Tag Archive: Determinizm


Özgürlük demek, BELİRSİZLİK demektir. Yani herhangi bir KURAL, YAZILIM, ALGORİTMA, FORMÜLE dayanmaksızın; mantıklı, mantıksız her anlamda seçebilen VARLIK anlamına gelir.

Özgür olmak ya da özgür olmamak. Bütün mesele budur.

Özgür irade var mıdır diye bir soru soran insan o soruyu sormamıştır. Soramaz. Çünkü cevap “yoktur” ise insan bir FAİL değildir. Özne yoktur. Nesne de yoktur. Sadece FİİL vardır. Olanlar olur, OLDURAN’dan, YAPAN’dan söz edilemez. Çünkü KARAR yoktur. Ben yoktur, Biz yoktur. Sadece ŞEYLER. Ben dediğimiz şey, OLDURMUYORSA; o sadece OLUYORDUR. Yani bütün olaylar zorunlu veya tesadüfidir. Bu soruyu HAYIR diye cevapladıysanız, bilin ki CEVAPLAMADINIZ. Ben de diyorum ki, Özgür İrade’yi sorgulayamazsınız. Onun cevabı EVET’tir.

Gün gibi açık bir gerçek olmasına rağmen bu konunun yüzyıllarca tartışılması, buna insanlığın zekasının test edildiği nadide bir misal olma özelliği vermektedir. Dünyaca ünlü fizik profesörlerinden tutun, nörobiyologlar, filozoflar gibi kendilerine verdikleri kutsal ünvanlarla yanılmaktan kaçacaklarına inanan birçok yarım entelektüel, basit bir gerçeği anlayamayabilmiştir. Demek oluyor ki, eğitim seviyesi her zaman insanı ileri taşıyamayabilmektedir. Bazen insana bir şey katmaz, insandan bir şeyler alır götürür; getirmez.

Daha da ileri gidelim. Özgür iradeye yoktur deyip hiçbir şey olmamış gibi devam edemezsiniz. ÖZNE yok demek, EYLEYEN/FAİL yok demektir. EYLEYEN yok ise EYLENEN/MEF’UL yani NESNE de yoktur. Sadece EYLEM/FİİL vardır. Olanların ve Olduranların olmadığı, sadece Olma’nın olduğu bir dünya. Bir gerçeği daha bu bilgilerimize ekleyelim: “Bir şeyi hiç kimsenin görmemesi ile, bir şeyin var olmaması aynı anlama gelir.” Bilme yetisi olan kimseler ve hiç kimseler duymamış, bilmiyor ve görmemiş demek; YOK demenin başka bir ifadesidir. Bu ikinci bilgimizi özgür iradenin olmadığı, EYLEM’den başka bir varlığın olmadığı bir dünyayla birlikte düşünürsek; ulaştığımız sonuç ne olur? Evet, BEN yani ÖZNE yani EYLEYEN yok ise bu kimsenin kimseyi veya hiçbir şeyi görmediği anlamına gelir. Bu da hiçbir şeyin OLMADIĞI anlamına gelir. Yani özgür değilsek, hiçbir şey yoktur. İşte buna NİHİLİZM denir. Bu yüzden diyorum ki, Determinizm ile Nihilizm birbirine eşittir. Nietzsche bunu çok iyi görmüştür; BEN’in yokluğunu anlamış, sadece EYLEM’in var olduğunu söyleyen belki ilk kişidir. Hatta NİHİLİZM’i de sezinlemiştir. Ancak buna rağmen çok ilginç bir şekilde özgür iradenin olmadığını söylemiştir.

Özgürlük ile İnsan varlığının eşit olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bunu yüzyıllarca göremeyen filozof ve bilim adamlarından daha fazla utanması gerekenler günümüzde yaşayıp göremeyenlerdir.

Düşünce tarihi boyunca birçok fikir tartışılmıştır. Tezler ileri sürülür ve hasımlar antitezler ile bunlara saldırırlar. Bazı kesimler ise herkesten daha farkındalık sahibi veya tabir-i caizse “uyanık”tır. Bu üçüncü kesim iki tez de yanlıştır deyip ortaya bir kombin tez koyar. Tabi ki, konusuna göre çok farklılık gösteren bu tartışmaların bazı zamanlarında üçüncü bir gruba gerçekten ihtiyaç duyulabilir. Çünkü olabilir ki, iki tez grubunun gözden kaçırdığı birtakım hakikatler vardır. Ancak sözünü ettiğim öyle bir üçüncü gruptur ki, mantık kuralları içinde veya dışında her şekilde bütün karşıt fikirlerden parçalar alarak yeni bir fikir oluşturabileceğine sarsılmaz bir inanç ile bağlıdır.

Düşünme, tartışma ve fikir ileri sürme bütün insanları bağlayan mantık kuralları çerçevesinde mümkündür. Bunlar o kadar kendiliğinden kurallardır ki, kuralların ne olduğunu tartışmaya bile gerek yoktur. Zaten uygulanan, saptanması gerekmeyen, sadece nasıl var olduğu tasvir edilebilecek yasalardır. Bu yüzden konumuz mantık değil. Konumuz mantıksızlık.

Basit bir örnek ile gireyim. En eski tartışmalardan birisi olan Özgürlük tartışmasında bir grup Determinizm’e inanır. Diğer grup da İndeterminizm’e inanır. Yani birilerine göre her şey bellidir, şimdiden sonsuza kadar bütün olaylar, seçimler ve her şey daha önceki tesirlerin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bunun bilgisine tamamen sahip bir varlık olsa; ki bu Tanrı’dır, bütün sebepleri zerresine kadar bildiği için milyar yıl sonraki bütün olayları saniyesi saniyesine bilir. Yani bizim seçimlerimiz birer yanılsamadır. Diğer grup ise insanın özgür olduğunu ve birçok şeyi seçmesi ile yaptığını, bir kuralın sonucu olmadığını söyler. Özgür demek belirsizlik, belirlenmemişlik(indeterminizm) demektir. Bu yüzden insanın gelecekteki hareketleri belli değildir ve bilinmemektedir. Bir grup der ki, Tanrı her şeyi ve geleceği de bildiği için insan bir robot gibidir. Hiçbir seçimi yoktur. Tamamen Tanrı’nın yarattığı şekilde hareket eder. Diğer grup da der ki, insan özgürdür. Tanrı’nın bilmesi gereken bir gelecek bilgisi yoktur. Konumuz Özgürlük değil. Konumuz üçüncü uzlaştırmacı, “Uyanık” grup.

“Uyanık” grup sahneye çıkar ve “ikinizde yanılıyorsunuz” der. Adeta neden böyle bir tartışma yapıldığını, neden “Tanrı’nın bilmesi ile insanın özgür olması” arasında bir çelişki olduğunu idrak edememiş gibidir. Bütün filozof, bilim adamları ve diğer herkesin düşünemediği şeyi düşünmüştür bu grubumuz. Aristo’dan gelen “Altın Orta” öğretisi ile hareket ettiklerinden şüphelenilebilir. Aristo da hocasından ne duymuşsa onun karşıt fikri ile düşünüp ortayolu bulmaya çalışmıştır. Tabi ki mantık kuralları içerisinde kalması halinde ideal diyalektik yöntem budur. Ancak tanımlamaya çalıştığımız “Uyanık” grup, ortayolu bulmayı bir araç değil, adeta amaç haline getirmiştir. Özgürlük konusunda şunu der; “Evet, Tanrı geleceği bilir, ancak bu insanın özgür olması durumu ile çelişmez.” Zaten iki durumun birbiriyle çeliştiği düşünülmeseydi böyle bir tartışma da olmayacak iken, herkesi topyekun aptal yerine de koyarak bu “denge”yi yakalamak(!) şaşırtıcıdır. Zaten bilinen bir gelecek değiştirilemez ve “hükmen” çoktan olup bitmiştir. Yinelemek gerekirse, konumuz Özgürlük değildi. Konumuz “Uyanık” grubun yapısıdır.

Uyanık grup bu örnekte ne yapmıştır? İki farklı görüşün neden tartıştığını, konunun ne olduğunu es geçip cümleler arasından kelimeleri seçip bir cümle(!) kurmuştur. Yani ortada mantıksal olarak ulaşılan bir sonuç yerine, sadece kelimelerin yapayca yan yana getirilmesinden başka bir şey yoktur. Tanrı’nın geleceği bilmesi ile insan hala özgür olabilirmiş. Çelişen iki cümleyi yan yana getirip, kendisine bir görüş geliştirdiğini söyleyen bir grup olduğunu not edip asıl konumuza geçelim.

Canlılığın başlangıcı veya çeşitliliği ile ilgili konu ikinci ana konumuz. Bugün’den Yarın’a geçen insanın Dün’ü idrak etmesi gibi; belli nesilden belli nesile geçişi gözlemleyen insanlar da bunun Köken’ini idrak eder. Bu köken sorusu ile ilgili günümüzün bir teorisi olan Evrim Teorisi de canlıların tamamının tek bir ortak atadan geliştiğini ve bunun doğal seçilme ile olduğunu söyler. Bu bir tezdir, buna karşı çıkan bir grup olan Yaratılışçılar öyle bir evrilme olmadığını ve canlıların yaratıldığını söylediler. Bunlar birbirine tamamen antitez değildir ve herkes iki gruptan birisinin haklı olduğuna inanmak durumunda değildir. Ancak buna rağmen ana hatlar aynıdır. Bu örnekteki “Uyanık” grup da aynı yöntemle işinin başındadır. Evrimciler der ki, “Tanrı canlıları yaratmamıştır, canlılar doğal şekilde seçilerek oluşurlar.” Yaratılışçılar der ki, “Tanrı canlıları oluşturmuştur, doğal yollarla canlılar oluşmamıştır.” Uyanık grup ise ikisinin de haksız olduğunu söyler. Çünkü olayların en farkında, tarafsız olabilen, hakim grup odur. Der ki, “Tanrı’nın yaratması ile Evrim Teorisi birbiriyle çelişmez.” Yani aynı anda Tanrı’nın yaratması ile Evrimsel oluşum olabilir. Bunu söyleyen üçüncü grubumuzun dayandığı hiçbir mantık mevcut değildir. Çünkü Evrim Teorisi, doğal seleksiyona dayanır. Charles Darwin de Evrim Teorisi’ni canlıların nasıl kendiliğinden oluşabileceğini ispatlamak için ortaya atmıştır. Acaba Tanrı, Evrim Teorisi’nin hangi özelliğini kullanarak canlıları yaratmıştır diye bu grubun kendisine sorması gereken bir soru vardır.

“Tanrı, doğal seleksiyonu kullanarak canlıları yaratmıştır.”

Bahsini ettiğimiz Uyanık grup daha evvel de tanımladığımız gibi mantık kurallarını dikkate almaz. Doğal seleksiyonu kullanarak bir şeyi tasarlamak şeklindeki kendi içindeki çelişkili cümleyi kullanmaktan -muhtemelen- herhangi bir çekincesi olamaz. Doğal seleksiyon zaten kendiliğinden gerçekleştiği için ona “doğal” denmektedir. Yani kendiliğinden bırakıldığında gerçekleşen seçilime “doğal seçilim”, özellikle bir kritere göre seçilen ve bilinçli yapılan seçilime de “yapay seçilim” denir. Tanrı, “doğal” olan bir seçilimi kullanmış olamaz. Çünkü o -basitçe- doğaldır.

Evrim Teorisi’nin bu “kendiliğinden” doğasını Tanrı ile çeliştirmemek adına, doğal seleksiyonun teori içinde rolünü küçültme girişimlerini yeri gelmişken başlamadan bitireyim. Evrim Teorisi ile Doğal Seleksiyon neredeyse eşanlamlı iki ifadedir. Bu teorinin aslı “Doğal Seçilim Teorisi”dir. “Evrim(evolution) Teorisi” ifadesini Darwin bir kere bile kullanmamıştır. Modern Evrim Teori’lerinde de bunun aleyhine bir farklılık yoktur. Evrim Teorisi demek, doğal seleksiyon demektir. Geriye kalan diğer “evrim mekanizması” diye anlatılan genetik olaylar doğal seleksiyon sürecinin nasıl olduğunu tasvir eden durumlardır; ayrı bir bilgi veren mekanizmalar değildir. Misalen, mutasyonlar olur, türler çeşitlenir ve doğal olarak en iyi genlere sahip olan diğerlerini eler. Buradaki çeşitliliği sağlayan değişimler randomizedir. Tamamen kendiliğinden olan değişimler ile kendiliğinden güçlü olanın elemesi ile ilerleyen bir sürecin olduğunu söyleyen bir teori. “Tanrı kendiliğinden olan mutasyonları kullandı.” şeklindeki ufku daraltan cümleler de Uyanık grubun mottoları arasında yerini almaya adaydır. En son çare olarak denebilir ki;

“Bütün canlıların oluşumunu kendiliğinden bir süreçle başarılı bir şekilde açıklayan bu teori doğru olsa bile, canlılıktan önceki olaylar için Tanrı’yı kabul ederiz; böylelikle Tanrı’yı Darwin’in gazabından korumuş oluruz.”

Böylelikle de canlıların yaratılmadığını, türediğini kabul etmiş olacaklardır. O halde Evrim Teorisi’nin bir tasarım süreci olmadığını kabul etmiş olan bu ifadeye “Tanrı evrimle yaratmıştır” demenin bir anlamı var mıdır? Tanrı evrim ile yaratmış ise Evrim Teorisi’nin hangi prensibini tanrısallaştırmak gerekecektir? Öyle olunca da İlahi Evrim Teorisi yine Evrim Teorisi olma özelliğini koruyacak mıdır? Evrim Teorisi’nden doğal seleksiyonu çıkarınca geriye kalan şeye Evrim Teorisi denebilir mi? Randomize mutasyonların teori dışında düşünülmesi ile geriye Neo-Darwinism’den eser kalacak mıdır? O halde Uyanık grubumuz neyin neyle çelişip çelişmediğini iddia etmektedir? Evvelce bahsettiğim üzere, sadece mevcut olan tez-antitez tartışmalarından, mantık kurallarından muaf davranarak, kelimelerin yan yana getirilmesinden müteşekkil söz dizileri(cümle değil) oluşturmaktadır.

Özgür İrade Üzerine

İnsanın özgür bir şekilde seçim yapabilmesi kendisine biçtiği anlamı belirler. Özgür olmak demek, eylemleri ve(ya) düşünceleri insanın öyle istediği için öyle eyleyip düşünmesi demektir. Genel anlamda bir Tanrı’nın eseri olarak insan özgür kabul edilmek zorundadır. Çünkü herhangi bir akıl yürütme, mantıksal, felsefi, düşünsel süreç ile Özgür veya olmadığımızı anlayamayız. Yani özgür olmadığımız bilgisine aklın yardımı ile ulaşmamız mümkün değildir. Hatta Özgür olmamak veya olmak üzerine düşünemeyiz. Peki şimdi ne yapıyoruz? Şimdi Özgür olduğumuzu farkında olmadan kabul ettikten sonra bu kabulün üzerine düşünüyoruz. Yani düşünsel sürecin sonunda potansiyel farklı sonuçlara ulaşamayacağımız için bu bir diyalektik süreç değil.

Özgür olmadığımızı söylersem ne olur? Bunu ancak özgür olduğumuzu kabul ettikten sonra sanki hiç öyle bir şey yokmuş gibi yaparak yapabilirim. Bunu biraz daha açalım. Diyelim ki Özgür insan diye bir nesne yok. Hiçbir insan kendi kararını kendisi vermiyor. Sadece belli başlı saiklerin etkisi ile hareket ediyor. Yani tüm oluşların(sonuçların) sebebi önceki durumlar denebilir. İnsanın kararları da bir oluş olduğuna göre, bu durumda bu kararların verilmesini sağlayan şeyler sadece ortam, mevsim, yaşanan çağ, ülke gibi tamamen dış etkenler. Yani her insanın kararı, Nedensellik zincirinin bir halkasından ibaret olur. Başka bir ifadeyle insanın her oluşu, Nedensel Domino Taşları’ndan bir taştır. Hiçbir etkisi, artısı veya eksisi yoktur. Sadece kendisinden önce etkilendiği sebeplerin doğal sonucunu vücuda getirir. Yani bu şekilde Karar diye bir hadise olmadığı için, her sonuç tek bir sebebe dayanır. Evrenin başından sonuna kadar bütün olaylar Deterministiktir. Yani Evrenin başından itibaren yeterli bilgiye ulaşılabilirse Evrenin sonuna kadar her şey hesaplanabilir. Bir olayın iki farklı sonucu olamaz, tek bir sonucu olur. Bunu da her bilgi edinilirse, -Misal Tanrı gibi bir varlık her bilgiyi alabilir- bilinebilir.

İnsanı bir anlığına Özgür olmayan bir varlık kabul ediyoruz. Bu durumda sadece insanın kararları değil, Varlık diye bildiğimiz her ne varsa, bunların hepsi belli doğa yasalarına göre hareket ediyor demektir. Eğer Özgür olsaydı yasalara göre hareket etmezdi, çünkü Özgürlük her an her şekilde karar alma potansiyeli taşır. Bütün varlıklar ve insan bu doğa yasaları diye tanımlanan, doğada gördüğümüz belli değişmeyen kuralların dışına çıkamayacağına göre daha henüz kimse oluşmadan 4 milyar sene önce bile ne olup biteceği bellidir. Çünkü işler tıkırında olduğu için, öyle ya da böyle hesaplanabilir. Bu demektir ki, insan düşünemez. Çünkü bir robot gibidir. Sadece kendisine yüklenmiş yazılımın gereklerini yerine getirmiş olur. Kendisi düşündüğü için değil, beyni harekete geçip, bacaklarına sinyal gönderdiği için koşar. Aslında burada bir fikir, akıl, duygu yoktur. Sadece şimdilik beyin dediğimiz organdan çıkan uyarılar kaslara ulaşmakta ve hareket gerçekleşmektedir. İnsana insan, hayvana hayvan demek için veya başka isimler koymak için bir sebep yoktur. Bilgi yoktur. Sadece Tanrı açısından bu işleyişin bilgisi onda bulunabilir. İnsan adını şimdiki düşünsel yolculuğumuz sırasında -dışarıdan- verdiğimiz düşünülürse, aslında insan da yoktur. Sadece bir şeyler dolanıp durmaktadır. Sadece Tanrı’nın bilgisi kendisine göre vardır, o varlıklara isimler verebilir. Bunu insan dediklerimiz bilmez. Hatta insanlar kendi arasında konuşsa bile, yani birbirlerine “biz insanız” deseler bile ve günümüzde olan bütün kültür, sanat, teknoloji olsa bile yine de İnsan’ın bilgisi yoktur. Çünkü o sadece önceden içine ne yazılmışsa onu tekrar etmektedir. Gerçekte düşündüğü filan yoktur. Dışarıdan düşünüyor gibi görünmektedir. Özgür olmadığını varsaydığımız için kendisinin bir inisiyatifi, kararı, seçimi olamaz. Var olduğunu bilmez, bilgisi ve bilebilme yetisi yoktur.

Yani biz düşünmeye başladığımız ilk saniyeden itibaren, zaten düşünebildiğimizi anlamış oluyoruz. Aslında düşünebildiğimizi düşündüğümüzde anladığımıza göre bu Özgür olduğumuzu daha baştan kabul etmemizdendir. Tam tersi durumda düşünmüyor olurduk. Elimiz, kolumuz, ağzımız oynardı; ağzımızdan ses çıkardı, kulağımızdan ses girer bu sese vücut tepki gösterirdi; ancak bunların hiçbirisine Dinleme, Konuşma, Toplantı denemezdi. Descartes’ın ifade ettiği “Cogito, ergo sum(Düşünüyorum, o halde varım).” ifadesi bu açıdan anlamsızdır. Çünkü var olduğumuzu anlamak için düşündüğümüzü kavramış olmak gerekçe gösterilemez. Zaten var olmasak nasıl düşüneceğiz? Düşünüyorum kelimesinin içinde daha bir çıkarım yapmaya kalkmadan -anında- bir “varım” manası mevcuttur. Ayrıca var olup düşünemiyor olma durumumuz Özgür olmasaydık mümkündü. Var olmak düşünmekten önce gelir, o yüzden düşünme ona gerekçe yapılamaz. Var olmak ispatlanamaz, çünkü her ispat ondan daha dolaylı haldedir. En temel gerçek -kendimiz için- var olduğumuzdur. Onun doğrusu şöyle olmalıydı: “Düşünüyorum, o halde Özgür’üm”. Hatta Özgürlük de ispatlanamaz. Çünkü ispat için kullandığımız mantık, akıl yürütme süreçlerine başladığımız andan itibaren cümleye Özgür olduğumuz varsayımıyla başlamış oluyoruz. Yapılabilecek tek şey Özgür olduğumuza İnanmak veya Özgür olmadığımıza inanmaktır. İspatla Özgür olmadığımızın gösterilmeye çalışılması bir saçmalık olur. Yani Özgür olmadığımızı iddia eden bir insan bunu ispatladığı için iddia edemez; sadece buna pür İnanç’ı olabilir. Başka düşünsel bir malzemesinin olması imkansızdır.

Özgür olmanın Tanrı ile bir ilişkisi de vardır. Olabilirdi ki, Tanrı insanları yaratmış ve kararları olmayan otomatlar olarak inşa etmişti. Böyle bir yaratılıştan sonra insanlar da diğer maddeler gibi hareket eder, hatta şimdikinin aynı olaylar gerçekleşirdi. Ancak bu sadece Tanrı açısından bir film seyretme kabilinden bir Anlam’dan öte bir şey ifade etmezdi. Yani İnsan bir özne olmadığı için onun açısından bir anlamı olmazdı. Böyle bir şeyi bir Tanrı niye yapsındı? Bize ne? Ancak İslam özelinde bakacak olursak Allah böyle bir şey yapamaz. Çünkü İnsanlara bir Din göndermiş olan, İnsanı evrenin yaratılış sebebi gören(Bakara, 29), yani İnsan açısından bir Anlam’a atıf yapan bir Tanrı söz konusudur. Ayrıca Cennet ve Cehennem kavramları tamamen Ödül-Ceza sistemi olduğu için bunun bir İstihkak-Liyakat şeklinde İnsanın “kazanmış-kaybetmiş” olmasına bağlı olması gerekir. Yani insanın Özgür bir seçimle Hak ederek buna ulaşması gerekir. İslami perspektiften Tanrı ve diğer kavramların anlam kazanabilmesi için insanın Özgür olması gerekir. Aksi sadece amaçsız/film seyircisi bir Tanrı’ya atfedilebilir.

Özgür İrade konusunda Edip Yüksel’in son zamanlarda yayınladığı(1) bir videoya kısa bir cevap vereceğiz. Allah’ın bilgisi ve insanın özgürlüğü konusunda Edip Yüksel geçtiğimiz aylarda Abdulaziz Bayındır’ın tartışmalara sebep olan görüşlerine katılmadığını söylüyor. Buna rağmen insanın özgür olduğunu ve Allah’ın insanın yapacaklarını da bildiğini iddia ediyor.

(01:40) Allah bizim neyi seçeceğimizi bilir.

Kuran açısından insan özgür olmalıdır. Çünkü Kuran, tüm faaliyetlerinin insanın sorumluluğunda olduğunu, her şeyi insanın elleriyle yaptığını, kim kötülük işlerse kendi aleyhine olduğunu ifade eder(2). Buna binaen insan yaptığının cezası veya mükafatı olarak cennet-cehenneme gider. İnsan henüz yok iken, insanın kararının bilgisinin Allah tarafından bilinebilmesi, insanın kararının bilgisinin daha yok iken bile “oralarda bir yerde” olduğunu gösterir. Yani Yüksel’in iddia ettiği gibi Allah bizim ne yapacağımızı biz henüz yokken bile biliyorsa, bizim ne yapacağımız bilgisi mevcut demektir. Biz henüz yokken, bizim kararlarımızın bilgisi bir yere yazılı ise, bu karar bizden evvel verilmiş demektir. Hatta yazılı olup olmaması da bir şeyi değiştirmez, sadece “bilinebiliyorsa” veya “bilinmesinin bir en az bir yolu var ise” aslında bu karar olmuş ve bitmiş demektir.

Dikkat edilirse burada Allah’ın bilmesinden evvel, bu bilginin zaten “oralarda bir yerde”(mevcudiyet) olduğu varsayılmaktadır. Halbuki gelecek şimdide yoktur. Geleceğin bilgisinden söz etmenin tek metodu, onu hesaplamaktır. Hesaplamanın tek yolu da “nedensellik”ten geçer. Nedensel olmayan, yani bir hadisenin bir sebebin mutlak sonucu olmaması demek, hesaplanamayan bir süreci ifade eder. Nedensellik demek, deterministik bir süreç demektir. Nedensel merdivenlerden giden bir süreçte hadiselerin tek bir sonucu vardır, bütün olaylar aslında zorunlu olarak sebepler orada olduğu için böyle olmuştur. Yani gelecek bütün sebepler teker teker hesaplanabilirse öngörülebilecektir. Bu da demektir ki, determinist bir dünyada Big Bang’in Planck zamanından itibaren bütün evrenin her anının nasıl olacağı bilgisi sabittir ve bundan farklı şekilde olmayacaktır. İşte bu tür bir algılama, Kuantum Teorisi’nin ortaya çıkardığı ve artık büyük ölçüde deneysel desteği ve teorik temeli olduğu için kabul gören yorumuna terstir. Evrende belirsizlikler vardır ve bu belirsizlikler bilgi eksikliğinden değil(epistemolojik) tamamen objektif belirsizliklerdir(ontolojik). Kuantum Teorisi’nin ontolojik indeterminizm yorumunu doğru kabul etmeyenlerin ellerinde bir delil yoktur, sadece deterministik geleneği sürdürme arayışındadırlar, halbuki Kuantum Teorisi lehine deneysel veriler mevcuttur. Kuantum Teorisi’ne en büyük eleştiriyi getiren Einstein, EPR deneyi(3) ile bunun olamayacağını söylemiş, sonra bu deney 1982 yılında Aspect ve arkadaşları tarafından bizzat gösterilmiş(4) ve Einstein’in olmaz dediği şeyin olduğu ispatlanmıştır.

Şayet evrende sadece bir tane indeterminist yapı örneği dahi olsa, -ki deneysel olarak var- bu bizim “hesaplanamazlık” kavramını iddia etmemiz için yeterli bir sebep olurdu. Nitekim bilimsel çalışmaların tamamı bunu göstermektedir. Bu gösterir ki, bilgisizlikten olmayan ve doğası gereği olan “bilinemez” yapılar vardır. İnsanın kararları bilgisi insan karar verene kadar yoktur. Allah da bu kararları bilmez. Bu kararları bilmesi demek, olmayan bir şeyi bilmesi demektir, bu da mantıksızdır. Olmayan bir şey bilinmez, Allah her “şeyi” bilir ve “şey” kelimesi Arapça’da “varlık, olan” demektir(5). O halde Allah var olanı bilir, olmayanı bilmek diye bir şey söz konusu değildir. İnsanın henüz özgür iradesi ile kararını vermediği şeyin bilinmesi bir kenara, “hesaplanması” için tek yöntem “kararların nedenselliği”dir. İnsan kararlarını herhangi bir saikle veya etki ile veriyorsa ona özgür denemez çünkü mekanik bir sebebe dayanır. Özgür insan veya özgür varlıklar mantıklı veya mantıksız, iyi veya kötü her potansiyel tercihi seçebilirler. Bu sebeple ne yapacakları önceden hesaplanamaz. Bu “hesaplanamaz” olma durumu, nedensellikten bağımsız olmalarının bir sonucudur. Nedensel olmayan bir mekanizma ise öngörülemez ve Allah bunu bilmez. Bilmemesi onun sonsuz kudreti ile çelişmez. Çünkü “bilmek için yol olmayan” bir meselede “bilme gücü”nün önemi yoktur. Sonsuz hesaplama gücü olan herhangi bir varlık, “hesaplanamazlık” söz konusu iken bunu hesaplayamayacaktır.

Bayındır’ın bu konularda yayınlanan konuşmaları(6) gibi Kuran ayetlerinden hareketle Allah’ın bilgisi konusundaki çıkarımlar bir yana, Batıda günümüz filozofları da felsefi zeminde benzer çıkarımlar yapmakta ve Modern bilimin verilerini kullanmaktadır. Yaklaşımları farklılaşsa da Allah’ın sonsuz bilgisi ile geleceği bilmemesinin çelişmediğini söyleyen filozoflardan bazıları Arthur Peacocke, Keith Ward, John Russell, Ian Barbour, George Ellis gibi filozoflardır(7). Din ve Bilimin kaynaştırılması ana ilkesi üzerine kurulan Süreç Felsefesi’nin kurucusu Alfred Whitehead ve onu izleyen Charles Hartshorne, John Cobb, David Ray Griffin gibi günümüz filozofları Allah’ın bilgisini “oluş” içinde açıklamaya çalışmışlardır(8).

Hartshorne’un belirttiği gibi Allah şimdiyi şimdi, geleceği de gelecek olarak bilir; bir hadise olacaksa Allah bunun imkanını bilir, o olay gerçekleşirse bunu gerçeklik olarak bilir. Teistlerin büyük çoğunluğunun yanılgısı olarak Hartshorne şunu belirtir: “Onlar bir yandan geleceği belirlenmiş gibi görüp, Allah’ın onu bildiğini – ki nasıl biliyorsa hadise aynen cereyan edecektir- söylemekte, öte yandan insana özgürlük atfetmektedir; sanki insan ezeli bilginin gerektirdiğinden başka türlü davranabilirmiş gibi.”(9).

Yüksel’in basit cümlesinin yani “Allah ne yapacağımızı bilir” cümlesini toparlarsak, yüzeysel olduğu söylenebilir. Çünkü varsayımsal olarak insanın kararlarının karar anında değil, ezelde olduğunu farz etmiştir. Halbuki insanın kararı, kararın tam o anında oluşur ve Levh-i Mahfuz’a yazılması kesinleştikten sonra olur. Geleneksel görüşün ifade ettiği gibi Levh-i Mahfuz’a her şey ezelde yazılmış olsaydı, “bizi şahitlerden yaz” şeklinde bir ayet olmazdı(10). Allah’a yazması için dua eden kimseler olduğuna göre, henüz yazılmamış bir şeyden bahsedilmiş olunmaktadır. Kuran’ın da desteklediği bu bilgiye göre her karar, nedensel olarak değil, tamamen veya kısmen insanın inisiyatifinde vaki olur ve vuku bulduğu anda yazılır.

(06:40) Bir kimsenin ne düşündüğünü bilirsek, onun ne yapacağını tahmin edebiliriz.

Yüksel, ilk verdiği örnekte sayamayacağımız kadar topun çok hızlı dolaşması onları deterministik olmayan, rasgele ve özgür yapar mı sorunundan bahsediyor. İlk olarak topların nasıl gittiğini yeterince bilgiye sahip isek nedensellik ölçüsünde bilebileceğimiz için, buradan determinizmin doğruluğuna ulaşıyor. İlk baştan epistemik olarak sınırlı bilgili olan insanlara nazaran sonsuz bilgiye sahip bir varlık bu topların hangi fizik kuralları ile gittiğini görebilir. Öte yandan Yüksel, son fizik bulgularını hesaba katmıyor gibi görünüyor, çünkü buna karşı çıkan ve daha evvel bahsedilen Aspect deneyleri ve evrende “ontolojik” yani objektif olarak belirsiz bir sürecin olduğunu söylemektedir. Bu kural toplar için geçerli olmasa da elektron düzeyindeki Kuantum dünyası açısından deneysel olarak tekrar tekrar gözlenmiş bir olgudur.

Temas etmek istediğim bir mesele de “randomize hareket” ile “özgür hareket” arasındaki farktır. İki hareket kanaatimce indeterminist bir süreçle olmakta, ancak “özgür hareket” bir bilinç ile belirlenmektedir. İnsanın kararı da insanın ruhunun kararıdır(11) ve deterministik olmayan bir süreç ile belirsizliği belirler. Yüksel’in insanın düşündüklerinin bilinmesi halinde ne yapacağının da bilineceği iddiasının temeli yoktur, çünkü insan bile ne yapacağını tam olarak bilmez. Bunu her insan kendiliğinden bilir. İnsanın özgürlüğü Yüksel’in genetik, çevrenin etkisi gibi mekanik etki örneklemeleriyle sınırlı değildir. Tek bir hesaba katılmayan bileşen olması, özgür irade için yeterlidir. İnsanlar arasında genetik açıdan %99.9 benzerlik vardır(12, 13) sadece %0.1 genetik farklılık insanlar arası çeşitliliği açıklayamamaktadır. Aynı çevrede büyüyen tek yumurta ikizlerinin genleri aynı iken, kişilik farklılıklarının tamamen minimal çevre farkına bağlanması hatadır. Bunun tersi olan bir örnek olarak, doğuştan gelen ve çevrenin etkisiyle oluşmadığı bebeklerde yapılan bir deneyle gösterilen “empati” duygusu(14) salt genetik bir temel ile izah edilmekten uzaktır. Bunun yanında hayvanların içgüdülerinin ve davranışlarının genetik temelde açıklanmaya çalışılması başarılamamıştır(15). İçgüdüsel davranışlarla yaşadığı varsayılan hayvanların -güzel bir örnek olarak özellikle arının- hiçbir hesap yapamamalarına rağmen doğuştan gelen bir mühendislik bilgisinin olması genetik temel ile izah edilemez. Çünkü genler sınırlıdır, yapısal ve işlevsel protein üretirler; karmaşık duyguların oluşmasında ve hatta mühendislik gibi bilgilerin doğuştan var olmasında temel saik olamazlar. Bu da kişinin ve canlıların maddedışı bir bileşeni olabileceğini ciddi şekilde destekler. İnsanın ruhunun karar vermesi genetik temelde, çevrenin sınırlaması altında, şartları ve imkanları ölçüsünde olsa bile bir şekilde mevcut birçok alternatif arasından bir yol çizecek kadar özgür bırakılmıştır. Sonsuz ihtimale değil, hayatı boyunca Kuran açısından bildirilen “iman” kriterlerine göre mümin-kafir olabilmesine yetecek kadar seçeneğe ihtiyacı vardır. Bunlar ise sadece yapısal bir genetik yönlendirmesi değildir, ruhun karar vermesi ile oluşur.

Yüksel’in iddiası gibi insanın ne düşündüğünü biliyorsak, ne yapacağını ve neye karar vereceğini de tahmin ederiz şeklindeki söylem, insanı bir genetik kodlu makina muhayyilesi içinde tanımlayan bir görüştür. Halbuki Kuran açısından insanın maddedışı veya bildiğimiz maddenin ötesinde bir bileşeni daha vardır. İnsanın karar verişi rasyonel değil, nedensel ve deterministik bir süreç içinde olmamaktadır. Öte yandan insan kendi kararı ile rasyonelliği seçebilir veya mantıklı olana ters olmayı tercih edebilir. Sebepsiz davranabilme özelliği, özgür varlığın olmazsa olmazlarından olması gerekir. İşte bu sebepten, “öngörülemez” bir doğası vardır, sonsuz akıl gücü olan herhangi bir varlık dahi bu kararı hesaplayamaz. Doğası gereği hesaplanamayan bir yapıda olan bu karar mekanizmasının üreteceği kararı bilmemek “hesap gücünün zaafı” olarak nitelenemez. Ek olarak sınırlanan özgürlükler iman-küfür seçimini etkilemeyecek ve insanın bu kararında belirleyici olmayacak durumda olduğu sürece önemsizdir; çünkü çekingen olmak, sosyal olmak, korkak veya başarılı olmanın son kertede nihai ve en önemli seçime belirleyici etkisi olmayacaktır.

(24:00) Aslında Özgür İrade bir ilüzyon, alternatifler daha önceden belirlenmiş.

Bir insanın verdiği karar, bir öğrencinin oturacağı sandalye farklı zamanlarda farklı olabilir. Şayet ilk sandalyeye oturduğunda bu oturmanın sebepleri tartışılacaksa ve çocukluğunda bir olay sonucu böyle olduğu söylenecekse ikinci oturuşundaki farklı seçiminin açıklaması ne olacaktır? Yani bir renk seçiminin bile çocuklukta veya geçmişteki bir hadisenin etkisi olarak tanımlanması, bir sonraki seçimde bu rengin tam tersi bir renk seçimi sonrasında tanımlama zorluğuna sebep olacaktır. Çünkü “yeşil” rengi seçti, demek ki doğayı sever diyeceksek, “mor” rengi ikinci seçiminde seçtiğinde buna da “demek ki doğayı sevmiyormuş” diyebilir miyiz? Her seçim kendine özgüdür ve manipüle edilen seçim aslında insanın kendiliğine bırakıldığı zamanlarda olmaktadır. Bu yüzden insanın manipülasyonların dışına çıkma potansiyeli olduğu için özgür varlık olduğunu söyleyebiliriz. Aklını kullanmadan, subkortikal hareketlerde bulunması, mevcut saiklerin etki seviyesini arttıracaktır. Öte yandan insan son kertede kendisi karar verir. Deterministik bir karar süreci yoktur. Çünkü determinizm, tektipçi bir davranış gerektirir. Yüksel, tektipçi olmayan determinizm olmasını “insan yapısının çok karmaşık olması sebebiyle biz anlamıyoruz” şeklinde indirgemeci bir ifade ile özetlemektedir. Halbuki karmaşık DNA yapısı ve multifaktöriyel bir süreç dahi olsa, insanın deterministik bir davranış sergilemesi varsayıldığında çelişkiler ortaya çıkar. Mesela, hemen hemen aynı şeyleri tekrar tekrar yaşayan kişi, monoton bir hayatı olan şahıslar farklı tepkilerle -şartlar aynı olmasına rağmen- davranabilmektedir. Birçok alternatif içinden olası birçok durum yerine insanlar önemsiz görünen veya önemli olan seçimler yaparlar, bu seçimlerin birçoğunda altta yatan rasyonel bir sebep yoktur. Bu sebep yokluğu bir yana, sebebin potansiyel olarak etkisizliği özgür irade için gereklidir. Çünkü insan bilinci ile verdiği kararı bir sebep sonucunda yapabilir, önemli olan “yapmama alternatifinin de olması”dır. O yüzden Yüksel’in “en özgür olan en deli ve anormal(sebepsiz) davranandır” iddiası da aslında özgür irade tanımına birebir uymaz. Saçma olmayan bir seçim de yapabilen, ancak mantıksız seçimler yapma potansiyeli olan ve neticede rasyonaliteyi seçmiş bir insan olabilir. Sonuçtan retrospektif(geriye dönümlü) bir özgür irade tahlili yapılamaz.

Dipnotlar: 

1. Edip Yüksel’in Özgür İrade ve Kader adlı videosu: http://www.youtube.com/watch?v=91H0rEebHiE

2. İnsanın özgürlüğü ile ilgili ayetler: Müddessir, 38; Ali İmran, 182; Şuara, 30; İnsan, 3; İsra, 84; Zümer, 41; Fussilet, 46; Teğabûn, 2; Enfal, 53; Nisa, 79; Kehf, 29. Diğer ayetler için bkz. Ö. Özsoy, İ. Güler, Konularına Göre Kur’an, s. 387-394.

3. Einstein’in Podolsky ve Rosen ile baş harflerinden oluşan ünlü hayali EPR deneyi Kuantum Teorisi’nin mantıksızlığını göstermek için ortaya atılmıştı. John Bell, On The Einstein Podolsky Rosen Paradox, Physics, 1964. Makale şuradan okunabilir:http://philoscience.unibe.ch/documents/TexteHS10/bell1964epr.pdf

4. Alain Aspect, Philippe Grangier ve Gerard Roger, Experimental Realization of Einstein-Podolsky-Rosen-Bohm Gedankenexperiment: A New Violation of Bell’s Inequalities, Physics, 1982, syf. 91-94.

5. Şae kelimesi konusunda geniş izahat için bkz. Bayındır, A. Kuran Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul syf. 142-153.

6. Bayındır’ın Kader konusunda itirazlara verdiği cevapların bir kısmı için:http://www.youtube.com/watch?v=F2mzRw6PWxs Kader Konusu:http://www.youtube.com/watch?v=eyxj4-KIvBc Kader İnancının Hayata Yansımaları:http://www.youtube.com/watch?v=Yzt8UsfkpX0

7. Caner Taslaman, Kuantum Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, 2008, syf. 198.

8. Kevser Çelik, Süreç Din Felsefesinde Bilim-Din İlişkisi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, Isparta, 2006 syf. 31.

9. Mehmet S. Aydın, Süreç Felsefesi Işığında Tanrı-Alem İlişkisi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Dergisi, Cilt: 27, Sayı: 1, syf. 68.

10. Ali imran suresi 53. ayet: Fektubna ma’aşşahidin(فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ) ifadesinde geleceğe yönelik bir “yazma” duası vardır.

11. İnsanın ruhu, ruh kelimesi ve ruhun bedenle ilişkisinin Kuran açısından bir incelemesi için bkz.http://www.facebook.com/notes/kurandan-cevaplar/ruh-nefs-kader-%C3%B6zg%C3%BCr-irade-kavramlar%C4%B1-%C3%BCzerine-etimolojik-analitik-ve-kuran%C3%AE-ince/471850896168506

12. Ossorio, P; Duster, T Race and Genetics: Controversies in Biomedical, Behavioral, and Forensic Sciences, American Psychologist, Vol: 60, No: 1, Ocak 2005, syf. 117.

13. Sarah A Tishkoff, Kenneth K Kidd, Implications of biogeography of human populations for ‘race’ and medicine, Nature Genetics  36, S21 – S27 (2004) Published online: ; | doi:10.1038/ng1438, Makale şu adresten okunabilir:http://www.nature.com/ng/journal/v36/n11s/full/ng1438.html

14. Hamlin JK, Wynn K, Bloom P. Social evaluation by preverbal infants, Nature Dergisi 2007. İnfantlarda yapılan deneyin canlandırması için bkz.http://www.yale.edu/infantlab/socialevaluation/Helper-Hinderer.html

15. Gene E. Robinson, Russell D. Fernald, David F. Clayton, Genes and Social Behaviour, Science Dergisi, 2008.

1. Özgür İrade, Kader, Determinizm ve Ruh İlişkisi

a. Özgür İrade Hakkındaki Görüşler

İnsanın karar vermedeki hürriyeti kadim zamanlardan bu yana tartışılagelmiş ehemmiyetli bir meseledir. Determinizm, tabiyatta aynı şartlar oluştukça mütemadiyen aynı sonuçların gerçekleşeceğini söyleyen bir görüştür. Bu görüşe dayanarak Kant, Laplace gibi filozoflar özgür iradenin olmadığını savunmuşlardır. Fakat Heisenberg Kuantum Teorisi’ne göre, Prigogine de Kaos Teorisi’ne dayanarak evrende indeterminist bir varlığın olduğunu savundular. Atom altı parçacıklarla ilgili gözlemlerdeki hesaplanamayan veriler ile Heisenberg “belirsizlik ilkesi” diye bir fikir ortaya attı. Yani atomu oluşturan parçacıkların aynı anda hızının ve konumunun bilinemeyeceğini iddia etti. Objektif bir belirsizliği savunarak Laplace’in tarif ettiği “Laplace’in her şeyi hesap edebilen cini” tasvirinin mümkün olamayacağını ileri sürdü. Yani ona göre Big Bang ile evrenin açılması şimdi tekrar olsaydı, bugünkü her şey aynı değil, çok daha farklı olacaktı. Gelecek belli sebeplerle determinist şekilde tahmin edilebilir ve hesaplanabilir değildi. Bu düşünce ile objektif indeterminizm savunulmuştur. Penrose ve Einstein gibi bilim adamları ise bu gibi belirsizliklerin bizim cehaletimizden olduğunu söylemiştir.

Eğer bir ilah var ise ve bu ilah her şeyi hesap edebiliyorsa bizim yaratılışımız da tamamen yaptıklarımızı belirliyorsa bunda bizim mükellefiyet ve meshuliyetimiz nerededir? Determinizme göre nasıl var edildiysek sonucumuzu da o belirleyecek, özgürlüğe yer kalmayacak, kararlarımız da tamamen şartlarımız ve mizacımız muvacehesinde oluşacak olduğu için ceza veya ödüle istihkak ve liyakatimizden bahsedilemeyecektir. İndeterminizme göre ise insanın kendi iradesi varsa ve özgür ise bu seçimleri önceden hesap edilemeyecek, bu yüzden yaratıcı bunları bilemeyecektir. Tamamen maddeci-materyalist izahlar olarak maddedışı bir cevheri işin içine katmadan yapılan bu izahlar özgür irade ve ilah mefhumlarının sorunlarına yol açmaktadır. Kimin kötü, kimin iyi olduğunu kimin belirlediği konusu sürekli tartışılan bir meseledir. Descartes insanın dualistik bir yapıda olduğunu, beden ve ruhunun olduğunu, bununla birlikte ruhunun madde dışında başka bir cevher olduğunu söylemiştir. Ruhun mahiyeti hakkında bilgi edinememediğimiz için bunun eleştirilmesi fikrimizce yanlıştır. Caner Taslaman da “ruhun mahiyeti” için “Beden-Ruh Dualizmine Teolojik Agnostik Tavır” adlı makalesinde agnostik kalınması gerektiğini söylemiştir. Caner Taslaman’ın tespitlerini haklı bulmakla birlikte sonuçta vardığı hükme katılmamaktayız. Zira “ruh-beden dualizminin mahiyeti” hakkında bilgi edinmek ile “ruh-beden dualizminin varlığı” hakkında bilgi edinmek farklı şeylerdir. İspat yöntemleri “tümevarım ve tümdengelim” olarak iki kısma ayrılır. Biz mesela kuranın Allah sözü olduğunu tümevarım ile ispat edebilirsek, daha sonra ruh ile ilgili bilgileri tümdengelim metoduyla gösterebiliriz. Ruh mefhumunun mahiyeti hakkında çok bilgi edinmesek de “dualistik bir yapıda” olduğunu, “madde dışı cevher” olduğunu vs. ispat etmekle iktifa da edebiliriz. Bunu sağlayarak sadece varlığından emin olup, mahiyeti hakkında bilgisiz kalırız. Ancak dualizme agnostik kalmayız. Ancak bu metodların tamamını bu yazıda gösteremeyeceğimiz için sadece bir kısmına temas etmekle yetineceğiz.

b. Kuran’da Ruh Kavramı ve Hilafet Bağlantısı

Kuran’da insanın cinlerle beraber kul olması için yaratıldığı geçer(zariyat, 56). Buna binaen hayvanların, bitkilerin, güneş ve ayın, tüm kainatın kullar için yaratıldığı ifade edilir(casiye, 13; bakara, 29; mümin, 79; enam, 99). İnsanın yeryüzünde halife olarak tasvir edilmesi, diğer hayvanlardan farklı olarak öne çıkarılıp üstün tutulması da insanda hayvanda olmayan özelliklerin olduğuna işaret eder(bakara, 30). “Halife” kelimesi Arapça’da “hlf” kökünden gelir ve arkasından gelen, sonradan gelen gibi anlamlara gelir. Yani insanın yaratılacağını Allah’ın meleklere bildirmesi ile birbirinin peşi sıra gelecek bir silsile tasvir edilmiştir.

Bakara 30. ayet irdelenirse burada meleklerin şaşırmasının sebepleri anlaşılabilir. Melekler kan dökecek birisinin yaratılmasına şaşırıyorlar. Bunun sebebi hayvanlar gibi birbirini iktidar mücadelesi için katleden insanın olması olamaz. Zira sadece sebep olarak insanın hayvanlar gibi bir mukavemet, mukatele, mücahede sahibi olması vaki olsaydı melekler zaten hayvanlardan gördükleri şey olduğu için şaşırmayacaklardı. Şaşırmalarının sebebi insanın hayvanlardan farklı olarak hem dişisi hem de erkeği arasında bir çekişme olacak olmasıdır. Bu yüzden bazı hayvanlar gibi dişiler arasında veya erkekler arasında çatışmanın üstünde ikisinde birden çatışma olması insanın çok kan dökeceğine işaret olduğu minvaldeki bir yorum ile melekler buna şaşırmıştır. Bunun hakikat mi yoksa bir yorum mu olduğu ileriki aşamalarda netleşecektir. Ancak daha sonra Allah’ın tavrına göre meleklerin bilmedikleri bir şey vardır. Bu bilmedikleri bir noktanın ifade edilmesinden sonra Adem’e öğrettiği ve meleklerin bilmediği isimleri sorar. Bunun manası “ilim” sahibi olmasının vurgulanmasıdır.

Bu şaşkınlığın sebep olduğu, insanların neslinin bu kadar çekişmeyle devam etmeyeceğine dair meleklerin kanaati Allah’ın verdiği bu misalle reddedilmiştir. Yani insanın kan akıtmaya meyilli olmasını dengeleyecek olan “ilim”de de yarışmaya çalışarak kendini geliştireceğine atıf yapılarak bu sorunun çözüleceği anlatılmıştır. Melekler bu kadar mukavemet eden ve her iki cinsin de mücadele halinde olacağı bir halife varlığın hüküm sürebilmesine şaşırmıştır çünkü nasıl bunların birbirlerini tamamen yok etmeyeceğini düşünememişlerdir. Kaçırdıkları nokta da ayetin devamında Adem’in bildiği bilgiler gösterilerek anlatılmış ve insan medeniyetinin garantisinin “ilim” olacağı tebarüz ettirilmiştir. Hususi olarak Adem’in meleklerin bilemediği isimleri meleklere söylemesinden sonra Allah’ın bu olay akabinde “ben size dememiş miydim?” demesi meleklerin bu hadiseden bir sonuç çıkardıklarını gösterir. Bu sonuç da insanların ilim sahibi olacak şekilde de halife olacakları gerçeğidir.

Halife olarak tavsif, tasvir ve tayin edilen kişi Adem değildir, Adem olsa bile kendisinden sonra yerine geçilen kimse(ism-i mef’ul) olarak anlamını alır. “Halife” kelimesi hem ism-i fail hem de ism-i mef’ul olarak kullanılabildiği için Ademden “sonra, arkasından, ardından, halfinden” gelen kişiler halifedir. Abdulaziz Bayındır’ın tespit ettiği gibi kuranda “halife” kelimesi ve türevleri 20 kadar ayette geçmekte(bakara, 30; enam, 133-165; araf, 69-74-129-169; yunus, 14-73; hud, 57; meryem, 59; nur, 55…) tümünde de mana olarak “birinin yerine geçen” şeklinde istimal edilmektedir. Geçmişten günümüze İslam alimleri yanlış bir anlam kazandırarak insana “Allah’ın halifesi” olarak bakmış ve Bakara 30. ayetteki “halifeten” ifadesine gerçek manasının dışında mana vermiştir. Bu ayette meleklerle Allah’ın konuşması sırasında Adem vardır. Ademden sonra “halife” yaratılacaktır. Bunun sebebi “halife” vasfının yarışma, yerine geçme gibi hususiyetlerinin olmasıdır. Nitekim ilk mücadele de Adem’in oğulları arasında gerçekleşmiştir. Bu sebeple netice itibariyle (1) insan hayvandan farklı bir hilafeti olan bir canlıdır, (2) ilk halife Adem değil, çocuklarıdır, (3) insanın hilafeti hayvandan farklı olarak ilim alanında da yarışmak olduğu için kan dökerek iki cinsiyette de yarışma olmasına rağmen dengelenmiştir, zira ilimde yarışmak tüm insanlığa yarar.

Bu neticeler insanın halifeliğinin hayvandaki gibi kan dökme, galebe sağlama gibi olmaktan ziyade ilimde yükselmeyle olageldiğini gösterir. İnsanın halifeliği ilimdedir ve böylece ilmi yüksek olan onun yerine geçer. Böylece medeniyet kurulur. Hayvanların hiçbirinde ilimle halifelik olmadığı için hiçbir hayvan 2 nesil öncesinden bir bilgi alamaz. Yüzyıllardır karıncalar aynı yuvayı yapar, arıların petekleri, kovanları fosillerden anlaşıldığı üzere değişmemiştir. Belli ölçüde bilgi ile bunu yapsalar da bir gelişme ve değişme yoktur. Sadece insana has bir hususiyettir. Bu tespiti yapan insanlar insanın yapısının da hayvandan farklı olması gerektiğini tahmin etmelidirler. Bu farklılık da insanın yaratılışında hayvana konmamış ve kendisine konmuş olan bir cevherden neş’et eder. Bu cevher ise detaylarına dair yapacağımız incelemeler üzere ruhtur.

c. Kuran’da Ruh ve Nefs Kavramlarının Etimolojik Açıdan İncelenmesi

“Ruh” kelimesi Kuran’ın pek çok ayetinde geçer(tahrim, 12; secde, 9; isra, 85; hicr, 29; nahl, 2; sad, 72). Ayetler arasındaki bütüncül ilişki kurulduğunda, geleneksel anlayış, reddedilen ruh anlayışı ve Yunan kültüründen Aristo’nun, Platon’un, daha sonra Descartes’in dualistik ruh anlayışlarına göre İslam’ın farkı ortaya çıkacaktır. Daha önce de belirttiğimiz insanın hayvandan pratik olarak da gözlemlenebilecek olan “ilmî halifelik” yani medeniyet kurma farkı dolayısıyla, yapısal olarak da bir farkının olacağı öngörülmeliydi. Bu farkı İslam açısından incelemeye tabi tutacağız ki İslam’ın başka bir inceleme konusu olacak “gerçekliği” üzerine yapılan bir ispat, onun sözü olan bu incelememizi dolaylı olarak ispat edecektir.

İnsanın yaratılışının geçtiği ayetlerde(hicr, 26; kehf, 37; hacc, 5) anne karnında aşamalı olarak bir yaratılıştan bahsedilir. Bazı ayetlerde genel bir anlatım olarak sade topraktan yaratılmadan bahsedilir. Ancak diğer ayetlerde bunun detayları ve aşamaları verilir. Bu ayetlerde insanın az bir sudan, karışık(döllenmiş) bir damladan, daha sonra bir çiğnemlik ete çevrilmesinden sonra kemikleşerek canlı çocuğa dönmesinden bahsedilir. Bu aşamaların hem Adem için, hem de insan için olduğunu ayetleri birbiriyle karşılaştırdığımızda anlayabiliriz. Zira bazı ayetlerde(zümer, 6) doğrudan Adem bahsi geçip bu aşamalar anlatıldığı gibi, diğer ayetlerde anne karnından bahsedilmekte ve yine aşamalara atıf yapılmaktadır. Yani bunun neticesi olarak Adem’in yaratılışı ve insanlığın tüm ferdlerinin yaratılışı aynı olmakla birlikte, aradaki fark birisindeki anne karnı koruması görevinin toprak şartlarıyla ifa edilmesidir. Yani bu tür aşamalı yaratılma, anne karnındaki süreç, her insan için geçerlidir. Mevzu-u bahsolan ayetler öncesi ve sonrası ile incelendiğinde yaratılış aşamalarının sonrasında(hicr, 29) ruh üfleme aşamasının olduğu görülmektedir. Bu aşamaların hepsi, yani embriyolojik süreçler gözlemsel olarak tespit ve takip edilebileceği gibi hayvanlarda da vardır. Ancak ruh sadece insanda vardır. Bahsedilen “ilmi hilafet” ile insanın hayvandan farkını “ruh üflenmesi” hadisesi oluşturur.

Ruhun ne olduğu hakkında tartışmalar şimdiye dek çok yapılmıştır. Kadir suresinde her yıl ramazan ayının bir gecesinde “melekler ve ruh”un göklerden indiği ifade edilmektedir. Birçok müfessir bu ayette “melekler ve Cebrail” kastedildiği için böyle denmiştir şeklinde yorum yapsa da Cebrail de melek olduğu için “ruh” kelimesine bu manayı vermek hatalıdır. Kuranda “Ruh’ül Kudüs(temiz ruh)” ve “Ruh’ül Emin(sağlam ve doğru ruh)” ifadeleri de geçmekte(şuara, 193; bakara, 87-253; maide, 110; nahl, 102) ve bunların peygamberlere destek olduğu bildirilmektedir. Buna ek olarak insanların da “ruh” ile desteklendikleri bildirilmektedir(mücadele, 22). Ayrıca insanlara meleklerin de destek olabileceğini muhtelif ayetlerden anlayabiliriz(enfal, 12; ali imran, 123-126). “Ruh” ifadesinin manası bu her cümledeki durumunu karşılayacak mahiyette olmalıdır. Buna Cebrail veya melek demek kanaatimizce hatalıdır ve bu kelimenin manasını sınırlar. “Ruh” kelimesi Nahl suresi 2. ayette “melekleri ruh ile indiririz ki uyarmak için” şeklinde geçmektedir ki “vahiy, bilgi, emir, buyruk” gibi manalarda kullanılmıştır. Cebrail manasını vermek diğer ayetlerin manasını bozar. Ancak bir kelimenin birden fazla manası olabilir, bunun için biraz daha detaylı incelemek gerekir.

Arapça’da kelimelerin kökleri vardır. Bir kökten pek çok isim, fiil, mef’ul türetilebilir. Bir kelimenin birbirine benzemeyen iki ayrı manası dahi olabilir. Misalen “içki” ve “başörtüsü” Arap dilinde “hmr” kökünden türetilmiştir. Her ne kadar birbirinden bağımsız olan bu iki kelime için aynı veya benzer kelimeler kullanılsa da bunun türetilme aşamasının bir mantığı vardır. Bu yüzden muhakkak bir ortak kök olması lazım gelir. “Hmr” kökünde “baş, gizlemek, örtmek” manaları vardır. “Başörtüsü” kelimesine “başı örten” mantığından türetilmiş, “içki” kelimesine de “aklı örten” mantığından gelmiştir. Neticede kökün sahip olduğu birtakım manalar farklı yollar izlemiş iki ayrı kelimeyi teşekkül ettirmiştir. Bunun gibi Arapça’da çok kelime vardır. “Ruh” kelimesi de “riyh” kökünden gelir. İstirahat, müsterih, rayiha, reyhan gibi kelimeler bu kökten gelirler. Bunlar temelde “rüzgar, nefes, soluk, hava, koku” manalarına gelirler. Kuran’daki ayetlerde(enbiya, 91; hicr, 28-29) ruh üflenmesinden bahsedilmesi bunun üflenen bir şey olduğunu da gösterir. “Görünmeyen ve aktarılan” gibi genel “ortak” bir manası olduğunu Kuran ayetlerindeki kullanımlardan çıkarabiliriz. Ruh kelimesini tekrar detaylı ele almadan evvel “nefs” ile ilişkisini ortaya koyalım.

Ruh ile can(nefs)ın aynı şey olduğunu söyleyenler olmuştur. Bu bilgi kısmen doğru olsa da eksik olduğu kanaatindeyiz. Zira “nefs” kavramı biraz geniştir. Kuran’da “nefs” kelimesi “zat” manasında(nur, 61; fecr, 27-30; şems, 7-9) kullanılmıştır. Bu ayetlerde nefsin “kötülük ve iyiliğe çağıran” çift yönlü bir saik olduğu da zikredilir ki bunun iyiliğe yönlendirmesi Allah’ın sevki ile kötülüğe yönlendirmesi ise kendi kendine olmaktadır(nisa, 78-79). Ancak bu tür ikilemin aşılması insana bırakılmıştır. Bunun insanın kararına bağlı olması ancak gayret gösterdiği halde Allah’tan yardım alması mevzu-u bahistir(yusuf, 52-53; kehf, 29-31). Yani nefis sadece bir dürtü olarak kalmış, gayret eden hedefine ulaşmıştır. Ancak nefsin Tasavvufî anlayışa göre mertebeleri yoktur, sürekli kötülüğü emretmektedir(yusuf, 53). Tasavvufi terimlerin pek çoğunda Kuranî kavramlara ters fikirler görmekteyiz. Nefsin beden ve ruh ile uyumlu, ikisine de denecek bir kelime olduğu kanaatindeyiz.

“Nefs” kelimesinin türevleri Kuran ayetlerinde 238 defa geçer. Allah’ın da nefsi(zatı) vardır(taha, 41; maide, 116; enam, 12-54; ali imran, 28-30). Nefis insandan çıkan bir şey olarak da tasvir edilmiştir, yani nefsi çıkan insan ölmektedir(enam, 93). Kanaatimizce ve ispatlayacağımız üzere bu ruhtur. Yani beden(yusuf, 32; ali imran, 61; nahl, 7) de ruh da nefistir. Ruh çıkıp da geri geldiği zaman olan şey vefattır, buna uyku denir(enam, 60). Kuran’da uyku için “vefat” kelimesi kullanılmıştır. Ancak ruh tutulduktan sonra yani nefis çıktıktan sonra artık “mevta” olunmuş olur. Bu ise geri dönüşsüzdür(muminun, 99-100). Ruh ölüm gerçekleştikten sonra, can çıktıktan sonra geri gelmez. Bu uykuda böyle olmaz, ruh bedenden ayrılır ancak geri gelebilir. Ruh-beden dualizmine en sağlam delil tekvir suresi 7. ayetten gelmektedir. Zira kıyamet anlatılırken tüm bu anlatımlarımızı tamamlar nitelikte “nefisler çiftleştiği zaman” denmektedir. Yani yeni bedenin yaratılması, kemiklerin bir araya gelmesi(kıyamet, 3) ile ruhun bedene konulması bir çiftleşmedir. “Züvvicet” kelimesi de çiftleşme demektir. Nefislerin çiftleşmesi ifadesini bazı zatlar farklı şekilde yorumlayabilse de bu tür durumlarda ayetler arası ilişki ve uyum dikkate alınmalıdır. Bu yüzden serdedeceğimiz delillerin birbirini desteklediğini düşünüyoruz.

Nefs kelimesi hayvanlar için de kullanılabilmektedir, zira “zat” manası vardır. Bir varlığa ve vücuda işaret eder.

“Ruh” kelimesini tam olarak tanımlamak için biraz daha incelemek gerektiğini düşünüyoruz. Bu kelimenin Cebrail için de kullanılmış olduğu görüşü birkaç ayete dayanmaktadır(şuara, 193; bakara, 87-253; maide, 110; nahl, 102). Bu ayetlerde “Ruhül kudüs ve Ruhül emin” ifadeleri geçer. Evvela “ruhül emin” tabiriyle ifade edilen “güvenilir ruh” bir özne olarak Muhammed’in kalbine vahyi indirdiği Cebrail manasında kullanılmıştır. Ruh melek manasına “rüzgar, yel” gibi kökten gelen bir benzetmeyle kullanılagelmiş olsa gerektir. Melekler görülmedikleri için hava gibi temsili tasvir edilmiştir. İnsana üflenen ruh da, insana aktarılan bir şey olmasına rağmen benzetmeyle bu kökten gelen bir kelimeyle ifadesini bulmuştur düşüncesindeyiz. Yani “ruh” ifadesi hem melekler manasına hem de insanın içine üflenen “hayat verici” unsur manasına kullanılmıştır. Ruhun çıkması durumunda uyku, geri dönmemek üzere çıkması durumunda da -ki can çıkınca bu gerçekleşir- ölüm vaki olur(enam, 60). Ruhun “vahiy” manasına da kullanılmasının sebebi, “vahiyden önce ölü gibi” olan bir insana hayat vermesi manasındadır. Yani insanın fiziki bedenine ruh üflenerek hayat verilmektedir. Aynı şekilde yaşayan insan cahil iken ölü gibidir, ona vahiy bilgisini vermek de onu hayata bağlayacağı için bu “hayata bağlayıcı” unsur için de “ruh” kelimesi kullanılmıştır. Bu yüzdenEnfal suresi 24. ayette “hayat bulmak için peygambere icabet edin” denmektedir. Böylelikle ayetleri ayetler ışığında anlamış oluruz. Bu kuranın metod olarak bize öğrettiği bir şekildir. Vahiy bilgisi ile dirilmek durumu mecazi olarak ayetlerde kullanılmıştır(enfal, 24; enam, 122).

Ruhun hayat vermesi esasen ruhtan önce cansız olunduğunu göstermez. Bu “vahiy” olarak ruhun verilmediği insanın cansız olmadığı durum gibidir. Buradaki “hayat bulma” durumları idrak şeklindeki bir değişimle alakalıdır. Zira Secde suresi 9. ayette ruh üflenmesinden sonra insanın işitme, görme ve idrak şekillerindeki değişime vurgu yapılmıştır. Yani hayvanlar işitirken, insan dinlemeye; bakarken, görmeye; anlarken, derin idrake sahip olmuştur. Ruh üflemesi bu tür değişimlere sebep olmuş, vahiy anlamındaki ruh da insan üzerinde böyle değişimler yaratacağı için “ruh” kelimesi ile ifade edilmiştir. İnsan ruh üflenmeden evvel canlıdır, ancak hayvan gibidir. Sonra 3. ayda ruh üflenir. Bu bilgi Ahkaf, 15 ve Lokman,14. ayetlerberaber düşünüldüğünde ortaya çıkar. Zira anneye yük olma süresi 30 ayken, sütten kesilme süresi 24 aydır. Öyleyse çocuğun taşınma süresi 6 aydır. Halbuki 9 ay karnında bebek taşıyan anne, ilk üç ay onu bir canlı olarak ancak insan olmayarak taşır. Yani ilk 3 ay ruh üflenmemiş olduğu için o henüz insan vasfına sahip değildir.

“Ruhül kudüs” ifadesi de Cebrail manasına istimal edilmiştir. Nitekim İncil’de geçen ifadelerle gayet uyumludur, zira İsa’nın “ruhül kudüs” ile desteklendiği bu ayetlerde geçer(elçilerin işleri 2/1-4-8; luka 11/12-13). Kutsal ruh ile “ruhül kudüs” kelime olarak tamamen aynıdır. Ancak sade “ruh” ifadesinin Cebrail olarak anlaşılabilmesi mümkün değildir, mesela Nebe suresi 38. ayette “melekler ve ruhun saf saf olacağı” yazmaktadır. Burası ayetler ışığında yorumlanırsa kıyamet gününde insanın dizileceğini söyleyen ayetlere göre(mutaffifin, 4-6; fecr, 21-23; kehf, 48) “ruh” diye ifade edilenin insanlar olduğu anlaşılacaktır. Ruh yerine insan kelimesi konup düşünülürse bunun mecaz-ı mürsel sanatı ile tüm ruhların kastedildiği bir durum olduğu netleşir.

Ruh kavramının anlaşılması, bilinebilmesi gibi meseleler üzerinde “bilinemezci(agnostik” kalınmasında büyük delil görülen İsra suresi 85. ayettir. Bu ayette “sana ruhu soruyorlar, o rabbinin emrindendir ve size az bilgi verilmiştir” şeklinde bir izahat vardır. Bunu ruh kavramı üzerinde boşuna düşünüldüğü, ruhun hiçbir zaman anlaşılamayacağı minvalinde anlayan pek çok düşünür, yazar, müfessir, alim vardır. Kurtubî, İbn Kesir, İbn Hacer gibi mühaddis, müfessir ve fakih alimler bu ayetin Yahudilerin Muhammed’e sorduğu “ruh” ile ilgili bir suale cevap olarak indiğini söylemişlerdir. Yani aslında “tevratta size bununla ilgili az ilim verilmiştir, siz bilmiyorsunuz” gibi bir manaya sahip olmuş olmaktadır. Bu ayetin bu suali muhatap alarak indiği, ayetin “sana soruyorlar” kısmıyla ve bu konudaki sahih hadisler ile delillendirilebilir. Bizim kanaatimiz de “ruh”un kıyamete kadar insanların anlayamayacağı bir şey olduğunun bildirilmesi gibi bir mananın bu ayetten çıkmayacağı istikametindedir. Bu yüzden İsra suresi 85. ayetteki ifadeler agnostisizme yol açmamaktadır.

d. Kader, Kuran’da Kader ve Özgür İrade 

Kader mefhumu Türk kültüründe “yazgı, alın yazısı” olarak tercüme edilmiş olan ve büyük ölçüde Kuran’ın kullandığı anlamdan saptırılmış bir kavramdır. Emeviler döneminden itibaren rivayet edilen birtakım hadisler “kadercilik” cereyanının başgöstermesine sebep olduğu kanaatindeyiz.

Ebu Hureyre’den aktarılan bir hadiste peygamberin “kader” konusunda tartışan bir topluluğa çok kızdığı, onlara bunu yapmamalarını ve münakaşa etmemelerini emrettiği geçmektedir[Tirmizi, Kader1(2134); İbnü Mace, Mukaddime10(85)]. Bir başka hadiste de insanların cehennemlik veya cennetlik olacağının anne karnında iken belirlendiği, cennete gidecek ameller yapsa bile ölmeden bir amel ile cehenneme geçeceği gibi anlatımlar vardır(Buhari, Kader1-Enbiya1-Tevhid28; Müslim, Kader1; Ebu Davut, Sünnet17; Tirmizi, Kader4). Yani insan bu hadislere göre ne işlerse işlesin başta takdir edilen netice ile sonlanacaktır. Kader konusundaki bu tür ifadelerin sorgulanmasının da başka hadisle durdurulmasına dikkat çekmek isteriz. Daha sonra “kadere iman” şeklinde bir “dogma” haline getirilmiş bu mefhum ispatlayacağımız üzere uydurulan hadisleri desteklemek için diğer “mevdu” hadislerin uydurulmasını gerektirmiştir. Yani bir yalan uydurduktan sonra onu yaşatmanın yöntemi ancak ondan fazla yalanlar ile onu desteklemektir. “Kader” mefhumunun içini bu tür inanışlarla doldurup temel olarak hadisleri vermişler, buna tedbir olarak da münakaşasının bile günah olduğunu ifade etmişlerdir. Düşünmeyi bile yasaklamak yalanın bir tezahürüdür. Aynı hadislerde “kader” mefhumunun konuşulması durumunda ahirette ondan hesap verileceği, konuşulmazsa verilmeyeceği; kadere inanmayanların “deccal” ordusu olduğu ifade edilmektedir.

Başarısızlıkları, zulümleri kendi kusuru olarak görmek yerine “Allah’ın takdiridir” şeklinde yorumlamak şansına sahip olmak muhakkak istismara açık olan bir imkandı. Bu yüzden dini kullanma imkanı olan kişilerce zaman içinde bu tür hadisler ve anlayış oturtulabilmiştir. Kuran ayetlerinde “kader” kelimesinin etimolojisine girmeden evvel bazı müşriklerin sözlerine temas edelim.

Müşrikler sapıttıkları iddialarına karşı Muhammed’e “Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız sapmazdık” şeklinde bir savunma sunmuştur(nahl, 35). Halbuki bu Kuran mantığına birebir zıttır. Ayetlerde “fakirleri doyurun” şeklinde gelen emre de müşrikler “Allah’ın dilerse doyuracağı insanları biz mi doyuracağız?” diye cevap vererek anlayışlarını ortaya koymuşlardır(yasin, 47). Yani insanın üzerinden tüm sorumluluğun kaldırıldığı, sadece Allah’ın dilemesi ile olanların olduğu fikri ile bu müşriklerin sözlerinin uyumuna dikkat çekmek isteriz. Hadislerdeki kesin belirlenmişlik, müşriklerin bu mantıkla Muhammed’e itirazları tamamen birbirinin aynısıdır. Buna ters olan Kuran ayetlerini bu fikriyat ile uyumlu hale getirmek için bazı ayetler tevil edilmiştir. Bu ayetleri tespitine temas edeceğiz, daha detaylı bilgi için Abdülaziz Bayındır’ın “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” eserinin Kader bölümüne bakılabilir.

“Kader” kelimesi Arapça’da “قدر” kökünden “ölçü, kapasite, kıymet, miktar, değer” manalarına gelmektedir. Kadir, miktar, takdir, kudret, kadar, iktidar, muktedir kelimeleri ile aynı kökenden gelir. Kuran’daki “kader” kelimesi kullanımı da “ölçü” manasındadır(furkan, 2; ahzap, 38; kamer, 49; talak, 3; abese, 19; ala, 3). Yani kader kainatın bir ölçüsüdür. Ayetlerde “her şey bir ölçü ile yaratılmıştır” ifadesi vardır. Ölçü yani kainatın kanunları belirlenmiştir. “Sa’yekum” kelimesi ile “gayretler”in var olduğu ve insanın gayretlerine göre bu ölçüler içinde doğru ve yanlışı seçebileceğine atıf yapılır(leyl, 1-11). Yani insan karar verebilen bir varlıktır, zira ruhu vardır. Ruh görür, dinler ve karar verir. Bir iradedir. Ancak gayret edenin gayreti sebebiyle Allah tarafından yola getirileceği, ters yönde gayret edenin de yola gelmeyeceği yine ayetlerde geçer(nahl, 104; rad, 27; şuara, 13; mümin, 28). Yani kişinin genetik yapısı, çevre şartları, nefsi ve insiyakı(içgüdü) tamamen dürtü pozisyonundadır. Bunlar birer etkendir ancak kişinin gayret için karar verecek bir karar organı, cevheri vardır. Bu ise Ruhudur ki tafsilatını daha önce incelemiştik. Ruhun ne olduğunun tam olarak bilmesek de bazı hususiyetlerinin ne olduğunu çıkararak hakkında hüküm verebilmekteyiz.

Kaderciliği desteklemek için tevil edilen ayetler “şae” ile “erade” fiillerinin birbirine karıştırılması sebebiyle prim kazanmıştır. “Şae” şey yapmak olarak Türkçe’ye geçmiş olsa da Arapça’da daha belirli bir manası vardır, oluşturmak, var etmek anlamına gelir(Ragıp el-İsfahani, Müfredat). İrade etmek ise “arzu, murad, talep, istekte bulunma” gibi manalara gelmektedir. Bu nükte fark edilmeden ayetlerdeki “şae” ile “erade” fiillerinin farkına dikkat etmeyip tercümeler yapılırsa hata edilir. Allah bütün insanların mümin olmasını “erade” eder(nisa, 26). Kafir olmak ise serbesttir(zümer, 7). Yani Allah “şae” etmez, sadece “erade” eder. Her istediğini zorla yaptırmaz, buna ihtiyacı olmadığını da belirtir(zümer, 7). Kafirlere razı olmadığını belirtir fakat onları serbest bırakır. Kısacası Allah’ın istemediği, razı olmadığı şeyler gerçekleşebilir, bütün varlığı kendi iradesi ile cebir altına almaz. Ancak buna gücü yetebilir.

Ayetlerde geçen “Allah yaparsa” ifadesi “Allah isterse” şeklinde anlaşıldığı için ve Allah’ın istemediği bir şey olmayacağı inancı dolayısıyla “kadercilik” inancı kendine kurani dayanak bulmuştur. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz(insan, 30; tekvir, 29) şeklinde tercüme edilen ayetin “şae” fiili dolayısıyla gerçek manası “Allah var etmedikçe siz var edemezsiniz”dir. Allah dilemedikçe hiçbir şeyin yapılamayacağını ifade eden(araf, 188) ayetlerde de bu hata olduğu için “maaşallah” ifadesi “Allah yapmadıkça” olarak cümleye tatbik edilmelidir. Allah dilediğini yaratır ve seçer, onların seçim hakkı yoktur(kasas, 68) ayeti de “yeşau” fiilini içerir. Bu ayetlerin hiçbirinde “erade” olmaması ve “şae” fiili bulunması bunların böyle tevil edildiğini gösterir. “Şae” fiili var etme demek olduğundan “Allah var ettiğini yaratır ve seçer, onlar ise seçemez.” şeklinde tercüme edilmelidir. Yani Allah kendi “ol” dediğini oldurur, onlar müdahale edemez. Ancak bu “istemek” fiiline teşmil edilemez.

İnsanın başına gelen hadisatın özelliği iyi ve kötü olabilir(nisa, 78). Eğer insanın başına iyi bir şey gelirse bu Allah’tan( مِنَ اللّهِ ), kötü bir şey gelirse bu insanın nefsinden( مِن نَّفْسِكَ ) olur. Bunlar daha önceki nefs ile ilgili söylenilen özelliklere uyumlu bilgilerdir. Nisa 78-79. ayetlerde bu nükte ifade edilir. İyi şeyler Allahtan, kötü şeyler nefsten gelmekle beraber hepsi birden Allah’ın yanındadır(مِّنْ عِندِ اللّهِ). Yani iyilik “minellah” iken hem iyilik hem de kötülük “min indellah”tır. Bu iki farkı görmeyen bazı Arapça bilmeyen önyargılı insanlar meallerde bir çelişki olduğunu bile söyleyebilmiştir. Ancak bu iki ayet hayrın ve şerrin Allah’ın “şae” etmesi ile yani yapmasıyla varid olduğunu; sadece hayrın ise Allah’ın “erade” etmesi ile varid olduğunu çünkü Allah’ın rızasının bir tek hayırda olduğunu ifade etmektedir.

İnsan doğduğu andan itibaren belli şartlar içindedir. Genetik yapısı, anne ve babasının ona karşı tavrı, çevresindeki insanların mizacı, maddi imkan ve fırsatları, vücut şekli ve yapısı, içinde bulunduğu çağın ona kazandırabildikleri, doğduğu ve yaşadığı süre içinde meydana gelen hadiseler insanın kudretinde olmayan; elinin emeği ve gayretinin sonucu gerçekleşmeyen vaziyetlerdir. Bununla birlikte insanın “karar” verme şansı ve iktidarı onu nevi şahsına münhasır kılar. Hayatına farklı şekilde yön verme istidadı ufak veya büyük olmak üzere illaki vardır. İşte insanın gayreti ile gerçekleşen, emeği olan, karar verip hayata geçirdiği faaliyetin eseri olan birtakım değişimler olur. Bu değişimler insanın meshul olduğu sahadır. Hiçkimse gayretsiz, kendi eseri olmayan bir özelliği için Allah katında bir ücret almayacaktır. Buna ek olarak gayret edenlerin çalışmaları gayretleri ölçüsünde kolaylaşacaktır(leyl, 7). Yani insanların kendilerinin kontrolünün olmadığı bir kaderleri vardır ki buna “kader-i mutlak” denmiştir. Kendi kararlarının şekillendirdiği ve emeklerinin olduğu kendi iradelerinin iş gördüğü kaderleri vardır ki buna da “kader-i muğlak” denmiştir. İşte bu sebeple “kadercilik” anlayışı gibi tamamen bir yaratıcının yazdığı senaryoyu oynama fikriyatı Kuran ile çelişmektedir. İslam’a ait bir zihniyet değildir.

Özgür iradenin “ruh” ile gerçekleşmesini söyledikten sonra “her şeyi bilen bir yaratıcı”nın bunları biliyorsa bildiği gibi yaratması durumunun sorun oluşturduğu ifade edilir. Başka bir çalışmanın konusu olacak olan “Allah’ın her şeyi bilmesi” ile “Allah’ın gelecek bilgisi” ve insanın özgürlüğünün bu bilgilerle ilişkisi asıl düğüm noktasıdır. Burada bir varsayım vardır ki, insanların anlamakta güçlük çektiği ve Kant, Leibniz gibi “kötülük, özgürlük, teodise, adalet” kavramlarının temelini atmış düşünürlerin çözemediği bu sorunun sebebidir. Deterministik bir evren hayali bu soruna yol açmaktadır. Allah’ın geleceği bilmesi, determine ettiğini(belirlediğini) gösterir. Halbuki bugün Kuantum Teorisi ile indeterministik(objektif olarak belirsiz) varlığın imkanından haberdarız. Yani Allah geleceği bilir demek için “gelecek bilgisi”nin oralarda bir yerde olduğunu varsaymak durumundayız. Halbuki gelecek olan şey, insanın seçimine bırakılmış bir potansiyel durum ve indeterministik haldir. Yani “hesap gücü”nden bağımsız ve “nedensellikten ayrık” bir şekilde insanın özgür seçimine bırakılmıştır. Bu da onun bilinemeyeceğini gösterir. Yani Allah geleceği bilir denilemez. Çünkü gelecek yoktur, hesaplanması için “nedensel kurallar dizisi” de yoktur. Allah sonsuz güce sahiptir ve bu güç sadece “hesaplanabilir” olanı hesaplar. Yani “gelecek bilgisi” bir “şey(varlık, ontik nesne)” olmadığı için “her şeyi bilen” onu bilmediğinde sonsuz gücüyle çelişkili bir durum oluşmaz. Allah her şeyi bilir demek ile “geleceği bilmiyor” demek arasında bu yüzden bir çelişki yoktur. Çünkü “gelecek bilgisi” bir “şey” değildir, yoktur.

Bunun dışında insanın yaratıcının “fikri kölesi” olarak tasvir edilen “adaletsiz(!)” tanımlamanın aslında adaletsiz olması mümkün de değildir. Zira insanı “cehenneme uygun” yaratmış bir yaratıcı sonra yakıyorsa insan sadece bir robot demektir. Bu itibarla bir “hak”ka sahip olmamaktadır. Ortada haksızlık da olmaz. Yani İslamî fikriyata yöneltilen özgür iradenin olmaması durumunda “haksızlık” olduğu iddiası ile serdedilen eleştiri kendi içinde tutarlı değildir. Eğer özgür irade yoksa adaletsizlik de olamaz. Ancak ifade ettiğimiz sebeplerden özgür irade vardır, adalet de vardır.

2. Değerlendirme

İlah, İlahın sıfatları, özgür irade, kader, ruh gibi kavramlar yüzyıllardır insanların kafalarını kurcalayan ve üzerinden çok tartışma üretildiği büyük meselelerdir. Bunların anlaşılması için bilginin kaynağının çok iyi seçilmesi ve ayıklanması gerekir. Başka bir çalışma ile izah ve şerh edilebileceği ve kanaatimizi oluşturan iddia İslam’ın kitabı Kuran’ın en sağlam kaynak olduğudur. Bu sebeple Kuran’ın üzerine imal-i fikretme ve kelimelerin kökenleriyle beraber analitik bir düşünme süreci gerçekleştirdiğimizde bu mefhumların hakikatine vakıf olabileceğimiz veya lazım olduğu kadar bilebileceğimiz kanaatindeyiz. Özgür iradenin her şeyi bilen bir ilah varlığında olamayacağına dair analojik misallerin eksikleri vardır ve “ruh” kavramının bazı hususiyetleri göz ardı edilerek anlaşılmaya çalışılmıştır. Ruh üzerinde yanlış anlaşılmış ve şahsi görüş olarak belirtilmiş hiçbir görüş itibara layık değildir. Ancak Kuran bilgisi ispatı ayrı bir çalışma gerektiren “en sağlam” vasfına sahip olduğu için bu meseleye ışık tutacak birtakım izahlara sahiptir. Buradan hareketle “özgür iradenin” “kalb” ile aşılması mümkündür.  Bu kelime “Kalb” Arapça’da “dönmek, çevrilmek” manasına gelir. “Kulp(çevrilen, bilezik), inkılap(devrim), maklube(tencere ters çevrilerek yapılan yemek) kelimeleri bu kökten gelmiştir. Bu kelime esasen “nedensellik dışında” karar verme organı olarak anlaşılabilir. Çünkü mantıklı bir şey bile olsa, insanın kalbinin “dönme, karar değiştirme” özelliği vardır: Özgürlüğün ontolojisi bu şekilde temellendirilebilir. Ruh ve beden(tekvir, 7) iki ayrı nefstir ve kıyamette birleşeceği kuranda geçer. Ruh insanı dönüştüren ve “hayat veren” bir varlıktır. “Nefs” bedende de olduğu için insan ruhtan önce de “nefs”li, canlıdır. İnsan uyuduğunda “ruhu” çıkar ve vefat eder. Ancak öldüğünde “ruh” gelmemek üzere çıkar, bu sefer hem vefat eder hem de mevta olur. Ancak uykuda “nefs” çıkmaz. Canlıdır. Yani canı, ruhu ve bedeni vardır. Canı elektrik gibidir. Nitekim insan beyin ve kalbi de dahil olmak üzere elektrikle çalışır. Hücrelerin elektriksel potansiyeli vardır. Ruhu ise canından farklıdır. Bir bilgisayarın elektriğinin canı olması ve yazılımının “insanın ruhu” olması anlaşılması için bir misaldir. Beden de bilgisayarın donanımı gibidir. Kavramlar arasındaki ayrım analiz, mukayese, tecrübi bilgiden faydalanma gibi metodlar tatbik edildikçe anlaşılması kolaylaşır.