Tag Archive: Ara Geçiş Formu


0. Giriş

Evrim teorisinin temel(basic) çelişkisinden değil, evrim teorisinin temel(fundamental) çelişkisinden bahsediyorum. Evrim teorisi ile -biyolog Richard Dawkins’in deyimiyle- ateist olmanın entellektüel imkânı var olmuştur. Ateistler kendilerini evrim teorisi olmadan önce canlıların açıklanması konusunda son derece zavallı hissediyor olmalıdır bu şekilde. Çünkü Dawkins Evrim Teorisi’ni öveyim derken aslında geçmiş ateist felsefeyi çöpe atmıştır. Madem canlıların nasıl oluşabildiğine dair ateist bir teori yoktu, ateistler kendiliğinden nasıl olur da canlılığın oluşabilmesini akıllarına sığdırabilmiştir. Burada Dawkins ile eski ateistlerin bir iç çatışmasına şahit oluyoruz. Demek oluyor ki Dawkins gibi Neo-ateistler evrim teorisinin övülmesi için eski ateistleri cehenneme atmıştır.

Evrim teorisinin temel(fundamental) çelişkisi, temel iddiasındadır. Charles Darwin, bu teoriyi ortaya attığında bu çelişkilerin birçoğundan bahsetmiştir. Kendi teorisini bir hipotez paçavrası olarak tanımlayan Darwin’in tevazusunun yerini günümüzde Dawkins, Huxley gibi ataist! demagoglar almıştır. Dawkins’in tabiriyle bugünkü Evrim Teorisi’nin geldiği nokta, Darwin’in kitabına ufak dipnotların eklenmesinden ibarettir. Hatta o kadar ki, Darwin’i gelmiş geçmiş en iyi bilim adamları arasında sayma cüretini bile göstermişti. Evrim’in temel çelişkisi dediğimiz hadise Darwin’in gözlemsel kanıt eksikliği olarak baktığı noktanın felsefi boyutudur. Darwin, canlıların ortak bir atadan gelmesinin ispatlanması için sayısız ara geçiş formuna(transitional form) rastlamamız gerektiğini söylemiştir. Ancak bunun neden bulunamadığını sorgulamıştır.

Ara geçiş formu ifadesi o günden beri tartışmalara sebep olan bir kavram olmuştur. Bazı evrim teorisi apologistleri, “ara geçiş formu” diye bir şey yok demeye kadar sıkışmıştır. Halbuki bu tür apologist cühela kesimi Darwin’in bile bu tabiri kullandığından habersizdir. Darwin bu sözle ne demek istemiştir diye felsefe yapmanın anlamsızlığı da temas edilmesi gereken bir noktadır. Günümüz insanı o kadar cahil kalmıştır ki, Darwin’in cümlesinde gelişigüzel kullandığı ve çağdaşlarının da muhataplarının da anlayacağını varsaydığı basit bir kavramı bile anlamayacak ortalamaya sahibiz. Darwin’in ara geçiş formu kavramı oldukça basittir. Ara geçiş demek, tür olarak tanımlanagelen canlıların birbiri arasındaki boşlukları tamamlayacak canlı formları demektir. Darwin kitabının sonraki baskılarına “archaeopteryx” adlı bir hayvanı ara geçiş formu diye evrime delil diye sunmuştu. Bu yazının konusu ara geçiş formlarının gözlemsel verilerinin olmaması gibi negatif bir argüman değildir. Darwin bu negatif argümanı teorisinin eksikliği olarak görmüş, bulundukça teorinin destekleneceği şeklinde bir algının oluşmasında Neo-darwinistlerin rolü olmuştur. Oysaki bu yazının konusu pozitif bir argümandır.

1. Darwin’in negatif argümanı: ara geçiş formlarını bulamıyoruz, o yüzden teori zayıflamaktadır.

2. Yazının pozitif argümanı: ara geçiş formu teorik olarak hiçbir şekilde mümkün olamaz, teori zayıf değil, geçersizdir.

 

1. Ara Geçiş Formunun Niceliksel İmkanı

Gözlemsel verilerimiz Evrim Teorisi’ne bir delil getirememiştir. Çünkü evrim süreci olarak tanımlanan hadise yüzyıllar içinde olduğu iddia edilen bir vetiredir. O halde geçmişe yolculuk yapamadığımıza göre bunu gözlemlemenin yolu yoktur. Bunu sadece retrospektif(geriye doğru) fosil yorumu ile tahmin edebiliriz. Her neslin bir sonrasını incelediğimizde atasının tür bazında aynısı olduğunu görüyoruz. Hiçbir tür babasının veya dedesinin türünden farklı bir yapı göstermemektedir. Nitekim Dawkins’in de “hiçbir türden başka bir tür oluşmaz” gibi bir sözü rivayet edilir. Dawkins’in iddiasına kökten aykırı bu sözü yüzünden Evrim Teorisi’ni yargılamak mümkün değildir. Çünkü her tür kendi türünün içinde kalarak neslini üretiyorsa, temelde türün değişmemiş olması gerekecektir.

Evrimsel süreçte ara geçiş formlarının oluşumu mutasyon frekansı ile ilişkili olmalıdır. Çünkü mutasyonlar türleri değiştirme kapasitesine sahip yegâne mekanizmadır. Mutasyonlar değişimi ortaya çıkarır, doğal seçim ile ayıklama olur ve gelişmiş canlılar üretilmiş olur. Mesele yüzeysel olarak bu şekilde lanse edilir. Bir türden ikinci bir türün oluşumunun gerçekleşmesi için basamak basamak mutasyonların olması gerekir. Bu mutasyonlar Dawkins ve bilimum tüm Neo-darwinistlerin öngördüğü üzere tamamen randomize gerçekleşeceği için tam da ikinci türün genetik yapısını hedefleyen mutasyonlar olmaz. Rastgele mutasyonlar olur ve organizmaya zarar verenler elenir.

Her şeyden önce mutasyonların etkileri bugün çok iyi bilinmektedir. Örneğin, tıp sahasında konjenital anomaliler, zekâ gerilikleri, kromozomal hastalıklar gibi son derece öldürücü durumlar mutasyonlar sonucu olur. Birçok mutasyon aslında canlının yaşama başlamasını engeller. Nitekim Çernobil Faciası ile meydana gelen ve bitkiler dâhil tüm canlıları kapsayan masif-kesif gen değişimi ile birçok canlı çift-kafalı, tek bacaklı gibi hilkat garibesi hali almıştır. Mutasyonların %99’unun zararlı ve kalanının etkisiz(hissedilmeyen mikro hasarlı) olduğu söylenmektedir. Yararlı mutasyon örneği mevcut veriler içinde yoktur. Sadece bazı bilimdışı iddialar kapsamında değerlendirilebilecek, örneğin orak hücreli anemi genetik bozukluğunun sıtmaya koruyucu etkisi gibi komik iddialar ortaya atılmaktadır. Orak hücreli anemi hastalarının hayati şartlarını değiştiren venöz eritrosit stabilizasyonu bir kenara bırakılıp, sıtma hastalığına dirençli olmalarını bir “fayda” olarak gören Darwin harikalar diyarı hayalperestlerinin ne kadar davalarına kendini adadıklarını görebiliyoruz. Netice itibariyle, mutasyonlar zarar veya yarar versin canlıyı randomize değiştirirler. Zaten organize olmuş bir yapıdan oluşan bir canlının gen bilgisi üzerinde amaçsız oynamaların yarardan çok zarar vereceği aşikârdır. Bu demek oluyor ki, yeni bir tür oluşurken, daha iyi bir genetik sistemi hedef olarak düşündüğümüzde, hedefimizden çok hedeflenmemiş artık canlılar oluşacaktır. Çünkü mutasyonların çoğu(!) zararlıdır.

Yani Darwinci buyruğa uygun olarak, daha sonra itiraz edeceğimiz “mutasyonların makro-dünyaya etkisi”ni anlamlı kabul edelim. Bu etki ile genleri değişen canlıların türleşme yolundaki adımlarının çoğu yanlış yola sapacaktır. Çok küçük bir minimal kısım da organize canlının sağlıklı türünü oluşturabilecektir(diyelim). O halde şimdi yaşayan canlılardan kitle olarak çok daha fazla sayıda sağlıksız ve başarısız mutasyonlu canlı görmemiz gerekir. Bu canlıların sayısı mevcut olanı katlamalıdır. Ergi Deniz Özsoy gibi Türkiye evrimcilerine göre bu canlıları diğerleri yemiştir! Bu fosillerin neden olmadığına dair bilimsel komedinin evrime negatif bir argüman olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bir açıklayamama durumudur. Oysaki sözümüz tersini açıklama idi.

Değil, ara geçiş sürecinde hastalıklı ve mutasyonları canlıları olması gerekenden kötü hale getirmiş örneklerin yeterli sayısının varlığı, ara geçişi sağlayacak sağlıklı olan zincirin diğer halkaları dahi yoktur. Yani evrim ağacı olarak anlatılan hayali yapının gerçekten gösterilmesi için, insanla tavşanın arasındaki tüm farkları basamak basamak aktaracak canlı örnekleri gerekir. Tavşanla ortak akraba olan insan dikey olarak aşağı inmekte, tavşan ise çatallanmaktadır. Bütün çatalların bütününü düşündüğümüzde ve ortak bir yerde buluştuğunu varsaydığımızda bunları birbirine birebir bağlayacak kadar sık şekilde canlı çeşitliliğinin en eski tavşandan itibaren geçen sürede bulunması gerekirdi. Oysaki hiçbir fosil bulamıyoruz. Devasa bir fosil buluntusundan teorik olarak bahsettiğimizin altını çizmek gerekir. Çünkü evrimci tayfa genelde her bulduğu canlıyı birer ara geçiş örneği olarak sunmaktadır. Evrim Teorisi’nin arzu edilen ispat şekli birkaç veya yüzlerce ara geçiş formu ismi sayılması veya resmi gösterilmesi değildir. Meselenin özünü anlamamış birçok biyolog(!) dahi bu yanlışı yapmaktadır.

Arasında uçurum olan milyonlarca tür varken bunların birleştiricisi olacak fosillerin bulunması gerekiyor. Bu fosiller aslında yok. Ancak olduğunu iddia edenler için şimdiki canlıların sayısından daha fazla fosil olması gerekirdi. Dawkins’e göre bunlar çürüdü, Ergi Deniz Özsoy’a göre bunları birileri yemiş! Bize göre bunlar aslında hiç orada değildi. Neticede ortada bir ara geçiş formu yok. Tekrar vurgulamak gerekir, ara geçiş formu yok denince “işte bunlar ara geçiş formları” diye listeler veriliyor. Bu tür insanlar olan biteni hiç anlamamış kategorisindedir. Çünkü istisnasız bütün canlılar zaten başkalarının ara geçişidir. Tür ismi sayılmasına gerek yok, her tür evrim varsayılırsa ara geçiş anlamına gelecektir. Ancak bizim istediğimiz şey, aslında bizim değil, evrimin net olarak ispatı için arzulanan şey mevcut türlerin gerçekten evrildiğini “pratik açıdan” gösterecek türlerin arasındaki boşlukları dolduran ve sayıları teorikte mevcut canlılıktan fazla olması gereken fosillerdir. Aslında burada tür isimlerinin anlamsızlığı vurgulanmalıdır.

2. Mutasyonların Tür Oluşturma Kapasitesi

Mutasyonlar, Evrim Teorisi’nde doğal bir seçimin etkisi ile türleşmeyi sağlar. Canlılarda genetik değişim olur, bu değişim yapılara yansır ve yapılara yansıyan değişikliklerin avantaj sağladığı canlı rekabeti kazanır. Kazanılan rekabet sonrası sadece iyi mutasyon yapmış canlılar yaşar ve iyi mutasyon frekansı birikir. Çok yüzeysel düşünüldüğünde bu şekilde bir evrim şeması çizilebilir.

Her şeyden evvel mutasyonlar, mikromutasyonlar olarak çok yavaş ilerler. Bir neslin diğerine geçişinde bu mikromutasyon hissedilmeyecek kadar az yapısal değişikliğe sebep olur. Bu değişiklik de rekabet ortamında bir değişim yapmaz. Bu mikro-değişikliklerin de kimde olduğu anlaşılmaz. Devam eden mutasyonların kimden devam edeceği de bu yüzden her nesilde tekrar baştan randomize gerçekleşir. Bu yüzden mikromutasyonların makro-değişiklikte bir fark yaratmaması, onların birikmemesine sebep olur.

Mutasyonların birikmesini şartı şudur: bir canlının diğer nesle geçene kadar zamanı vardır. Mutasyonlar olduktan sonra bunun makro-değişiklik sağlaması gerekir. Bu makro-değişiklik bir canlının ömrü dâhilinde olmalıdır ki, canlının rekabetine bir katkısı olsun. Katkısı olması da yetmez. Çünkü rakibini öldürmesi ve kendi gen frekansını arttırması gerekir. Bu şekilde mutasyonun olduğu canlıların sayısı artmış olur ve mutasyon kendisini aktarmış olur. Bu mutasyonun üstüne başka mutasyonlar olduğunda bunun da bir canlı ömrü boyunca bir makro-değişiklik yaratması ve bu değişikliğin rekabette belirleyici olabilmesi ve sonunda kendi gen frekansını arttırabilmesi gerekir. Bu şekilde mutasyonlar birikebilir. Ancak sorunlar şunlardır;

2.1. Bu makro-değişiklik mutasyonları büyük farklar yaratacak mutasyonlardır. Canlıya ek bir avantaj sağlaması demek, onun rakibini önceden öldüremezken bu mutasyonla öldürebilmesi demektir. Bu demektir ki, bu büyük değişiklik gözlemlenebilirdir. Ancak buna benzer bir mutasyon örneği kaydedilmemiştir.

2.2. Makro-değişiklik aynı zamanda mutasyonun yıkıcı etkisinin hat safhada olduğu riskli bir durumdur. Öngörülere göre bunun olması halinde belki de bütün canlılar ölecekti. Öte yandan canlıların birçoğunda olduğu gibi, insanda DNA onarım mekanizması vardır ve 3 milyarda bir hataya izin verir. Bu da mutasyonların şansını azaltan bir faktördür.

2.3. Bu mutasyonların ilk canlılar açısından çıkardığı sorun da başka bir meseledir. Aynı şekilde onarım mekanizması gibi mutasyonun doğasına aykırı bir sistemin mutasyonlarla nasıl meydana getirildiği apayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak mikromutasyonların bir işe yaramayacağı ve hissedilemeyeceği ve evrimsel doğal seleksiyon ile uyumlu bir mekanizma olarak çalışamayacağı neticesine ulaşabiliriz. Dolayısıyla evrim süreci işlemeyecektir. Teorik olarak genetik düzlemde evrilme ve organizmanın başka bir organizmaya dönüşebilmesi için öngörülen bir mekanizma yoktur. Vurgulanmalıdır ki, mutasyonların birikmesi makro-değişikliğe bağlıdır ve bu da tek bir nesil geçişinde etkin olmalıdır. Aksi halde hissedilmez mutasyonlar kaybolacaktır. Evrim Teorisi’nin temel çelişkisi mekanizması gereği teorik tutarsız olmasıdır.

Reklamlar

Evrim Teorisi ileri sürüldüğü zamanın kabul ve bilgileri kapsamında ilginç bir tezdir. Ancak günümüzün gelişmeleri onun birçok sorununu açığa çıkarır ve tek bir sorun bile var ise bu tez terk edilmeliydi. Öte yandan revize edilip bugün hala yenilenerek savunuluyorsa bunun tek bir sebebi “taassup” olarak karşımıza çıkar.

1. Argüman: Genetik Geribildirimsizlik

geribildirim yok

Evrimcilik görüşü Darwin’in öngördüğü üzere insanın veya canlının dış organları ile doğa arasındaki etkileşime dayanır. Yani doğayla iç içe bulunan canlı, onunla etkileşir ve evrim geçirir. Güçlü olan kazanır. Bununla birlikte yeni özellikler açığa çıkan doğal değişimlere göre gerçekleşir. Misalen birçok evrimci dinozorların yok oluşu ile boşalan “biyolojik niş”in ortaya çıkardığı değişimin denizden karaya bazı canlıların gelişimini kolaylaştırdığını düşünür. Ancak burada vurucu nokta “doğanın dış sebepli evrimsel sonucu”dur. Kısacası dışarıda olaylara ikincil olarak canlı evrim geçirmiştir. Oysa ki değişim “genetik” düzlemde olmalıdır. Dinozorların yok oluşu genlere daha çok mutasyon yaptırmaz. Daha çok mutasyon yaptırsaydı bile, daha avantajlı mutasyon yaptırmaz.

Bu argümanda aslında ifade etmek istediğimiz şey: “olan biten her şey kodlarda, yani DNA’da olmaktadır”. Bu açıdan doğadaki işleyişler, sadece “genlere müdahale” ölçüsünde evrimle ilişkilendirilebilir. Lamarck’ın tezi gibi “sürekli dış organların değişiminin nesillere aktarılması” söz konusu değildir. Yani organları bir şekilde fiziksel olarak etkileyen hiçbir olgu evrime yol açmaz. Evrime sadece genetik değişiklikler yol açabilir. Bunlar ise Darwin’in açıkladığı gibi olmaktan çok uzak, olağanüstü karmaşık ve hassas süreçleri içerir. Genetik yapıya müdahale edip de bir düzen bile oluşturmak mümkün değil iken, bunun daha da avantajlı hale “canlıyı bozmadan” getirilmesi mümkün gözükmemektedir.

Öyle bir mekanizma olmalıydı ki “doğa-insan ilişkileri” genetik geribildirim yaratabilmeliydi. Genlerin organ düzeyine dikte ettiği bilgilerin geridönüşü olarak; doğadaki değişimlerin fonksiyonel düzlemde genetiğe aksedişi mümkün olsaydı, Lamarck tarzı bir evrim mümkün olabilirdi. Ancak günümüz genetik bilgilerimize göre böyle bir şey yoktur. Buna “genetik geribildirimsizlik” diyebiliriz.

2. Argüman: Ara Geçiş Formu Tanımlanamazlığı

Kambriyen

Mevcut iddialar açısından herhangi bir canlının ara geçiş kabul edilmesi “evrim varsayılmadan” mümkün değildir. Evrim var ise, tüm türler ara geçiştir. Çünkü evrim devam etmekte ve her tür diğer türlere dönüşeceği için bir “ara geçiş” yerine ikame edilebilir. Bu açıdan herhangi bir “ara geçiş formu” özel olarak tanımlanamaz. Dolayısıyla bu evrime delil yapılamaz. Çünkü ara geçiş formunun delili(ön koşulu) evrim iken, ara geçiş formunu evrimin delili saymak: totolojidir.

3.6 milyar senelik tek hücrelilerin 1.7 milyar senelik en eski çok hücrelilere evrildiği varsayılmıştır. Yani 2 milyar sene sadece tek hücreli sistemin organize olması için geçmesi gereken süre olarak kabul edilmiştir. Öte yandan Kambriyen devrinde yaklaşık “50 milyon” senelik bir zaman diliminde çok hücreli formların omurgalı ilk sistemleri oluşturduğu gözlenmektedir. Yani 2 milyar sene geçmesi sadece birkaç hücrenin bir arada yaşamasını başaracak ilerlemeyi sağlar iken, bu sürenin yaklaşık binde biri kadar bir sürede “doku, organ, çoklu organ sistemleri ve organizma kompleksinin tüm ayrıntıları ve genetik temelleriyle” oluştuğunu gözlemliyoruz. Bu ise “ani” bir değişimdir ve evrimsel ağacın aşamalı değişim veya kendiliğinden, doğal gelişme kuralını adeta alt üst etmektedir. Evrimciler arasında da ayrılıklara sebep olan bu hadiseyi bazıları “birden evrim olabilir” diyerek geçiştirmiştir. Halbuki bugün bildiğimiz karmaşık genetik yapının hassaslığının kendiliğinden birden oluşmasına imkan yoktur! Bazıları da belki fosiller yetersizdir, demektedir. İkinci açıklama ise çok daha vahimdir. Çünkü fosiller yok ise, biz neden evrimi kabul edelim? Fosiller gelene kadar evrimi reddetmek gerekir ki hiçbir zaman gelmeyeceğine göre evrimi niye kabul ediyoruz? Bu bilimi takip etmekten çok, zorla evrimi ispatlayana kadar araştırma ve zorlama yoluna gitmektir. Kısacası “ara geçiş formu”nu beklemeye hiçbir açıdan gerek yoktur.

3. Argüman: İnsanın Kategorizasyonu

İnsanın diğer hayvanlardan sadece derece olarak farklı ve gelişmiş olduğu evrimin esas iddiasıdır. Çünkü insan bir hayvan türü olarak kabul edilmektedir. O halde doğanın dengesini tek bozan, medeniyeti tek kuran, teknolojiyi üreten tek canlı olan, kültüre sahip yegane varlık, düşünmek üzerine düşünebilen ve sürekli kendisini yenileyen bir canlı olan “insan” ne yapmıştır da bu farkları gerçekleştirmiştir?

İnsanın saydığımız farkları, köklü ve göz ardı edilmeyecek kadar yüksek seviyeli farklardır. Hiçbir hayvanda teknoloji üretimi yoktur. Alet yapan hayvanlar olsa da, hiçbirisi nesline aktarım yapmaz. Ne biliyor ise kendi hayatında öğrenir. Ne olmuştur da, insan bu kadar fark yaratmıştır? Zeka ve bilgi birikimi bunu sağlamıştır iddiasına çok kuvvetli bir itirazımız var:

3.1. Zeka Argümanı:

Arılar ve karıncaların yuvaları bilindiği üzere çok karmaşıktır. Arıların kovanlarına erkekler giremez. Erkeklerin tek görevi sadece kraliçe arıyı döllemektir. Her kovanın içinde yavruları besleyen bölmeler vardır ve işçi dişiler bunları özel olarak besler. Onların beslenmesi de ayrı sınıflar halinde yapılır ve polenle beslenenler ilerde kraliçe adayı olur. İki kraliçe olunca kavga ederler, ya birisi ölür veya göç eder ve kolonisini alır. İçeriye bir böcek girer ise bunu öldürürler veya dışarı atarlar. İçeride ölenleri mumyalama işlemi gibi sarıp sarmalarlar. Misalen eşek arısı içeriye girer ise, onu çevreleyen dişi arılar belli bir vücut sıcaklığına çıkarır. Çünkü arıların dayandığı maksimum sıcaklık, eşek arısından fazla olduğu için yabancıyı ısıtarak öldürmesini de bilirler. Bütün bunların detayları da vardır ve arıların çok sistemli, zeka dolu, bilgi dolu bir dünyaları vardır. Bu arıların kovan yapıları değişmemektedir.

ari

İnsanların sırf zeki oldukları için veya bilgili oldukları için bu tür teknolojiyi üretebildiklerini varsayan tezin cevap vermesi gereken soru şudur: zamanında insanlar mağarada yaşayacak kadar bilgisiz iken bile arıların çok karmaşık kovanları var iken, niçin bu kadar zeki canlılar teknoloji üretememekte ve insan bunu başarmaktadır? Öte yandan maymun eğer ki, insana çok yakın ise niçin ilkel de olsa bir teknoloji üretmemektedir? Nesilden nesile bir aktarım yapan tek canlı insandır ve diğer hiçbir hayvan doğanın dengesini bozmaz, kültür üretmez, medeniyet kurmaz veya mevcuda medeniyet desek bile “bunu geliştirmez”.

Hayati olan nokta “gelişim”dir. Neden sadece insan? Bunu sadece “gelişmişlik” veya “zeka”, “bilgi” gibi şeylerde bulmak kabil değildir. Dolayısıyla insanın “hayvan”dan kategorik farkı bulunduğunu söyleyen tezler çok daha mantıklıdır. Bu devasa farklılıklar insanın “derece” farkı ile ayrıldığı tezini zora sokar.

4. Argüman: Kendini Yok Eden Varsayım

Evrim bilim olduğunu iddia ve dikte etmektedir. Bu bilimi de insan yapmaktadır ve bilimsel metodoloji gözleme ve mantığa dayanır. Pozitif bilimlerin dayanağı “tümevarım” yöntemidir. Evrim varsayımını aldığımızda karşımıza gelişimi hala devam eden bir hayvan çıkar: insan. Yani evrim devam etmektedir ve insanın sadece zekası veya bilgisi veya aydınlanması diğer hayvanlardan biraz üstündür. Evrim açısından bir hayvan olan ve gelecekte daha gelişecek olan insanın “mantığı” da gelişecektir. Peki bir hayvanın ve hatta kendiliğinden doğal süreçlerle oluşmuş bir canlının mantığı ile çıkarılan bilime niye güvenelim? Bilim neden doğru olmalıdır?

Bilimin temelinde “tümevarım” vardır. Yani sürekli birbirini çeken iki parçacığı gözleriz ve bu parçacıkların birbirini çekmesinin “kural” olduğu hükmüne varırız. Mantık bunu söyler. Sürekli camdan attığımız taşların yere düştüğünü gözleriz ve bunu farklı yerlerde tekrarladıktan sonra “çekim yasası” olduğu hükmünü çıkarır ve buna “bilimsel” deriz. Peki “tümevarım” yöntemini nasıl güvenilir kabul ediyoruz? Bunu bize mantığımız söylüyor ve bu mantık hala gelişimi süren bir hayvanın mantığı… Buna neden “gerçek” demeliyiz? Görüldüğü üzere insanın aklına güven kalmamaktadır. İnsanın aklını “akıllı olmak veya olmamak” ekseninde değil de; “düşük hayvan aklı, biraz yüksek hayvan aklı, gelecekteki daha yüksek hayvan aklı” temelinde anlar isek “bilimsel bilgi”nin de güvenilirliği kalmayacaktır. Bu açıdan bilim olduğunu iddia eden Evrim Teorisi de kendisini güvenilmez bilim olarak tanımlamak zorunda kalacaktır.

İnsan nereye kadar gelişeceği belli olmayan bir hayvan ise, ne kadar tamamlandığına nasıl karar verebiliriz? Sonsuza kadar gelişecek mi, yoksa çok az bir gelişme miktarı kaldı şeklindeki ikilemlere verecek hiçbir cevabımız yoktur. Çünkü Evrim öngörüde bulunamaz. Bu açıdan insanın “mantığının” ne kadar daha gelişeceği ve şimdi “gerçeği bulma” bakımından ne kadar yeterli bir mantık olduğunu çıkarsamak için elimizde bir ölçüt yoktur. Elimizde bilim yapmak için tek bir araç var: “tümevarım” varsayımı. Bunu da mantığımıza dayanarak, bize mantıklı geldiğini “sezdiğimiz” için yapıyoruz. Akıllı olmak veya olmamak şeklinde “kategorik” bakış açısı bu sorunu çözer idi. Ancak “derecelenmeci” evrimsel bakış açısına göre mantığımızın ne kadar doğruyu gösterecek kadar gelişmiş olduğunu veya ona niye güvenmemiz gerektiğini temellendirmemiz imkansızdır. Biz sadece seziyoruz ve bize mantıklı gelene “gerçek” diyoruz. Bir gelişmekte olan hayvan isek, daha almamız gereken çok yol olabilir. Bu açıdan şu anki bilgilerimizin tamamı birer halüsinasyon olabilir. Çünkü kendimizi dayandıracak bir temelimiz, evrim varsayımı ile yok olmaktadır.