Tag Archive: Descartes


11. yüzyılda Saint Anselm’in ortaya attığı Ontolojik Argüman, Tanrı’nın varlığının ispatı olarak bazı felsefecilerce savunulur. Bunun bir ispat olup olmadığı konusunda Gaunilo’dan Kant’a kadar sayısız eleştiri yapılmış; ancak günümüz felsefecilerinden Alvin Plantinga’ya göre hiçbirisi bu argümanı kesin şekilde çürütmemiş ve yanlış olanın ne olduğunu tam olarak gösterememiş. O halde yarım kalan çürütme işi bize kalıyor.

Sonda söyleyeceğimi başta söylemem gerekirse, Schopenhauer’in dediği gibi argüman bir tür Felsefi Şaka gibi durmaktadır. Böyle bir akıl yürütmenin ciddiye alınır tarafı olmadığını 11. yüzyıldan beri bazı filozoflar söylemiş olsa da, hatta günümüzün en popüler savunucuları “ilk bakışta kesinlikle hatalı olmalıymış gibi göründüğünü” söylese de hatanın nerede olduğu bir analiz gerektirmektedir. Felsefi hatanın bulunmasının zorluğu, mantıksal çözümünün veya ‘tedavisinin’ güç olması, argümanın kuvvetini göstermez. Bu incelikli bir cerrahi ameliyat geçirmesi gereken bir kazazedenin “İncelikli Kaza” geçirdiğini iddia etmek gibidir. Tedavinin çok incelikli olmasının gerekmesi, kazanın özel yapım olduğuna delil olmaz. Bertrand Russell da argümandaki safsatanın nerede olduğunun anlaşılmasının, argümanın safsata olduğunun anlaşılmasından daha zor olduğunu söylemiştir. Öncelikle Anselm’e kulak verelim:

“Bu varlık hakikaten öyle vardır ki, var olmaması düşünülememektedir. Zira var olmaması düşünülemeyen bir şeylerin var olduğunu düşünmek mümkündür ve böyle bir varlık, var olmaması düşünülebilir olandan daha mükemmeldir. Öyleyse, daha mükemmeli düşünülemeyen bir şeyin var olmaması düşünülebilirse, daha mükemmeli düşünülemeyen şey, aslında kendinden daha mükemmeli düşünülemeyen şey değildir ve bu bir çelişkidir. Neticede daha mükemmeli düşünülemeyen şey gerçekten öyle vardır ki; var olmaması düşünülememektedir.”(1)

Bu akıl yürütmede gözümüze ilk çarpan şey varsayımlar ve kurnazca geçiştirilen önkabullerdir. Var olmaması düşünülebilir olan neden daha az mükemmeldir? Var olmaması düşünülemeyen, yani olmak zorunda olan nedir? Böyle bir şey var mıdır? Bunları zaten ispatlamadan, kabul ederek başlıyor. Bir var olmadığı düşünülemeyen varlık var mıdır? Bu soruların hesabı verilmemiştir. Buradaki mükemmellik kavramı nedir? Sonuç olarak bu argümanla aslında sadece “en mükemmel kesinlikle vardır” neticesine ulaşılabilir. Biz bunu zaten biliyoruz. Yani mükemmellik kriteri olarak her ne düşünülürse bunun en üstün düzeyi bir yerlerde vardır. Ancak bunun “daha ötesi düşünülemeyen” seviyesi olmak zorunda değildir. Zaten bunun “ötesi düşünülemeyen” kadar mükemmel olmasının şartlarından birisi (Anselm’e göre) var olmasıdır. Bu yüzden var olmayıp zihinde oluşturulan öyle bir varlık olamadığı için, ilk adımda bunun varlığını varsaymak durumunda kalıyoruz. Öyleyse “ötesi düşünülemeyen” mükemmel olanın varlığının ispatı söz konusu olmamıştır; zaten var olmasını gerektiren bir şekilde tanımı varsayılıp, var olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Yani sadece var olan mükemmel olabilir diyeceksek, Tanrı’nın var olduğunu ispatlamak için aynı zamanda Tanrı’nın mükemmel olduğunu varsaymak zorunda kalırız; veya Tanrı’yı mükemmel diye tanımlayıp, mükemmelliği de varlık şartına bağladığımızda, tek yaptığımız şey Tanrı’nın var olmak zorunda olduğunu söylemiş olmak olur. Bu da ontolojik argüman türlerinden birisidir:

“Tanrı tüm mükemmelliklere sahiptir. Var olmak da bir mükemmelliktir. O halde Tanrı vardır.”

Burada tek yapılan şey Tanrı’nın tanımını sorgulamadan kabul edip varlığını ispatladığını vehmetmektir. Descartes da benzer şekilde; “Bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 olmadığı nasıl düşünülemezse, Tanrı’nın olmaması da bu şekilde düşünülemez.” mealinde bir tanımsal argüman kurmuştur ki, felsefe tarihinin Kurnazlık Rekoru olmaya adaydır(2). Tam şu aşamada Ontolojik Argüman’ın çöp tenekesine atılması gerekir. Ancak bir de modern versiyonuna bakacağız. Çünkü eski versiyonlarına göre Plantinga -güya- bu argümanı sağlamlaştırmış ve eksiklerini gidermiş(3). Plantinga’nın Modal Argümanı(varsaymış ki):

1. Tanrı idrakte mevcuttur fakat gerçeklikte yoktur.

2. Gerçeklikte var olmak, yalnızca idrakte var olmaktan daha mükemmeldir(öncül).

3. Tanrı’nın gerçeklikte var olması tasavvur edilebilir(öncül).

4. Tanrı gerçeklikte var olsaydı, kendisinden daha mükemmel olurdu(1 ve 2’den).

5. Tanrı’dan daha mükemmeli tasavvur edilebilir(3 ve 4’ten).

6. Kendisinden daha mükemmeli tasavvur edilemeyenden daha mükemmeli tasavvur edilebilir(5’ten).[6. madde çelişkilidir, o halde:]

7. Tanrı’nın idrakte var olup gerçeklikte olmadığı yanlıştır; o halde Tanrı vardır.

Öncelikle bu argümanın hiçbir şekilde bir ispat olmadığını bizzat Plantinga’nın itiraf ettiğini belirtmekle başlayalım: “(bu argümanı) anlayan ve onun azami derecedeki mükemmel bir varlığın var olmasının mümkün olduğu şeklindeki merkezi öncülüne itiraz eden hiç kimsenin onu kabul etmeyeceği itiraf edilmek zorundadır.” Yani Plantinga’ya göre argümanın kabul edilmesi bir varsayıma dokunulmaması şartına bağlıdır. Ancak dikkatimizi Plantinga’nın hem ispat olarak görmediği hem de “Victorious(muzaffer) Argument” diye övdüğü argümanı konusunda yaşadığı çelişkiye değil, bu argümanın çelişkilerinin nerede olduğu konusuna vereceğiz.

Argüman geleneksel olarak “reductio ad absurdum” adı verilen bir yöntemi kullanmaktadır. Önce bir varsayımda bulunulur, daha sonra iki adet birbiriyle çelişkili cümleye ulaşılır. Örneğin;

1. Varsayalım ki, en büyük doğal bir sayı vardır ve bu A olsun.

2. Bu sayının bir fazlası da bir doğal sayıdır.

3. Basitçe A+1>A’dır.

4. Dolayısıyla A’dan büyük bir doğal sayı vardır ve ilk öncül ile çelişkilidir.

5. O halde en büyük doğal sayı yoktur(4).

Görüldüğü üzere buradaki ilk varsayım üzerine birbirini gerektiren maddeler sıralanmış ve çelişkili bir cümleye ulaşılmıştır. Bu da ilk öncülün çelişkiye indirgenmesi anlamına gelir(reductio). Plantinga’nın argümanında ise ilk varsayımdan sonra birbirini gerektiren maddeler yoktur. İkinci bir varsayım olarak “gerçekte var olmak, idrakte var olmaktan daha mükemmeldir” diye bir ifade vardır. Öncelikle “idrakte var olmak” gerçekte olunmadığı sürece yok olmak ile aynı anlama gelir. Yok olanın mükemmelliği var mıdır ki, var olanın mükemmelliği ile karşılaştırılabilsin ve ondan daha az mükemmel olabilsin? Ayrıca mükemmellik ne demektir? Yine neden var olmak, yok olmaktan daha mükemmel bir durum olmaktadır ve bu ne anlama gelmektedir? Bu, Norman Malcolm gibi modern filozoflardan Immanuel Kant’a kadar birçok filozofun anlaşılmaz bulduğu bir varsayımdır(5). Plantinga da bunu “mümkün dünyalar” kavramı ile çözmeye çalışır. Yine de “azami mükemmelliğe sahip bir varlığın olması mümkündür” şeklindeki öncülü kendisinin uydurduğunu veya bunun kişisel inancı olduğunu söylediği için bu çözüm girişimi de boşunadır. Sonunda argümanın en son versiyonu için şöyle der:

“…bu argümanın tabii teolojinin başarılı bir parçası olup olmadığını, Tanrı’nın varlığını kanıtlayıp kanıtlamadığını sormalıyız. Ve ben cevabın, olumsuz olmak zorunda olduğunu düşünüyorum.”(s. 248).

Mükemmellik konusundaki bu ikinci varsayım tek sorun değildir. Üçüncü maddede Tanrı’nın var olmasının düşünülebileceği ifade edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir detay vardır. Tanrı, “kendisinden daha mükemmeli düşünülemeyen” olarak tanımlandığı halde(1. Dipnot, s. 237) bu varlığın düşünülebilir, tasavvur edilebilir bir şey olduğunu ileri sürülmektedir. Yani Plantinga, aynı zamanda “en mükemmel”liğin bir şartının gerçeklikte var olmak olduğunu da söylediğine göre şu sonuçlara varabiliriz:

1. Mükemmellik gerçek varlığı gerektirir(Plantinga’nın 2. öncülü).

2. Tanrı, tanım olarak ondan mükemmeli düşünülemeyendir(s. 237).

3. (O halde) Tanrı tanım olarak gerçek olmadığı düşünülemeyendir.

Buradaki (Plantinga’ya ait olan) akıl yürütme Descartes’in tanımsal argümanının(definitional argument) sulandırılmış halidir. Hiçbir şekilde tanımsal argümana katkıda bulunmamıştır. En sade şekline çevirdiğimizde şunu elde ederiz: “Tanrı tanım gereği olmadığı düşünülemeyendir.” Bu ise asla bir ispat değildir, dogmanın beyanıdır. “Tanrı vardır, çünkü o adı üstünde Tanrı’dır.” Basitçe görüleceği üzere ontolojik argümanın her çeşidi sadece tarihi totolojilerin tekrarı; ustaca gizlenmiş anlaşılmaz varsayımların, kurnaz sonuçları olan aldatmacalardır.

Dipnotlar:

1. M. Peterson, W. Hasker, B. Reichenbach, D. Basinger, Din Felsefesi Seçme Metinler, Küre Yayınları, 2013, syf. 231-249.

2. Oppy, Graham, “Ontological Arguments”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2012 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <http://plato.stanford.edu/archives/win2012/entries/ontological-arguments/&gt;.

3. W. L. Craig, Reasonable Faith: Christian Truth and Apologetics, Crossway Books, 2008, syf. 183.

4. P. D. Magnus, An Introduction to Formal Logic, University at Albany, New York, 2010, syf. 116.

5. R. Dawkins, Tanrı Yanılgısı, çev. Tunç Tuncay Bilgin, Kuzey Yayınları, 2012, syf. 108.

Reklamlar

Özgür İrade Üzerine

İnsanın özgür bir şekilde seçim yapabilmesi kendisine biçtiği anlamı belirler. Özgür olmak demek, eylemleri ve(ya) düşünceleri insanın öyle istediği için öyle eyleyip düşünmesi demektir. Genel anlamda bir Tanrı’nın eseri olarak insan özgür kabul edilmek zorundadır. Çünkü herhangi bir akıl yürütme, mantıksal, felsefi, düşünsel süreç ile Özgür veya olmadığımızı anlayamayız. Yani özgür olmadığımız bilgisine aklın yardımı ile ulaşmamız mümkün değildir. Hatta Özgür olmamak veya olmak üzerine düşünemeyiz. Peki şimdi ne yapıyoruz? Şimdi Özgür olduğumuzu farkında olmadan kabul ettikten sonra bu kabulün üzerine düşünüyoruz. Yani düşünsel sürecin sonunda potansiyel farklı sonuçlara ulaşamayacağımız için bu bir diyalektik süreç değil.

Özgür olmadığımızı söylersem ne olur? Bunu ancak özgür olduğumuzu kabul ettikten sonra sanki hiç öyle bir şey yokmuş gibi yaparak yapabilirim. Bunu biraz daha açalım. Diyelim ki Özgür insan diye bir nesne yok. Hiçbir insan kendi kararını kendisi vermiyor. Sadece belli başlı saiklerin etkisi ile hareket ediyor. Yani tüm oluşların(sonuçların) sebebi önceki durumlar denebilir. İnsanın kararları da bir oluş olduğuna göre, bu durumda bu kararların verilmesini sağlayan şeyler sadece ortam, mevsim, yaşanan çağ, ülke gibi tamamen dış etkenler. Yani her insanın kararı, Nedensellik zincirinin bir halkasından ibaret olur. Başka bir ifadeyle insanın her oluşu, Nedensel Domino Taşları’ndan bir taştır. Hiçbir etkisi, artısı veya eksisi yoktur. Sadece kendisinden önce etkilendiği sebeplerin doğal sonucunu vücuda getirir. Yani bu şekilde Karar diye bir hadise olmadığı için, her sonuç tek bir sebebe dayanır. Evrenin başından sonuna kadar bütün olaylar Deterministiktir. Yani Evrenin başından itibaren yeterli bilgiye ulaşılabilirse Evrenin sonuna kadar her şey hesaplanabilir. Bir olayın iki farklı sonucu olamaz, tek bir sonucu olur. Bunu da her bilgi edinilirse, -Misal Tanrı gibi bir varlık her bilgiyi alabilir- bilinebilir.

İnsanı bir anlığına Özgür olmayan bir varlık kabul ediyoruz. Bu durumda sadece insanın kararları değil, Varlık diye bildiğimiz her ne varsa, bunların hepsi belli doğa yasalarına göre hareket ediyor demektir. Eğer Özgür olsaydı yasalara göre hareket etmezdi, çünkü Özgürlük her an her şekilde karar alma potansiyeli taşır. Bütün varlıklar ve insan bu doğa yasaları diye tanımlanan, doğada gördüğümüz belli değişmeyen kuralların dışına çıkamayacağına göre daha henüz kimse oluşmadan 4 milyar sene önce bile ne olup biteceği bellidir. Çünkü işler tıkırında olduğu için, öyle ya da böyle hesaplanabilir. Bu demektir ki, insan düşünemez. Çünkü bir robot gibidir. Sadece kendisine yüklenmiş yazılımın gereklerini yerine getirmiş olur. Kendisi düşündüğü için değil, beyni harekete geçip, bacaklarına sinyal gönderdiği için koşar. Aslında burada bir fikir, akıl, duygu yoktur. Sadece şimdilik beyin dediğimiz organdan çıkan uyarılar kaslara ulaşmakta ve hareket gerçekleşmektedir. İnsana insan, hayvana hayvan demek için veya başka isimler koymak için bir sebep yoktur. Bilgi yoktur. Sadece Tanrı açısından bu işleyişin bilgisi onda bulunabilir. İnsan adını şimdiki düşünsel yolculuğumuz sırasında -dışarıdan- verdiğimiz düşünülürse, aslında insan da yoktur. Sadece bir şeyler dolanıp durmaktadır. Sadece Tanrı’nın bilgisi kendisine göre vardır, o varlıklara isimler verebilir. Bunu insan dediklerimiz bilmez. Hatta insanlar kendi arasında konuşsa bile, yani birbirlerine “biz insanız” deseler bile ve günümüzde olan bütün kültür, sanat, teknoloji olsa bile yine de İnsan’ın bilgisi yoktur. Çünkü o sadece önceden içine ne yazılmışsa onu tekrar etmektedir. Gerçekte düşündüğü filan yoktur. Dışarıdan düşünüyor gibi görünmektedir. Özgür olmadığını varsaydığımız için kendisinin bir inisiyatifi, kararı, seçimi olamaz. Var olduğunu bilmez, bilgisi ve bilebilme yetisi yoktur.

Yani biz düşünmeye başladığımız ilk saniyeden itibaren, zaten düşünebildiğimizi anlamış oluyoruz. Aslında düşünebildiğimizi düşündüğümüzde anladığımıza göre bu Özgür olduğumuzu daha baştan kabul etmemizdendir. Tam tersi durumda düşünmüyor olurduk. Elimiz, kolumuz, ağzımız oynardı; ağzımızdan ses çıkardı, kulağımızdan ses girer bu sese vücut tepki gösterirdi; ancak bunların hiçbirisine Dinleme, Konuşma, Toplantı denemezdi. Descartes’ın ifade ettiği “Cogito, ergo sum(Düşünüyorum, o halde varım).” ifadesi bu açıdan anlamsızdır. Çünkü var olduğumuzu anlamak için düşündüğümüzü kavramış olmak gerekçe gösterilemez. Zaten var olmasak nasıl düşüneceğiz? Düşünüyorum kelimesinin içinde daha bir çıkarım yapmaya kalkmadan -anında- bir “varım” manası mevcuttur. Ayrıca var olup düşünemiyor olma durumumuz Özgür olmasaydık mümkündü. Var olmak düşünmekten önce gelir, o yüzden düşünme ona gerekçe yapılamaz. Var olmak ispatlanamaz, çünkü her ispat ondan daha dolaylı haldedir. En temel gerçek -kendimiz için- var olduğumuzdur. Onun doğrusu şöyle olmalıydı: “Düşünüyorum, o halde Özgür’üm”. Hatta Özgürlük de ispatlanamaz. Çünkü ispat için kullandığımız mantık, akıl yürütme süreçlerine başladığımız andan itibaren cümleye Özgür olduğumuz varsayımıyla başlamış oluyoruz. Yapılabilecek tek şey Özgür olduğumuza İnanmak veya Özgür olmadığımıza inanmaktır. İspatla Özgür olmadığımızın gösterilmeye çalışılması bir saçmalık olur. Yani Özgür olmadığımızı iddia eden bir insan bunu ispatladığı için iddia edemez; sadece buna pür İnanç’ı olabilir. Başka düşünsel bir malzemesinin olması imkansızdır.

Özgür olmanın Tanrı ile bir ilişkisi de vardır. Olabilirdi ki, Tanrı insanları yaratmış ve kararları olmayan otomatlar olarak inşa etmişti. Böyle bir yaratılıştan sonra insanlar da diğer maddeler gibi hareket eder, hatta şimdikinin aynı olaylar gerçekleşirdi. Ancak bu sadece Tanrı açısından bir film seyretme kabilinden bir Anlam’dan öte bir şey ifade etmezdi. Yani İnsan bir özne olmadığı için onun açısından bir anlamı olmazdı. Böyle bir şeyi bir Tanrı niye yapsındı? Bize ne? Ancak İslam özelinde bakacak olursak Allah böyle bir şey yapamaz. Çünkü İnsanlara bir Din göndermiş olan, İnsanı evrenin yaratılış sebebi gören(Bakara, 29), yani İnsan açısından bir Anlam’a atıf yapan bir Tanrı söz konusudur. Ayrıca Cennet ve Cehennem kavramları tamamen Ödül-Ceza sistemi olduğu için bunun bir İstihkak-Liyakat şeklinde İnsanın “kazanmış-kaybetmiş” olmasına bağlı olması gerekir. Yani insanın Özgür bir seçimle Hak ederek buna ulaşması gerekir. İslami perspektiften Tanrı ve diğer kavramların anlam kazanabilmesi için insanın Özgür olması gerekir. Aksi sadece amaçsız/film seyircisi bir Tanrı’ya atfedilebilir.

Kavramlar günlük hayatta kullanımlarıyla bilimsel veya felsefi kullanımlarından teorik bazı farklar taşısa da ortak bir etimolojik geçmişe sahip olduklarından gerçek manaları köklerinde aranmalı, anlamlandırılmaları da bu şekilde yapılmalıdır.

Yağmurlu bir kış günü, gök gürültüleri ve yıldırımların süslediği bir gecenin sessizliğinde, pencereye yaslanmış bir insanın ensesinde bir ıslaklık hissetmesini nasıl anlamlandırmasını bekleriz? Bunu anlamlandırması için rasyonaliteden yararlanır. Hepimiz futbol maçında yukarı atılan bir topun aşağı düşeceğine muhakkak gözüyle bakan insanlarız. Ancak aramızda bunların hareketinin rasyonelliğine inanmayan insanlar olabilir. Neden topun aşağı düşeceğinden bu kadar eminiz? Daha öncesinde sorulması gereken soru: “topun aşağı düşeceği kesin midir?”

Cevaplamadan önce, sonda söylemem gerekeni başta söyleyeyim. “Kesinlik” kavramı “zaman” kavramı ile neredeyse aynı doğaya sahiptir. Zaman kavramını Isaac Newton, içinde bulunduğumuz ve her şeyi kapsayan bir sonsuzluk gibi algılamıştır. Fiziksel teorilerde de Einstein’a gelene kadar ve hatta ondan sonrasında bile insanların kafalarındaki şablon budur. Oysaki zaman denilen hadise insanların yeri esas alarak hareketlerinin önceliği ve sonralığına dair bir hesaplamadır. Einstein İzafiyet Teorisi’nde bunu sade şekilde açıklamıştır.

Mesela bir trenin içinde iken bir taşı yere attığımızda onun bize göre aldığı yol trenin yere uzaklığı kadar olur. Ancak dışarıdan bir kişi bunu izlerken aynı zamanda taşın trenle gittiğine de şahit olacaktır. Ona göre aldığı yol hem trenin yere uzaklığı, hem de düşene kadar tren yönünde gittiği yatay mesafedir. Şayet zaman göreceli değil de, Newton’un dediği gibi mutlak ve bağımsız olsaydı bu taş aynı zaman içinde başkasına göre nasıl daha çok mesafe almış olabilirdi? Yere göre olan zaman ile trene göre olan zaman birbirinden farklıdır. Tren taşla beraber hareket ettiği için trenden bakan kişi sadece taşın dikey hareketini algılar. Ona göre alınan yol sadece dikeydir. Ancak yerdekine göre alınan yol hem dikey hem de yataydır; çünkü yerdeki kimse durmaktadır. O halde aynı zaman geçtiğini varsaydığımızda farklı yolları aynı taşın aldığını söylemiş oluruz. Birisi dik bir yol, diğeri çapraz bir yol almıştır. Ancak aynı taş farklı yollar aldığına göre bu aynı zaman biriminde mi olmuştur? Bunun cevabını Einstein “görelilik ilkesi” ile açıklamıştır ve “referans”ımıza göre zamanın da farklı olduğunu, her referansa göre zamanın hesabının değişeceğini keşfetmiştir.

Zamanın göreli olmasının bize gösterdiği bir sonuca geleceğim. Ben “bu yazıyı yazarken geçen zaman” diye bir şey yoktur. Bu yazının “x noktasına göre” zamanı vardır. Yani Newtoncu zaman anlayışı yanlış ve tutarsızdı. Einstein fark edilmemiş basit bir gerçeği gördü ve algımızı genişleten devrimsel bir noktayı bilim camiasına gösterdi. Ulaştığım sonuç; zamanım olamaz, bir noktaya göre zamanım olabilir. Buradan kurduğum analojiden şuna işaret etmek istiyorum: “kesinlik diye bir şey olamaz”. Sadece iki hadisenin birbirine göre göreli rasyonalitesi olabilir. Yeni bir durum gibi görünse de aslında tüm insanların düşünüşü bu mantık üzerinedir.

Şimdi yağmurlu gecede ensesi ıslanan gencimize geleceğiz. Ensesindeki o his, acaba gerçekten yağmur sebebiyle kırık camın sızdırması ve perdeye sirayet etmesi akabinde temas eden sudan mı kaynaklanmıştı? Yoksa uzaylılar tarafından hologram ışıklandırma teknolojisi ve komşuların yıldırım sesi üreten bir ses sistemini pencereye koymasına ilaveten ensesini mutasyon geçirerek büyük dile sahip olmuş bir baykuşun yalaması sonrasında ıslak hissetmesinden mi ileri gelmekteydi? Buna benzer bir örnek olarak bir insanın sadece 20 tane bilet çekmesi ve hepsinin büyük ikramiye çıkması durumunu düşünebiliriz. Her ne kadar istisnasız tüm insanlar birincisinin basit bir yağmurdan ibaret; ikincisinin de bir hile olduğundan emin olduğunu söyleyecekseler de bunun neden böyle algılandığı üzerine düşünmemiz gerekir. Neden ve nasıl eminiz?

Aslında bakıldığında 20 kere üst üste piyangoyu tutturma olasılığı bir şekilde mümkündür(possible) ancak muhtemel(probable) değildir. İnsanın mantığı ve semantiği bu rasyonalite farkını esas alır ve en mümkün ve muhtemel olanı kabul ederiz. Bu imkan ve ihtimal bir düzeye ulaştığında bundan artık şüphe edilmez. “Kesinlik” kavramı da bu durumlar için üretilmiş bir kelimedir. İnsanların bir kısmı bu kelimenin esas anlamını idrak edemeyişleri sebebiyle günlük hayattaki basit şeylerden bile şüphe etmemiz gerektiğini düşünerek bir düşünce çıkmazına girebilirler. Hatta bazı düşünürler kendi varlıklarının kesinliğinden şüphe etmiş, sadece kendi varlıklarının mümkün olduklarını ve kalan dünyanın algı olduğunu(solipsism) söyleyebilmiştir. Misalen Descartes, düşünülenlerin olmasından şüphe bile edilse, “düşünülme”nin var olmasından hareketle bir varlığın kesinliğinden bahseder ve “Düşünüyorum o halde varım” demiştir.

Şüphe edilenlerin varlığına sıra gelmeden önce, şüphenin olduğunun kabul edilmesi gerekir. Çünkü varlığın olmadığını söyleyebilmek ancak var olmakla mümkün olduğuna göre varızdır; yani gerçekten Descartes’in dediği gibi düşünüyorsak var olmamız gerekir. Sadece bizim varlığımız değil, diğer varlıkların da olduğunu düşünürüz. Çünkü birçok bilinçli varlığı görüyor aynı zamanda bilinçsiz olanlarla karşılaştırarak “bilincin” farkını anlayabiliyoruz. Bu durumda bizim “kesin bilgi” adı verilen -aslında hileli- tabire ihtiyacımız yoktur. Biz sadece tüm “bilinçli” dediğimiz varlıklarla ilişkilerimizin birer halüsinasyon olduğu ihtimali ile “gerçekten var” olma ihtimalinin hangisinin daha rasyonel olduğuna karar vermekte gecikmemişizdir. Bu herkes için apaçık bir gerçektir, kendiliğinden kabul edilmiştir.

Hayatımızda karşılaştığımız hadiselerin yorumunu rasyonalite kriterine göre yaparız. Çok düşük ihtimal de olsa doğru olabilir şeklindeki düşünceler rasyonel açıdan incelenir. Bir durumun olması ihtimali matematikte 10 üzeri 50’den daha düşük olduğunda imkansız kabul edilmektedir. Bu kabul pratik fayda sağlamak için olsa da kararların doğru verilmesinin bir güvencesidir. Yani kendimizin var olmadığını düşünmemiz ile bu türden küçük bir ihtimalin mevcudiyetini düşünmemiz birbirine olasılık küçüldükçe yaklaşacaktır. Bu sebeple yaşamımızda mantıksal metod olarak kullanmamız gereken bu tür kuralların olması gerekir. Bu kuralların doğru söyleme ihtimali, yanlış söyleme ihtimalinden daha fazladır.