Biz var mıyız? Yani “ben”in dışında bir varlık mevcut mu? Daha radikal bir soru olarak “ben” var mıyım? Bu gibi kulağa saçma gelen soruları tarihte birçok filozof tartıştı. Tarihteki filozofların çoğu oldukça acemi oldukları için sorulara çözüm üretmekten çok daha da kafaları karıştırmaktan başka bir işe yaramadılar. Bu soruları neden sorduğumuzun bile farkında olmayanların bunlara cevap araması da bir başka problemdi. Meselenin epistemolojik bir bağlamı ve bir tartışması olduğu için bu sorular üzerine fikirler üretiliyordu. Şimdi bu varlık sorunu tartışmasının tarihi ile zaman kaybetmek yerine “nesneler dünyası” adı verilen ve “ben”in dışındaki dünyanın “mutlak bir varlığının” olup olmadığı üzerine bir soruşturma yapacağım.

Bir konuda şüpheden uzak bilgi edinebilir miyiz? Cevap evet veya hayır da olsa, iki durumda da bilgi edinen veya bilgi edinemeyen bir “bilen/bilemeyen” özne vardır. Bunu “ruh”un ispatı görerek “düşünüyorum, o halde varım” demiştir Descartes. Bunu da en kesin gerçek ve felsefenin temel ilkesi olarak kaydetmişti. Ne olursa olsun, neyi düşünürsek veya düşünemezsek değişmeyen şey var olduğumuz. Nesneler dünyası benim kafamda kurduğum bir tasarı mıdır, yoksa “mutlak varlık” olarak zihnimden bağımsız şekilde durmakta mıdır? Bu saçma ve kusurlu soruya cevap aradıkları için birçok kişi bunu asla yanıtlayamaz. Mutlak varlık şeklindeki “yapay” tanımlama düşünsel süreci şartlandırdığı için bu sorunun bu şekline çözüm bulmak imkânsızdır. Üstelik kimileri “zihinden bağımsız mutlak nesneler dünyası” yoktur demeyi zihinden bağımsız bir varlığın mevcut olmadığı düşüncesi olarak anlamaktadır. Buna göre zihinden başka bir şey yoktur, işitilen, görülen her bilgi zihnin bir uydurmasıdır. Sadece “ben” vardır ve bu görüş Solipsizm olarak bilinir. Hâlbuki “mutlak varlık” söyleminde bir sorun vardır ve bu bir dil sorunudur.

Şimdi dünyayı algılamak konusunda bulunduğum yerden hareket ederek düşünüyorum. Karşımda bir sandalyenin durduğunu farz edelim. Sandalyeyi nasıl görüyorum? Ortamda bulunan ışık ışınları sandalyeye çarpıyor ve yansıyor. Yansıyan ışınlar gözbebeğimden içeri giriyor ve retidadaki reseptörlerce beynin görme alanına elektriksel olarak iletiliyor. Sonuçta görüyorum. Bir yarasa bu sandalyeyi nasıl görüyor? Ancak ses dalgaları oluşturup sandalyeye çarptırması ile ve bu yansıyan dalgaları beynine iletmesi ile bunu “görüyor”. İki farklı görme şekli ile aynı nesneyi “algılıyoruz”. Farklı bir biyolojik yapıda olsa idik, bambaşka bir sistem ile bunu algılayabilirdik. Neden sandalyeyi sarı renkte görüyorum? Çünkü üzerindeki boya maddesinin soğurduğu ışının dalga boyu benim zihinsel olarak “sarı” diye isimlendirdiğim “dalga yorumu”na tekabül ediyor. Peki, yarasa onu sarı görüyor mu? Hayır. Zihnimin anatomik yapısı, nesneyi algılamam ve ona ait olduğunu söylediğim özelliklerden haberdar olmam konusunda belirleyicidir. Anatomik yapım sebebiyle nesneye atfettiğim bazı özellikler var. Yani aslında o sandalye “mutlak sarı” diye bir renge sahip değil. Bu renk tamamen benim algılama yolumda karşıma çıkan bir hususiyet. Sandalyenin boyu kaç cm? Sandalye dışında bir şey olmasaydı asla bilemezdim. Muhakkak yanında bir başka cisim olması gerekirdi. O halde sandalyenin “mutlak boyu” diye bir şey var mıdır? “Mutlak” veya mücerred, soyut ve bağımsız birçok kelime burada anlamsızdır. Işınların çarpması ile bir şekli olduğunu gördüğümüz bu sandalyeyi başka bir algılayıcı, başka bir yöntemle algılarsa, şeklini bizim gördüğümüz gibi anlamayabilir. Bu yüzden sandalyenin “mutlak şekli” yoktur. Şekil, algılama yönteminden dolayı ortaya çıkan bir özelliktir. Algılayıcıya göre “görelidir”. Daha doğru ifade edersek, beden dediğimiz şey “mutlak surette” yoktur.

Sandalye “bizim dışımızda mutlak olarak” yoktur. Bu yüzeysel anlamda “sandalye yoktur” anlamına gelmez. Dikkat edilirse “mutlak bir şekilde var olmak” tarzındaki ifade anlamsızdır. Bir anlama gelmemektedir. Mutlaklık diye bir algılama biçimi yoktur; her bakış bir tarafa aittir. Her algılama biçimi başka bir tarafın görüntülemesine aittir. Tarafsız(mutlak) bir bakış yoktur. Bu tarafsız, saltık bakış, aslına “bakmayış”tır. Yani olmayan bakıştır. Kısacası böyle bir bakma eylemi bulunmamaktadır. Objektif, tarafsız, mutlak nesneler diye bir hadise yok bile değildir. Çünkü kavramsal olarak kusurludur ve hatalıdır. Bu kavramsal kusuru idrak etmeden, nesnelerin var mı, yok mu tartışmasını başlatmak talihsiz bir teşebbüs olur. Biz insanlar olarak nesnelerin insan algılaması düzeyindeki “görüntülerine” varlık adını veririz. Eski filozoflar “varlık” için “mutlak düzey”i ölçüt almışlardı. Bu büyük bir hataydı. Mutlak düzey yoktur. İnsan algılaması düzeyi olduğuna göre, varlık bu zeminden kalkılarak bilinir. İnsanların algılamalarına göre mevcut olan nesneler vardır. Bunlar arasındaki ilişkiler üzerine düşünülebilir. Böylelikle “nesnel dünya” konusundaki filozofların tartışmalarının “yapay bir dil sorunu” olduğunu tespit etmiş oluyoruz.

Reklamlar