Category: Deneme


Celal Şengör her zaman elitist olduğundan bahseden bir jeolog. Türkiye’de üniversite olmadığını da söyler. Hatta kendisine göre bu elit sınıfı İlber Ortaylı, Murat Bardakçı ve kendisi işgal ediyor(Radikal, 22.11.15 röportajı). Elitizmine örnekler ışığında bir göz gezdirelim.

Bilgiyle Sohbet adlı kitabında Şengör, birçok bilim adamına övgüler yazıyor. Önce Fuat Köprülü diyor, Anadolu Türklüğünün bin yıldaki en büyük bilimcisidir(s. 659). Onunla Fatih Sultan Mehmet bile yarışamazmış(Tabi ki, Atatürk hariç diye belirtmiş, hâşâ). Sonra başka bir yazısında Sedat Alp’in ne kadar büyük bilim adamı olduğunu anlatırken onunla Türkiye’de ancak Fuat Köprülü karşılaşabilirmiş diyor(s. 680). Bu şekilde saydığı üç beş meslektaşının ismini insanlığın kurtarıcıları olarak tanıtmakta.

Dikkatimi çeken iki örneği inceleyeceğim. İlki İhsan Ketin’in buluşunu anlattığı pasajlar: İhsan Ketin bir jeologmuş ve 1948’de Erzincan Depremi sonrasında bir makale yazarak depremin fay hattından ileri geldiğini keşfetmiş. Bu makalenin “günümüzde dünya jeoloji literatürünün büyük klasikleri arasına girmiş” olduğunu ifade ediyor(s. 248). İster istemez insanın aklına şu soru takılıyor: “Klasik ne demektir?”

Klasik eserlerin evrensellik imaları vardır. İnsanlığı etkilemiş, kitlelere ulaşmış yani popüler olmuş eserlerdir bunlar. Bir klasik eser insan çokluğuna ihtiyaç duyar veya unvanını oradan devşirir. Peki, bir jeoloji makalesinden bahsediyoruz. Dünyada kaç tane jeolog vardır, bunu geçelim; dünyada kaç jeolog, jeoloji literatürünü yana yakıla takip etmektedir? Onu da bir kenara bırakalım. Dünyada kaç jeoloji literatürünü takip eden jeolog, deprem jeolojisini ve Türkiye deprem çalışmalarını takip etmektedir? Sayı çok azalıyor doğal olarak. Yani teknik bir konu, teknik bir topluluğa özel ve bu toplulukta kitleler yok. Yani bu topluluğun içinde, büyük bir buluş olup olmamasından bağımsızdır, bir eserin klasik olması gariptir. Sadece klasik de değil, dünya klasiği; hatta sadece dünya klasiği de değil, büyük dünya klasiklerindenmiş. Bu yersiz ve anlamsız ifadelerin Celal Şengör açısından amacı ve önemi nedir? Asıl konumuz bu. Şengör’ün tek amacı meslektaşını şirazesiz, endazesiz övmek. Bunu da kitleleri etkilemiş olmak unvanı ile yapmak istiyor. Peki elitist insan bunu yapar mıydı? Bunu elitist değil, popülist insan yapabilir. Yani onun zıddı. Bilindiği gibi Celal Şengör “sapına kadar” elitistmiş(Aykırı Sorular programı röportajı).

Biliyorsunuz, elitist insanın toplumdan kopuk etik ve estetik değerleri vardır. Çok incelmiş, toplumun anlam veremeyeceği zevkler, alışkanlıklar. Elitistin gözünde toplum, eğitilmesi ve yönetilmesi gereken, el mahkum içinde yaşanılan(pardon, içine düşülmüş), kanaatleri ve fikirleri ciddiye alınmayan bir sürüdür. Elitist toplumu şuursuz görür. Mesela Celal Şengör, Strabon adında Amasyalı antik bir coğrafyacının Amasya’da bir heykeli dikilmiş diye (s. 131) gözyaşlarına boğulmuş. Duyguları depreşmiş. Öte yandan 30 bin kişinin vefat ettiği Marmara Depremi’ne soğukkanlılıkla “Güzel bir depremdi” diyor(Radikal, 22.11.15 röportajı). Tam ders konuluk depremmiş. Ölen insanlar onun duygularını depreştirmiyor. Celal Şengör’ü hislendiren, onu gözyaşlarına gark eden şeylerle, toplumun endişeleri birbirinden kopuk, görüldüğü üzere. Elitist işte budur. Ancak bir elitistin toplumun kanaatlerini önemsememesi lazımken, yalnızlığının kendine yetmesi gerekirken,  Celal Şengör meslektaşı veya hocasını ölçüsüzce överek, ona toplum nezdinde büyük bilim adamı, önemli kişi payeleri vermek istiyor.

Deprem’in faydan olduğunu söylemiş. Bir halk insanı diyebilir ki, sen bir bilim adamı da olsan depremin faydan kaynaklandığını bulmanın bir getirisi yok. Bir değeri de yok. Çünkü fayı bulduktan sonra iki levhayı birbirine mi dikeceğiz? Çözüm üreten, sorunu ortadan kaldıran bir buluş değil, yararsız ve etkisiz bir bulgu. Celal Şengör de bunlara bir tepki olarak belki de, halk gözünde önemli kılmak arzusuyla bu buluşu satmaktadır! Ancak bu elitist bir tavır değil, popülist bir tavırdır. Bir anda halkın kanaatleri önem kazanmıştır çünkü.

İkinci örneğimize geçelim. Sedat Alp adında başka bir bilim adamını tanıtırken şu ifadeleri kullanıyor(s. 677): “Magazin basınımıza göre bir adam değildi Sedat hoca. Onu tanımak, onu anlamakla kabil olduğundan, onu anlayacak kadar adam olmak şartı gereklilikti çevresine girebilmek için.”

Özetle; Sedat hoca büyük adam, popüler olmasa da, bilinmese de. (Popülerliği “magazin” kelimesini kullanarak kötülüyor). Bir sonraki cümle şöyle:

“(Sedat) Alp, […] Anadolu’nun Hitit kültür ve coğrafyasını sağlam filolojik temellere oturtmuş olmasıyla dünya çapında şöhret oldu.”

Özetle; Sedat hoca büyük adam, çünkü bakın dünya tanıyor. (Bu sefer de popülerliği övüyor, övgü vesilesi yapıyor).

Örneklerle görüldüğü gibi ilk cümlesine elitist olarak giren Celal Şengör, ikinci cümlesine popülist olarak devam etmekte. Zihni sanki tam ortadan ikiye, birbirine zıt iki kutba bölünmüş, kişilik bölünmüşlüğü veya şizofrenik bir hal almış durumdadır.

Kayahan’ın 1991 yapımı Yemin Ettim adlı şarkısı bence mükemmel haline ulaşmamış bir şarkı.

Bir sanat eseri için bu tarz kategorik lafızlar kullanmak istemezdim. Çünkü sanat eseri özgündür, mukayese kabul etmez. Sanatçı yükselmez, kemal merdivenlerini teker teker çıkmaz, ayakları yere basmaz çünkü. Ancak kendi hülyası içinde yüzer, uçar. Yine de bence bu şarkı işte tam o uçmak sırasında, vecd anında yere kapaklanıyor.

Şu kısma kadar bir şaheser olarak görüyorum:

asırlardır yalnızım pişmanım alın yazım. bir öfkeye mahkum ettik her şeyi, bir yemin ettim ki dönemem. hüzün tünellerinde, soldum kederlerinde. cehennemde yansın bu dilim, bir yemin ettim ki dönemem. seni versinler ellere beni vursunlar, sana sevdanın yolları bana kurşunlar. kıyametler kopuyor zavallı yüreğimde tükendim tükendim, tükendim artık.

Burada şair vazgeçmiş. Aşkıyla beraber kendisi de ölmüş. Kurşuna dizilmiş. Kabul etmiş durumda. Asırlardır yalnız. Dönülmez yollarda ve uçurumdan kendini atıyor. Artık olacaklar olsun varsın diyor, seni ellere versinler diyor. Bir güç buluyor ölümün içinde, vazgeçmenin yani ölmenin gücünü. Biz de onla ölüyoruz, kurşunları selamlarken birden şu dizelerle sersemleyerek yüzümüze su çarpılıp uyanıyoruz:

hiç mi özlemedin hiç mi hakkım yok. bir ara bir sor allah aşkına

O da nedir? Umut! Burada, bu şarkıda en olmaması gereken şey. Özlesin, arasın, sorsun diye bir talep. İstiyor: her şeyi vermek üzereyken. Geriye dönmedik mi biz şimdi? Hani yemin ettik biz, hani dürüsttük? Hani beraber ölecektik ya az önce? Şair sattı bizi. Beraber uçarken, ölüme doğru giderken bir anda arkasına baktı, bize, kendisine, her şeye ihanet etti. Ve taş oldu.

Bu yüzdendir, şarkının son kısmı bütün büyüyü bozuyor.

Özgürlük demek, BELİRSİZLİK demektir. Yani herhangi bir KURAL, YAZILIM, ALGORİTMA, FORMÜLE dayanmaksızın; mantıklı, mantıksız her anlamda seçebilen VARLIK anlamına gelir.

Özgür olmak ya da özgür olmamak. Bütün mesele budur.

Özgür irade var mıdır diye bir soru soran insan o soruyu sormamıştır. Soramaz. Çünkü cevap “yoktur” ise insan bir FAİL değildir. Özne yoktur. Nesne de yoktur. Sadece FİİL vardır. Olanlar olur, OLDURAN’dan, YAPAN’dan söz edilemez. Çünkü KARAR yoktur. Ben yoktur, Biz yoktur. Sadece ŞEYLER. Ben dediğimiz şey, OLDURMUYORSA; o sadece OLUYORDUR. Yani bütün olaylar zorunlu veya tesadüfidir. Bu soruyu HAYIR diye cevapladıysanız, bilin ki CEVAPLAMADINIZ. Ben de diyorum ki, Özgür İrade’yi sorgulayamazsınız. Onun cevabı EVET’tir.

Gün gibi açık bir gerçek olmasına rağmen bu konunun yüzyıllarca tartışılması, buna insanlığın zekasının test edildiği nadide bir misal olma özelliği vermektedir. Dünyaca ünlü fizik profesörlerinden tutun, nörobiyologlar, filozoflar gibi kendilerine verdikleri kutsal ünvanlarla yanılmaktan kaçacaklarına inanan birçok yarım entelektüel, basit bir gerçeği anlayamayabilmiştir. Demek oluyor ki, eğitim seviyesi her zaman insanı ileri taşıyamayabilmektedir. Bazen insana bir şey katmaz, insandan bir şeyler alır götürür; getirmez.

Daha da ileri gidelim. Özgür iradeye yoktur deyip hiçbir şey olmamış gibi devam edemezsiniz. ÖZNE yok demek, EYLEYEN/FAİL yok demektir. EYLEYEN yok ise EYLENEN/MEF’UL yani NESNE de yoktur. Sadece EYLEM/FİİL vardır. Olanların ve Olduranların olmadığı, sadece Olma’nın olduğu bir dünya. Bir gerçeği daha bu bilgilerimize ekleyelim: “Bir şeyi hiç kimsenin görmemesi ile, bir şeyin var olmaması aynı anlama gelir.” Bilme yetisi olan kimseler ve hiç kimseler duymamış, bilmiyor ve görmemiş demek; YOK demenin başka bir ifadesidir. Bu ikinci bilgimizi özgür iradenin olmadığı, EYLEM’den başka bir varlığın olmadığı bir dünyayla birlikte düşünürsek; ulaştığımız sonuç ne olur? Evet, BEN yani ÖZNE yani EYLEYEN yok ise bu kimsenin kimseyi veya hiçbir şeyi görmediği anlamına gelir. Bu da hiçbir şeyin OLMADIĞI anlamına gelir. Yani özgür değilsek, hiçbir şey yoktur. İşte buna NİHİLİZM denir. Bu yüzden diyorum ki, Determinizm ile Nihilizm birbirine eşittir. Nietzsche bunu çok iyi görmüştür; BEN’in yokluğunu anlamış, sadece EYLEM’in var olduğunu söyleyen belki ilk kişidir. Hatta NİHİLİZM’i de sezinlemiştir. Ancak buna rağmen çok ilginç bir şekilde özgür iradenin olmadığını söylemiştir.

Özgürlük ile İnsan varlığının eşit olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bunu yüzyıllarca göremeyen filozof ve bilim adamlarından daha fazla utanması gerekenler günümüzde yaşayıp göremeyenlerdir.

Toplum ve Sanat Çelişkisi

“Muhteşem, muhteşem… gerçekten, harika bir enstantane, harika bir trans hali…”

Son günlerde yayılan şiir okurken transa giren yaşlı adam. Tam olarak ne yapmaktadır? Sosyal medyada densiz bir meczup olarak dalgası geçilen bu ihtiyarın ne yaptığını bildiği söylenebilir mi? Okuduğu şiir bize derdi hakkında fikir verebilir:

bir sır arıyorum mezarlıklarda
ölülerle bunun için gezerim
güneşten nurdan başlasam bile
karanlıklarda bitiyor düşüncelerim

Mezarlıklarda sır aramak, aydınlıkta değil karanlıkta olmak, yaşamayı değil ölmeyi arkadaş edinmek. Şiirin devamında da ana tema budur.

cansızlıkla canlılık irtibatını bulamadı zihnimdeki kör ışık
ikiz görünüyor her şey gözüme
ki düşüncem duyguma yapışık

Dünyayı tek görememe. Çift görmek bilinç durumunun bozuk oluşunu gösteren bir nörolojik bulgudur. Tek bir tane olmasına rağmen, ayırt edememe, doğru ile yanlışın tefrikine varamama, canlı ile cansızın irtibatını bulamamak da yine sanıyorum aynı temaya paralel bir ibare. Çünkü düşünce bozulmuş, ayırt edebilme özelliğini kaybetmiş. Çünkü duygulardan etkilenmekte, duygulara yapışmıştır.

Şiirin sonunda da çığlıklar eşliğinde “çığlıklar”dan bahsediliyor ve ben deli değilim diye bağırıyor. Evet, bu bir cinnet hali veya trans olarak kabul edilebilir. Şair, şiirde işlediği temayı aynı zamanda uyguluyor. Çok mu etkileyici? Başarılı mı, sanat eseri mi meydana getirmiş oldu böylelikle? Onu önemsemiyorum. Şiir çok mu anlamlı, çok derin mi konuştu? Onları da önemsemedim. Bir televizyonda yayınlanan bu programda sunucunun sözlerini daha çok önemsedim.

“Muhteşem, muhteşem… gerçekten, harika bir enstantane, harika bir trans hali…Fatih, bunu kaçırdın evladım.”

Diyor. Sanat açısından deli olmak gocunulacak bir durum değildir. Sanatkar bir insan toplumdan olmamayı, anormal olmayı, delirmeyi, kafayı yemiş olarak yaftalanmayı övgü vesilesi görür. Çünkü sanat, muhakemeye değil, muhayyileye yatkındır. Akıl yerine kalbi koyar. Delirmek sanatçı için iyidir. Halk arasında da deli ile veli arasında bir benzerlik var denir. Ancak bu doğru olamaz, bu deyim halka ait olamaz çünkü. Halk arasındaymış gibi, halka sızdırılmış bir deyimdir. Toplumda, kalabalıklar içinde akıllı olmak makbuldür. Deli olmak kalabalıklarda kabul görmez. Onlar yalnız, münzevi, içlerine kapanık olurlar. Böyle olmaktan da şikayet etmezler. Bununla iftihar ederler. Sanatçılar bu yüzden deli olmakla sanat yaparlar.

Tekrar şairimize dönelim. Kendince sanatını icra ediyor, şiirini okuyor ve cinnet geçiriyor. Geçirsin. Delidir, ne yapsa yeridir deriz. Ancak sunucu şiirden sonra alkışlamaya başlıyor. Muhteşemdi diyor. Delice bir hareketin televizyon gibi kalabalıklara sunulan bir ortamın içindeki absürdlüğünün özrünü mü diliyor acaba? Delirip cinnet geçiren şairin kendine ait bir dünyası var. Bu yalnız dünyasını kalabalıkların anlaması zor. Bu yüzden onunla deli diye alay edeceklerdir. Sunucu alay etmelerinden önce şairi teselli edip, kalabalıklarla arasındaki durumu düzeltmeye mi uğraşıyor? Yani burada sanatı kalabalıklara idrak ettirme çabası mı vardı? Madem sanata sanat dememizin sebebi; delilik, yalnızlık, hüzün, çıldırmak ve cinnet; o halde onu kitlelere sevdirmeye yönelik çabalar neye hizmet etmektedir? Trans halini izlemenin kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu topluma telkin ederek, çıldırmaya sempati duyulmasını sağlamaya çalışmak sanatın varlığına bir saldırı değil midir? Şiirdeki muhteşem olan şey ne? Toplumsal mı, elitist mi? Şiirde acı, karanlık, delilik işlenirken, şiiri dinlemeyi kaçırmayacak(ve şiiiri hakkını vererek anlayacak) kadar şanslı olan sunucu niye ondan sirk gösterisi izlemekten bahseder gibi bahsediyor? Bence bunların sebebi, sanatın özündeki yalnızlık ile sanatın kalabalıklara satılması çabası arasındaki onulmaz çelişkidir.

Dalga Geçmenin Psikolojisi

Genel olarak insanlar şaşırdıkları şeylere gülerler. Komik olan şey; ya çok zekicedir ve insanı şaşırtır veya çok aptalcadır ve yine insanı şaşırtır. Ama şaşırtır. Şaşırtır ve bu sebeple güldürür. Şaşkınlık geçirilir ve gülünür. Normal ve olağan durumdan ayrılma derecesi şaşkınlığı arttırır. Ne kadar anormal ve sıra dışı ise yapılan, söylenen şey, o kadar şaşkınlık verici, düşündürücü yani komiktir. Şok edici derecede zekice veya şok edici derecede aptalca olunca insanlar şoke olur, kahkaha atar. Eğlenir. Bu da şaşkınlığın komik olmadaki rolüne işaret eder.

Kendisiyle dalga geçebilmek bir meziyet olarak bilinir. Çünkü burada verilen örtük bir mesaj vardır. İnsanın kendisiyle dalga geçebilmesi için, yani kendisini görünüşte küçük düşürebilmesi için mevzubahs olacak bir aptallık yapması gerekir. Kişi bu aptallığı bilerek planlı şekilde veya kazaen yapabilir. Aptalca davranış sonrasında kendisiyle dalga geçer. Bunun komik olduğunu telkin etmiş olur. Yani demek ister ki, “ben aptalca bir iş yaptım ve bu komiktir”. Başka bir ifadeyle, “ben aptalca bir iş yaptım ve bu şaşkınlık uyandırıcı bir hadisedir.” Yani gizliden gizliye, gerçekte kendisinin aptalca bir iş yapmış olmasının ne kadar da beklenilmeyecek, anormal ve olağandışı bir durum olduğunu aşılıyordur karşısındakilere. Bu sebeple gülünür, komiktir. Ne kadar da gülünecek bir şeydir bu, ne kadar da hayret etmemenin imkansız olduğu bir vaziyettir ve sonuç olarak bu kişi bilinçdışında “hata yapması çok zor, mükemmele yakın kişi” imajını yakalar. Tehlikelidir. Kendisiyle dalga geçerken bir yandan kendisinin üstünlüğünü; bunu komik bularak tuzağa düşen “gülücü kurbanlara” fiili olarak kabul ettirmiştir. Artık çok geçtir ve bütün gülümsemeler, kahkahalar ve sevinçler tamamen kendisiyle dalga geçme görüntüsündeki stratejisyenin kötü emellerine hizmet etmektedir.

Taklid Felsefesi

V for Vendetta. Çok derin bir film. Totaliter rejimlere karşı bireysel şidd… neyse anlatmıyorum. Çok derin bir film işte. Felsefik. Macbeth’ten alıntısı bile var: “İnsan olmak adına yapıyorum, dahasını da yapabilirim.” Yani felsefik işte. Shakespeare’den bile alıntı yapıp çok derin olmayan bir film olabilir mi? Kesinlikle süper.

Fikirlere kurşun işlemez. Gerçekten insan o kadar aydınlanıyor ki. Artık bir fikrin derin olması için ne söylendiğine, ne anlatıldığına gerçekten dikkat etmemize gerek yok. Kitaplar yerine üzerinde yazı yazan kapaklı, okumalık kâğıt kümeleri satılmaya başladı. Söz yerine artık Ses var. Anlam buharlaşıyor. Örneğin, bir tarihi kitap yazılıyor. Eski Mısır tarihine ilişkin bilgiler aktarılıyor ve kaynak gösteriliyor. Kaynak falanca bir akademisyenin kitabı. Peki onun kaynağı ne? Lüzum görmemiş. Yani binlerce sene evvelki hadiselere dair bilgiler verilmiş, bu bilgilerin kökeni nedir diye merak ederler diye de kaynak gösterilmiş. Bu kaynağın da insanlığın elde ettiği ilk eserlerle bir bağı yok. Başka bir yazarın kitabına kaynak verilmiş. Bu kitabın yazarı Eski Mısır araştırmacısı ve bu bilgileri ilk bulan veya elde eden kişi mi? Hayır. Peki konuyu kaçıncı elden öğrendiği mechul olan bir yazarın, yine aynı durumda olan bir başka yazara atıf yapması veya onu kaynak göstermesinin Tarihbilimsel olarak bir anlamı var mı? Yani diyelim bir Türk yazarın, Eski Mısır tarihi ile ilgili bir bilgi vermek için yine kendisiyle aynı durumdaki başka bir Türk yazarı kaynak göstermesi bir anlam ifade ediyor mu? Hele bu kitap verdiği bilgilerin, gösterdiği kaynaklarla desteklendikten sonra, eserindeki tezini güçlendirici bir unsur olarak görüyorsa ne diyebiliriz? Kaynak göstermenin veya alıntı yapmanın amacını veya fonksiyonunu anlamamış olduğunu söyleyebiliriz. Buna benzer ve bir manası olmayan yüzlerce esere atıf yapılmasının bir anlamı yoktur. Tarihbilimde kaynak göstermek, belgeleri sunmak bir bilimsel yöntemdir. Önceki örnek ise bu bilimsel yöntemi taklid eden bir yazım şeklidir. Tarihçiler bir hadiseyi anlatırken, o hadiseyle alakalı en dolaysız kaynaklardan şimdiye kadar gelen silsileyi tespit ederek bunu icra ederler. Bu bizim günlük yaşantımızda herhangi bir olayın içyüzünü soruşturmakta kullandığımız en sade metotların biraz gelişmiş ve sistematik hale sokulmuş bir biçimidir.

Sanatsal olan ve bünyesinde estetik bir kıymet barındıran eserler ile bunların ucuz, bayağı ve kötü taklidleri olan ucubeler arasında bir ayrım yapılır. Bu kötü taklidlere “Kitsch” denir. Bunlar ticari kaygılarla üretilen sanatsal olmayan, ona benzemeye çalışan ürünlerdir. Eser değildirler. Üründürler. Eser temaşa edilir, Ürün tüketilir. Sadece görünüşü taklid edenler; özü, estetiği ve sanat ruhunu kavramayan kişiler tarafından yapılır. Sanatçı ile taklidci arasında fark vardır. İşte bu fark sadece sanatta geçerli değildir. Bilimde, felsefede, hatta gerçek hayatta da aynen geçerliliğini korur. Bilimsel çalışma ile bilimsel çalışmanın kötü taklidleri arasına kalın bir çizgi çekilmelidir. Bilimsel tınıları kullanarak kendisine bilim dünyasına yer bulmaya çalışan; bilimsel yöntemi tam anlamıyla kullanmadan sadece onun söylemini taklid eden tezler vardır. Buna bir örnek Evrim Teorisidir. Hiçbir bilimsel çalışmanın sonucu olmamasına rağmen, sürekli olarak Biyoloji bilimini taklid eder. Hayvanlarla ilgili bilgilerin doldurulduğu kitaplara Evrimsel Atlas gibi isimler takılır. Hiçbir bilimsel çalışmaya bu teorinin bir etkisi yoktur, var olan tek şey bir isimdir. Herhangi bir çalışma yaparsınız, sonuç değişmez; isminin başına birilerinin hatırı kalmasın diye “evrimsel” yazabilirsiniz. Kelimeyi kaldırınca mana yine aynıdır.

Felsefede de yine “kitsch” diyebileceğimiz örnekler vardır. Eski filozofların fikirleri, inançları, gerekçeleri vardı. Felsefe hakikati kavramak veya en azından ona yaklaşmak için kullanılan yöntemlerdi. Fikirler üretilir ve tartışılırdı. Bir zaman sonra ise artık fikir üreten kişilerin adından bahsetmek felsefe yapmak oldu. Felsefi diye yutturulan yüzlerce kitap sadece eski filozoflardan “bahsetmekte”. Başka hiçbir şey yapmamakta. Felsefi kitsch yerine felsefi çılgınlık da denebilecek bir gelenek üzere, sürekli olarak belli bir elit kesim kendi aralarında birbirlerinin kitaplarına atıflar yaparak kitaplar yazıyor. Ne kadar çok atıf yapılırsa o kadar felsefe yapıldığını zanneden bu grubun Ürünleri de bir felsefi Eser olmaktan çok, felsefi eserlerin kötü birer taklididir.

Şimdi tekrar V for Vendetta filmine dönmek istiyorum. Filmin bir amacı veya bir ana fikri olduğunu sanmıyorum. Türkçede bir cümle içerisinden bir kelime çıkardığımızda şayet cümlenin anlamında bir değişme olmazsa, o çıkardığımız kelime gereksiz bir kelimedir. Yani bu bir anlatım kusuru olarak görülür. Cümlede anlamı vurgulamak için bazen fazla kelime kullanılabilir. Ancak bahsettiğimiz böyle bir durum değildir. Bana göre filmde de birçok gereksiz sahne ve olay vardı. Filmin içinden olduğu gibi çıkarılsa, filme hiçbir etkide bulunmaz. Bu yüzden filmin birçok anlatım kusuru olduğunu düşündüm. V’nin Evey’e işkence edip hapiste psikolojisini bozması sahnelerini komple filmden çıkarınca filme bir etkisi olmuyor. Çünkü başı sonu yok, bir amacı, katkısı ve fikri yok. Yani bir fonksiyonu yok. Rastgele çekilmiş. Bir kompozisyon değil, bir bütünün parçası değil. Bu yüzden benim için değersiz. İnsanlar üzerinde deney yapan kadının ölüm şekli. Çok gereksiz bir detay. Filmin olmayan fikrine bir katkısı olmadığı gibi, diyaloglar karın ağrıtıcı derecede saçma. “Beni öldürmeye mi geldin? Evet. Tanrıya şükür.” Fesubhanallah! Filmin başından sonuna böyle saçma sapan diyaloglar bulmak mümkün. Binlerce insanın niye toplandığı, malzemeleri nerden temin ettikleri mechul; toplanıp aptal aptal bir yerde patlama izlemeye nasıl ikna oldukları mechul. Her yönüyle veya yönsüzlüğü ile ana fikri olmayan bir film. Yine de derin fikri olan filmlerin kötü bir taklidi.

Sandalyenin Felsefesi

Biz var mıyız? Yani “ben”in dışında bir varlık mevcut mu? Daha radikal bir soru olarak “ben” var mıyım? Bu gibi kulağa saçma gelen soruları tarihte birçok filozof tartıştı. Tarihteki filozofların çoğu oldukça acemi oldukları için sorulara çözüm üretmekten çok daha da kafaları karıştırmaktan başka bir işe yaramadılar. Bu soruları neden sorduğumuzun bile farkında olmayanların bunlara cevap araması da bir başka problemdi. Meselenin epistemolojik bir bağlamı ve bir tartışması olduğu için bu sorular üzerine fikirler üretiliyordu. Şimdi bu varlık sorunu tartışmasının tarihi ile zaman kaybetmek yerine “nesneler dünyası” adı verilen ve “ben”in dışındaki dünyanın “mutlak bir varlığının” olup olmadığı üzerine bir soruşturma yapacağım.

Bir konuda şüpheden uzak bilgi edinebilir miyiz? Cevap evet veya hayır da olsa, iki durumda da bilgi edinen veya bilgi edinemeyen bir “bilen/bilemeyen” özne vardır. Bunu “ruh”un ispatı görerek “düşünüyorum, o halde varım” demiştir Descartes. Bunu da en kesin gerçek ve felsefenin temel ilkesi olarak kaydetmişti. Ne olursa olsun, neyi düşünürsek veya düşünemezsek değişmeyen şey var olduğumuz. Nesneler dünyası benim kafamda kurduğum bir tasarı mıdır, yoksa “mutlak varlık” olarak zihnimden bağımsız şekilde durmakta mıdır? Bu saçma ve kusurlu soruya cevap aradıkları için birçok kişi bunu asla yanıtlayamaz. Mutlak varlık şeklindeki “yapay” tanımlama düşünsel süreci şartlandırdığı için bu sorunun bu şekline çözüm bulmak imkânsızdır. Üstelik kimileri “zihinden bağımsız mutlak nesneler dünyası” yoktur demeyi zihinden bağımsız bir varlığın mevcut olmadığı düşüncesi olarak anlamaktadır. Buna göre zihinden başka bir şey yoktur, işitilen, görülen her bilgi zihnin bir uydurmasıdır. Sadece “ben” vardır ve bu görüş Solipsizm olarak bilinir. Hâlbuki “mutlak varlık” söyleminde bir sorun vardır ve bu bir dil sorunudur.

Şimdi dünyayı algılamak konusunda bulunduğum yerden hareket ederek düşünüyorum. Karşımda bir sandalyenin durduğunu farz edelim. Sandalyeyi nasıl görüyorum? Ortamda bulunan ışık ışınları sandalyeye çarpıyor ve yansıyor. Yansıyan ışınlar gözbebeğimden içeri giriyor ve retidadaki reseptörlerce beynin görme alanına elektriksel olarak iletiliyor. Sonuçta görüyorum. Bir yarasa bu sandalyeyi nasıl görüyor? Ancak ses dalgaları oluşturup sandalyeye çarptırması ile ve bu yansıyan dalgaları beynine iletmesi ile bunu “görüyor”. İki farklı görme şekli ile aynı nesneyi “algılıyoruz”. Farklı bir biyolojik yapıda olsa idik, bambaşka bir sistem ile bunu algılayabilirdik. Neden sandalyeyi sarı renkte görüyorum? Çünkü üzerindeki boya maddesinin soğurduğu ışının dalga boyu benim zihinsel olarak “sarı” diye isimlendirdiğim “dalga yorumu”na tekabül ediyor. Peki, yarasa onu sarı görüyor mu? Hayır. Zihnimin anatomik yapısı, nesneyi algılamam ve ona ait olduğunu söylediğim özelliklerden haberdar olmam konusunda belirleyicidir. Anatomik yapım sebebiyle nesneye atfettiğim bazı özellikler var. Yani aslında o sandalye “mutlak sarı” diye bir renge sahip değil. Bu renk tamamen benim algılama yolumda karşıma çıkan bir hususiyet. Sandalyenin boyu kaç cm? Sandalye dışında bir şey olmasaydı asla bilemezdim. Muhakkak yanında bir başka cisim olması gerekirdi. O halde sandalyenin “mutlak boyu” diye bir şey var mıdır? “Mutlak” veya mücerred, soyut ve bağımsız birçok kelime burada anlamsızdır. Işınların çarpması ile bir şekli olduğunu gördüğümüz bu sandalyeyi başka bir algılayıcı, başka bir yöntemle algılarsa, şeklini bizim gördüğümüz gibi anlamayabilir. Bu yüzden sandalyenin “mutlak şekli” yoktur. Şekil, algılama yönteminden dolayı ortaya çıkan bir özelliktir. Algılayıcıya göre “görelidir”. Daha doğru ifade edersek, beden dediğimiz şey “mutlak surette” yoktur.

Sandalye “bizim dışımızda mutlak olarak” yoktur. Bu yüzeysel anlamda “sandalye yoktur” anlamına gelmez. Dikkat edilirse “mutlak bir şekilde var olmak” tarzındaki ifade anlamsızdır. Bir anlama gelmemektedir. Mutlaklık diye bir algılama biçimi yoktur; her bakış bir tarafa aittir. Her algılama biçimi başka bir tarafın görüntülemesine aittir. Tarafsız(mutlak) bir bakış yoktur. Bu tarafsız, saltık bakış, aslına “bakmayış”tır. Yani olmayan bakıştır. Kısacası böyle bir bakma eylemi bulunmamaktadır. Objektif, tarafsız, mutlak nesneler diye bir hadise yok bile değildir. Çünkü kavramsal olarak kusurludur ve hatalıdır. Bu kavramsal kusuru idrak etmeden, nesnelerin var mı, yok mu tartışmasını başlatmak talihsiz bir teşebbüs olur. Biz insanlar olarak nesnelerin insan algılaması düzeyindeki “görüntülerine” varlık adını veririz. Eski filozoflar “varlık” için “mutlak düzey”i ölçüt almışlardı. Bu büyük bir hataydı. Mutlak düzey yoktur. İnsan algılaması düzeyi olduğuna göre, varlık bu zeminden kalkılarak bilinir. İnsanların algılamalarına göre mevcut olan nesneler vardır. Bunlar arasındaki ilişkiler üzerine düşünülebilir. Böylelikle “nesnel dünya” konusundaki filozofların tartışmalarının “yapay bir dil sorunu” olduğunu tespit etmiş oluyoruz.

Yeni vizyona giren ve konusu büyü olan filmlerden sadece birisi: SİCCÎN. Filmdeki ikinci sınıf korku filmlerinin klasiği olan gürültü ile korkutma sahnelerini hariç tuttuğumda, kulağımı tırmalayan şeyler isminden başlıyor, filmin son sözüne kadar gidiyor. Evet, isim ilginç: SİCCÎN. Akıllıca bir seçim, yönetmeni tebrik ederim. Çok gizemli. Çünkü Türkler için mistik, esrarengiz ve yani dinî olan kelimeler kullanması gerektiğini biliyor. En Arapça isimleri bulabilmek için de şeddeli bir kelime gerekiyordu. Madem “daBBe” kullanıldı, bana da “siCCîn” kalır o zaman. Üstelik içinde CİN kelimesi bir şekilde geçiyor ya? Bir Cin filmi için biçilmez kaftan. Matematiksel zorunlulukla adeta. Utanmasam bir sonraki filminin ismini ağzımdan kaçıracağım. Ama utanırım.

SİCCÎN, filmde de hayret verici bir şekilde doğru tanımlandığı üzere, günahların kaydolunduğu amel defteridir(Mutaffifin, 7 vd.). Kelime SCN kökünden geliyor; sıkıştırma, hapsetme, hapis(kötü yer çağrışımları vs.) manalarına geldiği üzere “kötülerin günahlarının sıkıştırıldığı” manasından türemiş ve kitap anlamında kullanılmış. Bazıları “sicil” kelimesinden türemiş olduğunu söylemiştir ve yine bu kelime de Kuran’da kağıt/parşömen(ikinci olarak balçık, pis yer çağrışımları vs.) anlamında kullanıldığından(Enbiya, 104; Hud, 82 vd.) manayı etkilemiş sayılmaz. Siccîl veya Siccîn ikisi de üzerine bir şeyler yazılmaya hazır, kağıt veya defter; sonuç olarak bir kitap anlamı taşımaktadır. Nitekim ayette de “Kitâbun marKûm” yani “mühürlenmiş kitap” şeklinde tarif ediliyor. “MarKûm” kelimesi de “rakamlanmış, işaretlenmiş, tespit edilmiş, mühürlenmiş” gibi anlamlara gelir(bkz. Elmalılı Tefsiri). Ayrıca tam tersi olan “İlliyyûn” adlı yine “mühürlenmiş kitap” olan bir kitap daha surenin devamında geçiyor ki, bu da “iyilerin amel defteri” olarak anlaşılabilir. Kısacası İslamî korku filmlerindeki “geleneksel cehalet”in aksine bu kelime doğru tarif edilmiş. Tebrik etmeden geçmeyelim.

İkinci olarak afişin alt başlığında bir söz gözümüze çarpıyor: “BÜYÜ HARAMDIR.” Bunun İslamî herhangi bir referansı yok. Önce büyü ile neyin kastedildiği saptanmalı. Arapça’da “sihir” olarak geçen bu ifade Kuran’da üç farklı bağlamda kullanılmıştır(Diyanet İslam Ansiklopedisi, ‘sihir’ md.). İlki Hz. Musa ile Firavun kıssasında, sihirbazlarla Musa arasındaki mücadeledir(Taha, 60-69; Araf, 103-117; Şuara, 31-48). Buradaki sihirbazlar hile ile değnekleri güya yılana dönüştürüyorlardı. Musa da onları alt etti, işin iç yüzünü anlayan sihirbazlar Firavun’a rağmen iman edip secdeye kapandılar. Buradaki “büyü/sihir” haram mıdır? Bir hile olmak yönüyle aldatmaca olarak görülebilir. Yani haramiyeti “aldatmacalığından” gelir. İkincisi Hz. Süleyman dönemindeki iki meleğe indirilmiş bilgiyi kullanarak yapılan büyü tipidir. Burada karı-koca arasını ayırmak için büyü yapılıyormuş(Bakara, 102). Bunun da haramiyeti ve kişiyi kafir yapması, fark edilebileceği üzere hasıl ettiği neticeye göre şekil alıyor. Yani fena bir iş “büyü/sihir” ile yapılınca haram oluyor. Buradan literatürde geçen Ak Büyü, yani iyilik için yapılanlarının haram olmadığını çıkarabiliriz. Üçüncüsü de, Felak suresinde geçen “düğümlere üfleyenlerin sihri” imiş. Güya cahiliye dönemi kişiler, duaları iplere okuyup onları düğümlerlermiş. İbn Haldun buna benzer bir uygulamayı Mısır’da tespit etmiş(DİA, ‘sihir’ s. 170). Burada “neffâsâti fil-ukad” ifadesine “düğümlere üflemek” manası verilmiş. “Ukad” kelimesi “akid, anlaşma”nın çoğuludur; hem Allah ile kul arasındaki akid(bkz. itikad), hem de karı-koca arasındaki “nikah akdi”ne atıf yapılmış olma ihtimali ile, tüm “ilişkiler”in kastedildiğini düşündüğümüzde “neffâsât” ifadesinin “üfleme, fısıldama” manalarından hareketle “akidleri bozma, akidler arasında fesad çıkarma, ilişkileri zedeleme” manasına ulaşabiliriz. Yani “düğümlere üflemek” yerine “ilişkileri bozmak” anlamı taşıyor olabilir. Çünkü bu mananın hemen aynısını başka kelimelerle destekleyen bir ayet vardır: Araf, 200. Bu ayette “neffâsât” yerine hemen aynı manadaki “nezğ” kelimesi istimal edilmiştir: “Eğer şeytandan bir fısıltı(vesvese) gelirse, hemen Allah’a sığın, o işitir ve bilir.” Buradan Felak suresindeki “akidi bozan fısıltı” çevirisinin bu ayete daha uygun olduğunu görebiliriz. Yani ayette “düğümlere üfleme”den bahsedilmemektedir. Konumuza dönersek Kuran’da sırf şeklen “büyüsel faaliyet”i yasaklayan herhangi bir emir/yasak yoktur. “BÜYÜ HARAMDIR” sloganı da tam anlamıyla bir slogan olarak durmaktadır. Büyü ile yapılan iyi veya fena işlerin, haramiyeti belirleyen noktalar olduğunu söylememizde sanırım bir mahzur yok.

Siccîn filminin devirdiği çamların en büyüğüne geleyim. Bir cuma hutbesinde hoca minberinden sesleniyor: “Yapılan kötülükler CEHALETLE VEYA KASTEN OLSUN hem bu dünyada, hem de ahirette FAZLASIYLA karşılığını bulacaktır.” Bir de utanmadan kaynak da veriyor, Mutaffifin suresiymiş kaynağı da. Neresinden tutsak dökülecek bir ifade. Kim nereden uydurmuş da eline tutuşturmuş bu İslamî(!) hutbeyi bilinmez. Önce bir ayeti hatırlatarak başlayayım: “Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez. (…) Rabbimiz unutursak, hata işlersek bizi sorumlu tutma!”(Bakara, 286). Bu ayete göre cehalet ile farkında olunmadan işlenen kusurlardan insan sorumlu olmaz, ceza almaz. Dünyada da almaz, ahirette de almaz; FAZLASIYLA hiç almaz. “Allah laf olsun diye söylediğiniz yeminlerinizden sizi sorgulamaz, ancak kalbinizden ettiğiniz (kasıtlı olanlardan)sorgular”(Bakara, 225). Yani cehaletle yapılan hataların bir cezası yokmuş. Üstelik KASTEN yapılan hataların da hepsinin dünyada karşılığı olacaktır diye bir ayet yoktur. Olmadığı gibi, KASTEN yapılmış hataların cezaları FAZLASIYLA verilmez. Ne kadar hata ise, ettiği kadar ceza verilir. Bunu da şu ayet ile ispat etmiş olalım: “Kim hayırlı işle gelirse ona ON misli vardır, kim kötü işle gelirse ona BİR mislinden başka ceza yoktur; kimseye de haksızlık edilmez.”(En’am, 160). Görüldüğü gibi KASTEN bile olduğunda FAZLASIYLA ceza diye bir hadise İslamî anlayışta yoktur. Ama İslamî korku filmlerinde vardır. Mesela Siccîn filminde olduğu gibi.

Filmde dikkatimi çekip kulağımı tırmalayan bir detay da büyücü hocanın bir ayeti müşterisine satarkenki tercümesiydi. Bu adam hem insanların canına kasteden büyüler yapıyor, karşılığında para alıyor ve sonunda “Allah bizi affetsin” diyebiliyor. Bu sahte müslim hocaya önce iki ayetle tepkimi göstereyim: “…Kim bir kişiyi başka bir kişiye karşılık olmadan veya yeryüzünde fesad çıkarmış olmadan öldürürse, sanki tüm insanları öldürmüş gibi olur ve kim bir insanı yaşatırsa, sanki tüm insanları kurtarmış gibi olur.”(Maide, 32) ve “Kim bir mümini KASTEN öldürürse, cezası ebedi cehennemdir.”(Nisa, 93). Kısacası bu cinci-büyücü hocanın şu andan itibaren bir kurtuluşu yok. Ama benim asıl ilgilendiğim nokta bir ayeti tercüme edişiydi. Güya Hz. Adem’in yaratılışından bahsedip “Cenab-ı Hak, Adem’i bir KAN PIHTISI’ndan yarattı, sonra ona et giydirdi” diye karşısındakine anlatıyor(örnek: Mu’min, 67 vd.). “Kan pıhtısı” diye çevrilen kelime gerçekte “AlaKa”dır. Bu kelime Türkçe’deki “alâka, ilgi, ilişki, bağlantı, bağlanma” anlamlarına gelir. Tasavvufta da “Alâka” gönül vermek, bağlanmak anlamlarına gelir. Ayetlerde “İnsanı “alaKa”dan yarattık” ifadesi vardır. Bu bağlamda insanın ham maddesi olarak düşündüğümüzde “bağlanan, asılı duran, rahime asılan zigot”u kastetmiş olması gerektiği sonucuna ulaşmamız gerekir. Çünkü “bağlanan, asılan” manalarını muhtemil, “meni içeriğini andıran” bir ifade söz konusudur. Buna KAN PIHTISI demenin ne bilimsel, ne etimolojik, ne mantıkî, ne de aklî bir yolu/yöntemi yoktur. Zamanında bir grup insan, canlıların kan pıhtısından geliştiğini sanmışlar(çünkü embriyonun ilk hallerini kanlı küçük şeyler olarak görmüş olmalılar); madem kan pıhtısı da asılıp tutunuyor, o da “alaka” gibi “anne rahmine tutunabilir, alaka kurabilir” gibi bir mantık ile canlının ilk haline kan pıhtısı deyivermişler. O günden sonra meal yazarları bu kelimeyi “kan pıhtısı” diye çevirmeye kalkmışlar. Sonra bir grup dinsiz de “canlılar bilimsel olarak emriyodan oluşur, kan pıhtısınından değil” diyerek Kuran’daki “kan pıhtısı bilgisinin(!) yanlış olduğunu göstermişler. Böylece Kuran’ı güya yalanlamışlar. Halbuki anne karnının içinde, rahim organına tutunan her ne ise, ona “alaka” denmesi lazım gelirdi. Kan pıhtısı sonradan ortaya çıkan bir yorumdu. Yanlış bir yorumdu. Yanlış bir yorum da, Kuran’ın otantik ifadesiymiş gibi Kuran’a ait yanlış bir bilgi halinde eleştirilemezdi. İşte bu tür yanlış anlamalara mahal vermemek için otantik lafızlar ile çevirmen inisiyatifleri arasında bir ayrım yapmak gerekir. İşte bu tartışmalardan haberi bile olmayan senarist-yönetmen takımı İslamî korku filmi diye film çekip, böyle yanlış bilgileri “Kuran’da geçiyor” diye anlatmakta. Belki diğer eleştirilere göre küçük bir detay, ancak yine de kulağımı tırmalamadı değil.

Siccîn’de tespit ettiğim bir de psikolojik yapmacıklık durumu var. Kudret’in karısı Nisa sürekli olarak Kudret’in yatalak annesine bakıyor. O kadar aşırı bir şefkat gösterisi, aşırı ilgi ve üzerine titremeyi vurguluyor ki, sanki filmde başına gelecekleri ve o yaşlı kadının ona yapacaklarını filmin sonunda görmüş. Bu bilgi ile filmin başına tekrar dönmüş de; ona ne kadar, nasıl iyi davransın da, bari annesi cinnet geçirince kendisine iyi muamelede bulunsun, acısın diye içinden geçiriyormuş gibi bir tavrı var. Altını değiştirip süngerle yıkadıktan sonra, teypten en sevdiği şarkıyı açmalar; alnından öpmeler, “anne benim canım sıkkın bana içinden dua okur musun” gibi adeta korkudan yağcılığa varan düpedüz şefkat budalalığı! Bu “psikolojik ortadalık” bana kalırsa tamamen Nisa’nın akibetinden haberli olan senaristin üstünü örtemediği subjektivitesinden kaynaklandı. Kendi yazdığı senaryoda, kendi karakterine acıyan senaristin, seyirciye belki gayri ihtiyari bir şekilde Nisa’nın aslında bu muameleleri aman nasıl da hak etmediğini vurgulamak istemesinden ve şirazesinin kaymasından da kaynaklanmış olabilir. Kendisine sonsuz müşfik görünen ve bir kez ah demeyip, mütemadiyen yaşlılara hürmet göstermeyi dinî vecibe addetmiş bu mülayim kızcağıza böyle davranmayı nasıl reva görmüş acaba bu kadın? Belki o kendisi değildi, ancak ekmeği bıçakla rendeleyerek çorbaya katan Nisa’yı, ekmek figürünü tuvaletle ilişkilendirip korkutmak bir tür intikam sahnesi manasına geliyordu. Hepimiz Nisa’nın gözlerindeki hak edilmemiş aşağılanmanın yoğun duyuşunu içimizde hissettik. Sanıyorum diğer seyirciler de benim gibi, gereksiz yere vurgulanan bir hayırlı evlat duruşuyla temayüz etmiş bu hanımcağıza intikamvâri bir geridönüşün yersizliğini hissettiler.

Anksiyete Üzerine Bir Spekülasyon

Sıkılmak. İnsanlığın evrensel sorunu. Bir başka kelimeyle “daralmak”. Psikolojideki haliyle “anxiety”. Evham, anskiyete. Sebepsiz yere sıkkınlık-bıkkınlık. Altında bir durum yatabilir, ancak speküle edilmesi gereken şey nasıl olduğudur. Ondan da önemlisi insanın bununla nasıl baş edebileceğidir. Yapacağım spekülasyon da bunu içerecek.

Anxiety. Boğulma, sıkışma, sıkışıklık veya darlık. Etimolojik olarak Eski İngilizce’de “enge” kökünden gelir. Enge. Darlık, ensizlik anlamına gelir. Dünyanın daralması, AN’a hapsolmak. Kısıtlanmak. Mahkum, mazbut, mahpus. Bir şekilde çıkamamak. “Çıkamıyorum”. Çıkılamama hissi. Sürekli kendi etrafında dönme. Aynı şeyi sürekli ve sürekli düşünme hali. Hücre hapsi gibi. Anlamsızlık. Anlam için süreç gerekir çünkü. Kısır bir düşünsel süreç. Namütenahi bir akıl yürütme. Durmaksızın aynı şeyi düşünme, bir sonuca varma ve tekrar aynı şeyi düşünme. Bir sonraki aşamaya bir türlü gelememe durumu. The Edge(1997) filminde A. Hopkins tam bunu anlatan bir konuya değinir. Üç adam ormanda uçak kazası sonrası kaybolurlar ve “sıkılırlar”:

“Okuduğum ilginç bir kitapta, ormanda ölenlerin çoğunun utançtan öldüğü yazılıyordu. Evet, utançtan ölüyorlar. Neyi yanlış yaptım, bu duruma nasıl düştüm diye düşünüp, sonra da utançtan ölüyorlar.”

Aslında tipik bir “anxiety”. Ormanda kaybolunca sıkılıyorlar. Daralıyor ve düşünsel olarak kısır bir döngüye giriyorlar. Neyi yanlış yaptıklarını düşünüyorlar. Sonra bulunca veya bulamayınca tekrar neyi yanlış yaptıklarını düşünüyorlar. Sonra tekrar… Sonunda da ölüyorlar. Bence “anxiety” tam olarak budur. İnsanın kendisine sorduğu veya cevabını aradığı bir soruya cevap bulunsa da bulunmasa da veya cevap önemli olsa da önemli olmasa da insan sabit bir şekilde “soru sorma” aşamasına takılıp kalıyor. Charles Morse(A. Hopkins) devamında şöyle der:

“Hayatlarını kurtaracak olan tek şeyi yapmıyorlar… Düşünmek.”

Anxiety. Düşünememe. Düşünmeye başlayamama. Mütemadiyen AN’ın içinde kalma, bir türlü şimdiden dışarıya çıkamama. Bu yüzden tedavisinde psikoterapi uygulanır. Psikiyatr hastayı düşündürmeye çalışır. İkna eder. Bütün olanların bir açıklamasına ulaşmasını sağlamaya çalışır. Bence kişi sıkı(l)şmadan sonra kendisini “mekanik” olarak düşünmeye sevk etmelidir. Bir sonrasını, sonraki saati, sonraki günü, sonraki yılı ve hatta hayatının sonunu düşünmelidir. Sonraya çıkmayı başarırsa düşünsel bir genişlemeyi sağlayabilir. Daraltının önüne geçmek için bulunulan AN’dan çıkmak gereklidir. Kişi bunu ancak kendisinin farkında olduktan sonra, mekanik olarak yapabilir. İşe yarayıp yaramayacağını düşünmeden alternatif/potansiyel tüm “sonraları” düşünmelidir.

Sürekli atıp tutulan ancak hiçbir zaman hakikati konuşulmayan bir noktayı dile getiriyorum. Berkin Elvan’ın katili kimdi? 14 yaşında bir çocuğun ne suçu vardı ki onu öldürdüler? Neden onu öldürmek istediler? Onu öldürmeselerdi ne kaybedeceklerdi ve öldürdükten sonra ne kazandılar? Kim kazandı? Bir çocuğun ölümü kimlere neler kazandırabilir? Şayet bu çocuğun ölümünden kârlı çıkan ve bir şeyler uman her kimse işte bu ölümün kazançlısı ve sorumlusu da o olacaktır. Açık ve sarih. Şimdi bir göz ucuyla bakalım.

Lafı çok uzatıp toplum psikolojisi üzerine bir analiz yapmaya gerek yok. Ancak şu var ki bütün hükümetler döneminde değişmez kuraldır; uçan kuştan iktidar sorumlu tutulur. Dünyanın her yerinde ve özellikle özgürlüğün aşırılaştığı, hür düşünce kılıfı altında istenilen her şeyin söylenebildiği dönemlerde ortalığı karıştırmak çok kolaydır. İnsanların büyük bir kesimi de hiçbir konuda araştırma yapıp okuma, inceleme zahmetinde bulunmak istemez. Bu yüzden kolayına gelene, yaygın olana inanma eğilimine girer. Ancak bunların hiçbirisi ölçü değil. Sırf böyledir diye şu olayın gerçeği bu şekildedir diye bir genelleme yapamayız, yapmamalıyız. Her durum kendine özgüdür. Berkin Elvan’ın ölümünün sorumlusunu, sloganların etkisinde kalmadan sislerin arkasındaki katili görerek saptamak gerekir.

Ölümünün sebebi biber gazı. Biber gazı dünyanın birçok ülkesinde sivillerin kullanımına kapalı, sadece güvenlik güçlerince veya polislerce kullanılabilen bir madde. Yasalar bunun isyan kontrolü durumunda polisin inisiyatifi ile kullanılabileceğini söylüyor. Biber gazına maruz kalan bir insan geçici körlükten ölüme kadar birçok risk altındadır. Biber gazı kullanılmalı mıydı? Bu polisin kullanmasından çok önce başlatılmış ve sonuçlandırılmış bir tartışmadır. Bu tartışma hukukçulara aittir. Hukuk uzmanları bu risklerle faydaları mukayese eder ve ölüm riskinin efektifliğini ölçer, sonuca ulaşır. Yani neticede artık bu yasal ise konu kapanmıştır. Polis bunu kullansın mı, kullanmasın mı diye bir konu tartışılmaz. Nitekim biber gazı uzmanlarca tartışılıp yasal olduğuna hükmedildiğine göre bunu irdelemenin bir anlamı yok. Biber gazı yasaldır. Bunda büyük günah vardır diyenler uluslararası hukukçuların içinden bir zahmet günah keçilerini bulmalıdır.

Demek ki biber gazı kullanılmalı mı, kullanılmamalı mı, böyle bir tartışma yok. Polis göstericileri uyarır, biber sıkılacağını söyler. Nitekim Gezi Olayları’nda da bunu yaptı. Önce uyardı. Protestoculara süre tanıdı ve buradan çıkın dendi. Bilindiği gibi camekanlar indirildi, otobüsler yakıldı, polis arabaları ters çevrildi, bankamatikler kırıldı, kaldırım taşları söküldü, bankalar yağmalandı, parti il binaları talan edildi, sokaklar savaş alanına çevrildi. Bunların hepsini gördük ve bunların bir mazereti olamaz. Toplam ülkeye zararı 139 milyon lira. Kalabalığın hepsi bunu onaylamış diyemeyiz. Ancak kalabalığın olduğu her yerde tarih boyunca bilinir ki böyle kargaşadan nemalananlar olacaktır. Kalabalığın içine katılıp buna destek verenler de aynen bunu bildiği halde destek verdiğine göre o da suça ortaktır. Ayrıca bu kadar kaldırım taşını söken, bankaları talan eden insanlar pek de az kişi değildir. Bazı insanlar da polisin bunlar olmadan önce müdahalede bulunduğu, polis müdahale etmeseydi bunlar olmayacaktı gibi komik bahaneler bulmaktadır. Her şeyden önce polisin herhangi hiçbir müdahalesi bu kamu malına yapılan zararın gerekçesi olamaz. İkincisi de polis zarar ortaya çıktıktan sonra değil, önce müdahale eder. Bu dünyanın en doğal şeyidir. Tekrar konuya dönersek; polis uyarıyor ve insanlar oradan çıkmıyorlarsa biber gazının risklerini kabul ediyorlar demektir.

Resim

Polis diyor ki, çıkmazsanız biber kullanacağız. İnsanlar da çıkmıyorlar. Tekrar uyarıyor ve biberi kullanmaktaki yasal hakkını icra edeceğini söylüyor. Biberin ölüm, yaralanma, kör olma gibi riskleri mevcut. İnsanlar da polis de hukukçular da bunu biliyorlar. Bu biliniyor ve bilinmesine rağmen bu artık yasalaşmış ve riskleri getireceği faydaya göre kabul edilmiştir. Çünkü isyancıları dağıtmakta etkili bulunmuştur. Bunun yerine polis köpekleri, silahlar kullanılabilirdi. O zaman can kayıpları daha fazla olurdu. Yani polis bir şekilde oradaki insanları dağıtmak, yasadışı gösterilerin ortaya çıkaracağı maddi kayıpları -dolaylı olarak da can kaybı gibi görülebilir- en aza indirmek zorundadır. Bu itibarla risklerine rağmen biberi kullanır. Bu riskleri oradaki insanlar da bildiği halde hala uyarıların tekrar tekrar yapılmasından sonra orada bulunuyorlarsa hüküm çok açıktır. Hele hele, bu insanlar ölüm riskinin de az da olsa bulunduğu bu gazların sıkılacağını bile bile küçük çocukları da eylem mekanında bulunduruyorsa bu riski çocuk için de göze aldıklarının göstergesidir. Yani Berkin Elvan’ı oraya getirenler oraya gaz sıkılacağını biliyordu. Gaz sıkılan bir yerde ölüm riskinin olacağını da biliyordu. Çocukların gazdan daha çok etkileneceğini veya her şartta daha hassas olacaklarını da biliyorlardı. Bile bile bu risklerin hepsini aldılar. Muhtemelen dediler ki, çocuk ölürse daha çok bağırma şansımız olur. Çünkü ölüm gibi olumsuz durumlarda insanlar daha az akılcı davranır. Bu da demagoji, duygu sömürüsü, “mantıksız da olsa” propagandaya müsait bir ortam hazırlar. Özetle:

1. Polisin bu gibi olaylarda gaz sıkma yetkisi vardır.

2. Polis gaz sıkacağını bildirmiştir, orada bulunanlar da bunu bilmektedir.

3. Gazın körlükten ölüme kadar riskleri olduğunu herkes bilmektedir.

4. Bu risklere rağmen orada bulunmaya devam ederlerse olacaklardan sorumlu olduklarının da bilincindedir.

5. Çocuklar için riskler daha fazladır.

6. Berkin Elvan bir çocuktur.

7. Çocukların gaz sıkılacağı “kesin” olan bir yerde tutulması ve uyarılara rağmen çıkarılmaması riski kabuldür.

8. Riskleri kabul ettikten sonra ölümün veya yaralanmanın gerçekleşmesi normal bir olaydır.

Şuna da dikkat etmek gerekir ki, bu çocuğun ölümünden kim kazançlı çıkabilirdi? Tabi ki muhalefet. Çünkü ne kadar insan ölürse o kadar olumsuzluk, o kadar çok da hükümet kusuru olacaktır. Hükümet bir insanın ölmesini ister miydi? Tabi ki hayır. Çünkü aleyhine o kadar propaganda yapılacaktı. O halde bu çocukların ölme ihtimalinin her şekilde arttırılmasının amaçlanması muhalefetin kesinlikle hedefleri arasında olacaktır. Sonuçtan başa giden bu akıl yürütme ile sorumluyu bulabilirdik.

8 maddede özetleyebileceğimiz bu olayın sorumlusu kimdir? Tabi ki olacakları başından beri bilen eylemciler. Herkes yasaların da polise tanıdığı haklar dolayısıyla orada gaz sıkılacağını biliyordu. Bilmeyenler olabilir ve belki de vardı. Ancak zaten gaz sıkılmadan önce yeterince uyarı yapıldı. O mekandan çıkmak için bir girişim olduğu sürece polis çıkmaları için zaman tanıyacaktı. Çıkmadılar ve gaz sıkıldı. Bu kadar açık ve sarih. Gaz sıkıldığı için de çocuk öldü. Ölebileceğini ölmeden önce de biliyorduk. VE öldü. Bunda şaşırılacak, hayret edilecek veya polisi suçlayacak hiçbir durum yok. Ortaya çıkmış olan sonucun olabileceğini olay gerçekleşmeden önce de biliyorduk. Ancak meseleyi akılcı olarak ele almadan ne olup bittiğini bile sormayıp doğrudan doğruya Berkin Elvan karikatürleri, sloganları, türküleri ile “akılsızcı metod”u benimsemek de bir seçimdir. Mesele bu kadar net olmasına rağmen bir Berkin Elvan literatürünün oluşturulması sosyolojik olarak gelecekte incelenecektir. Bunun sebebi olarak naçizane fikrimi de şöyle özetleyebilirim:

1. İnternetin kontrolsüz sürati.

2. İnternet kullanıcılarının çoğunlukla 20 yaş altı çocuklar olması.

3. İnternet kullanıcılarının ehliyetsizliğe bakılmaksızın yayın yapabilmesi, yani “kontrolsüz çocuk yayını”.

4. İnsanların sosyal medya yayınlarının “çoğunun” çocuklarca yapıldığını bilmeden ciddiye alması/araştırmaması.

5. Bilgi kirliliği ve arkaplan bilgisizliği kıskacının geriliminde insanların bir yere taraf olma ihtiyacı.