Görsel

Felsefe ve dinin ilişkisi üzerine birbirine zıt fikir kamplarında bulunan düşünür ve filozoflar farklı beyanlar vermektedir. Fikrimizce bu meselenin sebeplerinin şeffaflaşması ve felsefesinin yapılması, sorunun mekanının tespiti, tarihte ve dilin kavramsal kullanımında yatmaktadır. Mühim olan insanların “felsefe” ve “din” kelimelerinden ne anladığı ve bu kavramları hangi alt kavramlarla kategorize ettiğidir.

İnsanların birçoğu farklı diller konuşur. Buna rağmen günümüzde ve geçmişte “tercüme” yapmak suretiyle insanlar arasında bir iletişim, etkileşim ve istişare olabilmiştir. Bu her dilin beyinde ortak bir yönü gösteren tekilliğe indirgendiğini düşündürür. Farklı isimler alsa da zihnimizde kavramlar somut, müşahhas halde iken aynı noktada buluşmaktayız. Bu itibarla kelimelerin şekli ve şemalinden öte, insanların anlamlandırma usulüne odaklanmak bize husule gelen anlaşmazlığın sebebini gösterecektir. İnsanlar neden birbirinden farklı düşünmekte ve değişik fikirleri savunmaktadır? Neden anlaşamayabilmektedir, bunun cevaplarını iletişim problemlerinde aramak fikrimizce pek münasiptir.

Felsefe kelimesi Eski Yunanca’daki “philosophia” kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir. Bu birleşik kelime, “philo” yani “sevgi” ve “sophos” yani “hikmet, ustalık” anlamlarına gelen iki kelimeden müteşekkildir. İlkçağ filozoflarından itibaren bir “düşünme aktivitesi” olarak kullanılagelmiş olan bu kelime esas olarak bilgiye ulaşmada ustaca yol izleme şeklinde tanımlanabilir(1). Alman felsefesinin idealizmi, İngiliz felsefesinin empirizmi(deneycilik), Fransızların romantizmi, Amerikanların pragmatizmi(faydacılık) gibi birbirinden kökten farklı yaklaşımlar “felsefeye zarar vermek” olarak yorumlanmamıştır. Birçok düşünce akımının öncüsü olan filozofların birbiri ile çelişen ve ayrı kabulleri bünyesinde barındıran şiarları, öne sürdükleri fikirler, getirdikleri açılımlar ve düşünme şekilleri felsefe tarihine kattığı renk ile yad edilir. Felsefe düşünmenin okuludur. Bu yüzden düşünmenin nesnesi olan her alan felsefenin dahilinde olmak zorundadır. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü her fikir, kanaat, görüş, iddia felsefe havuzu içinde yerini alan ve onu zenginleştiren birer sermayedir.

Felsefenin doğasından gelen sormak ve düşünmek fiiliyatlarına rağmen “din ve felsefe ilişkisi” konusunda dinin felsefeyi gerileteceği, felsefenin zamanla İslamileştiriliyor oluşu, felsefe ve dinin uzlaşamayacağı, felsefenin seküler ve laik olması gerektiği yönünde “felsefe muhtırası veren” felsefeciler(!) bulunmaktadır(2). Din kavramının ne olduğunun izahını yapma hakkımızı mahfuz tutup, bu tür yaklaşımların bir tenkidini yapalım. Din, mensupları için doğru, dinsizler için de yanlış bir fikriyat olarak kabul edildiğinde iki durumda da üzerine konuşulabilecek bir malzemeyi bünyesinde barındırmaktadır. Din felsefesi, dinin üzerine düşünmek, dinin gerçekliği, anlaşılması, yorumlanması, muhakeme ve mütalaasının yapılmasıdır. Herhangi bir felsefi akımın felsefeyi daraltması, ona bir kısır yön vermesi mümkün değilken, bu din için de geçerlidir. Din, pek çok felsefi görüşün içinde bir felsefi görüştür ve tam bu yüzden “hiçbir görüş felsefeyi daraltmaz” fikrindeyiz. Çünkü doğru veya yanlış olsun, toplumun büyük kesiminin hayatının içinde olan bir olgu, mevcudiyet ve tesiri yüksek olan bir kuvvetin değerlendirilmesi, söz konusu yapılması, anlaşılmaya ve ifade edilmeye çalışılması kadar normal bir şey; din kadar felsefeye malzeme verecek büyük genişlikte sosyal, kültürel alan yoktur desek yerindedir.

Bilim ve Gelecek dergisinin Kasım 2012 sayısında Hasan Aydın da Felsefe bölümlerinin İlahiyata dönüştürülmesi korkusuna işaret ederek Türkiye’de yavaş yavaş felsefenin dinselleştirilmesinden dem vurmuştur(2). Halbuki meselenin siyasi ve ideolojik boyutu bir tarafa, teorik bazda bakıldığında felsefi düşünce olarak dinin konu seçilmesi, İslam konularının felsefi incelemelerinin yapılması felsefenin pozisyonunu değiştiren bir faaliyet olamaz. Burada İslam felsefi aktivitenin öznesi değil, nesnesi konumundadır. Hasan Aydın’ın felsefede “din dogmatizmi”nin usul olarak sormayı durduracağına ve felsefi etkinliğe zarar vereceğine dair korkuları da kanaatimizce tamamen “din-dogma eşitlemesi” telakkisi(algısı) sebebiyledir. Burada da “din” kavramını sorgulamak ve dogmatizm ile ilişkisini ortaya koymak icap etmektedir. Bizce problemin kalbinde “dogmatik din algısı” yatmaktadır.

Din ve bilhassa İslam, çoğu zaman dünya dinlerinin genel şeklinin de etkisiyle “dogma temelli” vasıflandırılmaktadır. Dogma kelimesi Antik Yunanca’da “körü körüne inanılan öğreti” anlamına gelmektedir, Fransızca’ya “dogme” olarak geçmiş oradan da Türk metinlerine girmiş ve kullanılmıştır(3). Yani dogma, bir inanç(pistis), tahmin(eikasia) veya genel olarak bir sanı(doxa) anlamında kullanılır(1). Dogma bir zandır. Sadece güvenerek, bilgi olarak kesinleşmemiş, inanılan ve ispat gerektirmeyen öğreti veya iddialar olarak da tanımlanabilmektedir. Hristiyanlık’ta da, İslam’da da gelenekçi ve geleneği eleştirerek dinin ilk yıllarındaki orijinalliğini savunan gruplar vardır. Hristiyanlıkta geleneği Katolik Kilisesi, Reform hareketini de Kalvinist ve Protestanlar temsil eder(4). İslam’da da mezhepler ile Mutezile gibi “rasyonalist” gruplar olabilmiştir. Bu gibi tarihi gerçekler ışığında sorulacak ilk sual, “dogma” mefhumu dine nispet edilirken bunun “hangi dine yapıldığı” sorusudur. İslam söz konusu ise bunun her mensubu için ittifakla kabul edilmiş kitabı Kuran’a izafen ve ithafen söylenmesi icap eder. Çünkü tüm zıt fikirler bir yana İslamî kaynaklar arasında tartışmasız kabul edilmiş tek kaynak Kuran’dır.

Kuran ayetlerine bakıldığında kendisinin bir “zikir” olduğunu söylemektedir(Zuhruf, 44; Abese, 11). Zikir kelimesi de “öğüt, hatırlanan şey, düşünce” anlamına gelir. Kuran sürekli düşünmeyi vurgular(Nahl, 17; Nisa, 82; Bakara, 164; Enam, 126). Bununla birlikte “bilen ile bilmeyenin bir olmayacağını” söyler(Zümer, 9). Kuranda “ya ulül elbab” şeklindeki akıl sahiplerine seslenişin olduğu ayetler de akla verdiği önemi ve akıllı insanları muhatap aldığını göstermektedir(Ali imran, 7; İbrahim, 52; Zümer, 18; Rad, 19). En güzel bilgiyi isteyenleri ve sadece en iyisine tabi olanları övmüş(Zümer, 18) ve okumayı emrederek, kalem figürünü ön plana alıp ilmi teşvik etmiştir(Alak, 1-5). “En güzel” kelimesi olarak “ahseneh” vasfı bilgi açısından “en doğru bilgi” manası verir. Yani Kuran en doğru bilgiye tabi olanları övmüş ve bunlara akıl sahipleri demiştir. Ayrıca aklını kullanmayan insanlar üzerine pislik yağdıracağını ifade ederek(Yunus, 100) akla verdiği önemi pekiştirir. Ayrıca “ya’kilun” kelimesi ile tam olarak “akıl” kelimesini kullanarak, bunun insanın temizlenmesi için olmazsa olmaz olduğunu söylemiş olur. Akılsızlığı “pislik yağdırma sebebi” olarak görür. Dogmatizmin şartı olan “zan ile düşünme” kriteri Kuran’ın düşüncenin makbuliyet tanımında yoktur. Çünkü Kuran tam olarak “zan” kelimesini kullanarak “zannın hakikat namına bir şey ifade etmediğini” serdetmiştir(Yunus, 36). Bu da İslam dininin zan üzere değil, sorgulama, diyalektik ve şüpheci bir tavır aldığını düşündürür. Çünkü Kuran’da pek çok ayette verilen emir ve hükümlerde “ispata davet, meydan okuma, araştırmaya teşvik ve iddiada bulunma(Nisa, 82; Yasin, 71)” tavırlarını görmekteyiz. Bazı argümanlar ileri sürerek kendisini temellendirmeye çalışması(Nur, 43-44; Enbiya, 22) Kuran’ın müslümanlardan beklentisinin bir dogmaya tabiiyet olmadığını ve bir mantık temelinin olduğunu göstermektedir.

Kuran ve İslam’ın dogmatizm temelli olmasına işaret edenlerin kullandıkları temel argüman “imancılık(fideizm)” kavramıdır. Fideizm akıl ile iman kavramlarının birbirine uyuşmadığını öngörmektedir. Temel olarak da dinsiz kampın dinleri algılama şekilleri bu bakışa dayanmaktadır. Dinin kanıtlanabilirliği, rasyonalite ile ilişkisi fideizm tarafından reddedilmekte ve Pozitif Ateizmin dinin argümanlarına rasyonel eleştiriler getirmesine “imanın psikolojik bir kavram olduğu”nu söyleyerek karşı çıkmaktadır(5). Öte yandan akıl ve iman arasında Skolastik felsefenin en büyük ismi Thomas Aquinas’ın görüşüne göre bir uyum vardır ve o “inanmak için bilmek” şiarını edinmiştir. Ancak Immanuel Kant gibi tamamen imanı aklın sınırları içinde tasavvur etmeyip, bazı dini değerlerin ispata muhatap olmadığını ifade etmiştir. Fideizmin en büyük iki ismi Soren Kierkegaard ve Blaise Pascal’dır. Öte yandan bu filozoflar Hristiyan teolojisiyle düşünmüşlerdir, İslam kültürlerinde akıl ve iman arasında bir düşmanlık olduğunu söyleyen sesler gelenekselciler dışında pek yoktur(6). Ayrıca Kuran’da “iman” kelimesi geçmekte ve bu kelime Arapça’da “emanet, emniyet, emin, temin” kelimeleriyle aynı kökten gelmektedir. “Emin olmak” ile “inanmak” aynı anlama gelmeyeceği için, sanı(doxa) ile kesin bilgi(episteme) arasındaki ayrım yapılmalıdır. Dinin dogmatik olarak telakki olunmasının başlıca sebeplerinden birisi de “iman” kelimesinin “zan” olarak tahmin, inanma manasında takdim edilmesi ve Kuran meallerinde de böyle tercüme edilmesidir. “İman” kelimesinin muhtevası ve asıl manası hem etimolojik(dilbilim) açıdan hem de Kuran zihniyle anlaşılmalıdır. Ayetlere göre aklın İslam’daki önemi büyüktür.

Dogmatizm ile Kuran arasındaki bu kalın duvarları inşa eden ayetlere rağmen, gelenekselcilik mensupları aklı dışlamış ve nakli ön plana almıştır. Ancak buna rağmen nakil dinini İslam diye tanıtmak meşru ve makul olamaz. İslam’ın sözü Kuran olduğuna göre, temellendirmenin en sağlam ve güvenilir kaynağı da Kuran’dır. Bu sebeple İslam adına konuşurken Kuran’ın ahkamının ötesinde veya karşısında herhangi bir kaynağı kaale almaya gerek yoktur. Kuran’a uygun düşen bilgilerin İslam ile ilişkisinin olabileceği, ters olanların ise İslam’ın da tersi olduğunun ortaya çıkacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu açıdan Dogma-Din-Felsefe ilişkisinin İslam açısından tekrar kurulması veya düzeltilmesi lazımdır. Netice itibariyle Kuran sorgulanmalı ve kritik edilmelidir. Kavramlarının incelenip irdelenmesi ve akıl yürütmelerle düşünülmesi felsefenin işidir. Bu açıdan “laik felsefe” sadece felsefenin bir bakışı olabilir. Hasan Aydın’ın laik felsefesini “pür felsefe” diye takdim etmesi kendi görüşüdür. Felsefede karşıt fikirler beraberce bulunur ve birbirini eleştirebilir. Dinin felsefeye zarar vereceği fikri, felsefenin konusuna nüfuzuyla değil, felsefenin usulüne nüfuzu ile mümkün iken bu şekilde yapılan felsefeye de felsefe denmeyeceği bedahet iken, böyle bir “toplumsal islamileşme uyarısı”nı anlamak fikrimizce iyi niyetli düşünmemekle mümkündür.

Kaynaklar:

1. Serdar Uslu, İlkçağ Felsefesi, Anadolu Üniversitesi Yayınları 2012.

2. Bilim ve Gelecek Dergisi, Kasım 2012 sayısı.

3. Sevan Nişanyan, Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü.

4. Yakup Tahincioğlu, Süryaniler, Butik Yayıncılık, 2011.

5. Adnan Aslan, İslam Araştırmaları Dergisi, Analitik Pozitif Ateizmin Bir Eleştisi, Sayı: 7, 2002.

6. Osman Murat Deniz, Akıl-İman İlişkisi Açısından Fideizm, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi 2009.

7. Kuran-ı Kerim.