulabilmesini kolaylaştıran bir ilahi bilgidir. Mesajının özüne dair birçok işaret(yani ayet) tabiyatta mevcuttur. Bu açıdan Özemre’nin tevilinin hatalı olduğunu söylemek gerekir.

*Ahmet Yüksel Özemre, Kur’an-ı Kerim ve Tabiyat İlimleri(Tenkidi Bir Yaklaşım), İstanbul, 1999, syf. 34.