Archive for Ekim, 2015


Tevbe Suresi ve Felsefe

Kur’an-ı Kerim’de 114 tane sure vardır. Her sure “besmele” (bismillahirrahmanirrahim) ile başlar, ancak tek bir istisna vardır. O da Tevbe suresidir. Tevbe suresi, 9. suredir ve “besmele” ile başlamaz. Bu da sır-şifre dedektiflerinin, gizem avcılarının veya mucize kâşiflerinin dikkatini çekmiştir. Bu konuda birçok spekülasyonlar yapılmıştır.

Daha evvelce 19 mucizecilerinin çıkış noktalarının ne kadar temelden yoksun olduğunu “Sayıların Çıplak Kralı: 19” adlı yazımda göstermiştim. Bu medyatik akımın Tevbe suresinin üzerinde durmak için bir sebep teşkil eden birkaç iddiası vardır, bu bakımdan biraz daha yakından incelemekte fayda var.

Tevbe suresinde “besmele” olmamasının sebebi tarihte tartışılmıştır. Bir kısım, Enfal suresinin devamıdır; bu yüzden Tevbe suresi kendi başına bir sure değildir demiştir. Bu görüş her surenin başında muhakkak bir besmele olmalıdır varsayımından hareketle ortaya atılmıştır. Bu ilk görüşü biraz açmama izin verin.

Bir anlığına ilk görüşü doğru kabul edelim. Yani Enfal suresinin devamı Tevbe suresidir. Aslında Tevbe suresi diye bir sure yoktur, ikisi tek suredir. Peki, o halde neden Tevbe suresi diye bir isim ortaya çıkmıştır? Durduk yere bir surenin yarısından başlayıp yeni bir isim verme ihtiyacı nereden hasıl olmuştur? Bu soru ilk görüşün çözülmesi zor birinci sorunudur. Yine bu durumda 113 tane sure vardır. Bilindiği üzere de “besmele”lerin surelere dâhil olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Bir kısım, “besmeleler” surelere okunurken eklenir, metnin parçası değildir der. Diğer kısım da metne aittir der. 113 tane sure olsaydı, her birinin başında bir “besmele” okunuyor veya yazılıyor olsaydı; Kur’an’ın 113 tane varlığı tartışmalı cümlesi olacaktı. Bu da fikrimce, ilk görüşün ikinci sorunudur. Sonraki soru da şudur: surelerin başında “besmele” okunması gerektiğini kim/neden ortaya çıkarmıştır?

Biz Kur’an’ın kendi metni içerisinde sure başı olmayan bir “besmele” biliyoruz. Hz. Süleyman’dan bir mektup gönderilirken, mektup “besmele” ile başlamaktadır(Neml, 30). Bu bir söze başlanırken “besmele” okunmasına bir örnek teşkil eder. Peygamber vahyi “besmelesiz” almış ve okuyucu/kari’lerin inisiyatifine göre “besmele” mi eklenmiştir? Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibi bir metni tebliğ ederken “besmele” ile başlamak âdeti olabilir; ancak bunun peygamberden işitilmeksizin metne eklendiğini ima ettiği için bu durum ilk görüşün üçüncü sorunudur. Zira, bunun için anlamlı bir sebep yoktur.

İkinci görüş de Tevbe suresinde savaşlardan bahsedildiği ve surenin “besmele”nin merhametten oluşan muhtevası ile uyumlu olmadığı yönündedir. Bu görüşün sorunları ise daha açıktır: birincisi, bütün sureleri tek kelimeye indirgeyecek kadar konusuzlaştırır; ikincisi, bütün surelerin içeriğinin besmelenin içeriği ile örtüşmek zorunda olduğu yönünde sebepsiz bir varsayıma sahiptir; üçüncüsü, savaş ismi geçen her ibarenin merhametten yoksun muhtevası olduğunu söyler ki, bu açıkça hatalıdır. Savaş sadece haksız ve gayri meşru bir yolla yapılıyorsa merhametsizlik olur. Yoksa bir zalimin zulmüne direnmek şeklinde, ailesinin ve sevdiklerinin can, mal güvenliğini korumak suretinde yapılan savaş merhametin değişik bir tarzıdır. Asla ona zıt değildir. O halde bu ikinci görüş de mantıki değildir.

Demek oluyor ki, Tevbe suresinin “besmelesizliği”ni bu görüşler açıklayamamaktadır. Diğer bir görüş ise peygamberin diğer surelere besmele eklemiş iken, Tevbe suresine eklemediğini söyleyen görüştür. Aslında bir görüş değildir. Durum tespitidir. Sebebi neydi? Bu sorunun cevabı da alternatif bir üçüncü görüşü meydana getirecek. Ben görüş bildirmeden önce bir parantez açıp, 19 mucizecilerinin bu olaya mistik bakış açılarını aktarmak isterim. Esrar ve gizemi var olan nüshalardan zorla çıkardıkları için, 114 sayısında özel bir sır keşfediyorlar. Bu keşif nedeniyle de, besmelenin olmamasını hikmetli buluyorlar. Çünkü olsaydı, 114 sayısı bozulacaktı. Daha evvel sayımlarının hatalarını tartıştığım için iddiaların absürtlüğüyle meşgul olmuyorum. Şimdi üçüncü görüşe geçelim.

Bu görüş tespit ettiğim sorunların ters çevrilmesi ile oluşmaktadır. İlk olarak bütün “besmele”ler surelerin organik parçasıdır. Metne dâhildir. Bunun ilk belirtisi şuradan gelir: Fatiha suresindeki besmele sureye dâhildir ve bu konuda tartışma yoktur. Çünkü “Biz sana tekrarlı yediyi verdik”(Hicr, 87) ayeti namazlarda okunan ve tekrarlanan 7 ayeti(Fatiha suresini) kastetmektedir. Bu ise besmeleyi Fatiha’nın bir ayeti kabul etmeye zorlar ve genel kanı da budur. Bu nokta besmelenin her surede ayet oluşunun zayıf da olsa belirtisidir. İkinci belirti şudur: Hz. Süleyman’ın mektubuna besmele ile başlanması birbirinden ayrı metinlerin de öyle olması gerektiğinin işareti olarak Kur’an’da yerini almıştır.

İkinci olarak, Tevbe suresi bağımsız bir suredir ve besmelesi yoktur. Özellikle yoktur. Çünkü besmelesi olsaydı, bütün besmelelerin varlığı veya yokluğu kabule eşit uzaklıkta olabilirdi. Halbuki bir surede olmaması, “besmelelilik” ve “besmelesizlik” şeklinde bir farkındalığın mevcudiyetini işaret etmektedir. Yani Kur’an’ın aktarılmasında hangi surede besmele vardı, hangisinde yoktu şeklinde bir bilinç vardı. Bu şuna benzemektedir: Hacılar Kabe’nin etrafında tavaf ederken kaç kere döndüğünü işaret olmadan bilemezler. Bu yüzden oraya “Hacerül Esved(siyah taş)” konulmuştur. Bu siyah taşın işlevi kaç kere dönüldüğünün bilinmesini sağlamaktır. Çünkü köşelerin aynılığını bozmaktadır. İşte tam bunun gibi, Tevbe suresindeki “besmelesizlik” surelerin aynılığını bozmakta ve dikkati arttırarak besmelenin dahiliyet sorununu ortadan kaldırmaktadır. Yani “peygamber öyle dedi ve besmelesizdir” demek bir durum tespiti iken, “benim üçüncü görüşüm” bunun arkasındaki muhtemel sebebi ima ettiği için “görüş”tür. Bu durum özel bir tasarımdır ve başka işlevleri olmadığı anlamına gelmemekle birlikte görünüşe göre bir işlevi vardır.

Toplum ve Sanat Çelişkisi

“Muhteşem, muhteşem… gerçekten, harika bir enstantane, harika bir trans hali…”

Son günlerde yayılan şiir okurken transa giren yaşlı adam. Tam olarak ne yapmaktadır? Sosyal medyada densiz bir meczup olarak dalgası geçilen bu ihtiyarın ne yaptığını bildiği söylenebilir mi? Okuduğu şiir bize derdi hakkında fikir verebilir:

bir sır arıyorum mezarlıklarda
ölülerle bunun için gezerim
güneşten nurdan başlasam bile
karanlıklarda bitiyor düşüncelerim

Mezarlıklarda sır aramak, aydınlıkta değil karanlıkta olmak, yaşamayı değil ölmeyi arkadaş edinmek. Şiirin devamında da ana tema budur.

cansızlıkla canlılık irtibatını bulamadı zihnimdeki kör ışık
ikiz görünüyor her şey gözüme
ki düşüncem duyguma yapışık

Dünyayı tek görememe. Çift görmek bilinç durumunun bozuk oluşunu gösteren bir nörolojik bulgudur. Tek bir tane olmasına rağmen, ayırt edememe, doğru ile yanlışın tefrikine varamama, canlı ile cansızın irtibatını bulamamak da yine sanıyorum aynı temaya paralel bir ibare. Çünkü düşünce bozulmuş, ayırt edebilme özelliğini kaybetmiş. Çünkü duygulardan etkilenmekte, duygulara yapışmıştır.

Şiirin sonunda da çığlıklar eşliğinde “çığlıklar”dan bahsediliyor ve ben deli değilim diye bağırıyor. Evet, bu bir cinnet hali veya trans olarak kabul edilebilir. Şair, şiirde işlediği temayı aynı zamanda uyguluyor. Çok mu etkileyici? Başarılı mı, sanat eseri mi meydana getirmiş oldu böylelikle? Onu önemsemiyorum. Şiir çok mu anlamlı, çok derin mi konuştu? Onları da önemsemedim. Bir televizyonda yayınlanan bu programda sunucunun sözlerini daha çok önemsedim.

“Muhteşem, muhteşem… gerçekten, harika bir enstantane, harika bir trans hali…Fatih, bunu kaçırdın evladım.”

Diyor. Sanat açısından deli olmak gocunulacak bir durum değildir. Sanatkar bir insan toplumdan olmamayı, anormal olmayı, delirmeyi, kafayı yemiş olarak yaftalanmayı övgü vesilesi görür. Çünkü sanat, muhakemeye değil, muhayyileye yatkındır. Akıl yerine kalbi koyar. Delirmek sanatçı için iyidir. Halk arasında da deli ile veli arasında bir benzerlik var denir. Ancak bu doğru olamaz, bu deyim halka ait olamaz çünkü. Halk arasındaymış gibi, halka sızdırılmış bir deyimdir. Toplumda, kalabalıklar içinde akıllı olmak makbuldür. Deli olmak kalabalıklarda kabul görmez. Onlar yalnız, münzevi, içlerine kapanık olurlar. Böyle olmaktan da şikayet etmezler. Bununla iftihar ederler. Sanatçılar bu yüzden deli olmakla sanat yaparlar.

Tekrar şairimize dönelim. Kendince sanatını icra ediyor, şiirini okuyor ve cinnet geçiriyor. Geçirsin. Delidir, ne yapsa yeridir deriz. Ancak sunucu şiirden sonra alkışlamaya başlıyor. Muhteşemdi diyor. Delice bir hareketin televizyon gibi kalabalıklara sunulan bir ortamın içindeki absürdlüğünün özrünü mü diliyor acaba? Delirip cinnet geçiren şairin kendine ait bir dünyası var. Bu yalnız dünyasını kalabalıkların anlaması zor. Bu yüzden onunla deli diye alay edeceklerdir. Sunucu alay etmelerinden önce şairi teselli edip, kalabalıklarla arasındaki durumu düzeltmeye mi uğraşıyor? Yani burada sanatı kalabalıklara idrak ettirme çabası mı vardı? Madem sanata sanat dememizin sebebi; delilik, yalnızlık, hüzün, çıldırmak ve cinnet; o halde onu kitlelere sevdirmeye yönelik çabalar neye hizmet etmektedir? Trans halini izlemenin kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu topluma telkin ederek, çıldırmaya sempati duyulmasını sağlamaya çalışmak sanatın varlığına bir saldırı değil midir? Şiirdeki muhteşem olan şey ne? Toplumsal mı, elitist mi? Şiirde acı, karanlık, delilik işlenirken, şiiri dinlemeyi kaçırmayacak(ve şiiiri hakkını vererek anlayacak) kadar şanslı olan sunucu niye ondan sirk gösterisi izlemekten bahseder gibi bahsediyor? Bence bunların sebebi, sanatın özündeki yalnızlık ile sanatın kalabalıklara satılması çabası arasındaki onulmaz çelişkidir.