Felsefe literatüründe Özgür İrade üzerine çok fazla tartışma yapılmıştır. Ancak çok fazla tartışmanın kaydedilmiş olması, bunun yüzyıllar alması insanları yanıltmamalıdır. Sanılmamalıdır ki, çok çetrefil sorunsallar varmış ki, koskoca filozoflar bu problemlerin çözümü üzerinde mutabık olamamışlar. Hayır. Baştan sona kadar, açık bir şekilde sade bir tezi savunanlar ile çeşitli sebeplerle ona anlamsızca karşı gelenler arasında olmuştur bu çatışma. Ben öyle görüyorum, öyle de olmasın. Fark da etmez. Çünkü bu sözlerimin meselenin çok basit ve sade olduğuna dair öne sürülmüş bir iddia kabul edilmesine de ses çıkarmam.

Daha evvelki Özgür İrade üzerine yazdıklarıma atıfta bulunacak olursam, İnsan’ın özgür olduğunu iddia etmiştim. İnsan özgürdür ve öyle özgürdür ki, özgürlüğün hapishanesinden çıkma ihtimali yoktur. İnsanın özgürlüğünü tartışmak için masaya koyamayız. Masa da özgürlüğün malıdır. Özgürlüğü bu şekilde teorik bir çıkmazlık olarak ele almak ve incelemek ve sonra böyle olduğunu göstermek mümkün. Bunu denemiştim. Ancak özgür müyüz, değil miyiz gibi sorulara cevaplar vererek meseleyi başka bir zeminde tartışmak da imkan dahilindeydi. İslami Fenomenoloji yazımda bir Tanrı tasarımı ile Özgür İrade’nin nasıl bir arada düşünüleceğinin küçük bir fotoğrafını çekmeye çalıştım. Çünkü, bu tarihi tartışmanın kuşku götürmez şekilde en mühim sebebi üretilmiş/yapay ve zorunlu olmayan varsayımlara dayanan bir Tanrı suretidir. Tanrı kavramını kusurlu bir şekilde oluşturmuş bir kültür, bu problemi çözemez. Zira bu problemi oluşturan da aslında kendisidir. Velhasıl-ı kelam, ana meselemiz Tanrı’yı -doğru anlamak da demeyeceğim, en azından- yanlış anlamamakta.

Bir görüş şudur: “Tanrı zamandan münezzehtir.” Bu tezin Kuran açısından hatalı olduğunu Fikir Değiştiren Tanrı adlı yazımda tartıştım. Hristiyan felsefeciler de kendi metinlerince Tanrı’nın zamandan münezzeh(timeless) olmasını erken devir kilise babalarının antik Yunan felsefesine aşırı güvenmelerinin bir sonucu olarak görmekte, ve aksine Tanrı’nın zamanda Sürekli(everlasting) olduğunu düşünmekteler(bkz. Nicholas Wolterstorff). Demek oluyor ki, Tanrı hakkında tamamen kuşkusuz kabul edilmiş önermeler, tamamen aslı olmayan ve iyice düşünülmemiş birtakım önkabullere dayanmakta.

Bu eski filozoflarımız yine çok yaygın olan “Tanrı kadir-i mutlaktır; Tanrı alim-i mutlaktır” gibi nereden çıktığı meçhul aforizmaları şüphe etmeden kullanmışlar. Oysa ki, bu cümleler çok önemli detaylar ve mahzurlar içermektedir. Bahsettiğim yazımda yine bu konuya giriş ile birlikte özellikle İslam açısından asılsız olduğunu göstermiştim. Mutlak kelimesi kendi başına çok fazla soruna yol açan bir kelimedir, buna dair Saldalyenin Felsefesi adlı yazımda da bir örnek tartışma yazmış idim. Çok kısaca belirtmem gerekirse, Tanrı’nın bilgisi sabit bir mutlaklık yapısında değildir. Tanrı mevcut olan her şeyi bilmektedir, ve her özgür insan her saniye yeni bilgiler/kararlar/seçimler üretmektedir. Bu vesileyle toplam yekün bilgisi sürekli olarak artmaktadır. Tanrı’nın bilgisi de sürekli olarak hacmen genişlemektedir. Yine Tanrı her şeyi bilmektedir, ancak insanların gelecekteki seçimleri henüz o bilgiye dahil olmadığından onları bilmesi gibi bir durum söz konusu olamaz.

Burada Tanrı’nın ne olduğunu öğretmek gibi küstah bir gaye yoktur. Burada hiç değilse, Tanrı’nın ne olmadığını söylemiş bulunuyoruz. Bu bir şey midir peki? Bu şöyle bir şeydir: Tanrı’nın ne olmadığını söylemiş ve ne olabileceğine dair alternatif birçok aday fikri açığa çıkarmış oluyoruz. Tanrı’nın mahiyeti konusu çok karmaşık olabilir. Ancak Tanrı’nın mevcudiyeti konusu çok sadedir. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir ki, şimdi bu konumuz değil.

Özgürlüğü anlamadıktan sonra bir dini metni baştan sona yanlış yorumlamak, bir çuval inciri berbat etmek mümkün. Birçok çelişki ve anlamsızlık birbirini izler. Hristiyan geleneğinin de etkisiyle insanlığın başlangıcı şöyle bilinir: Adem ve Havva gökte bir cennette mutlu bir hayat yaşamaktadır. Bir ağaçtan yemek dışında her şey serbesttir, yiyip günaha girerler ve dünyaya düşerler. İnsanlık da Havva’yı kandıran Şeytan/Yılan’dan dolayı başlamış olur. Bu hikaye Yahudilikten dinlersek gökte değil, dünyada bir bahçede başlar. İslam’da da Adem ve Havva gökte değildir. Yerde bir bahçededir. O bahçeden kovulurlar. Buradaki algı değişikliğine kesinlikle dikkat buyurulması gerekiyor. Hristiyan aklı olaya şöyle bakar: Göklerde Adem ve Havva kusursuz bir hayat yaşıyorlardı. Bu hayat sınırsızdı ve ölümsüzlerdi. Şeytan geldi, onları ölümlü olacakları bu gezegene mahkum etti. Biz bu hatadan dolayı varız. Yani Şeytan olmasa, biz de olmayacaktık. Şeytan neden vardır? Şeytanı da Allah yaratmış, onu kötü olsun ve Adem’i yoldan çıkarsın ve sonra insanlık başlasın diye yaratmış. Yani Hristiyan aklıyla baktığımızda olayın özü tamamen Tanrı’nın kurgusuna dayanmaktadır. Şimdi meseleye farklı bir yerden bakalım.

İslam’a göre Adem ve Havva gökte değildir. Yine herkes gibi dünyada bir bahçededir. Cennet de Arapça’da bağ-bahçe anlamına gelir zaten. Bu cennet yani bahçe, hiç de sonsuz ve sınırsız değildir. Adem ve Havva yine ölümlüdür. İnsanlığın başlaması için özel bir Şeytan siparişine gerek yok. Yine insanlık Adem ve Havva’nın çocuk yapmasına bağlı olarak genişleyecektir. Şeytan niye vardır? Allah Şeytan’ı neden yaratmıştır? Senaryo gereği görevini yapmak için mi? Böyle bir görevi yok. Çünkü Şeytan’ı Allah yaratmamıştır. Allah’ın yarattığı kişi İblis’tir. İblis bir cindir. Cinler de insanlar gibi özgür olan, iyi veya kötü olabilen yani seçebilen varlıklardır. Şeytan olmak İblis’in kendi seçimidir. Çünkü Allah’ın yolundan ayıran herkese Şeytan denir. İnsanlardan da Şeytan olabilir, cinlerden de. Yani bir sıfattır. Yani Allah İblis’i yaratmış, İblis de Şeytan’ı yaratmıştır. Kısacası ilk şeytan olmayı seçmiştir ve bu seçim bütünüyle özgür iradesine dayanmaktadır. Ortada ne bir senaryo, ne bir görev bildirimi vardır. İblis, Adem’in üstünlüğünü hazmedememiş ve kendi nefsini Allah’a tercih edecek kadar ileri gitmiş ve sonunda işi inada bindirip geri dönüşü olmayan bir yola girmiş. Adem’i de saptırınca bir bahçeden toplu halde kovulmuşlar. Olayın göklerden düşme, sonsuzluktan sonluluğa gelme gibi uzun boylu büyütülecek bir tarafı yok. Tamamen var olan mekandan çıkmak ve başka yere sürgün edilmek ve yine aynı şartlarda devam etmek durumudur. Hiç şeytan olmasaydı bu Din olur muydu gibi düşünceler işte ilk izah ettiğim Hristiyan bakış açısının bir eseridir. Çünkü hiç şeytan olmasaydı, insanlık yine kendi nasibinin peşinden koşmaya devam edecekti. Herkes iyi olsaydı, herkes mükafat alacaktı. Ama olmadılar, almadılar veya almayacaklar. Bu “İslami Fenomenoloji” çerçevesinde baktığımızda böyledir.

Bu mütalaada farklı olan nedir? Şunu vurgulamam gerekiyor ki, İslam’ın içinden yaptığım bu çıkarsamalar, İslam’ı düalistik Tanrı inançlarından ayırmaktadır. Yani İyi ile Kötü’nün mücadelesi olarak insanlık tarihi veya Göktanrı ile Yertanrı arasındaki ikilik, son kertede ise Tanrı ile Şeytan arasındaki iddialaşma felsefesi bu yaptığım yoruma dayanarak söyleyebilirim ki, Hristiyanların felsefelerinde kalmıştır. Çünkü böyle bir ayrım İslam’da yukarıdaki çıkarımlara bakılacak olursa: yok. Bu tarz Tanrı’yı algılama biçimlerini yani tasavvurları düzeltmek diyemeyeceğim, en azından yanlış olanlarına işaret etmek istedim.

Reklamlar