Archive for Kasım, 2014


Taklid Felsefesi

V for Vendetta. Çok derin bir film. Totaliter rejimlere karşı bireysel şidd… neyse anlatmıyorum. Çok derin bir film işte. Felsefik. Macbeth’ten alıntısı bile var: “İnsan olmak adına yapıyorum, dahasını da yapabilirim.” Yani felsefik işte. Shakespeare’den bile alıntı yapıp çok derin olmayan bir film olabilir mi? Kesinlikle süper.

Fikirlere kurşun işlemez. Gerçekten insan o kadar aydınlanıyor ki. Artık bir fikrin derin olması için ne söylendiğine, ne anlatıldığına gerçekten dikkat etmemize gerek yok. Kitaplar yerine üzerinde yazı yazan kapaklı, okumalık kâğıt kümeleri satılmaya başladı. Söz yerine artık Ses var. Anlam buharlaşıyor. Örneğin, bir tarihi kitap yazılıyor. Eski Mısır tarihine ilişkin bilgiler aktarılıyor ve kaynak gösteriliyor. Kaynak falanca bir akademisyenin kitabı. Peki onun kaynağı ne? Lüzum görmemiş. Yani binlerce sene evvelki hadiselere dair bilgiler verilmiş, bu bilgilerin kökeni nedir diye merak ederler diye de kaynak gösterilmiş. Bu kaynağın da insanlığın elde ettiği ilk eserlerle bir bağı yok. Başka bir yazarın kitabına kaynak verilmiş. Bu kitabın yazarı Eski Mısır araştırmacısı ve bu bilgileri ilk bulan veya elde eden kişi mi? Hayır. Peki konuyu kaçıncı elden öğrendiği mechul olan bir yazarın, yine aynı durumda olan bir başka yazara atıf yapması veya onu kaynak göstermesinin Tarihbilimsel olarak bir anlamı var mı? Yani diyelim bir Türk yazarın, Eski Mısır tarihi ile ilgili bir bilgi vermek için yine kendisiyle aynı durumdaki başka bir Türk yazarı kaynak göstermesi bir anlam ifade ediyor mu? Hele bu kitap verdiği bilgilerin, gösterdiği kaynaklarla desteklendikten sonra, eserindeki tezini güçlendirici bir unsur olarak görüyorsa ne diyebiliriz? Kaynak göstermenin veya alıntı yapmanın amacını veya fonksiyonunu anlamamış olduğunu söyleyebiliriz. Buna benzer ve bir manası olmayan yüzlerce esere atıf yapılmasının bir anlamı yoktur. Tarihbilimde kaynak göstermek, belgeleri sunmak bir bilimsel yöntemdir. Önceki örnek ise bu bilimsel yöntemi taklid eden bir yazım şeklidir. Tarihçiler bir hadiseyi anlatırken, o hadiseyle alakalı en dolaysız kaynaklardan şimdiye kadar gelen silsileyi tespit ederek bunu icra ederler. Bu bizim günlük yaşantımızda herhangi bir olayın içyüzünü soruşturmakta kullandığımız en sade metotların biraz gelişmiş ve sistematik hale sokulmuş bir biçimidir.

Sanatsal olan ve bünyesinde estetik bir kıymet barındıran eserler ile bunların ucuz, bayağı ve kötü taklidleri olan ucubeler arasında bir ayrım yapılır. Bu kötü taklidlere “Kitsch” denir. Bunlar ticari kaygılarla üretilen sanatsal olmayan, ona benzemeye çalışan ürünlerdir. Eser değildirler. Üründürler. Eser temaşa edilir, Ürün tüketilir. Sadece görünüşü taklid edenler; özü, estetiği ve sanat ruhunu kavramayan kişiler tarafından yapılır. Sanatçı ile taklidci arasında fark vardır. İşte bu fark sadece sanatta geçerli değildir. Bilimde, felsefede, hatta gerçek hayatta da aynen geçerliliğini korur. Bilimsel çalışma ile bilimsel çalışmanın kötü taklidleri arasına kalın bir çizgi çekilmelidir. Bilimsel tınıları kullanarak kendisine bilim dünyasına yer bulmaya çalışan; bilimsel yöntemi tam anlamıyla kullanmadan sadece onun söylemini taklid eden tezler vardır. Buna bir örnek Evrim Teorisidir. Hiçbir bilimsel çalışmanın sonucu olmamasına rağmen, sürekli olarak Biyoloji bilimini taklid eder. Hayvanlarla ilgili bilgilerin doldurulduğu kitaplara Evrimsel Atlas gibi isimler takılır. Hiçbir bilimsel çalışmaya bu teorinin bir etkisi yoktur, var olan tek şey bir isimdir. Herhangi bir çalışma yaparsınız, sonuç değişmez; isminin başına birilerinin hatırı kalmasın diye “evrimsel” yazabilirsiniz. Kelimeyi kaldırınca mana yine aynıdır.

Felsefede de yine “kitsch” diyebileceğimiz örnekler vardır. Eski filozofların fikirleri, inançları, gerekçeleri vardı. Felsefe hakikati kavramak veya en azından ona yaklaşmak için kullanılan yöntemlerdi. Fikirler üretilir ve tartışılırdı. Bir zaman sonra ise artık fikir üreten kişilerin adından bahsetmek felsefe yapmak oldu. Felsefi diye yutturulan yüzlerce kitap sadece eski filozoflardan “bahsetmekte”. Başka hiçbir şey yapmamakta. Felsefi kitsch yerine felsefi çılgınlık da denebilecek bir gelenek üzere, sürekli olarak belli bir elit kesim kendi aralarında birbirlerinin kitaplarına atıflar yaparak kitaplar yazıyor. Ne kadar çok atıf yapılırsa o kadar felsefe yapıldığını zanneden bu grubun Ürünleri de bir felsefi Eser olmaktan çok, felsefi eserlerin kötü birer taklididir.

Şimdi tekrar V for Vendetta filmine dönmek istiyorum. Filmin bir amacı veya bir ana fikri olduğunu sanmıyorum. Türkçede bir cümle içerisinden bir kelime çıkardığımızda şayet cümlenin anlamında bir değişme olmazsa, o çıkardığımız kelime gereksiz bir kelimedir. Yani bu bir anlatım kusuru olarak görülür. Cümlede anlamı vurgulamak için bazen fazla kelime kullanılabilir. Ancak bahsettiğimiz böyle bir durum değildir. Bana göre filmde de birçok gereksiz sahne ve olay vardı. Filmin içinden olduğu gibi çıkarılsa, filme hiçbir etkide bulunmaz. Bu yüzden filmin birçok anlatım kusuru olduğunu düşündüm. V’nin Evey’e işkence edip hapiste psikolojisini bozması sahnelerini komple filmden çıkarınca filme bir etkisi olmuyor. Çünkü başı sonu yok, bir amacı, katkısı ve fikri yok. Yani bir fonksiyonu yok. Rastgele çekilmiş. Bir kompozisyon değil, bir bütünün parçası değil. Bu yüzden benim için değersiz. İnsanlar üzerinde deney yapan kadının ölüm şekli. Çok gereksiz bir detay. Filmin olmayan fikrine bir katkısı olmadığı gibi, diyaloglar karın ağrıtıcı derecede saçma. “Beni öldürmeye mi geldin? Evet. Tanrıya şükür.” Fesubhanallah! Filmin başından sonuna böyle saçma sapan diyaloglar bulmak mümkün. Binlerce insanın niye toplandığı, malzemeleri nerden temin ettikleri mechul; toplanıp aptal aptal bir yerde patlama izlemeye nasıl ikna oldukları mechul. Her yönüyle veya yönsüzlüğü ile ana fikri olmayan bir film. Yine de derin fikri olan filmlerin kötü bir taklidi.

Reklamlar

Sandalyenin Felsefesi

Biz var mıyız? Yani “ben”in dışında bir varlık mevcut mu? Daha radikal bir soru olarak “ben” var mıyım? Bu gibi kulağa saçma gelen soruları tarihte birçok filozof tartıştı. Tarihteki filozofların çoğu oldukça acemi oldukları için sorulara çözüm üretmekten çok daha da kafaları karıştırmaktan başka bir işe yaramadılar. Bu soruları neden sorduğumuzun bile farkında olmayanların bunlara cevap araması da bir başka problemdi. Meselenin epistemolojik bir bağlamı ve bir tartışması olduğu için bu sorular üzerine fikirler üretiliyordu. Şimdi bu varlık sorunu tartışmasının tarihi ile zaman kaybetmek yerine “nesneler dünyası” adı verilen ve “ben”in dışındaki dünyanın “mutlak bir varlığının” olup olmadığı üzerine bir soruşturma yapacağım.

Bir konuda şüpheden uzak bilgi edinebilir miyiz? Cevap evet veya hayır da olsa, iki durumda da bilgi edinen veya bilgi edinemeyen bir “bilen/bilemeyen” özne vardır. Bunu “ruh”un ispatı görerek “düşünüyorum, o halde varım” demiştir Descartes. Bunu da en kesin gerçek ve felsefenin temel ilkesi olarak kaydetmişti. Ne olursa olsun, neyi düşünürsek veya düşünemezsek değişmeyen şey var olduğumuz. Nesneler dünyası benim kafamda kurduğum bir tasarı mıdır, yoksa “mutlak varlık” olarak zihnimden bağımsız şekilde durmakta mıdır? Bu saçma ve kusurlu soruya cevap aradıkları için birçok kişi bunu asla yanıtlayamaz. Mutlak varlık şeklindeki “yapay” tanımlama düşünsel süreci şartlandırdığı için bu sorunun bu şekline çözüm bulmak imkânsızdır. Üstelik kimileri “zihinden bağımsız mutlak nesneler dünyası” yoktur demeyi zihinden bağımsız bir varlığın mevcut olmadığı düşüncesi olarak anlamaktadır. Buna göre zihinden başka bir şey yoktur, işitilen, görülen her bilgi zihnin bir uydurmasıdır. Sadece “ben” vardır ve bu görüş Solipsizm olarak bilinir. Hâlbuki “mutlak varlık” söyleminde bir sorun vardır ve bu bir dil sorunudur.

Şimdi dünyayı algılamak konusunda bulunduğum yerden hareket ederek düşünüyorum. Karşımda bir sandalyenin durduğunu farz edelim. Sandalyeyi nasıl görüyorum? Ortamda bulunan ışık ışınları sandalyeye çarpıyor ve yansıyor. Yansıyan ışınlar gözbebeğimden içeri giriyor ve retidadaki reseptörlerce beynin görme alanına elektriksel olarak iletiliyor. Sonuçta görüyorum. Bir yarasa bu sandalyeyi nasıl görüyor? Ancak ses dalgaları oluşturup sandalyeye çarptırması ile ve bu yansıyan dalgaları beynine iletmesi ile bunu “görüyor”. İki farklı görme şekli ile aynı nesneyi “algılıyoruz”. Farklı bir biyolojik yapıda olsa idik, bambaşka bir sistem ile bunu algılayabilirdik. Neden sandalyeyi sarı renkte görüyorum? Çünkü üzerindeki boya maddesinin soğurduğu ışının dalga boyu benim zihinsel olarak “sarı” diye isimlendirdiğim “dalga yorumu”na tekabül ediyor. Peki, yarasa onu sarı görüyor mu? Hayır. Zihnimin anatomik yapısı, nesneyi algılamam ve ona ait olduğunu söylediğim özelliklerden haberdar olmam konusunda belirleyicidir. Anatomik yapım sebebiyle nesneye atfettiğim bazı özellikler var. Yani aslında o sandalye “mutlak sarı” diye bir renge sahip değil. Bu renk tamamen benim algılama yolumda karşıma çıkan bir hususiyet. Sandalyenin boyu kaç cm? Sandalye dışında bir şey olmasaydı asla bilemezdim. Muhakkak yanında bir başka cisim olması gerekirdi. O halde sandalyenin “mutlak boyu” diye bir şey var mıdır? “Mutlak” veya mücerred, soyut ve bağımsız birçok kelime burada anlamsızdır. Işınların çarpması ile bir şekli olduğunu gördüğümüz bu sandalyeyi başka bir algılayıcı, başka bir yöntemle algılarsa, şeklini bizim gördüğümüz gibi anlamayabilir. Bu yüzden sandalyenin “mutlak şekli” yoktur. Şekil, algılama yönteminden dolayı ortaya çıkan bir özelliktir. Algılayıcıya göre “görelidir”. Daha doğru ifade edersek, beden dediğimiz şey “mutlak surette” yoktur.

Sandalye “bizim dışımızda mutlak olarak” yoktur. Bu yüzeysel anlamda “sandalye yoktur” anlamına gelmez. Dikkat edilirse “mutlak bir şekilde var olmak” tarzındaki ifade anlamsızdır. Bir anlama gelmemektedir. Mutlaklık diye bir algılama biçimi yoktur; her bakış bir tarafa aittir. Her algılama biçimi başka bir tarafın görüntülemesine aittir. Tarafsız(mutlak) bir bakış yoktur. Bu tarafsız, saltık bakış, aslına “bakmayış”tır. Yani olmayan bakıştır. Kısacası böyle bir bakma eylemi bulunmamaktadır. Objektif, tarafsız, mutlak nesneler diye bir hadise yok bile değildir. Çünkü kavramsal olarak kusurludur ve hatalıdır. Bu kavramsal kusuru idrak etmeden, nesnelerin var mı, yok mu tartışmasını başlatmak talihsiz bir teşebbüs olur. Biz insanlar olarak nesnelerin insan algılaması düzeyindeki “görüntülerine” varlık adını veririz. Eski filozoflar “varlık” için “mutlak düzey”i ölçüt almışlardı. Bu büyük bir hataydı. Mutlak düzey yoktur. İnsan algılaması düzeyi olduğuna göre, varlık bu zeminden kalkılarak bilinir. İnsanların algılamalarına göre mevcut olan nesneler vardır. Bunlar arasındaki ilişkiler üzerine düşünülebilir. Böylelikle “nesnel dünya” konusundaki filozofların tartışmalarının “yapay bir dil sorunu” olduğunu tespit etmiş oluyoruz.