Tag Archive: Evrim Teorisi


Düşünce tarihi boyunca birçok fikir tartışılmıştır. Tezler ileri sürülür ve hasımlar antitezler ile bunlara saldırırlar. Bazı kesimler ise herkesten daha farkındalık sahibi veya tabir-i caizse “uyanık”tır. Bu üçüncü kesim iki tez de yanlıştır deyip ortaya bir kombin tez koyar. Tabi ki, konusuna göre çok farklılık gösteren bu tartışmaların bazı zamanlarında üçüncü bir gruba gerçekten ihtiyaç duyulabilir. Çünkü olabilir ki, iki tez grubunun gözden kaçırdığı birtakım hakikatler vardır. Ancak sözünü ettiğim öyle bir üçüncü gruptur ki, mantık kuralları içinde veya dışında her şekilde bütün karşıt fikirlerden parçalar alarak yeni bir fikir oluşturabileceğine sarsılmaz bir inanç ile bağlıdır.

Düşünme, tartışma ve fikir ileri sürme bütün insanları bağlayan mantık kuralları çerçevesinde mümkündür. Bunlar o kadar kendiliğinden kurallardır ki, kuralların ne olduğunu tartışmaya bile gerek yoktur. Zaten uygulanan, saptanması gerekmeyen, sadece nasıl var olduğu tasvir edilebilecek yasalardır. Bu yüzden konumuz mantık değil. Konumuz mantıksızlık.

Basit bir örnek ile gireyim. En eski tartışmalardan birisi olan Özgürlük tartışmasında bir grup Determinizm’e inanır. Diğer grup da İndeterminizm’e inanır. Yani birilerine göre her şey bellidir, şimdiden sonsuza kadar bütün olaylar, seçimler ve her şey daha önceki tesirlerin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bunun bilgisine tamamen sahip bir varlık olsa; ki bu Tanrı’dır, bütün sebepleri zerresine kadar bildiği için milyar yıl sonraki bütün olayları saniyesi saniyesine bilir. Yani bizim seçimlerimiz birer yanılsamadır. Diğer grup ise insanın özgür olduğunu ve birçok şeyi seçmesi ile yaptığını, bir kuralın sonucu olmadığını söyler. Özgür demek belirsizlik, belirlenmemişlik(indeterminizm) demektir. Bu yüzden insanın gelecekteki hareketleri belli değildir ve bilinmemektedir. Bir grup der ki, Tanrı her şeyi ve geleceği de bildiği için insan bir robot gibidir. Hiçbir seçimi yoktur. Tamamen Tanrı’nın yarattığı şekilde hareket eder. Diğer grup da der ki, insan özgürdür. Tanrı’nın bilmesi gereken bir gelecek bilgisi yoktur. Konumuz Özgürlük değil. Konumuz üçüncü uzlaştırmacı, “Uyanık” grup.

“Uyanık” grup sahneye çıkar ve “ikinizde yanılıyorsunuz” der. Adeta neden böyle bir tartışma yapıldığını, neden “Tanrı’nın bilmesi ile insanın özgür olması” arasında bir çelişki olduğunu idrak edememiş gibidir. Bütün filozof, bilim adamları ve diğer herkesin düşünemediği şeyi düşünmüştür bu grubumuz. Aristo’dan gelen “Altın Orta” öğretisi ile hareket ettiklerinden şüphelenilebilir. Aristo da hocasından ne duymuşsa onun karşıt fikri ile düşünüp ortayolu bulmaya çalışmıştır. Tabi ki mantık kuralları içerisinde kalması halinde ideal diyalektik yöntem budur. Ancak tanımlamaya çalıştığımız “Uyanık” grup, ortayolu bulmayı bir araç değil, adeta amaç haline getirmiştir. Özgürlük konusunda şunu der; “Evet, Tanrı geleceği bilir, ancak bu insanın özgür olması durumu ile çelişmez.” Zaten iki durumun birbiriyle çeliştiği düşünülmeseydi böyle bir tartışma da olmayacak iken, herkesi topyekun aptal yerine de koyarak bu “denge”yi yakalamak(!) şaşırtıcıdır. Zaten bilinen bir gelecek değiştirilemez ve “hükmen” çoktan olup bitmiştir. Yinelemek gerekirse, konumuz Özgürlük değildi. Konumuz “Uyanık” grubun yapısıdır.

Uyanık grup bu örnekte ne yapmıştır? İki farklı görüşün neden tartıştığını, konunun ne olduğunu es geçip cümleler arasından kelimeleri seçip bir cümle(!) kurmuştur. Yani ortada mantıksal olarak ulaşılan bir sonuç yerine, sadece kelimelerin yapayca yan yana getirilmesinden başka bir şey yoktur. Tanrı’nın geleceği bilmesi ile insan hala özgür olabilirmiş. Çelişen iki cümleyi yan yana getirip, kendisine bir görüş geliştirdiğini söyleyen bir grup olduğunu not edip asıl konumuza geçelim.

Canlılığın başlangıcı veya çeşitliliği ile ilgili konu ikinci ana konumuz. Bugün’den Yarın’a geçen insanın Dün’ü idrak etmesi gibi; belli nesilden belli nesile geçişi gözlemleyen insanlar da bunun Köken’ini idrak eder. Bu köken sorusu ile ilgili günümüzün bir teorisi olan Evrim Teorisi de canlıların tamamının tek bir ortak atadan geliştiğini ve bunun doğal seçilme ile olduğunu söyler. Bu bir tezdir, buna karşı çıkan bir grup olan Yaratılışçılar öyle bir evrilme olmadığını ve canlıların yaratıldığını söylediler. Bunlar birbirine tamamen antitez değildir ve herkes iki gruptan birisinin haklı olduğuna inanmak durumunda değildir. Ancak buna rağmen ana hatlar aynıdır. Bu örnekteki “Uyanık” grup da aynı yöntemle işinin başındadır. Evrimciler der ki, “Tanrı canlıları yaratmamıştır, canlılar doğal şekilde seçilerek oluşurlar.” Yaratılışçılar der ki, “Tanrı canlıları oluşturmuştur, doğal yollarla canlılar oluşmamıştır.” Uyanık grup ise ikisinin de haksız olduğunu söyler. Çünkü olayların en farkında, tarafsız olabilen, hakim grup odur. Der ki, “Tanrı’nın yaratması ile Evrim Teorisi birbiriyle çelişmez.” Yani aynı anda Tanrı’nın yaratması ile Evrimsel oluşum olabilir. Bunu söyleyen üçüncü grubumuzun dayandığı hiçbir mantık mevcut değildir. Çünkü Evrim Teorisi, doğal seleksiyona dayanır. Charles Darwin de Evrim Teorisi’ni canlıların nasıl kendiliğinden oluşabileceğini ispatlamak için ortaya atmıştır. Acaba Tanrı, Evrim Teorisi’nin hangi özelliğini kullanarak canlıları yaratmıştır diye bu grubun kendisine sorması gereken bir soru vardır.

“Tanrı, doğal seleksiyonu kullanarak canlıları yaratmıştır.”

Bahsini ettiğimiz Uyanık grup daha evvel de tanımladığımız gibi mantık kurallarını dikkate almaz. Doğal seleksiyonu kullanarak bir şeyi tasarlamak şeklindeki kendi içindeki çelişkili cümleyi kullanmaktan -muhtemelen- herhangi bir çekincesi olamaz. Doğal seleksiyon zaten kendiliğinden gerçekleştiği için ona “doğal” denmektedir. Yani kendiliğinden bırakıldığında gerçekleşen seçilime “doğal seçilim”, özellikle bir kritere göre seçilen ve bilinçli yapılan seçilime de “yapay seçilim” denir. Tanrı, “doğal” olan bir seçilimi kullanmış olamaz. Çünkü o -basitçe- doğaldır.

Evrim Teorisi’nin bu “kendiliğinden” doğasını Tanrı ile çeliştirmemek adına, doğal seleksiyonun teori içinde rolünü küçültme girişimlerini yeri gelmişken başlamadan bitireyim. Evrim Teorisi ile Doğal Seleksiyon neredeyse eşanlamlı iki ifadedir. Bu teorinin aslı “Doğal Seçilim Teorisi”dir. “Evrim(evolution) Teorisi” ifadesini Darwin bir kere bile kullanmamıştır. Modern Evrim Teori’lerinde de bunun aleyhine bir farklılık yoktur. Evrim Teorisi demek, doğal seleksiyon demektir. Geriye kalan diğer “evrim mekanizması” diye anlatılan genetik olaylar doğal seleksiyon sürecinin nasıl olduğunu tasvir eden durumlardır; ayrı bir bilgi veren mekanizmalar değildir. Misalen, mutasyonlar olur, türler çeşitlenir ve doğal olarak en iyi genlere sahip olan diğerlerini eler. Buradaki çeşitliliği sağlayan değişimler randomizedir. Tamamen kendiliğinden olan değişimler ile kendiliğinden güçlü olanın elemesi ile ilerleyen bir sürecin olduğunu söyleyen bir teori. “Tanrı kendiliğinden olan mutasyonları kullandı.” şeklindeki ufku daraltan cümleler de Uyanık grubun mottoları arasında yerini almaya adaydır. En son çare olarak denebilir ki;

“Bütün canlıların oluşumunu kendiliğinden bir süreçle başarılı bir şekilde açıklayan bu teori doğru olsa bile, canlılıktan önceki olaylar için Tanrı’yı kabul ederiz; böylelikle Tanrı’yı Darwin’in gazabından korumuş oluruz.”

Böylelikle de canlıların yaratılmadığını, türediğini kabul etmiş olacaklardır. O halde Evrim Teorisi’nin bir tasarım süreci olmadığını kabul etmiş olan bu ifadeye “Tanrı evrimle yaratmıştır” demenin bir anlamı var mıdır? Tanrı evrim ile yaratmış ise Evrim Teorisi’nin hangi prensibini tanrısallaştırmak gerekecektir? Öyle olunca da İlahi Evrim Teorisi yine Evrim Teorisi olma özelliğini koruyacak mıdır? Evrim Teorisi’nden doğal seleksiyonu çıkarınca geriye kalan şeye Evrim Teorisi denebilir mi? Randomize mutasyonların teori dışında düşünülmesi ile geriye Neo-Darwinism’den eser kalacak mıdır? O halde Uyanık grubumuz neyin neyle çelişip çelişmediğini iddia etmektedir? Evvelce bahsettiğim üzere, sadece mevcut olan tez-antitez tartışmalarından, mantık kurallarından muaf davranarak, kelimelerin yan yana getirilmesinden müteşekkil söz dizileri(cümle değil) oluşturmaktadır.

Evrimcilik düşüncesinin karakteristiği tüm canlıların ortak bir ataya sahip olduğunu iddia etmesidir. Canlıların tamamının genetik olarak kodlanmış bilgi sistemi olduğu yakın zamanda tüm detayları ile keşfedilmiştir. Bu açıdan baktığımızda canlıların evrilmesinin genetik düzeyde olması gerektiği gerçeği ile karşılaşırız. Yani daha hiç canlı yokken, 3.6 milyar sene evvel öyle bir değişiklik olmalıdır ki, genetik bilgi üretilmelidir. İlk olarak nasıl bir hücre DNA’sı veya daha farklı bir bilgi sistemi oluştuğu sorusunu es geçelim. En eski bilinen hücrenin günümüz bilimine göre 3.6 milyar sene öncesine ait olduğu tespit edildiğine göre şimdiye kadar var olan tüm canlıların da ondan evrimleştiğini düşünürsek bu bilgi artışını açıklamak zorunda kalırız. Yani elimizin, kolumuzun, gözümüzün bilgisi genetik sistemimizde vardır. Ancak ilk hücrede bunlar yoktur. Bunlar Evrim’e göre bin yıllar süren süreçte oluşmuştur. Peki oluşabilmesi çok yavaş olduğuna göre gerekli olan şey nedir? Tabi ki, genetik bilgi artışı. Yani yeni ve olmayan bir bilginin bir şekilde var edilmesi veya olması.

Genetik bilgide değişimlere veya bozulmalara “mutasyon” denir. Ancak bilinen mutasyonların tamamı canlının sistemini bozar. Çünkü zaten var olan bir sistem vardır. Sisteme yararlı olan, bilgiyi arttıran, yeni bir işlev kazandıran, önceden olmayan bir özelliği var eden bir değişiklik olursa buna “faydalı mutasyon” diyeceğiz. Faydalı mutasyon var mıdır? Evrim’in olabilmesi için binyıllar boyunca sayısız faydalı mutasyon varsaymak zorundayız. Ancak “gözlemsel olarak tespit edilmiş” bir faydalı mutasyon örneği var mıdır? Evrim Teorisi’nin bilimsel bir tez olabilmesi için bunun gibi “teorik düşünceyi teyit edici” deneysel desteklere ihtiyacı vardır. Eğer faydalı mutasyon hiç yoksa Evrim Teorisi’nin öngördüğü gibi “doğal seçilme”nin bir işe yaraması mümkün olmaz. Çünkü ortada seçilecek canlılar oluşamaz. Önce seçilecek canlıların oluşması gerekir, oluşması için de “canlıların bilgisinin” genetik olarak oluşması gerekir.

Evrim Teorisi ile ilgili yayınlarda birçok “faydalı mutasyon” örnekleri listelenir. Ancak faydalı mutasyon ile zararlı mutasyonu birbirinden nasıl ayıracağız? Herhangi bir mutasyonu işaret edip, bu faydalı mutasyondur dendiği zaman o mutasyonun faydalı hale gelecek hali yoktur. Bunun belirli bir tanımı olmalıdır. Mesela insan ile balık Evrimciliğe göre akraba olduğu için zamanında balık gibi olan bir ata canlının genetik değişim geçirmesi ile insan ve günümüzdeki balık canlıları oluşmuştur. Biliyoruz ki, balık ve insanın yapısı çok farklıdır. Yani balığın geninde onu insan yapana kadar birçok değişiklik olması gerekir. Bu olurken mesela idrar sistemi “amonyak atmak yerine” insandaki gibi “üre atan sistem”e dönüşmelidir. Yani sistemi olduğu gibi değiştiren bir mutasyon silsilesi olması lazımdır. Çünkü balığın sistemi zaten suya insan kadar ihtiyacı olmadığı için ortama uygun şekilde amonyak atan sistemdir ve yapısına uygundur. İnsanın sistemi de su tasarrufu yapan, biraz daha az toksik madde olan üre maddesini atacak şekildedir. Bu sistemin bilinen pek çok detayları; organ sistemleri, özelleşmiş çok karmaşık dokuları vardır. Olduğu gibi hepsinin değişmesi “önceki sistemin bilgileri silinirken, diğer sistemin yazılması” işlemlerini gerektirir. Yani genlere yeni sisteme ait “işlevli genler” oluşmalıdır. O halde mutasyonlar bir bilgi katmalı. İnsan gibi göreli olarak çok kompleks bir canlıyı deneylerle test etmek mümkün olmadığı için bu tür Evrilme olayları bakterilerde veya genetik hacmi düşük diğer canlılarda test edilebilir. Bu yüzden Deneysel Evrim adı altında çalışmalar yürütülür. Şimdi faydalı mutasyon örneğinin bu bilgiler ışığında nasıl olması gerektiğini saptamaya çalışalım.

(1) İlk olarak faydalı mutasyon dediğimiz genetik değişikliğin “genetik bilgi artışı”nı sağlaması gerekir. Yani önceden var olmayan bir gen bilgisi(ve fenotipini) üretecek. Çünkü bildiğimiz kadarıyla ilk hücrenin genetik hacmi çok azdır. Daha az kompleks olup daha çok gene sahip canlılar olsa da bu bazı özel şartlarda böyledir. Genel anlamda bir özelliğin kazanılması durumu “gen artışı” sayesinde mümkün olur. (2) İkincisi, gen artışı canlıya rekabet, ortama uyum sağlama, üreyebilme açılarından fayda sağlamalıdır. Yani genetik olarak bir genin rasgele artışı, ikiye katlanması(duplikasyon) gibi durumlar sonucu hücre veya canlı zarar görebilir. Mesela insanda 16. Kromozom her hücrede iki adet olmasına rağmen, bazı genetik bozukluklarda bu üçe çıkar ve Trizomi 16 adı verilen bir hastalık meydana gelir. Bu bozukluğu taşıyan canlı doğmadan ölür ve insandaki en sık trizomi şeklidir. Yani gen artışı olmasına rağmen, hem bilgi artışı yok, hem de fayda yoktur. Bizim aradığımız ve olduğunu ispat etmeye uğraştığımız mutasyon şekli olan faydalı/fonksiyon arttırıcı mutasyonun bu özelliklere sahip olması gerekir. Peki deneyler ve şimdiye kadar gözlenmiş canlılar arasında böyle bir faydalı mutasyon örneği var mıdır? Bu konuda bilinen en ünlü deney Lenksi deneyidir. Yaklaşık 30 sene süren ve bakterileri 50.000 nesil kadar üretip genetik değişikliklerini inceleyen bu deneyde Richard Lenski bir “mutasyon” saptamıştır. Bu da bakterilerin önceden sitrat tüketmemesine rağmen, artık tüketir hale gelmesi değişikliğidir. Besin olarak sitratın tüketilmesi için gerekli enzimler bakteride vardır ve oksijensiz ortamda bunu tüketmektedir. Mutasyon ile artık oksijenli ortamda da tüketir hale gelmiştir. Bu şekilde bir gen artışı olmamıştır. Yani faydalı mutasyon değildir. Üstelik ortamda glikoz bulunduğu zaman mutasyona sahip olan yeni bakterilerin rekabet şansının daha az olduğu saptanmıştır. Yani Lenski’nin deneylerinde bile faydalı bir mutasyon örneği 30 seneye rağmen bulunamamıştır.

Faydalı mutasyon olmaması Evrimcilik görüşünü temelinden sarsar. Çünkü bilgi artışı olmadan doğal seçilme ile seçilecek canlı olmayacaktır. Bazı Evrimsel biyologlar da birçok mutasyon örneği gösterip “bunlar faydalı mutasyonlardır” demektedir. Ancak söyledikleri gibi onlar gerçekte faydalı mutasyon değildir. Çünkü önceden belirtildiği gibi fonksiyon arttırıcı, bilgi artışı sağlayan, rekabet şansını arttıran, genetik düzeyde tespit edilmiş tek bir örnek bile yoktur. Kısacası “faydalı mutasyon” Evrimciliğin ispatlanması için 30 sene deney yapacak kadar önemli bir konusudur. Bir nevi olması istenen, özlenen, doğmayan çocuğu diyebiliriz. Evrimcilik bunu evlat edinmesine rağmen kendi çocuğu gibi göstermeye çalışmaktadır.

Evrim Teorisi üzerine yapılan deneysel çalışmalar genel olarak bakterilerde yapılır. Zira deneysel çalışmalar için canlıların küçük boyut, kısa üreme süresi, yüksek soy üretim kapasitesi, küçük genom özelliklerinin olması arzu edilir(1). Bunun için kullanılan canlılar; bakteriler, meyve sinekleri ve maya mantarları gibi model organizmalardır. Boyutları çok büyük olan canlılar hem laboratuvar koşullarında incelenmeye müsait değildir, hem çok daha karmaşık gen yapısını test etmek çok maliyet ve zaman alır, hem de üreme sayısı/sınırları vardır. Deneysel evrim(Experimental Evolution) tarihinde ilk olarak Delbrück ve Luria’nın dalgalanma(fluctuation) deneyi(2), daha sonra Joshua ve Esther Lederberg’in damgalama deneyi(3) bakterilerde gerçekleşen mutasyonların randomize olup olmadığını test etmiştir(4). Belirtmek gerekir ki, Evrim Teorisi’nin sadece dayandığı tezlerden birisinin incelenmesi(Spontan mutasyon gibi), alternatif tezler açısından Evrim Teorisi’ne bir üstünlük kazandırmaz.

Evrim Teorisi’nin deneysel olarak ispatlanması için bütün Evrim mekanizmalarının işlerliğinin laboratuvar ortamında gösterilmesi gerekmektedir. Charles Darwin, bütün canlıların tek bir ortak atadan türediği tezini doğal bir elenme mekanizmasına dayandırmıştır. Neo-darwinism denilen, bu teorinin yeni versiyonu olan teze göre ise bütün canlıların genetik dizisinde mutasyonlar olmakta ve rekabet ortamında bazı canlılar diğerlerini elemektedir. Bu şekilde tüm canlıların evrildiğini söyleyen tezin laboratuvar ortamında deneysel olarak gösterilmesi için şimdiye kadar birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların açık ara en kapsamlısı Richard Lenski’nin uzun vadeli, açık uçlu E. Coli deneyidir. Lenski evrim sürecinin doğrudan laboratuvar ortamında deneysel olarak gözlendiğini iddia etmiştir(5). Deneyi incelemeden evvel Evrim Teorisi’nin ispatlanmasının nasıl bir kanıt gerektirdiği üzerinde duralım.

Evrim’in temel prensipleri arasında Mutasyon, Doğal Seleksiyon, Genetik Sürüklenme gibi mekanizmalar vardır. Mutasyonlar genetik dizide olan ve birçok çeşidi tanımlanmış hatalardır. Bunların varlığının gösterilmesi canlıların evrildiğinin kanıtı değildir, çünkü genetik sistemlerde hatalar olabilir ve bu özel olarak Evrim’e atıfta bulunarak açıklanabilecek bir durum değildir. Doğal seleksiyon da güçlü ve uyum sağlayabilen canlıların kendi ortamında rakiplerini elemesidir ve bunun gösterilmesi de tek başına Evrim Teorisi’nin kanıtı değildir. Çünkü bu kanıtlar, doğrudan doğruya tek bir ortak atadan gelindiği bilgisine ulaştıran durumlar değildir. Bu bulgular hem Evrim Teorisi’nin öngörüleri arasındadır, hem de ortak ata tezini dışlayan olası bir alternatif model ile uyumlu olabilir. Yani bir teorinin delili olabilecek kanıt, sadece o teoriyi desteklemeli ve bununla kalmamalı; o teorinin tersi olan herhangi her alternatifi dışlamalıdır ve ondan daha tutarlı olmalıdır. Bunun için Evrim Teorisi’nin diğer mekanizmalarını içeren deneysel çalışmaların dışında(6) “türleşme” tezinin veya genetik sisteme bilgi eklenmesinin gösterilmesi gerekir.

Richard Lenski, Evrim Teorisi’ni laboratuvar koşullarında test etmek için 1988’de “uzun vadeli ve açık uçlu” bir deneye başladı(7). Escherichia Coli denilen bakteri türüyle yaptığı deneye tek bir bakteri ile başladı ve eşeysiz üreme ile 12 türdeş bakteri üretti. Bakteriler arasında herhangi bir genetik farklılık yoktu, sadece L-arabinoz denen bir şekeri kullanabilmelerine göre 6 Ara(+) ve 6 Ara(-) olarak ikiye ayrılmışlardı. Bakteriler eşeysiz ürerken tek bir hücreden iki hücre oluşturur ve günde 6-7 bölünme gerçekleşir; bu şekilde Glukoz şekerli ortamda 2000 kere bölünme sağlanacak kadar beklendi(bölünmeden sonra ortamda ata hücre kalmaz, hepsi yeni nesil olur) ve belirli aralıklarla bakterilerden örnek alınarak -80 derecede dondurularak saklandı. Bu saklanan örnekler bakterilerin belli sayıdaki nesilleri olmaktadır ve bu şekilde her 500 nesilde bir arzu edildiğinde karşılaştırma imkanı sağlanmıştır.

Dondurulan hücreler birbiriyle hücre büyüklüğü, büyüme zamanı, geçiş dönemi ve durağan faz şeklinde tanımlanan(8) kriterlerle karşılaştırılmış ve ortama Maltoz, Laktoz gibi şekerler ilave edilerek nesillerin uyumları(fitness) gözlenmiştir(9). Bu deneylerin bir kısmında yeni ortaya çıkan nesillerde atalarına göre daha iyi uyum gelişse de, bir kısmında da daha az bir uyum gözlenmiştir. Bakterilerin yeni yararlı mutasyonlar kazanmış olduğunun ispatlanması için önceki nesillerden daha iyi uyum sağlayan yeni nesillerin oluştuğunun gösterilmesi ve bu yeni özelliklerin ne olduğunun genetik düzeyde tanımlanması şarttır. Öte yandan bakterilerin 20,000 nesil sonrasında eski atalarıyla karşılaştırıldığı bir deneyde büyük(L tip) ve küçük(S tip) hücreler oluşmuştur. Bu hücreler aynı atanın üremesi ile ortaya çıkmıştır ve birisi diğerinden daha iyi uyum sağladığı zaman, azalan hücre tekrar eski dengesine ulaşmaya başlamıştır(frequency-dependent fitness); bu da net bir faydalı mutasyon olmadığını göstermektedir(10). Sadece aseksüel olarak(eşeysiz, mitoz bölünme ile) üreyen bakterilerin dışında, konjugasyonla seksüel üreyen bakterilerde Lenski’nin yaptığı deneylere göre genetik çeşitlilik(varyasyon) artmasına rağmen, kontrol grubuna göre herhangi bir “uyumsal üstünlük” saptanamamıştır(11). Yani konjugasyonla müdahale edilmiş popülasyonlar ortama uyum açısından karşılaştırıldıklarında herhangi bir fonksiyon kazandırıcı, faydalı mutasyon(atasına göre ortama uyum üstünlüğü ile paralel olarak) gözlenmemiştir.

Lenski’nin uzun vadeli deneyi 2008’de 44,000 nesil civarına varmıştır ve Lenski, 31,127. nesilde bakterilerin yeni bir özellik kazandığını rapor etmiştir(12). Bu deneyde, bakteriler Sitrat maddesini kullanmıştır, halbuki oksijenli ortamda bu bakterilerin ataları Sitratı kullanamamaktadır. Atalarından farklı olarak oksijenli ortamda sitratı ilk defa 31,127. nesilde kullanılması bakterinin mutasyonla işlev kazanması olarak yorumlanmıştır. Bu bakteriler, hücre içinde sitratı metabolize eden sistemi bulundurmakta, ancak hücre zarından sitratı geçirememektedir, ayrıca ortamda Lenski’nin tüm deneyleri boyunca sitrat yüksek konsantrasyonda mevcuttur. Ek olarak, bu bakteriler oksijensiz ortamda sitratı hücre zarından geçirebilmektedir. Tek değişen özellik, oksijenli ortamda olup, sitratı hücre zarından geçirebilme durumunun sağlanmış olmasıdır. Bunun bir fonksiyon kazandırıcı mutasyon eseri olduğunu söylemek için bu özelliğin bakteriye bir fayda katmış olması gerekmekle birlikte, aynı çalışmada sitrat kullanan(Cit[+]) bakterilerin normal bakterilere(Cit[-]) göre Glukozlu ortamda daha uyumsuz olduğu saptanmıştır. Yani sitrat genindeki(citT) mutasyon bakteriye bir fayda katmaktan öte, daha uyumsuz ve elenebilir bir hale sokmuştur. Bu da bakterinin Evrim Teorisi açısından yeni özellikler kazanabilme öngörüsüyle uyumsuzdur.

Bakterilerin genetik yapısında kodlayıcı genler olduğu gibi düzenleyici ve kodlama yapmayan genler de vardır. Bazı genler çevre koşullarına göre açılıp kapanabilmektedir. E. Coli’de üzerine çok çalışılmış olan Operon kavramı(birbiriyle ilişkili gen kümesi), 1960’ta Jacques Monod ve François Jacob’un çabalarıyla aydınlatılmıştır(13). Lac Operonu denilen ve laktoz şekeriyle ilişkili olan gen kümesini organize eden bir operatör gen, laktoz şekeri bulunan ortamda laktoz için gerekli tüm enzimleri sentezletmektedir. E. Coli’de normal durumda ortamda laktoz yokken, laktozu parçalayan[beta-galaktozidaz], hücre zarından geçiren[permeaz] ve artıklarını uzaklaştıran[transasetilaz] tüm enzimler de baskılanmıştır. Laktoz ortama konulduğunda, bu baskılayıcı maddeye bağlanır, operatör çalışır ve bütün laktoz için gerekli enzimlerin transkripsiyonu gerçekleşir(14). Yani bakteri laktoz metabolizması için gerekenleri, sadece ortamda laktoz varsa üretmektedir. Bu yapıya benzer Triptofan adlı bir aminoasit de genlerini düzenleyen bir operona(trp) sahiptir ve ortamda Triptofan varken, bu genler baskılanır; üretilmez. Ancak ortamda Triptofan yoksa baskılanmaz ve gerekli olan Triptofan üretilir. Buna benzer Histidin, Arabinoz gibi birçok operon E. Coli bakterisinde keşfedilmiştir. Sitrat metabolizması da benzer bir metabolizmaya sahiptir ve sadece oksijensiz bir ortamda, sitrat bulunduğunda hücre zarından alınır. Mesela, Laktoz operonunda bir mutasyon olduğunda, bazen hep baskılı ve hiç laktoz kullanamama durumu olabildiği gibi; bazen hiç baskısız ve gereksiz yere laktoz enzimleri üreten bir durum mevcut olabilir. Sitrat kullanımı da buna benzemekte ve bir mutasyon sonrası gereksiz yere sitrat kullanımı gerçekleşmektedir. Nitekim güncel genetik çalışmalar sitrat operonunu aydınlatmıştır. Oksijen bağımlı bir şekilde sitrat transporter proteinlerinin üretimi rnk-citT genlerine bağlıdır(15). Bu genlerde olan bir bozukluk/mutasyon canlının oksijenli ortamda sitrat kullanmasına sebep olabilir ve buna yararlı bir mutasyon demek mümkün değildir. Çünkü mutasyonla Cit(+) hem gereksiz yere sitrat kullanılmaktadır, hem de ortamdaki glikoz için mutasyonsuz Cit(-)’lere göre daha uyumsuz bir rekabet şansına sahip olunmaktadır. Yani bu mutasyon yarar değil, zarar vermektedir.

Lenski’nin 20 senelik uzun vadeli deneyleri ve bu konuda diğer bilim adamlarının yaptıkları Deneysel Evrim çalışmalarında gerek bakteri deneyleri olsun, gerekse virüs çalışmaları(16) olsun fonksiyon kazandırıcı herhangi bir mutasyon saptanamamıştır(17). Behe’nin tespit ettiği gibi(s. 428) deneysel hiçbir çalışmada fonksiyon kazandırıcı bir mutasyon(Gain-Of-Function) örneği saptanmamıştır. Bazı deneylerde çalışılan canlıların daha iyi uyum(fitness) yeteneği gözlense de hem genetik olarak bilgi artışı olmaması, hem de bazı adaptasyonların geçici olması mutasyonların hemen hepsinin zararlı olduğunu ima etmektedir. Behe, viral deneylerde mevcut olan en iyi uyumu sağlayan virüsün mutasyon öncesi yabanıl forma(Wild-type) eşit uyumda olduğunu belirterek(s. 437) bu deneylerdeki mutasyonları fonksiyon kaybettirici(Loss-Of-Function) ve fonksiyon değiştirici(Modification-Of-Function) olarak tanımlamaktadır. Güncel çalışmalar bakterilerde her bir bölünmede, tek bir baz(DNA birimi) başına 1 ila 10 milyarda bir mutasyon düştüğünü göstermektedir(18). Bu mutasyonların bir kısmı “mutT geni” gibi DNA onarım mekanizmalarında rol oynayan noktalarda olduğu zaman ortalama mutasyon sıklığı 150 kat artmaktadır(19). Bu mutasyonlar öldürücü(lethal), zararlı, nötral ve yararlı olarak sınıflanmaktaysa da mevcut veriler bunların çoğunun zararlı mutasyonlar ve kalanının nötral(etkisiz) olduklarını göstermektedir. Yapılan araştırmalarda İnsansı maymunlarda protein kodlayıcı genlerde %70 zararlı, %30 nötral mutasyonların olduğu, diğer(non-coding) genlerde %95 nötral, %5 zararlı mutasyonların bulunduğu tespit edilmiştir(20). Bu oranlar bakteriler ve Drosophila gibi sineklerde de benzerdir. Bunun yanında yararlı sınıfında değerlendirilen mutasyonlar bazı RNA türlerinde(Vesicular Stomatitis Virus) %4 oranında, E. Coli’de %0, bazı bakteriyofajlarda %0-15 oranlarında ifade edilmektedir; ancak bu “yararlı” denilen mutasyonların hiçbirisinde bir tanımlanmış yeni genetik bilgi artışı raporlanmamıştır ve “yararlı” denilen çok nadir örneklerde de genetik bilgi kaybı olduğu bilinmektedir. Yani Evrim Teorisi’nin öngördüğü üzere tek bir hücreden insana kadar gelen evrimsel süreçteki genetik bilgi artışının bilinen tek bir mikro-örneği dahi yoktur. Her ne kadar nötral mutasyonların etkisiz olduğu ima edilse de, bunlarda da bir genetik kayıp vardır; etkisi uyumsal(fitness) olarak hissedilmediği için yani ölçülemediği için “etkisiz” olduğu varsayılmaktadır.

Evrim Teorisi’nin deneysel kanıtları adı altında ileri sürülen antibiyotik direnci patojenlere(hastalık yapıcı) fenotipik(görünüşte) fayda sağlamaktadır. Bilindiği üzere Alexander Fleming ilk antibiyotik olan penisilini keşfetmişti ve daha sonra bunu saflaştırıp geliştiren Florey ve Chain ile birlikte 1945’te Nobel Tıp ödülünü kazanmışlardı(21). Her ne kadar milyonlarca insanın bakterilere karşı korunmasını sağlamış olsa da, zaman içinde bakteriler buna direnç geliştirmiştir ve günümüzde de birçok antibiyotik ilaca karşı direnç, tıbbın en önemli sorunlarından birisidir. Ancak antibiyotik direncinin Evrim Teorisi’ne uygun olarak yeni bir genetik bilgi artışı şeklinde bir temeli olup olmadığını anlamak için moleküler mekanizmalara bakmak gerekir. Tıp literatüründe antibiyotik direncine dair, ilacın bakterideki hedefinin değişmesi, hücre içine girişinin engellenmesi ve hücreden atılması gibi mekanizmalar bilinmektedir(22). Örnek olarak Makrolid, Klindamisin ve Streptogramin B gibi ilaçlarının etki yeri ribozomal RNA(23S)’dır ve bunlarda gerçekleşen mutasyonlar ilaçların bağlanmasını engellemektedir. En sık görülen mekanizmalardan birisi de, beta-laktamaz adındaki enzimin, penisilin antibiyotiğini parçalamasıdır; bazı plazmitlerde bulunan ampC geni bu enzimi kodlamaktadır ve bu enzim penisilini parçaladığı için ilaç etki etmemektedir. Ancak, bakteri hücresinde bulunan bu enzim, penisilin icat edildikten sonra oluşmamıştır. Aksine, insanlık penisilini 1940’larda kullanmaya başlamasına rağmen beta-laktamaz enzimi üreten “ampC geni” 1920’lerde izole edilmiştir(23) ve kökeninin çok daha eski zamanlara dayandığı düşünülmektedir. Bu gösterir ki, beta-laktamaz enzimi penisiline tepki olarak bir genetik bilgi artışı ile üretilmemiştir. Zaten var olan bir plazmit geni veya bir “doğuştan penisilin dirençli” bakteri(innate) geni, duyarlı bakterilere rekombinasyonla geçmiş olabilir. Nitekim bakteriler arasında konjugasyon ile gen parçaları transfer olmaktadır, bu şekilde ampC genini taşıyan bakteriler penisilinden sonra ölmemiştir, diğer duyarlı bakteriler ise penisilinin etkisiyle göreceli olarak yok olmuştur; buna bağlı şekilde dirençli bakterilerin sayısı artmıştır. Ancak dikkat edileceği üzere herhangi bir genetik bilgi artışı veya faydalı mutasyon olmamıştır.

Hücre geçirgenliğini(permeability) azaltan bazı mutasyonlarla da ilaçların bakteri zarından içeri girememesi durumunda aynı şekilde bakteri direnç kazanmaktadır(24). Görünüşte bakteriler insanların kullandığı ilaçlara karşı daha avantajlı olmakta ise de, gerçekte genetik kayba uğramaktadırlar. Deneysel çalışmalarda direnç geliştirmiş bakterilerin normal hallerine kıyasla ortama daha az uyum sağlayabildiği ve “antibiyotiksiz” durumda üstünlük bir yana daha dezavantajlı duruma geldikleri gözlenmiştir(25). Yani genetik bir bilgi kaybına uğrayan bakteri ve virüsler ilaçlara direnç geliştirmiş olsalar da, ilk hallerine göre daha kusurlu bir yapı sergilerler. Bu da bize ilaç direnci gösteren canlıların herhangi bir yeni genetik bilgi kazanmadıklarını, aksine kaybettiklerini gösterir. Halbuki Evrimsel sürecin mümkün olabilmesi ancak tek bir ortak atadan(bakterimsi) insan ve tüm hayvanlara kadar bir çeşitliliğe giden genetik bilgi yüklenmesi aşamalarına bağlıdır. Laboratuvar ortamında Evrim Teorisi’nin ispatlanması için buna benzer bir bilgi artışının kendiliğinden zaman içinde mümkün olduğunun gösterilmesi gerekir. Ancak şu ana kadar bilinen tüm deneyler istisnasız bilgi kaybını ve daha kusurlu canlı oluşumunu göstermektedir.

Şimdiye kadar yapılan deneysel çalışmaları bir kenara bırakma şansımız olsaydı ve sadece bakteriler üzerinde yapılan deneylerde bir gen veya gen grubu üretildiğini varsaysaydık, acaba ne olurdu? Eski dostumuz E. Coli, daha önceki türlerinde veya başka bir canlıda örneği bile yokken yeni bir kamçı dizisi oluştursa ve bu dizi ile oluşan kamçı rakiplerine göre daha avantajlı olsa idi bu Evrim Teorisi’ne laboratuvardan bir destek olabilir miydi? Bakteri bilindiği gibi omurgalı ve bitkilerin birçoğu gibi “Biyolojik Tür” tanımlamasının kriterlerine uymamaktadır(26). Yani Ernst Mayr’ın yaptığı “kendi içinde verimli döller veren, diğer canlılarla verimli döller veremeyen popülasyon” tanımını Tür kabul eden anlayışla tanımlanamaz. Bakteriler ve bazı bitkiler için bu tür tanımı geçerli değildir, çünkü bakteriler eşeysiz ürer veya çok az gen alışverişi olan “konjugasyon” ile üreyebilir. Ancak “biyolojik tür” kavramı evrensel bir kriter olmamasıyla birlikte birçok hayvanın yapısını ortaya koyan bilimsel bir tanımdır; pratik fayda sağlaması için kullanılması bazı durumları kavramamıza çok yardımcı olur. O halde bakterilerin “türleşme” özelliği laboratuvar ortamında gösterilse bile, bu özellik hayvanların bütünü için genellenemeyecektir. Çünkü üreme şekilleri tamamen farklıdır. Ancak sorun şudur ki, Evrim Teorisi’nin en önemli tezi canlıların türleştikleridir. Bu da bir türün başka türlere çatallanarak çeşitliliği ortaya çıkardığını ve bunu yaparken aynı zamanda “önceden olmayıp, yeni oluşan genetik bilgi” üretebildiğini ifade edecektir. Ancak bakteri deneyleri ile bunun bütüncül olarak ispatlanması mümkün değildir. Böyle olmasına rağmen Richard Lenski, bakteri deneyleri ile Evrim Teorisi’ni laboratuvarda gösterdiklerini iddia etmektedir ve kanaatimce büyük bir yanılgı içerisindedir.

Dipnotlar:

1. Sambamurty, A.V.S.S., Molecular Biology, Alpha Science, 2008, Chapter 14: Control of Gene Expression, 14.17.

2. Lenski, R. E. and Mittler, J.E., The Directed Mutation Controversy and Neo-Darwinism(1993), Science, New Series, Vol. 259, syf. 188-194.

3. Demirsoy, A., Kalıtım ve Evrim, Meteksan Matbaacılık, Ankara, 1995, syf. 96-98.

4. Lenski, R.E., Are Some Mutations Directed?, Trends in Ecology and Evolution, 1989, 4:148-150.

5. Lenski, R.E., Evolution in Action: a 500,000-Generation Salute to Charles Darwin, Microbe, Volume 6, Number 1, 2011, syf. 30-33.

6. Lenski, R.E., Evolution, Experimental, Encyclopedia of Microbiology, Volume 2, 1992, syf. 125-139.

7. Lenski, R.E., Rose, M.R., Simpson, S.C., Tadler, S.C., Long-Term Experimental Evolution in Escherichia Coli. I. Adaptation and Divergence During 2,000 Generation, American Naturalist, Volume 138, 1991, syf. 1315-1341.

8. Vasi, F., Travisano, M., Lenski, R.E., Long-Term Experimental Evolution in Escherichia Coli. II. Change in Life-History Traits During Adaptation to a Seasonal Environment, American Naturalist, Volume 144, 1994, syf. 432-456.

9. Travisano, M., Vasi, F., Lenski, R.E., Long-Term Evolution in Escherichia Coli. III. Variation Among Replicate Populations in Correlated Responses to Novel Environments, Evolution, Volume 49, 1995, syf. 189-200.

10. Rosen, D.E., Lenski, R.E., Long-Term Experimental Evolution in Escherichia Coli. VIII. Dynamics of a Balanced Polymorphism, American Naturalist, Volume 155, 2000, syf. 24-35.

11. Souza, V., Turner, P.E., Lenski, R.E., Long-Term Experimental Evolution in Escherichia Coli. V. Effects of Recombination with İmmigrant Genotypes on the Rate of Bacterial Evolution, Journal of Evolution Biology, Volume 10, 1997, syf. 743-769.

12. Blount, Z.D., Borland, C.Z., Lenski, R.E., Historical Contingency and the Evolution of a Key Innovation in an Experimental Population of Escherichia Coli, Proc. Natl. Acad. Sci. USA 2008, syf. 7899-7906.

13. Hartl, D.L., Jones, E.W., Genetics: Analysis of Genes and Genomes, Jones and Bartlett Publishers, 2000, Chapter 12: Molecular Mechanisms of Gene Regulation, syf. 500.

14. Klug, W.S., Cummings, M.R., Genetik Kavramlar, Palme Yayıncılık, Çev. Ed. Cihan Öner, Ankara, 2002, Prokaryotlarda Gen ifadesinin düzenlenmesi. syf. 413-423.

15. Blount, Z.D., Barrick, J.E., Davidson, C.J., Lenski, R.E., Genomic Analysis of a Key Innovation in an Experimental E. Coli Population, Nature, 2012, 489(7417): 513-518.

16. Lenski, R.E., Experimental Studies of Pleiotropy and Epistasis in Escherichia Coli. I. Variation in Competitive Fitness Among Mutants Resistant to Virus T4, Evolution, Volume 42, 1988, syf. 425-432.

17. Behe, M., Experimental Evolution, Loss-Of-Function Mutations, and “the First Rule of Adaptive Evolution, the Quarterly Review of Biology, Volume 85, 2010, syf. 419-445.

18. Barrick, J.E., Lenski, R.E., Genome Dynamics During Experimental Evolution, Nature Reviews, Genetics, Volume 14, 2013, syf. 827-839.

19. Wielgoss, S., Barrick, J.E., Tenaillon, O., Wiser, M.J., Dittmar, W.J., Cruveiller, S., Chane-Woon-Ming, B., Médigue, C., Lenski, R.E., Schneider, D., Mutation Rate Dynamics in a Bacterial Population Reflect Tension Between Adaptation and Genetic Load, Proc. Natl. Acad. Sci. USA, 2012, syf. 222-227.

20. Eyre-Walker, A., Keightley, P.D., The Distrubution of Fitness Effect of New Mutations, Nature, Volume 8, 2007, syf. 610-618.

21. Otfinoski, S., Alexander Fleming, Hastalığın Penisilinle Fethi, Çev. Celal Kapkın, Evrim Yayınevi, 2008, syf. 95.

22. Goldman, L., Ausiello, D., Cecil Medicine, Saunders Elsevier, 2008, Craig, W.A., Antibacterial Therapy, syf. 2151-2165.

23. Barlow, M., Hall, B.G., Origin and Evolution of the AmpC ß-Lactamases of Citrobacter freundii, Antimicrobial Agent and Chemotheraphy, Vol. 46, 2002, syf. 1190-1198.

24. Page, C., Curtis, M., Walker, M., Hoffman, B., Integrated Pharmacology, Elsevier Mosby, 2006, syf. 111.

25. Lenski, R.E., Bacterial Evolution and the Cost of Antibiotic Resistance, International Microbiology, Volume 1, 1998, syf. 265-270.

26. Freeman, S., Herron, J.C., Evrimsel Analiz, Çev. Ed. Çıplak, B., Başıbüyük, H.H., Karaytuğ, S., Gündüz, İ., Palme Yayıncılık, Ankara, 2009, syf. 607.

Charles Darwin’in ileri sürdüğü Evrim teorisi temelde bütün canlıların ortak bir atadan geldiğini iddia ederken, anahtar bir kavram olarak “türleşmeyi” savunur. Yani canlılar kademeli olarak ortak bir atanın çocuklarıdır. Bütün canlılar bu teoriye göre aynı sülalenin fertleri konumundadır. Günümüzde geliştirilen Evrim Ağacı modeli(1) canlıları tek bir ortak ata konseptine göre sınıflamaktadır. Canlıların sınıflaması sistematik olarak ilk defa Linneaus tarafından 1753’te, 6000 bitki kaydedilerek yapılmıştır(2) ve o zaman 10.000 tür(species) olduğu tahmin edilmişti. Günümüzde bilim adamlarının yaptığı çalışmalar, kataloglanan 1.3 milyon tür olduğunu, 8.7 milyon tahmini tür sayısı olduğunu ve sürekli bu rakamın arttığını göstermektedir(3). Mevcut bütün türlerin dinamik olarak kataloglandığı en güncel kayıtlardan birisi Bisby, Roskov, Orrell, Nicolson, Paglinawan ve ark. tarafından geliştirilen 2010 yapımı bir taksonomidir(4). Her ne kadar “tür” denilen ve sınıflamanın en küçük birimi olan nesne önceki bilim adamları tarafından mutlak bir sınıf olarak görülse de, günümüzde bu düşünce revize edilmiştir.

Biyolojik Tür kavramını ilk defa “üyeleri kendi aralarında üreyebilen, kısır olmayan döller meydana getiren ve diğer türlerle üreyemeyen populasyon grubu” olarak tanımlayan biyolog Ernst Mayr’dır(5). Türler kendi aralarında verimli döller verebilirken, diğer türler ile verememektedir. Bu tür tanımının dışında Filogenetik tür tanımı ve Morfolojik tür kavramı gibi farklı sınıflamalara sebep olan(6) görüşler de dile getirilmiştir. Stephen Jay Gould(7) ve birtakım biyologlar “tür” gibi mutlak kavramların doğada olmadığını ve bunların “pratik fayda” veya “isim” olduklarını söylemişlerdir(8). Örnek olarak fosillerin hangisinin kiminle üreyip verimli döl ürettiğini anlayamayız. Bu yüzden fosillerin hangisinin hangi türe ait olduğunu bilemeyiz. Bu da “biyolojik tür” tanımını fosil bakımından kullanışsız yapar, ancak “biyolojik tür” tanımını yanlış yapmaz. Çünkü deneysel veriler ve gözlemler tür olarak “isimlendirdiğimiz” canlıların birbiriyle gerçekten verimli döller veremediğini göstermektedir. Bakteriler “konjugasyon” ile ürediği için onları tür sınıfına sokamayabiliriz, ancak bu “biyolojik tür” tanımının bize sağladığı verinin yanlış olduğunu göstermez. Çünkü bu kritere göre tanımladığımız türlerin birbiriyle üreyebildiği, verimli ve kısır olmayan döller üretebildiği bilinmekte ve tür dışındaki canlılarla üreyemediği, ürese bile kısır oğullar ürettiği ve hatta kısır olmayan bir oğul üretirse bile onun çocuklarının kısır olduğu verileri mevcuttur. Aynı zamanda “tür” ifadesini “biyolojik tür” olarak aldığımızda türdışı üreme faaliyetlerinin sınırlandığını gösteren prezigotik(üreme öncesi) ve postzigotik(üreme sonrası) veriler vardır.

Aynı tür olmayan canlıların üremesine engel olan 1. Prezigotik engeller: Habitat(yaşanılan çevre farklılığı), Davranış farkı(üreme ritüellerinin olmaması), üreme mevsimi farkı, üreme organı anatomisinin farklılığı, üreme hücresinin uygunsuzluğu; 2. Postzigotik engeller: kromozom uyuşmazlığı sebebiyle embriyolojik ilerlemenin bozulması, canlının ölmesi, canlı yaşasa bile verimsiz(kısır) olması, verimli olsa bile çok güçsüz ve hastalıklı olması gibi engeller mevcuttur(9). Biyolojik tür kavramının gözlemsel temellerini oluşturan bu veriler canlıları anlamada önemlidir. Zira türleşmenin mümkün olduğu düşüncesini anlamlandırmak için türlerin ne olduklarını bilmek gerekir.

Canlılığın tarihine Evrim varsayımı ile bir yolculuk yapalım. İnsanın ve şempanzenin ortak atası, bu atanın ve tavşanın ortak atası ve bu ortak atayla kurbağanın ortak atası şeklinde bir dallanma içeren Evrim Ağacı modelinde geçmişe doğru gitmiş oluruz. Geçmişten şimdiye doğru hareket ettiğimizde her bir nesil silsilesinden sonra türleşme, yani tür değişimi olmalıdır. Çünkü kurbağamsı bir ilk ata iken, şimdi insana dönüşmemiz için birbiriyle üreyemeyen türlere dallar veren bir ağacın kökü olmalıyız. Richard Dawkins bu sorunu çözmek için bir hayali deney önermiştir(10). Dawkins’in deneyine göre bizim ilk atamıza kadar şeceremizi çıkarmak için bir zaman makinası kullanmamız gerekiyor. Baba, dede, dedenin babası diye tek tek geriye doğru gittiğimizi ve her birisinin bir fotoğrafını çektiğimizi düşündüğümüzde 185 milyon sene öncesine gidersek toplam 6 km civarında yan yana dizilmiş fotoğraflar olur ve Dawkins, son fotoğrafın bir balık olacağını söylemektedir. Öte yandan Dawkins, hiçbir türün çocuğunun kendi türünün dışında bir canlı olmadığını da eklemektedir. Yani hem her canlı bir önceki atasıyla aynı tür olacak, hem de bu silsileyi takip ettiğimizde türümüz değişmiş olacaktır. Şöyle bir düşündüğümüzde, bizim türümüz ile babamızın türü aynıydı. Babamızın türü ile dedemizinki de öyleydi; yani dedemizle bizim türümüz aynı idi. Aynı şekilde bunu götürürsek bütün geçmişteki atalarımızla aynı türde olmuş oluruz. Türleşmenin olabilmesi için muhakkak bir yerde bir “tür kırılması” olması gerekir. Çünkü babamız nesli ile türdeşiz ve üreyebiliriz, dedemiz de dahil, onun dedesi de dahil ve onun 7 derece dedesi de dahil… Sonuçta her nesil ile türdeş oluyor isek, türleşme nerededir? Şayet bir yerlerde tür kırılması mevcut olursa o zaman Evrim dallanması mevcut olabilir. Ancak ikinci bir sorun daha vardır.

Önce ilk sorunda bir şeyi netleştirmemiz gerekir. Bir türün(anne veya baba), kendi anatomisinin aynısını ürettiği kesindir. Yani üretilen çocuk ebeveynle aynıdır ve Dawkins’in fotoğraf silsilesinde herhangi iki fotoğraf(baba-oğul-torun) çok benzer. Şayet bir değişim veya evrim olacaksa, bu babadan farklılaşan bir çocuk anlamına gelmelidir, zira başka şansı ve yöntemi yoktur. O halde küçük bir mutasyon geçirmiş olduğunu düşünebiliriz; ve bu mutasyonların -varsayalım ki- birikmesi ve türleşme yolunda yeni özellikler kazandırması söz konusu olsun. O halde bu mutasyon birikimi ve genetik değişiklik seviyesi bir raddeye geldiğinde bu canlı türün dışına çıkacaktır. Denilebilir ki, “tür” kesin bir kavram değildir ve mutlaklık ifade etmez; sadece bir isimdir. Ancak şu unutulmamalıdır ki, “üreyip verimli döl verme” özelliği anlamında kullandığımızda “tür dışı”nı da buna göre kullanmaktayım. Yani bu mutasyonların sonucu “babasının türüyle verimli döl verememe raddesi”ne varmak söz konusudur. Bu şekilde Dawkins’in ilk tezi, yani “her oğul babasının türündedir” varsayımı hatalıdır. Ancak Dawkins’in kanaatimce bu hatayı yapmasının sebebi, ikinci sorundan kaçınmak olsa gerektir; bu sorun da ilk sorunun çözümünün yarattığı sorundur. Diyelim ki, oğul döl babanın türünden çıktı ve türleşti. Önceki ifademizle, Evrim sürecinde bir türün diğerine dönüşmesi hadisesindeki “kilit” tür kırılmasının tam sınırının bir “baba-oğul” arasında olmak zorunda olduğu sonucumuz hasıl oldu. Bunun anlamı, babanın türü ile oğulun türünün farklılaşmış olmasıdır. Yani babanın populasyonu içindeki tüm canlılar ile oğul çiftleşemez. Bu şekilde çocuğun üremesi imkansızdır ve Evrim’in “türleşme” hadisesinin devamı gelemeden çocuk yok olur. Türleşmenin devam edebilmesinin şartlarını düşünebiliriz.

Çocuk türleşmiş, genlerinde birikmiş mutasyonların onu “tür dışına” çıkaracak seviyesine ulaşmıştır. Neslinin devamının gelebilmesi için onun gibi türleşmiş bir canlı olmalıdır. Onun gibi türleşmesi de yetmemekte ve onun türüne türleşmesi gerekmektedir, çünkü aynı tür olunmadıkça verimli döl üretme imkansız hale gelecektir. Kimse türleşmezse, çocuk babasının populasyonundan farklı bir tür olduğu için, babasıyla aynı tür olan kimseyle verimli döller veremeyecektir. Sonuçta türleşmenin tek meyvesi olan biricik çocuğumuzun nesli son bulacak ve evrimin halkası başlamadan kopacaktır. Çocukla aynı anda, karşı cinsten, aynı türe türleşen bir canlı olsa bile; onunla çiftleşebilme ihtimali, çiftleşmeden verimli döl olma ihtimali ve daha evvel saydığımız prezigotik/postzigotik pek çok üreme engeli bu “türleşmiş neslin” devamlılığına engeldir. Sonuç olarak Evrim teorisinin temel tezi olan “türleşme” hadisesinin hem gerçekleşip hem de devam etmesi teorik olarak mümkün görünmemektedir.

Dipnotlar:

1. Ivica Letunic and Peer Bork, Interactive Tree Of Life (iTOL): an online tool for phylogenetic tree display and annotation, Vol. 23 no. 1 2007, syf. 127–128. İnteraktif Evrim Ağacı programına erişim için: http://bioinformatics.oxfordjournals.org/content/23/1/127.full.pdf

2. Carl Linneaus, Species Plantarum, 1753. Kitabın orijinaline ve bitkilerin sınıflamasına şuradan erişilebilir: http://www.botanicus.org/title/b12069590

3. Mora C, Tittensor DP, Adl S, Simpson AGB, Worm B (2011) How Many Species Are There on Earth and in the Ocean? PLoS Biol 9(8): e1001127. doi:10.1371/journal.pbio.1001127.

4. Tüm türlerin isimlerine sistematik olarak şuradan erişilebilir: http://www.sp2000.org/. Bu adresin içinde türleri doğrudan gösteren şu adres de kullanılabilir: http://www.catalogueoflife.org/col/browse/tree. Bu adresler son gelişmelere göre güncellenmektedir. Bir örnek için bkz: http://www.catalogueoflife.org/annual-checklist/2010/details/species/id/6852046/source/tree.

5. Ernst Mayr, Systematics and the Origin of Species, Columbia University Press, 1942.

6. Freeman S, Herron J.C, Evrimsel Analiz, Çeviri Editörleri: Çıplak B, Başıbüyük H. H, Karaytuğ S, Gündüz S, Palme Yayıncılık, 2002, syf. 408.

7. Stephen Jay Gould, Darwin ve Sonrası, Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, syf. 249.

8. Donoghue, M. J. 1985. A critique of the biological species concept and recommendations for a phylogenetic alternative, Bryologist 88: 172-181.

9. Campbell N.A, Reece, J.B, Biyoloji, Çeviri Editörleri: Gündüz, E, Demirsoy, A, Türkan, İ, Palme Yayınevi, 2008, syf. 464-467.

10. Richard Dawkins, Gerçeğin Büyüsü, Neyin Gerçekten Doğru Olduğunu Nasıl Biliyoruz?, Kuzey Yayınları, Çev. İstem Fer, 2012, syf. 32-53.

0. Giriş

Evrim teorisinin temel(basic) çelişkisinden değil, evrim teorisinin temel(fundamental) çelişkisinden bahsediyorum. Evrim teorisi ile -biyolog Richard Dawkins’in deyimiyle- ateist olmanın entellektüel imkânı var olmuştur. Ateistler kendilerini evrim teorisi olmadan önce canlıların açıklanması konusunda son derece zavallı hissediyor olmalıdır bu şekilde. Çünkü Dawkins Evrim Teorisi’ni öveyim derken aslında geçmiş ateist felsefeyi çöpe atmıştır. Madem canlıların nasıl oluşabildiğine dair ateist bir teori yoktu, ateistler kendiliğinden nasıl olur da canlılığın oluşabilmesini akıllarına sığdırabilmiştir. Burada Dawkins ile eski ateistlerin bir iç çatışmasına şahit oluyoruz. Demek oluyor ki Dawkins gibi Neo-ateistler evrim teorisinin övülmesi için eski ateistleri cehenneme atmıştır.

Evrim teorisinin temel(fundamental) çelişkisi, temel iddiasındadır. Charles Darwin, bu teoriyi ortaya attığında bu çelişkilerin birçoğundan bahsetmiştir. Kendi teorisini bir hipotez paçavrası olarak tanımlayan Darwin’in tevazusunun yerini günümüzde Dawkins, Huxley gibi ataist! demagoglar almıştır. Dawkins’in tabiriyle bugünkü Evrim Teorisi’nin geldiği nokta, Darwin’in kitabına ufak dipnotların eklenmesinden ibarettir. Hatta o kadar ki, Darwin’i gelmiş geçmiş en iyi bilim adamları arasında sayma cüretini bile göstermişti. Evrim’in temel çelişkisi dediğimiz hadise Darwin’in gözlemsel kanıt eksikliği olarak baktığı noktanın felsefi boyutudur. Darwin, canlıların ortak bir atadan gelmesinin ispatlanması için sayısız ara geçiş formuna(transitional form) rastlamamız gerektiğini söylemiştir. Ancak bunun neden bulunamadığını sorgulamıştır.

Ara geçiş formu ifadesi o günden beri tartışmalara sebep olan bir kavram olmuştur. Bazı evrim teorisi apologistleri, “ara geçiş formu” diye bir şey yok demeye kadar sıkışmıştır. Halbuki bu tür apologist cühela kesimi Darwin’in bile bu tabiri kullandığından habersizdir. Darwin bu sözle ne demek istemiştir diye felsefe yapmanın anlamsızlığı da temas edilmesi gereken bir noktadır. Günümüz insanı o kadar cahil kalmıştır ki, Darwin’in cümlesinde gelişigüzel kullandığı ve çağdaşlarının da muhataplarının da anlayacağını varsaydığı basit bir kavramı bile anlamayacak ortalamaya sahibiz. Darwin’in ara geçiş formu kavramı oldukça basittir. Ara geçiş demek, tür olarak tanımlanagelen canlıların birbiri arasındaki boşlukları tamamlayacak canlı formları demektir. Darwin kitabının sonraki baskılarına “archaeopteryx” adlı bir hayvanı ara geçiş formu diye evrime delil diye sunmuştu. Bu yazının konusu ara geçiş formlarının gözlemsel verilerinin olmaması gibi negatif bir argüman değildir. Darwin bu negatif argümanı teorisinin eksikliği olarak görmüş, bulundukça teorinin destekleneceği şeklinde bir algının oluşmasında Neo-darwinistlerin rolü olmuştur. Oysaki bu yazının konusu pozitif bir argümandır.

1. Darwin’in negatif argümanı: ara geçiş formlarını bulamıyoruz, o yüzden teori zayıflamaktadır.

2. Yazının pozitif argümanı: ara geçiş formu teorik olarak hiçbir şekilde mümkün olamaz, teori zayıf değil, geçersizdir.

 

1. Ara Geçiş Formunun Niceliksel İmkanı

Gözlemsel verilerimiz Evrim Teorisi’ne bir delil getirememiştir. Çünkü evrim süreci olarak tanımlanan hadise yüzyıllar içinde olduğu iddia edilen bir vetiredir. O halde geçmişe yolculuk yapamadığımıza göre bunu gözlemlemenin yolu yoktur. Bunu sadece retrospektif(geriye doğru) fosil yorumu ile tahmin edebiliriz. Her neslin bir sonrasını incelediğimizde atasının tür bazında aynısı olduğunu görüyoruz. Hiçbir tür babasının veya dedesinin türünden farklı bir yapı göstermemektedir. Nitekim Dawkins’in de “hiçbir türden başka bir tür oluşmaz” gibi bir sözü rivayet edilir. Dawkins’in iddiasına kökten aykırı bu sözü yüzünden Evrim Teorisi’ni yargılamak mümkün değildir. Çünkü her tür kendi türünün içinde kalarak neslini üretiyorsa, temelde türün değişmemiş olması gerekecektir.

Evrimsel süreçte ara geçiş formlarının oluşumu mutasyon frekansı ile ilişkili olmalıdır. Çünkü mutasyonlar türleri değiştirme kapasitesine sahip yegâne mekanizmadır. Mutasyonlar değişimi ortaya çıkarır, doğal seçim ile ayıklama olur ve gelişmiş canlılar üretilmiş olur. Mesele yüzeysel olarak bu şekilde lanse edilir. Bir türden ikinci bir türün oluşumunun gerçekleşmesi için basamak basamak mutasyonların olması gerekir. Bu mutasyonlar Dawkins ve bilimum tüm Neo-darwinistlerin öngördüğü üzere tamamen randomize gerçekleşeceği için tam da ikinci türün genetik yapısını hedefleyen mutasyonlar olmaz. Rastgele mutasyonlar olur ve organizmaya zarar verenler elenir.

Her şeyden önce mutasyonların etkileri bugün çok iyi bilinmektedir. Örneğin, tıp sahasında konjenital anomaliler, zekâ gerilikleri, kromozomal hastalıklar gibi son derece öldürücü durumlar mutasyonlar sonucu olur. Birçok mutasyon aslında canlının yaşama başlamasını engeller. Nitekim Çernobil Faciası ile meydana gelen ve bitkiler dâhil tüm canlıları kapsayan masif-kesif gen değişimi ile birçok canlı çift-kafalı, tek bacaklı gibi hilkat garibesi hali almıştır. Mutasyonların %99’unun zararlı ve kalanının etkisiz(hissedilmeyen mikro hasarlı) olduğu söylenmektedir. Yararlı mutasyon örneği mevcut veriler içinde yoktur. Sadece bazı bilimdışı iddialar kapsamında değerlendirilebilecek, örneğin orak hücreli anemi genetik bozukluğunun sıtmaya koruyucu etkisi gibi komik iddialar ortaya atılmaktadır. Orak hücreli anemi hastalarının hayati şartlarını değiştiren venöz eritrosit stabilizasyonu bir kenara bırakılıp, sıtma hastalığına dirençli olmalarını bir “fayda” olarak gören Darwin harikalar diyarı hayalperestlerinin ne kadar davalarına kendini adadıklarını görebiliyoruz. Netice itibariyle, mutasyonlar zarar veya yarar versin canlıyı randomize değiştirirler. Zaten organize olmuş bir yapıdan oluşan bir canlının gen bilgisi üzerinde amaçsız oynamaların yarardan çok zarar vereceği aşikârdır. Bu demek oluyor ki, yeni bir tür oluşurken, daha iyi bir genetik sistemi hedef olarak düşündüğümüzde, hedefimizden çok hedeflenmemiş artık canlılar oluşacaktır. Çünkü mutasyonların çoğu(!) zararlıdır.

Yani Darwinci buyruğa uygun olarak, daha sonra itiraz edeceğimiz “mutasyonların makro-dünyaya etkisi”ni anlamlı kabul edelim. Bu etki ile genleri değişen canlıların türleşme yolundaki adımlarının çoğu yanlış yola sapacaktır. Çok küçük bir minimal kısım da organize canlının sağlıklı türünü oluşturabilecektir(diyelim). O halde şimdi yaşayan canlılardan kitle olarak çok daha fazla sayıda sağlıksız ve başarısız mutasyonlu canlı görmemiz gerekir. Bu canlıların sayısı mevcut olanı katlamalıdır. Ergi Deniz Özsoy gibi Türkiye evrimcilerine göre bu canlıları diğerleri yemiştir! Bu fosillerin neden olmadığına dair bilimsel komedinin evrime negatif bir argüman olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bir açıklayamama durumudur. Oysaki sözümüz tersini açıklama idi.

Değil, ara geçiş sürecinde hastalıklı ve mutasyonları canlıları olması gerekenden kötü hale getirmiş örneklerin yeterli sayısının varlığı, ara geçişi sağlayacak sağlıklı olan zincirin diğer halkaları dahi yoktur. Yani evrim ağacı olarak anlatılan hayali yapının gerçekten gösterilmesi için, insanla tavşanın arasındaki tüm farkları basamak basamak aktaracak canlı örnekleri gerekir. Tavşanla ortak akraba olan insan dikey olarak aşağı inmekte, tavşan ise çatallanmaktadır. Bütün çatalların bütününü düşündüğümüzde ve ortak bir yerde buluştuğunu varsaydığımızda bunları birbirine birebir bağlayacak kadar sık şekilde canlı çeşitliliğinin en eski tavşandan itibaren geçen sürede bulunması gerekirdi. Oysaki hiçbir fosil bulamıyoruz. Devasa bir fosil buluntusundan teorik olarak bahsettiğimizin altını çizmek gerekir. Çünkü evrimci tayfa genelde her bulduğu canlıyı birer ara geçiş örneği olarak sunmaktadır. Evrim Teorisi’nin arzu edilen ispat şekli birkaç veya yüzlerce ara geçiş formu ismi sayılması veya resmi gösterilmesi değildir. Meselenin özünü anlamamış birçok biyolog(!) dahi bu yanlışı yapmaktadır.

Arasında uçurum olan milyonlarca tür varken bunların birleştiricisi olacak fosillerin bulunması gerekiyor. Bu fosiller aslında yok. Ancak olduğunu iddia edenler için şimdiki canlıların sayısından daha fazla fosil olması gerekirdi. Dawkins’e göre bunlar çürüdü, Ergi Deniz Özsoy’a göre bunları birileri yemiş! Bize göre bunlar aslında hiç orada değildi. Neticede ortada bir ara geçiş formu yok. Tekrar vurgulamak gerekir, ara geçiş formu yok denince “işte bunlar ara geçiş formları” diye listeler veriliyor. Bu tür insanlar olan biteni hiç anlamamış kategorisindedir. Çünkü istisnasız bütün canlılar zaten başkalarının ara geçişidir. Tür ismi sayılmasına gerek yok, her tür evrim varsayılırsa ara geçiş anlamına gelecektir. Ancak bizim istediğimiz şey, aslında bizim değil, evrimin net olarak ispatı için arzulanan şey mevcut türlerin gerçekten evrildiğini “pratik açıdan” gösterecek türlerin arasındaki boşlukları dolduran ve sayıları teorikte mevcut canlılıktan fazla olması gereken fosillerdir. Aslında burada tür isimlerinin anlamsızlığı vurgulanmalıdır.

2. Mutasyonların Tür Oluşturma Kapasitesi

Mutasyonlar, Evrim Teorisi’nde doğal bir seçimin etkisi ile türleşmeyi sağlar. Canlılarda genetik değişim olur, bu değişim yapılara yansır ve yapılara yansıyan değişikliklerin avantaj sağladığı canlı rekabeti kazanır. Kazanılan rekabet sonrası sadece iyi mutasyon yapmış canlılar yaşar ve iyi mutasyon frekansı birikir. Çok yüzeysel düşünüldüğünde bu şekilde bir evrim şeması çizilebilir.

Her şeyden evvel mutasyonlar, mikromutasyonlar olarak çok yavaş ilerler. Bir neslin diğerine geçişinde bu mikromutasyon hissedilmeyecek kadar az yapısal değişikliğe sebep olur. Bu değişiklik de rekabet ortamında bir değişim yapmaz. Bu mikro-değişikliklerin de kimde olduğu anlaşılmaz. Devam eden mutasyonların kimden devam edeceği de bu yüzden her nesilde tekrar baştan randomize gerçekleşir. Bu yüzden mikromutasyonların makro-değişiklikte bir fark yaratmaması, onların birikmemesine sebep olur.

Mutasyonların birikmesini şartı şudur: bir canlının diğer nesle geçene kadar zamanı vardır. Mutasyonlar olduktan sonra bunun makro-değişiklik sağlaması gerekir. Bu makro-değişiklik bir canlının ömrü dâhilinde olmalıdır ki, canlının rekabetine bir katkısı olsun. Katkısı olması da yetmez. Çünkü rakibini öldürmesi ve kendi gen frekansını arttırması gerekir. Bu şekilde mutasyonun olduğu canlıların sayısı artmış olur ve mutasyon kendisini aktarmış olur. Bu mutasyonun üstüne başka mutasyonlar olduğunda bunun da bir canlı ömrü boyunca bir makro-değişiklik yaratması ve bu değişikliğin rekabette belirleyici olabilmesi ve sonunda kendi gen frekansını arttırabilmesi gerekir. Bu şekilde mutasyonlar birikebilir. Ancak sorunlar şunlardır;

2.1. Bu makro-değişiklik mutasyonları büyük farklar yaratacak mutasyonlardır. Canlıya ek bir avantaj sağlaması demek, onun rakibini önceden öldüremezken bu mutasyonla öldürebilmesi demektir. Bu demektir ki, bu büyük değişiklik gözlemlenebilirdir. Ancak buna benzer bir mutasyon örneği kaydedilmemiştir.

2.2. Makro-değişiklik aynı zamanda mutasyonun yıkıcı etkisinin hat safhada olduğu riskli bir durumdur. Öngörülere göre bunun olması halinde belki de bütün canlılar ölecekti. Öte yandan canlıların birçoğunda olduğu gibi, insanda DNA onarım mekanizması vardır ve 3 milyarda bir hataya izin verir. Bu da mutasyonların şansını azaltan bir faktördür.

2.3. Bu mutasyonların ilk canlılar açısından çıkardığı sorun da başka bir meseledir. Aynı şekilde onarım mekanizması gibi mutasyonun doğasına aykırı bir sistemin mutasyonlarla nasıl meydana getirildiği apayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak mikromutasyonların bir işe yaramayacağı ve hissedilemeyeceği ve evrimsel doğal seleksiyon ile uyumlu bir mekanizma olarak çalışamayacağı neticesine ulaşabiliriz. Dolayısıyla evrim süreci işlemeyecektir. Teorik olarak genetik düzlemde evrilme ve organizmanın başka bir organizmaya dönüşebilmesi için öngörülen bir mekanizma yoktur. Vurgulanmalıdır ki, mutasyonların birikmesi makro-değişikliğe bağlıdır ve bu da tek bir nesil geçişinde etkin olmalıdır. Aksi halde hissedilmez mutasyonlar kaybolacaktır. Evrim Teorisi’nin temel çelişkisi mekanizması gereği teorik tutarsız olmasıdır.

A. Fundamentalist Ateistik Evrimcilik ve Liberal Ortak Atacı Yaratılışçı Evrimcilik

Fundamentalist evrimciler ve tabir-i caizse Liberal ortak atacı, yaratılışçı evrimciler arasında bir ayrım yapmak gerekir. İlk olarak kurucularından itibaren ateistik bir evrimi kimse desteklememişse de, Neo-Darwinizm yorumuna göre bu mümkündür. Mevcut verilerin doğal seleksiyonu çalışan bir mekanizma olarak kabul edilmesine imkan yoktur. Bu açıdan evrimci bakış açısına tek bir alternatif kalır. Öte yandan çoklu atadan gelmek yerine tek ve ortak atadan gelme fikrinin ateist evrimciler açısından daha “az zor” olduğu bedahettir, çünkü tek tek her bir canlının oluşabilme ihtimalini göstermek yerine; tek bir atadan sonra evrimleşmesi mümkün gösterilirse geriye sadece ilk canlının oluşabilme ihtimali ile yüzleşmek kalacaktır. Halbuki tek bir canlının bile cansızdan oluşabilmesi mümkün değildir, bu yüzden “tek(ortak) ata” fikrinin daha rasyonel olduğunu söylemek için bir sebep kalmayacaktır. Liberal evrimcilerin canlılar arasındaki benzerlikleri, canlıları bir tasarım olarak gördüklerine göre ortak bir ata ile açıklamaları için ateist evrimciler gibi özel bir sebebi yoktur. Çünkü tasarım olduktan sonra, tek bir atanın yaratılma zorluğu ile her atanın tek tek yaratılma zorluğu arasında “Tanrı’nın mutlak gücü” açısından bir fark mevcut değildir. Bu açıdan Evrim Teorisi’nin ateistik varsayımı içinde canlıların karmaşıklığı anlaşıldıkça artan sorunlar, Liberal yaratılışçı varsayımında ise “özel bir sebebin yokluğu” sorunu bulunmaktadır. Bununla birlikte fosil bulgularının Evrim Ağacı’na uygunsuzluğuyla, moleküler bilimlere yönelen ve sadece BENZERLİK argümanına dayanan bir tez, zaman içinde genlerin “sayısı ve sırasının” MAHİYETİNİN çok küçük bir bölümünü aydınlattığı bilgileri ortaya çıktıkça terk edilmesi gereken bir hurafe haline gelecektir. Kaldı ki, gündeme geliş sebebi, pozitif bulguların değil; canlıların kompleksliği hakkındaki bilgisizliğin, ideolojik menfaatlere uygun bir mevsime tekabül etmesidir.

B. Evrim(Evolution) Kelimesinin Retoriği

Retorik, hitabet, belagat ve dili etkili kullanma sanatının adıdır. Genelde siyasi arenada politikacıların en yakın dostudur ve birçok ideolojik meselede kullanımlarına rastlamak mümkündür. Kandırmacanın ve psikolojik yönlendirmenin en etkili araçlarından birisi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Evrim(evolution) kelimesinin ne kadar çok bilimsel makalede geçtiğinden dem vuran Evrim Ağacı adminleri, bunu neredeyse Evrim’in ne kadar ispatlandığı yönünde bir argüman olarak bile ileri sürecekler. Bu kelimenin makalelerde geçmesi önemlidir ve önemli olmasının birkaç sebebi vardır:

1. Evrim(evolution) kelimesi Evrim Teorisi’nden BAĞIMSIZ olarak kullanılabilir. Mikrobiyoloji okuyanlar bilir ki, “evrim” kelimesi parazitolojideki yaşam sikluslarını ifade etmede kullanılır. Bunun türleşme ile hiçbir alakası yoktur ve sadece “değişim, dönüşme” gibi bir kelime olarak istimal edilir. Ayrıca “kozmolojik evrim” tabiri şeklinde, sadece aşamalı değişimi anlatan hadiselerin tasvir ve tarifinde kullanılabilir.

2. Evrim(evolution) kelimesi, Evrim Teorisi ile ilgili şekilde de kullanılabilir. Ancak bu sefer de Evrim’le ilgili olmayan bir makalede sadece “ANMA” şeklinde istimal edilir. Yani “Evrim” kelimesi orada sadece bir “SOS”tur. Makalenin bilimsel anlamda Evrim’i destekleyen veya yanlışlayan bir durumu olmamasına rağmen, konusu Evrim olmamasına rağmen herhangi biyolojik bir süreçten bahsedilirken Evrim’e atıf yapılarak cümle içinde kullanılır.

Bu kullanımların artması veya fazla olmasının Evrim Teorisi’nin ne kadar yerleştiğini gösterdiği iddia edilmesine rağmen ortada “ortak bir atadan türleşme ile meydana gelme” iddiası taşıyan Evrim’e bir destek yoktur. Evrim kelimesinin en basit bir DNA mutasyonunda, DNA’nın değişmesinden bahsedilirken “DNA evrimleşti” şeklindeki kullanımı ile Evrim kavramı genel bir tabir haline gelir. Bu Evrim RETORİĞİ sayesinde “Evrim İspatlandı!” şeklindeki söylemler içine diğer gözlemsel verileri de alır. Böylece içine bilimsel olan ve net şekilde deneysel olarak tekrarlanan mutasyon ve her türlü değişimi alan, itiraz edilemeyecek yayınların içine “TÜRLEŞMECİ Evrim” adeta yedirilir, içine iyice saklanır.

Bu şekilde Evrim’e itiraz edildiğinde kolaylıkla “her türlü değişim”i de içine almasından dolayı, herhangi bir mutasyon örneğine de itiraz ediliyormuş gibi varsayılıp “Bilim düşmanı” etiketi yapıştırılabilir. Evrim’i diğer bilimsel yayınlara perçinleyerek ve bunu RETORİK olarak kullanarak, Evrim’e itiraz edenleri tüm bilime itiraz etmekle suçlamak kolaylığı elde edilmektedir.

İçinde ispatlanmış şeyler de bulunan bir kavramı RETORİK olarak kullanarak, hurafelerle karıştırarak kolayca sunabileceklerdir.

C. Doğal Seleksiyon ve Mutasyon Sorunu

Anlamak mı, kabul etmek mi daha ağır? İki ağır topu birbiriyle hangi terazide kıyaslayacağız? Bundan iki bin sene evvelki bir düşünce son 300 senedir değişmişse buna önce “düşünme tembelliği” ismini koymak gerekir. Sonra sadece geçmişte birbiriyle fikir savaşı veren adamlara mukayeseten, biz yeni fikir bulanlara ödül veriyorsak ikinciye de “düşünen azlığı” ismini koymamız gerekir. Demek ki dünyadaaslında çok az insan düşünüyor. O halde bir yalanın kitlesel kabulü bizi en az şaşırtan şey olmalı. İçine katkı maddesi koymadan sadece organik düşünüyorum:

İnsanın üreme ve somatik hücresi var. Somatik hücresinde mutasyon olması canlıyı en fazla kanser yapar ve asla diğer nesle aktarılmaz. O halde mutasyon değişimleri için çok az bir alanımız var: üreme hücreleri.

(A) Bu hücrelerin mutasyon geçirip sağ salim çocuğa aktarılmasındaki engeller:

(1) 3 milyarda bir hata oranına sahip DNA onarım mekanizmamız(yırtalım).
(2) Üreme hücrelerinin sadece bir kısmının döllenmesi.
(3) Döllenen hücrelerin sadece bir kısmının implante olması.
(4) İmplantların sadece bir kısmının gelişmesi.
(5) Mutasyonların %99 zararlı, %1’in etkisiz olması.

(B) Mutasyonların korunmasındaki engeller:

(1) Mikro değişimlerin doğal seleksiyonun buyruğuna ters olarak rekabette hissedilir etkisinin olmaması(doğal seleksiyon çalışmaz).
(2) Yararlı mutasyonu bekleyene kadar, mutasyon sıklığının canlıyı yok etme potansiyeli.
(3) Genlerin dış ortamdaki muhtemel adaptif ihtiyaçları öngörmeyişi ve tamamen randomize oluşunun doğal sonucu olarak değişebilirliği.

Peki şimdi beynine vura vura kafatası mı oluştu? Beyni ezilenler elendi mi? Daha önemlisi anlamak mı, kabul etmek mi daha ağır?

D. Evrim Sürecinin Muhtemel Adımları

1. Üreme hücrende mutasyon olacak, ancak etkisiz, olmadı bu.

1. Üreme hücrende mutasyon oldu, anlamlı da ama negatif ve zararlı, yine olmadı.

1. Üreme hücrende mutasyon, gözlemlerin(%99 zararlı, %1 etkisiz) canına okudu ve yararlı mutasyonu başardı, ama milyonlarca spermden birinci de olması lazım, olamadı.

1. Üreme hücresi, hadi yararlı mutasyon, tam da birinci olacak bir hücre çıktı ama bu sefer de bir dişiyle karşılaşma zamanını tutturamadı. Yine pas.

1. Üreme hücresi, yararlı mutasyon, tam dişiyle karşılaşınca, bu sefer de düşük yaptı.

1. Üreme hücresi, yararlı, başarılı üreme, normal doğum, ama gelişim aşamasında başka kötü mutasyonlar, yine gitti.

1. Üreme hücresi, yararlı, üredin, doğum, güzel şekilde çocuğa geni aktardın, ama ishalden öldü. Hoppala, gel baştan…

Görüldüğü gibi evrim ilk adımını bile atamıyor. Kaldı ki, ilk adımın dahi ihtimallerinin birazını bile geçemez. Teorik olarak olamayacağını söylüyorum, bana hala olgusal veri sunmaya çalışanlara diyeceğim şey: aslında benim hiç olmadığımı ispatlamak için gizli video kayıtlarında olmadığımı istediğin kadar göster. Ben var isem, senin gösterdiğin çekilmiş videoların sayısının hiçbir anlamı yok.

E. Darwin’in Eşeysel Seleksiyon ve Doğal Seleksiyon Çelişkisi

Darwin’in Doğal Seleksiyon ile Eşeysel Seleksiyon olarak sunduğu ve canlıları geliştireceğini iddia ettiği iki kavramın birbirinin etkisini arttıracağı düşünülmüş idi(sinerjist etki). Doğal seleksiyon, çevreye ve organik varlıklara karşı bir mücadeleyi ihtiva ederken; Eşeysel Seleksiyon, dişiyi tavlama ve neslini temin etme gücüne dairdir. Çevreye en uyan canlı ilerdeki genleri daha güçlü yapmış olacak, dişinin beğendiği erkek de “en ideal” olduğu varsayıldığı için genleri olumlu etkileyecekti. Ancak misalen çevreye dayanıklı bir erkeği, dişi tercih etmeyebilirse daha farklı tipte olan erkekler birbirine tam bir tahakküm kuramayacaktır. Diğer yandan dişiyi en güçlü erkeğin elde ettiğini varsaydığımızda, daha güçsüz olan, ancak daha sağlıklı erkekler elenecektir. Başka açıdan en zeki erkek yerine aslında en güzel erkek genleri taşınmış olma meylinde olunacak, genetik olarak zeka yerine güzelliğin gelişmesini bekleyebilirdik. İki seleksiyon(seçilim) de aslında kendi içinde tutarlı bir gelişimi telkin etmekte, fakat Darwin’in bunların sinerjist olduğu görüşünün yanlışlığı sebebiyle bu iki mekanizma aslında birbiriyle çelişir. Bu yüzden Darwin’in ayrı bir kitap olarak yazıp vurgulamak istediği Eşeysel Seçilim aslında evrimin bir sorunudur.

F. Üriner Sistemin Evrilme Sorunları

Evrim Teorisi’ne göre canlılar önce suda oluştu ve sonra karaya geçiş yaptı. Bu süreçte adaptasyonla yeni özellikler kazandı. Bu kadar kolayca söylenmesine rağmen bu teorinin, suyla derdi büyüktür; çünkü suda çok ilginç canlılar yaşamaktadır. Sudaki canlılar nitrojen dengesini amonyak atarak sağlar(ammonotelics) ve haliyle çok su harcarlar. Karadaki canlılar ise az su harcamak için onu üreye çevirip atarlar(ureotelics), hatta bazıları çok az suyla attıkları ürik aside çevirir(uricotelics). Peki köpek balıkları ve balinalar? Onlar suda olmasına rağmen üreyle atıyorlar ve evrimin adaptasyon ilkesi nereye gitti? Evrime göre canlı sudaydı(ammonotelics), sonra karaya geçerken adaptasyonla(her nasılsa) su ihtiyacı için koskocaman karaciğerdeki üre siklusunun bütün enzimlerini rasgele mutasyonlarla üretiverdi. Sonra tekrar suya geçerken, tekrar balıklaştı ama üre siklusunu unuttu ve balina oldu. Bu değişimler çevreye uyum sağlarken gen düzeyinde olmalıdır ve genlerin bir sürü enzimin transkriptini canlı ölmeden yapmalıydı, sorun bunu nasıl başardı? Bir amonyakçı balık suya ihtiyacı olduğunu genlerine nasıl bildirdi de, onu üre mekanizmasına çevirebildi? Mutasyonlar geçerken yanlışlıkla üre siklusunu oluşturdu ve bu herkeste oldu, sadece işine yarayanlar bunu kullandı diyen hayalperest doğal seleksiyoncular acaba bu sorunun ne kadar büyük olduğunun farkında mı? Böyle bir şey imkansızdır, ayrıca kuşlarda ürik asit ile atılım var iken; böceklerde de böyledir. Evrim Ağacına göre birçok çelişkiler ve “atlamalar” var. Bu kadar kolay adapte oluyor ise, atalarından bu kadar kolay vazgeçebiliyorsa bu genler, neden balinada aynı şey olup tekrar amonyakçı sisteme dönülmedi? Bunlar cevabını merak ettiğim sorular değil, bunlar bazılarının cevabından korktuğu sorular.

G. Doğal Seleksiyon Süreci ve Bebeğin Öğrenme Süreci Analojisi

Bebekler 5 aylık iken çevresindeki nesnelerin sürekli “var” olduklarını bilmez. Buna Psikolojide “nesne sürekliliği” denir. 5 aylık bebeğin annesi gittiğinde onun olmadığını düşünür veya oyuncağı örtersek onun artık bulunmadığını sanar. 9-12 aylık olduktan sonra örtsek de, oyuncağın “oralarda bir yerde” olduğunu fark ve idrak eder. Annesi bir yere gidince, onun hala “var” olduğunu bilir ve ağlar.

18-24. aylarda bebek deneme yanılma ile değil, soyut düşünme ile problem çözer. Deneme yanılma ile olsaydı, bebek hiçbir şey öğrenemeyecekti. Çünkü ne ömrü bu kadar detayı tek tek denemeye yeter, ne de bir denemenin sonucunu diğerini yapacak kadar esaslı yerine getirebilir. Bu kadar hikayeyi niye anlattım? Deneme-yanılma metodu(doğal seleksiyon, random proçes vs.) ilerleyen bir yöntem değildir, kendi etrafında dolanan bir totolojidir. Hayvanlar ve insanlar bu basamaklı gelişim ve evrimsel süreç ile oluşmuş olamazlar. Çünkü bir kere deneyip, başaramayınca tekrar etme şansın yoktur, birikimli mutasyon da bu yüzden imkansızdır.

H. Arılar ve İnsanların Derece ve Mahiyet İkilemi Açısından Evrim

İnsanların binaları sürekli değişiyor ve gelişiyor. Karıncaların evleri ve arıların kovanları geçmişten günümüze değişmekte midir? Hiç teknoloji üreten bir hayvan göreniniz var mı? Peki bu göz ardı edilebilecek bir fark mıdır? Arıların bugün yüksek mühendislik ürünü olarak görülen kovanları gibi insan gökdelenleri inşa edilebilir; ancak zamanında mağalardaki insanlardan daha mükemmel evlerde yaşıyorlardı. Eğer ki, bugünkü arı kovanlarının milyonlarca yıl evvel de aynı yapıda olduğu ispatlanabilirse, hayvanların evrimleşmediği, sadece insanların teknolojisi ile toplumu ve kültürü değiştirdiği gösterilebilir. İnsan arıdan çok daha zeki ise, arı nasıl milyonlarca sene evvel daha insanın şimdi bulabildiği teknolojiyi düşündü? İkincisi ve daha önemlisi, arılar daha o zaman bile bu kadar mühendis ise, şimdi niye çok daha iyilerini yapmadılar da sabit kaldılar? Neden sadece insan gelişti? Bunlar zannederim ki, “kovan fosilleri” net olarak ortaya konulduğunda(belki konulmuştur) devrimsel sorular olacaktır.

J. Kambriyen Patlaması ve Evrim Hakkında 

İlk organik molekülün yaşı: 4 milyar
ilk hücrenin yaşı: 3.6 milyar
İlk çok hücrelinin yaşı: 1.7 milyar
İlk Omurgalı sistemlerin yaşı: 570 milyon(kambriyen)

Çok hücreli olmak için 2 milyar yıl uğraşan hücrelerin, omurgalı karmaşık sistemlere 1 milyarcık ayırmasını mantıklı bulan evrimcinin akıl yaşı: Paha biçilemez.

K. Kambriyen Patlaması ve Evrim Hakkında 2

AN insanın zihninde ve kültüründe olan bir zamana verilen isimdir. Bir kelebek konduğu ağacın büyüdüğünü bilmez. Bir insan kıta hareketlerini fark edecek kadar yaşamaz. Her zihin kendi ayarındaki bir skalanın idrakindedir. Bir atom bombası bir patlaması saatler sürebilir, ancak kendi ayarına göre o yine bir patlamadır. Bir el bombasının patlaması 10 sn sürebilir, buna patlama dememizin sebebi beklenmedik bir etkiyi beklenmedik sürede ifa etmesidir. Bunu dünyanın veya evrenin oluşma süresine uyarlayacak olursak en eski organik buluntudan tek hücrelilere kadar 500 milyon sene geçerken, 1 hücrenin organize olmasına kadar 2 milyar sene geçmesi gerekirken; sadece 20 milyon senede üç beş hücreden trilobitlere, omurgalı memeli canlıların kompleksliğine SIÇRAMAK tam bir patlama olarak adlandırılabilir: Kambriyen PATLAMASI işte bu yüzden bir bomba gibidir. Neo-darwinistlerin eskiden “fosilleri yemişler” şeklindeki bilimsel(!) açıklamalarına rağmen artık bunu bir HİKMETİ olan çeşitlenme olarak adlandırıyorlar. Ne diyelim Darwin’in bir bildiği vardır…

Evrim Teorisi ileri sürüldüğü zamanın kabul ve bilgileri kapsamında ilginç bir tezdir. Ancak günümüzün gelişmeleri onun birçok sorununu açığa çıkarır ve tek bir sorun bile var ise bu tez terk edilmeliydi. Öte yandan revize edilip bugün hala yenilenerek savunuluyorsa bunun tek bir sebebi “taassup” olarak karşımıza çıkar.

1. Argüman: Genetik Geribildirimsizlik

geribildirim yok

Evrimcilik görüşü Darwin’in öngördüğü üzere insanın veya canlının dış organları ile doğa arasındaki etkileşime dayanır. Yani doğayla iç içe bulunan canlı, onunla etkileşir ve evrim geçirir. Güçlü olan kazanır. Bununla birlikte yeni özellikler açığa çıkan doğal değişimlere göre gerçekleşir. Misalen birçok evrimci dinozorların yok oluşu ile boşalan “biyolojik niş”in ortaya çıkardığı değişimin denizden karaya bazı canlıların gelişimini kolaylaştırdığını düşünür. Ancak burada vurucu nokta “doğanın dış sebepli evrimsel sonucu”dur. Kısacası dışarıda olaylara ikincil olarak canlı evrim geçirmiştir. Oysa ki değişim “genetik” düzlemde olmalıdır. Dinozorların yok oluşu genlere daha çok mutasyon yaptırmaz. Daha çok mutasyon yaptırsaydı bile, daha avantajlı mutasyon yaptırmaz.

Bu argümanda aslında ifade etmek istediğimiz şey: “olan biten her şey kodlarda, yani DNA’da olmaktadır”. Bu açıdan doğadaki işleyişler, sadece “genlere müdahale” ölçüsünde evrimle ilişkilendirilebilir. Lamarck’ın tezi gibi “sürekli dış organların değişiminin nesillere aktarılması” söz konusu değildir. Yani organları bir şekilde fiziksel olarak etkileyen hiçbir olgu evrime yol açmaz. Evrime sadece genetik değişiklikler yol açabilir. Bunlar ise Darwin’in açıkladığı gibi olmaktan çok uzak, olağanüstü karmaşık ve hassas süreçleri içerir. Genetik yapıya müdahale edip de bir düzen bile oluşturmak mümkün değil iken, bunun daha da avantajlı hale “canlıyı bozmadan” getirilmesi mümkün gözükmemektedir.

Öyle bir mekanizma olmalıydı ki “doğa-insan ilişkileri” genetik geribildirim yaratabilmeliydi. Genlerin organ düzeyine dikte ettiği bilgilerin geridönüşü olarak; doğadaki değişimlerin fonksiyonel düzlemde genetiğe aksedişi mümkün olsaydı, Lamarck tarzı bir evrim mümkün olabilirdi. Ancak günümüz genetik bilgilerimize göre böyle bir şey yoktur. Buna “genetik geribildirimsizlik” diyebiliriz.

2. Argüman: Ara Geçiş Formu Tanımlanamazlığı

Kambriyen

Mevcut iddialar açısından herhangi bir canlının ara geçiş kabul edilmesi “evrim varsayılmadan” mümkün değildir. Evrim var ise, tüm türler ara geçiştir. Çünkü evrim devam etmekte ve her tür diğer türlere dönüşeceği için bir “ara geçiş” yerine ikame edilebilir. Bu açıdan herhangi bir “ara geçiş formu” özel olarak tanımlanamaz. Dolayısıyla bu evrime delil yapılamaz. Çünkü ara geçiş formunun delili(ön koşulu) evrim iken, ara geçiş formunu evrimin delili saymak: totolojidir.

3.6 milyar senelik tek hücrelilerin 1.7 milyar senelik en eski çok hücrelilere evrildiği varsayılmıştır. Yani 2 milyar sene sadece tek hücreli sistemin organize olması için geçmesi gereken süre olarak kabul edilmiştir. Öte yandan Kambriyen devrinde yaklaşık “50 milyon” senelik bir zaman diliminde çok hücreli formların omurgalı ilk sistemleri oluşturduğu gözlenmektedir. Yani 2 milyar sene geçmesi sadece birkaç hücrenin bir arada yaşamasını başaracak ilerlemeyi sağlar iken, bu sürenin yaklaşık binde biri kadar bir sürede “doku, organ, çoklu organ sistemleri ve organizma kompleksinin tüm ayrıntıları ve genetik temelleriyle” oluştuğunu gözlemliyoruz. Bu ise “ani” bir değişimdir ve evrimsel ağacın aşamalı değişim veya kendiliğinden, doğal gelişme kuralını adeta alt üst etmektedir. Evrimciler arasında da ayrılıklara sebep olan bu hadiseyi bazıları “birden evrim olabilir” diyerek geçiştirmiştir. Halbuki bugün bildiğimiz karmaşık genetik yapının hassaslığının kendiliğinden birden oluşmasına imkan yoktur! Bazıları da belki fosiller yetersizdir, demektedir. İkinci açıklama ise çok daha vahimdir. Çünkü fosiller yok ise, biz neden evrimi kabul edelim? Fosiller gelene kadar evrimi reddetmek gerekir ki hiçbir zaman gelmeyeceğine göre evrimi niye kabul ediyoruz? Bu bilimi takip etmekten çok, zorla evrimi ispatlayana kadar araştırma ve zorlama yoluna gitmektir. Kısacası “ara geçiş formu”nu beklemeye hiçbir açıdan gerek yoktur.

3. Argüman: İnsanın Kategorizasyonu

İnsanın diğer hayvanlardan sadece derece olarak farklı ve gelişmiş olduğu evrimin esas iddiasıdır. Çünkü insan bir hayvan türü olarak kabul edilmektedir. O halde doğanın dengesini tek bozan, medeniyeti tek kuran, teknolojiyi üreten tek canlı olan, kültüre sahip yegane varlık, düşünmek üzerine düşünebilen ve sürekli kendisini yenileyen bir canlı olan “insan” ne yapmıştır da bu farkları gerçekleştirmiştir?

İnsanın saydığımız farkları, köklü ve göz ardı edilmeyecek kadar yüksek seviyeli farklardır. Hiçbir hayvanda teknoloji üretimi yoktur. Alet yapan hayvanlar olsa da, hiçbirisi nesline aktarım yapmaz. Ne biliyor ise kendi hayatında öğrenir. Ne olmuştur da, insan bu kadar fark yaratmıştır? Zeka ve bilgi birikimi bunu sağlamıştır iddiasına çok kuvvetli bir itirazımız var:

3.1. Zeka Argümanı:

Arılar ve karıncaların yuvaları bilindiği üzere çok karmaşıktır. Arıların kovanlarına erkekler giremez. Erkeklerin tek görevi sadece kraliçe arıyı döllemektir. Her kovanın içinde yavruları besleyen bölmeler vardır ve işçi dişiler bunları özel olarak besler. Onların beslenmesi de ayrı sınıflar halinde yapılır ve polenle beslenenler ilerde kraliçe adayı olur. İki kraliçe olunca kavga ederler, ya birisi ölür veya göç eder ve kolonisini alır. İçeriye bir böcek girer ise bunu öldürürler veya dışarı atarlar. İçeride ölenleri mumyalama işlemi gibi sarıp sarmalarlar. Misalen eşek arısı içeriye girer ise, onu çevreleyen dişi arılar belli bir vücut sıcaklığına çıkarır. Çünkü arıların dayandığı maksimum sıcaklık, eşek arısından fazla olduğu için yabancıyı ısıtarak öldürmesini de bilirler. Bütün bunların detayları da vardır ve arıların çok sistemli, zeka dolu, bilgi dolu bir dünyaları vardır. Bu arıların kovan yapıları değişmemektedir.

ari

İnsanların sırf zeki oldukları için veya bilgili oldukları için bu tür teknolojiyi üretebildiklerini varsayan tezin cevap vermesi gereken soru şudur: zamanında insanlar mağarada yaşayacak kadar bilgisiz iken bile arıların çok karmaşık kovanları var iken, niçin bu kadar zeki canlılar teknoloji üretememekte ve insan bunu başarmaktadır? Öte yandan maymun eğer ki, insana çok yakın ise niçin ilkel de olsa bir teknoloji üretmemektedir? Nesilden nesile bir aktarım yapan tek canlı insandır ve diğer hiçbir hayvan doğanın dengesini bozmaz, kültür üretmez, medeniyet kurmaz veya mevcuda medeniyet desek bile “bunu geliştirmez”.

Hayati olan nokta “gelişim”dir. Neden sadece insan? Bunu sadece “gelişmişlik” veya “zeka”, “bilgi” gibi şeylerde bulmak kabil değildir. Dolayısıyla insanın “hayvan”dan kategorik farkı bulunduğunu söyleyen tezler çok daha mantıklıdır. Bu devasa farklılıklar insanın “derece” farkı ile ayrıldığı tezini zora sokar.

4. Argüman: Kendini Yok Eden Varsayım

Evrim bilim olduğunu iddia ve dikte etmektedir. Bu bilimi de insan yapmaktadır ve bilimsel metodoloji gözleme ve mantığa dayanır. Pozitif bilimlerin dayanağı “tümevarım” yöntemidir. Evrim varsayımını aldığımızda karşımıza gelişimi hala devam eden bir hayvan çıkar: insan. Yani evrim devam etmektedir ve insanın sadece zekası veya bilgisi veya aydınlanması diğer hayvanlardan biraz üstündür. Evrim açısından bir hayvan olan ve gelecekte daha gelişecek olan insanın “mantığı” da gelişecektir. Peki bir hayvanın ve hatta kendiliğinden doğal süreçlerle oluşmuş bir canlının mantığı ile çıkarılan bilime niye güvenelim? Bilim neden doğru olmalıdır?

Bilimin temelinde “tümevarım” vardır. Yani sürekli birbirini çeken iki parçacığı gözleriz ve bu parçacıkların birbirini çekmesinin “kural” olduğu hükmüne varırız. Mantık bunu söyler. Sürekli camdan attığımız taşların yere düştüğünü gözleriz ve bunu farklı yerlerde tekrarladıktan sonra “çekim yasası” olduğu hükmünü çıkarır ve buna “bilimsel” deriz. Peki “tümevarım” yöntemini nasıl güvenilir kabul ediyoruz? Bunu bize mantığımız söylüyor ve bu mantık hala gelişimi süren bir hayvanın mantığı… Buna neden “gerçek” demeliyiz? Görüldüğü üzere insanın aklına güven kalmamaktadır. İnsanın aklını “akıllı olmak veya olmamak” ekseninde değil de; “düşük hayvan aklı, biraz yüksek hayvan aklı, gelecekteki daha yüksek hayvan aklı” temelinde anlar isek “bilimsel bilgi”nin de güvenilirliği kalmayacaktır. Bu açıdan bilim olduğunu iddia eden Evrim Teorisi de kendisini güvenilmez bilim olarak tanımlamak zorunda kalacaktır.

İnsan nereye kadar gelişeceği belli olmayan bir hayvan ise, ne kadar tamamlandığına nasıl karar verebiliriz? Sonsuza kadar gelişecek mi, yoksa çok az bir gelişme miktarı kaldı şeklindeki ikilemlere verecek hiçbir cevabımız yoktur. Çünkü Evrim öngörüde bulunamaz. Bu açıdan insanın “mantığının” ne kadar daha gelişeceği ve şimdi “gerçeği bulma” bakımından ne kadar yeterli bir mantık olduğunu çıkarsamak için elimizde bir ölçüt yoktur. Elimizde bilim yapmak için tek bir araç var: “tümevarım” varsayımı. Bunu da mantığımıza dayanarak, bize mantıklı geldiğini “sezdiğimiz” için yapıyoruz. Akıllı olmak veya olmamak şeklinde “kategorik” bakış açısı bu sorunu çözer idi. Ancak “derecelenmeci” evrimsel bakış açısına göre mantığımızın ne kadar doğruyu gösterecek kadar gelişmiş olduğunu veya ona niye güvenmemiz gerektiğini temellendirmemiz imkansızdır. Biz sadece seziyoruz ve bize mantıklı gelene “gerçek” diyoruz. Bir gelişmekte olan hayvan isek, daha almamız gereken çok yol olabilir. Bu açıdan şu anki bilgilerimizin tamamı birer halüsinasyon olabilir. Çünkü kendimizi dayandıracak bir temelimiz, evrim varsayımı ile yok olmaktadır.

Doğal seleksiyon Evrim Teorisi’nin temel kavramlarından birisidir ve tanımı gereği yeni bir canlı türü veya varyasyonu oluşturmaz. Çevrenin olumsuz şartları, hayatta kalma olasılığını arttıran özellikleri doğal olarak seçer ve bu özelliklere sahip bireylerin sayısı zaman içinde artacaktır. Doğal seleksiyona yapılan birçok atıf ve buna dair verilen örnekler Evrim Teorisi’nin ispatı olarak sunulmuştur. T.H. Huxley doğal seleksiyonu “bunu daha önce düşünmemiş olmak ne büyük aptallık!” diyerek, Daniel Dennet, “ulaşılmış en iyi fikir” tanımlamasıyla, Richard Dawkins “En yüksek bilinç arttırıcı” övgüsüyle göklere çıkarmıştır. Evrimci bilim insanlarının doğal seleksiyonun işlevselliği veya canlıların gelişimini açıkladığı yönündeki bu ısrarlı ve şiddetli övgüleri bir haklı temele oturmakta mıdır yoksa bir sevgi gösterisi midir? Buna doğal seleksiyonun aslında neyi açıkladığına bakarak karar verebiliriz.

Dawkins’e göre doğal seleksiyon canlılığın gelişiminde karmaşık bir yapının “şans eseri” veya “tasarım ile ilişkili” olma ikilemine üçüncü alternatifi koyan güçlü bir tezdir. Bunun sebebi olarak da tasarımın çözdüğünden daha büyük sorun oluşturmasını öne sürer ve tasarımı kabul etmek durumunda “tasarımcıyı kim oluşturdu?” sorusunun belirdiğine işaret eder. Tasarımcının oluşup oluşmadığı üzerine bir sorunun belirmesi ona göre bir karmaşıklık oluşturur ve karmaşıklığın oluşması durumu da yanlış yolda olduğumuzu gösterir(Dawkins, 2012, 154).

1974’te Brandon Carter tarafından ilk olarak kullanılan “Antropik İlke” terimi gezegenin ve insanın çevresindeki yapıların, insanın varlığı için en uygun olduğunu ve bunun evrende çok nadir olarak gözlemlenmesinin “tasarımın zorluğuna işaret etmesi dolayısıyla” bir tasarlamayı gösterdiğini ifade eder. Dawkins, dünyamızın Goldilocks kuşağında bulunan ve güneş sistemlerinde su bulunduran nadir gezegenlerden biri olduğunu, Jüpiter’in çekim gücü sayesinde Dünya’nın birçok göktaşının çarpmasından kurtulmuş olduğunu, Ay’ın dönüş eksenimizin sabitlenmesinde önemli olduğunu, Güneşimizin de ortak yörüngeye kenetlenmiş bir çift yıldız olmadığını söyler. Bunun insanın yaşayabilmesini sağlayan akıl almaz bir ihtimal olduğunu kabul eder, bunun tasarım ve Antropik İlke olarak iki alternatifinin olduğunu söyler(Dawkins, 2012, 173). Bununla birlikte Tanrı varsayımını ispatsız bir varsayım olarak görürken, her nasılsa Antropik İlke’yi bilimsel varsayım olarak görmektedir.

Dawkins ayrıca Antropik İlke’yi olasılıksal bir tahmin ile temellendirmektedir. Evren, her biri 1 ila 30 milyar gezegen içeren 100 milyar galaksiden oluşmaktadır. Dawkins’e göre milyarda bir ihtimalle DNA’nın oluşmasına imkan tanıyacak ortamların bir gezegende var olabildiğini varsayarsak bunlardan birisi de Dünya olacaktır. Bu şekilde tasarımdan kurtulmuş olunabileceğini iddia etmektedir. Milyarda bir olasılık var ise Dawkins’in deyimiyle “aptallaştırıcı ihtimaller yine de milyarda bire inecektir” ve bu şekilde canlılık oluşmuş olabilecektir. Daha evvelden daha karmaşık soruları oluşturduğunu iddia ettiği Tanrı varsayımı hakkında söylediklerine rağmen şimdi Dawkins kendi varsayımları ile milyarda bir ihtimal gibi uydurduğunu söylediği(Dawkins, 2012, 178) teziyle bundan sıyrılabileceğini söylemektedir. Milyarda bir olasılık olacağına dair bir bilimsel veri yoktur ve olasılık hesapları detaylıca yapıldığında bu oranın çok daha ciddi rakamlara vardığı, İngiliz matematikçi Roger Penrose’un hesaplarına göre canlı hayatın var olabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir(1’in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) ihtimal olduğu görülmektedir. Bu oranın insan aklının ne kadar ötesinde olduğunu uzun uzun anlatmaya sanırız gerek yok ve küçültmeye dayalı bir işlem sonsuzdan bir sayı çekmek gibi olacaktır. Dolayısıyla Dawkins hem Tanrı varsayımını veya tasarımı ispatı olmayan, karmaşık soruları açan bir tez olarak görmekte; hem de ispatı olmayan, karmaşık varsayımlarla giden bir tez ileri sürmektedir.

Doğal seleksiyon daha iyi olanın var olmaya devam edeceğini, gen frekansının daha sağlıklı canlı lehinde artacağını öngörür. Ancak bu canlılığın var oluşunu ve orijinini açıklamamasına rağmen Charles Darwin’in kitabının ismi The Origin of Species’tir. Evrim Teorisi’nin ateist-materyalist görüşü savunduğunu söyleyen evrimcilere ve hatta ateizmi temellendiren yegane açıklayıcı teori olduğunu(Dawkins, 2012, 146) söylemelerine rağmen ilk kökene kadar ertelenen açıklama biçimi cevaplanmamış bırakıldığı sürece Evrim Teorisi bu bakımdan işlevini gerçekleştirmemiştir. Micheal Behe’nin dediği gibi “Doğal seçilim yararlı yapıların başlangıç aşamalarına açıklama getirememektedir”. Franklin M. Harold da Akıllı Tasarım’ın destekçisi olmamasına rağmen “Biyokimyasal sistemlerin evrimi ile ilgili hal-i hazırda ayrıntılı bir Darwinci açıklama olmadığını, fakat yalnızca çok sayıda arzulu spekülasyon bulunduğunu kabul etmek zorundayız” demiştir(Scott, 299). Behe, Darwin’in zamanında bilinmeyen moleküler mekanizmaların bir “kara kutu” olduğuna işaret eden ve bunların bir “İndirgenemez Karmaşıklık” olduğunu ve bunların göz ardı edildiğini söylemiş(Taslaman, 266) ve Darwin’in Kara Kutusu adlı bir kitap yayınlamıştır.

Eugenie C. Scott, doğal seleksiyon ve “uyumsal yayılım” kavramları ile Türleşme’nin açıklanabildiğini savunmuştur(Scott, 81). Scott’a göre her canlının hayatını sürdürebileceği “ekolojik oyuklar” vardır. Mesela tetrapodlar(dörtbacaklılar) olarak insanların evrimleşmiş olmasının sebebi karaya geçiş sırasında atalarının 4 yüzgeçli su canlıları olmasıdır. Uyumsal yayılıma göre canlılar sızabilecekleri yeni ekolojik oyuklar ortaya çıkmaya başladıkça -örneğin dinozorların yok oluşu- gövde olarak tanımlanan atasal formlar, memelilerin bilinen uzuvlarına dönüşmekte ve evrimsel süreç işlemektedir. Scott, bu sürecin bir kez gerçekleşmesi sonrasında aynı derecede majör bir uyumsal değişikliğin ender görüleceğini eklemekte ve bu şekilde bunun zorluğuna işaret etmektedir. Dobzhansky’nin genetik çalışmalarına işaret ederek deneysel çalışmalarla laboratuvar koşullarında yeni bir türün gözlendiğini Scott’un iddia etmesine rağmen(Scott, 86) daha sonra “doğada türleşmeye dair doğrudan gözlem yapılamasa bile dolaylı kanıtlar olabilir” şeklindeki ifadesi ve birçok bilim adamının deneysel verilerin yetersizliğine ilişkin beyanları bu bilgi ile çelişmektedir(Taslaman, 140). Gerek uyumsal yayılım, gerekse doğal seleksiyon “türleşme” hadisesine bir mekanizma önerememektedir. Bir canlının bulunduğu coğrafyadan ayrılması ve çevresine uygun bir değişime girmesindeki itici güç nedir?

Micheal Behe’nin Natural History Dergisi’nde misal verdiği “bakteri kamçılarının karmaşıklığı” ve moleküler bir motor olması sebebiyle her bir parçasının zamanla evrimleşemeyecek kadar birbirine muhtaç olduğu fikrine karşı Scott bazı argümanlar ileri sürmüştür. Behe’ye göre bakterinin kamçı motorunun yavaş yavaş oluşması durumunda en ufak bir eksiklik motorun işlevsiz olmasına müncer olacaktır. Scott ise (1) sadece protein ile hayatın düşünülmesinin eksik bir varsayım olduğunu, (2) motorların daha basit şekillerinin olabileceğini, (3) olasılık hesapları yapmanın anlamsız olduğunu çünkü uzaydaki bazı karmaşık yapıların dünyadaki canlılığı oluşturabileceğini öne sürüyor. Esasen Scott’un proteinlerin ilk olarak oluşabilmesi sorununa uzaydan gelen bir başlangıç görüşünü getirmesi problemi çözmemekte ve soruları arttırmaktadır. Modern bilimin ve felsefenin geniş kabul gören Ockhamlı’nın usturası tabiri “bir şeyi açıklamak için getirilen çözümler arasında en basit olanın mantıklı oluşu” ilkesini ifade eder. Bu ilkeye uymayan ustura ile kesilmelidir ve Scott ilk proteinin nasıl oluştuğuna uzaydaki karmaşık yapıları menşei olarak öne sürerek bu ilkeye meydan okumuştur(Scott, 283; Taslaman, 310).

Evrim Teorisi’nin açıklaması gereken şey ve ispat etmesi ihtiyacı duyulan kavram “türleşme”dir. Doğal seleksiyon ile türleşmenin gerçekleştiğine karşı çıkanlar bile “salt doğal seleksiyon”a karşı çıkmayabilirler. Güçlü olanın kazanacağı ve zayıf canlıların soyların tükenebileceği gibi bir tez mantığa uygundur ve gözlemsel olarak pek çok örneğe sahiptir(Scott, 77). Buna rağmen doğal seleksiyona karşı çıkan(Taslaman, 326) veya doğal seleksiyonu Evrim Teorisi açısından geri plana atan, bununla birlikte evrimci olan Lynn Margulis gibi bilim insanları da vardır(Bilim ve Gelecek, 19). Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonun, mutasyonların, coğrafi izolasyon ile meydana gelen varyasyonların varlığının gösterilmesi ile delillendirilemeyeceği açıktır. Çünkü bu argümanlar evrim karşıtları tarafından da savunulabilecek türden veriler sunar. Evrim Teorisi’nin ispatlanabilmesi onun rakip tezlere üstünlüğünü göstermesi ile mümkün olabilir. Bu da “türleşme”nin varlığını göstermesi veya desteklemesi ile gerçekleşebilir.

Dawkins’in iddia ettiği şey tam olarak Darwin’in doğal seleksiyon ile “tasarım gibi görünen” şeylerin bir çözümünün varlığı idi. Bir canlının özel bir müdahale veya tasarıma bağlı olmaksızın, tamamen doğal şartlar altında bir türden başka bir türe dönüşmesi için ne gerekir? Misalen balinanın evrimi konusunda Dawkins’in Ataların Hikayesi kitabında hipopotamlar ile balinaların atalarının ortak olduğu iddiasının moleküler temelinin ispatlandığı iddia edilmektedir. İlk bunu çok ilginç ve inanılmaz bulduğunu söylese de Dawkins daha sonra “suda yaşamanın avantajı”ndan bahsederek kendince bunun sebebini temellendirmektedir. Bir bakıma dinozorların neslinin tükenmesiyle ortaya çıkan boşluktan yararlanarak hızlı evrimleşmiş olabileceklerine de işaret etmiştir(Dawkins, 2008, 207-212). Balinaların ve su aygırlarının ortak atadan evrimleştikleri bu kadar kolayca söylenmesine ve Dawkins’in de bunun genelleme yapmayı zorlaştırıcı özelliğine vurgu yapmasına rağmen ikna edici olarak ileri sürdüğü tek delil “moleküler benzerlik” açısından ortaya atılan iddialardır. Dawkins’e göre moleküler çalışmalar yeterince ikna edicidir. Peki öyle midir? Yoksa evrimin anlaşılmasındaki engelleri analojilere kurban eden bir anlayışın şartlandırmasında mıyız? Bunu biraz daha açmak zihinlerin berraklaşmasına yardımcı olacaktır kanaatindeyiz. Benzetmeler yapılarak bazı hadiseler açıklansa da “benzetmelerin yapısı içindeki elemanların gerçekteki durumun yapıtaşlarıyla uyumu” çoğu zaman göz ardı edilen bir noktadır. Bu yüzden analoji yapmaksızın, doğrudan doğruya somut misallerin üzerinden düşünmek daha sağlıklı bir bakış açısıdır. Günümüzde biyokimyasal ve genetik gelişmelerin gösterdiği üzere her bir zerremiz çok özelleşmiş motor mekanizmalarından oluşmaktadır. Balinaların ve su aygırlarının aralarındaki fark ve vücutlarındaki düzen birbirinden son derece farklıdır. Balina benzeri bir ortak atanın su aygırına evrimleşerek dönüşmesi veya tam tersi, kara memelisi bir kurda benzeyen hayvanın zaman içinde suda yüzerek nesiller boyunca balinaya evrilmesi için genlerin balina genlerine dönüşmesi gerekir. Doğal seleksiyon ile genlerin en çevreye uyanı hayatta kalır. Ancak balina olabilmesi için “doğal ayıklanmadan önce” ayıklanacak adayların en az birisinin balina potansiyelini taşıması veya balina yönünde gen değiştirmesi gerekmektedir. Genlerin bünyesindeki akıl almaz kombinasyon olasılığı varken bunun balinanın organlarını oluşturacak genleri tam olarak tutturması gerekir. Üstelik kritik genlerdeki küçük değişikliklerin oluşturacağı hastalıklar neslin belki de sonunu getirecektir. Mutasyonların hem bunlardan kaçınması hem de eklemeli olarak gidebilmesi için kaydedilmesi gerekir. Halbuki bir faydalı mutasyon olsa bile bir sonraki süreçlerde herhangi bir hatanın bunu silmeyeceği açık değildir. Bu yüzden kazanılan genlerin de kaydedilmesi için doğal seleksiyon gibi bir “mevcudu seçen” mekanizmaya malzemeyi oluşturacak bir sistem görünmemektedir. Dawkins bunun doğru olmadığını ve “yavaş yavaş bunun mümkün olabileceğini” öne sürmektedir. Halbuki yavaşlık ile bir alakası yoktur. Çünkü olası hatalı gen değişimi ve mutasyon varken, her nesil basamağında balinaya giden yolda “faydadan çok risk” vardır. Her basamakta doğal ayıklamadan evvel bir aday genler arasında sağlam olacak canlının varlığı gerekir yani yavaş olması olasılıkları değiştirmemektedir. Bu aynı bir kilidi yavaş çözmeye benzer. Doğal seleksiyon istediği kadar mükemmel canlı seçsin, ortada bir canlı yok iken nasıl seçebilir? Ortada sadece kara memelisi olan bir canlı varken, ne olacaktır da bazı torunları balina genlerine benzeyecek ve diğer suda yaşayan nesildaşları arasından seçilecektir? Dawkins, seçimin en mükemmel arasında olacağını söylemekte ve bu yüzden canlılığın geliştiğini iddia etmektedir fakat daha iyi bir canlı tipinin nereden geldiğini konuşmamakta ve atlamaktadır. Misalen suda yaşamak için gerekli olan organlar için olmazsa olmaz olan genlerin kara memelisinde yavaş veya hızlı, nasıl tutturulduğuna dair bir izah yoktur.

Türleşmenin önündeki bu engeller tasarım varsayımının göz ardı edilmesinden ortaya çıkmaktadır. Aslında bilim camiasında tasarımı baştan yok sayan bir metodolojik naturalizm akımının olduğunu Scott söylemektedir ve bunun farkındadır(Scott, 119). Bilim metodolojik naturalizmi benimser ve bu “felsefi naturalizmi apriori alarak” bilim yapmak demektir. Yani bir bilimsel vaka tahlil edilirken “Tanrı olmadığına göre” varsayımı altında bilim yapılır. Felsefi naturalizme göre doğanın dışında hiçbir varlık yoktur(Taslaman, 221) ve bilimsel metodoloji bunu apriori kabul etmiştir. Evrim Teorisi’nin ortaya çıkmasının sebebi de aslında burada yatar, çünkü “madem Tanrı yok, öyleyse çoğalan canlıların tek tek oluşabilmesi mi daha kolaydır, yoksa bir canlının oluşup gerisini bölünerek meydana getirmesi mi?” şartlı önermesi ile bu fikir filizlenmiştir görüşündeyiz. Bizce bilimin “doğadan başka varlık yoktur” şartıyla metodolojisini düzenlemesine bir ihtiyaç veya sebep yoktur. Bu bakımdan kanaatimizce tasarım fikri moleküler düzeydeki gelişmeler ile daha akla yakındır.

Tekrar konuya dönersek ortada bir “kara canlısı genleri” varken suya girmesiyle bir canlının genleri suya uygun hale nasıl gelebilir? sorusunu sormamız lazımdır. Canlıların hepsi ölebilirdi. Çünkü genlerdeki değişikliğin yarattığı organ farklılığı bir hayat boyunca çok fark etmeyecektir. Dolayısıyla ufak değişiklikler hayata aksetmeyecektir. Üstelik hiç değişmeyebilir de.

Bütün bunlara ek olarak son vurucu nokta, bu mutasyon veya değişimlerin olmasından sonra gelecek nesle aktarılabilmesi için değişimin “üreme hücrelerinde” veya gelişim esnasındaki kısıtlı zamanda olması gerekmektedir. Misalen dişli balinalardan Monodon monoceros, deniz gergedanı olarak bilinir. Bu hayvanların takriben 3 metre uzunluğuna varabilen boynuzsu dişleri vardır(National Geographic, 67). Bunların doğal seleksiyon ile oluşabilmesi için önce “boynuz geni”nin var olması gerekir. Diğer balinalar bu boynuzsu dişten mahrum iken ne olmuştur da, bu tür bir organ aşamalı olarak ve üstelik yavaşça var olabilmiştir? Öyle bir değişiklik olmalıdır ki, hem boynuzu yavaşça uzatacak ve kesintiye uğramayacak bir mutasyon süreci(1), hem bu sürecin bir avantaj sağlaması(2) ve hem de bu sürecin sadece ve sadece “üreme organlarında”(3) gerçekleşmesi olmalıdır. Bu bittabi sadece birkaç faktör ile oluşturulan bir olasılıksal düşünmedir ki, bunun tüm moleküler detayları işe karıştığında inanılmaz bir kompleks yapı için sadece “nereden geldiği belli olmayan mutasyonların” olması ve bunlar arasında doğal seleksiyonun bir seçim yapması gerekmektedir. Bu ise tasarım varsayımını çok kuvvetli şekilde desteklemektedir. Bunun farkında olan Scott ve Dawkins daha evvelki Antropik İlke kavramına getirdikleri çözümler ile “sonsuz evrenler ve uzaydaki başlangıç” fikirlerine gitmek zorunda kalmışlardır(Scott 261; Dawkins, 2012, 176) ve ayrıca Dawkins tasarıma karşı biyolojide kendisine göre ikna edici bir tez olan “doğal seçilim”in olmasına rağmen Modern Fizik’te bunun hala umulması gerektiğini yani henüz olmadığını ve ümitleri kaybetmemek gerektiğini söylemektedir(Dawkins, 2012, 201). Aslında bir bakıma “ispatsız” diye reddettiği Tanrı kavramını saçma bulurken, kendisine saçma gelen çünkü kendi tabiriyle “akıl almaz” bir olasılıksal gücü olan tasarım gibi görünen şeye karşı ısrarlı ve ümitli düşünme veya zorlama süreçlerine girmektedir.

Öte yandan random mutasyonlarla meydana gelen değişikliklerin en iyisinin seçilmesi olan “doğal seleksiyon” ile korunduğunu varsaydığımızda bunlardan başka bir sorunla daha karşılaşırız. Misalen insanın kulağında daha iyi duymasını sağlayacak bir mutasyon oluştu. Bu insanın diğerlerini elemesi lazım ki diğer nesillere geçiş mümkün olsun, ancak sadece bir kulaktaki mikro düzeydeki değişim canlılar arasında seçilime sebep olmaz. Biliyoruz ki moleküler pek çok detay canlıların fayda sağlaması için ileri düzeyde özelleşmiştir. Beynin kanlanması için tüm organlar acil durumlarda, kan kayıplarında kanlanmasını azaltır ve beyin için kendini feda eder. Bu yapılanmaya gelene kadar küçük küçük mutasyonlar canlının seçilimine sebep olamayacak kadar küçük ve anlamsız farklar oluşturur. Bu da Evrim Teorisi açısından büyük bir problemdir fikrindeyiz. Küçük değişimlerin bir canlının hayat süresi içerisinde olması gerekir ve bunun anlamlı ve seçilime sebep olacak kadar, rekabette kazanmayı sağlayacak kadar yüksek değiştirirliğe sahip olması gerekir. Tam da bu nokta-ı nazardan bakıldığında kazanılan mikro faydalı genlerin korunması mümkün değildir. Üstelik korunması mümkün olmayan genlerin oluşması da ayrı bir sorundur. Bütün bunlar mutasyonların tesadüfi ve doğal seleksiyon ile determinist süreçleri varsaydığımızda karşımıza çıkan sorunlardır. Tüm bunlara alternatif olarak evrimin gayeci ve tasarımın kuralı olduğu yönünde görüşler de vardır.

Evrim Teorisi’nin yaratılışla uyuştuğu fikrini bazı Protestan ruhban okulları, Papa John Paul II ve son Papa XVI. Benedict gibi Katolik liderler dile getirmiştir(Scott, 118). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, Süleyman Ateş, Ömer Nasuhi Bilmen gibi müfessirler; Muhammed İkbal gibi İslam alimleri Evrim Teorisi’nin İslam ile uyuşabileceğini dile getirmektedir(Bayrakdar, 20). Mehmet Bayrakdar’a göre Evrim Teorisi İslam tarihi boyunca birçok alim tarafından dile getirilmiştir ve o kadar ki Darwin düşünce tarihi boyunca devrim yaratan ilk evrimci değil, ancak son evrimcidir. Ona göre birçok yeni keşfin tutunabilmesi için mevcut paradigma ve zihniyetin bunu kaldırabilmesi gerekir. İbnu’n Nefs, 17. yüzyılda William Harvey’in keşfettiği “küçük kan dolaşımı”nı bulmuş olmasına rağmen çağın İbn-i Sina ve Galenos’a dayanan “kanın karışmadığı kuralı” bunun kabulünü engellemiştir. Galileo’nun da fikirlerinin doğru olmasına rağmen Aristo’nun etkisindeki Kilise baskısı onu durdurmuştur. Bu yüzden Bayrakdar evrim düşüncesinin Darwin’in zamanında uygun ortam bulduğunu, bu yüzden İslam alimlerinin söylediklerinin hissedilmediğini düşünmektedir. Darwin evrimciliğinin yeniymişçesine kabul edilmesinin sebebi o zamanki dünya görüşünün bu türden fikirleri kabul edecek ve tartışacak kadar değişmiş olmasıdır(Bayrakdar, 118).

Bayrakdar, Nazzam(775-845), Cahız(776-869) gibi Mutezile mezhebinin önde gelen İslam alimlerinin evrimi öncelediğini iddia eder. Cahız’ın hayvanlar üzerine yazdığı kitabında(Kitab-ül Hayevan) güçlü olanların zayıfları yiyeceğini söylemesini “doğal seleksiyon” olarak yorumlamaktadır(Bayrakdar, 57). Biruni’nin(973-1051) türlerin birbirinden bağımsız olarak yaratıldığını söylediğini belirtmesine rağmen, onu evrimci yaratılışçılığın zirvesinde görmektedir(Bakrakdar, 60-65). Taslaman da İhvan-i Safa’da Evrim Teorisi’ni aramanın hatalı olduğunu ve diğer İslam alimlerindeki evrimsel fikirlerin sadece bir “değişme” kavramını ifade ettiğini söyler(Taslaman, 36). Bayrakdar “evrim” kavramını biyoloji biliminde Batıda ortaya çıkan “bir türün başka bir türe doğal seleksiyon ve mutasyonlarla uzun zamanda dönüşümü” anlamında kullanmamakta ve “dönüşme” anlamının kolaylığı ile her türlü manevi, sosyal değişim beyanlarında bulunanları evrimci ilan etmektedir(Bayrakdar, 16-88). Buna rağmen alimler “tecdid(yenilenme), tekamül(olgunlaşma), istihale(hal değiştirme) gibi kelimeler kullanmıştır ki bu kelimeler bilimsel gelişmeler sürecinde oluşan ve mutabık olunan “terimsel” evrimi karşılayan kelimeler değildir. Özellikle alimlerin “bitki, hayvan, insan” varlıklarına bir üstünlük, aşağılık tavsif etmelerini bunların birbirinden geldiği şeklinde yorumlamış olmaktadır. Halbuki verdiği tüm alıntıların aktardığı bilgi insanın hayvandan, hayvanın bitkiden, bitkinin de cansızdan üstün olduğu minvalindedir.

Hayvanların kavgası ile birbirine göre üstün durumlarının tespit edilmesi meseleleri, geçmiş İslam alimlerince birbiriyle ilişkilendirilip sistematik bir evrimden ve tür değişiminden bahsedilmemiştir. Bu bakımdan Bayrakdar’ın günümüz Evrim Teorisi kavramlarının çok sonra bir literatür ile oluştuğunu göz ardı etmesi, alimlerin görüşlerini parça parça seçerek sonuçlara varması hatalıdır(Bayrakdar, 128-133).

Kuran ve Evrim Teorisi ilişkisi üzerine Bayrakdar “evrim Kuran’a aykırı değildir” tespitini yapmaktadır(Bayrakdar, 148). Kuran’da aşamalı bir yaratılıştan bahsetmesi(Nuh, 14); kuru bir çamurdan(Hicr, 28), sonra bir meniden(Fatır, 11), sonra bir kan pıhtısından, sonra çiğnemlik etten(Hacc, 5; Müminun, 14) yaratması Evrim Teorisi’ne işaret etmez. Çünkü bu türden bir aşamalı oluşun evrimi gerektirdiği söylenemez. Bunun evrim olmadan da aşamalı olacağı savunulabileceği için özellikle Evrim Teorisi’ne vurgu yapmadığı açıktır. Bu bakımdan bu evrime Kurani bir delil olamamaktadır. Nitekim bu aşamaları tekrarlayan Kuran ayetlerinin diğerlerinde(Mümin, 67) akabinde “sizi bebek olarak çıkarırız” denmesi bu aşamaları “anne karnı”na izafe ettirir. Çünkü Kuran ayetlerinde bu kitabın kendi ayetlerini açıklamış olduğu(Hud, 1) belirtilmekte ve bunun sebebi olarak da “başkasına kul olmamak” şartı ifade edilmektedir(Hud, 2). Yani Kuran ayetlerinin yorumlanması diğer ayetlere göre olmak zorundadır, çünkü ayetleri ayetler açıklamaktadır(Hud, 1-2). Kuran’ın ayetlerinin ancak diğer ayetlerle açıklanabileceği “muhkem ve müteşabih” olarak sınıflanan(Ali imran, 7) iki tip ayetle olur. Bu itibarla aşamalı yaratılışın anne karnındaki süreçleri ifade ettiğini(Mümin, 67) söyleyebiliriz. Öte yandan İnsan suresi 1. ayette “insan anılan bir şey değilken üzerinden çok zaman geçti” ifadesinin evrimi düşündürdüğü savunulabilse de, insanın aşamalı olarak ve canlıların ayrı ayrı yaratılması durumlarında da geçerli olabilecek bir vaziyet olduğundan bu ayetin evrimi düşündürecek bir özel durumu yoktur. Çünkü bir ayetin evrimi desteklediğini söyleyebilmemiz için onun başka bir ihtimali düşündürtmeyecek bir şekilde sadece tezi desteklemesi gerekir. Bu ise buradaki mezkur ayetlerden çıkarılamamaktadır.

Evrimsel bir sürecin yaratılışta bir araç olarak kullanıldığı tezinin kalbinde ilk insan olan Adem’in bir primattan türemiş olması yatmaktadır. Bayrakdar bunun Kuran’daki izini aramakta ve “adem” kelimesinin kökeninin Süryanice olduğununu ve “toprak” anlamına geldiğini tespit etmektedir(Bayrakdar, 147). Adem kelimesinin özel isim veya cins isim olması bu hususta önem kazanmaktadır, zira ilk insanın Adem olup olmadığını burada aydınlatıcı olacaktır. Bayraktar Adem isminin “nefs vahide” olarak tanımlamasından(Nisa, 1; Enam, 98; Araf, 189; Zümer, 6) bunun özel isim olduğunu; ilk insan olarak da “Adem” kelimesi olmaksızın olan kullanımlara işaret ederek de bu kelimenin bir de cins isim anlamı olacağını söylemektedir. Halbuki onun cins isim olarak kullanıldığına dair verdiği ayetlerde “Adem” kelimesi geçmemektedir. İnsan, beşer, halife kelimelerini Adem’e nispet eden ayetler olsa da bunların tüm insanlığı kasteden bir vasıf olmasından yola çıkarak “Adem” kelimesine cins isim demek fikrimizce hatalıdır. Çünkü insanın her insanlık özelliği Adem için de geçerli olduğundan bunun ilk insana tavsifinde bir mahzur olmaz. Bu sebeple Adem kelimesi “sadece özel isim” olmalıdır.

Adem kelimesinin özel isim olması kadar önemli olan bir nokta “Adem”in ilk olarak bir primatın yavrusu olduğu mu, yoksa toprağın uzun süre şekillenmesi ve dönüşmesi ile anne karnındaki sürecin dışarıda olan hali olarak mı doğduğu meselesidir. Evrimci yaratılışçı görüşün savunduğu tez, Adem’in bir primattan sonra gelen ve ilahi müdahale ile değişen ilk insan olduğu minvalindedir. Yani ilk insan da evrimin bir parçasıdır. Kuran’da Adem ve İsa peygamberlerin birbirine benzedikleri ifade edilmektedir(Ali imran, 59). Ayetin devamında “topraktan yarattı” denmekte ve bu benzerliğin “yaratılış şekli”ne atfen vurgulandığı görülmektedir. Burada merkezdeki nesne “İsa”dır ve Adem’e benzediği söylenmektedir. Yani Adem’e yaratılış şekli bakımından benzediği söylenmiş olunur. Yani Adem’in bir özelliği İsa’da da vardır, tam tersi olan İsa’nın bir özelliği Adem’de de vardır denilemez. Adem bir primatın çocuğu olsaydı cinsel ilişki sonrası dünyaya bir annenin karnında gelmiş olacaktı ve İsa ile yaratılma bakımından herhangi bir insandan farklı olarak bir benzeyen yeri olmayacaktı. Yani buradaki özel bir benzetme “cinsellik olmaksızın oluşma” olmak zorundadır. Bunu biraz daha detaylı analiz edelim:

1. Adem’in insanlardan bir farkı olmalıdır.

2. İsa’nın insanlardan bir farkı olmalıdır.

3. Adem ve İsa birbirine bu fark ile benzemelidir.

Bu 3 şart sağlanmazsa İsa her insana, Adem de her insana benzeyecektir. Bu benzetme(Ali imran, 59) de anlamsızlaşacaktır. İsa’nın cinsel ilişki olmaksızın meydana geldiği(Meryem, 20-21), anne karnından doğduğu(Meryem, 23) ayetlerde belirlidir. İsa’nın insanlardan farkı ise “cinsel ilişkisiz” doğmasıdır ve başka bir fark görünmemektedir. Bu açıdan Adem’in de bir primatın çocuğu olarak doğmadığı, cinsel ilişkisiz bir yaratılış ile vücuda geldiği sonucunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Adem bir doğum ile oluşsa idi, onun İsa’ya benzeyen bir yönü kalmayacak ve her insan gibi bir anne ve babadan gelmiş olacaktı. Halbuki toprağın kimyasal değişimi ile, müdahaleler altında anne karnındaki gibi bir sürecin herhangi uygunlaştırılmış mekanda gerçekleşmesi ile “cinselliksiz” doğması bu ayetlerin kapsamına uygundur. Bu netice bize evrim ile yaratılış ve evrimsiz yaratılış arasında bir seçim yapabilme şansı doğuracağı için Taslaman’ın “teolojik agnostisizm” adını verdiği “bilemeyiz” görüşüne gerek yoktur. Öte yandan evrimci yaratılışçı İslam anlayışını savunabilmek için türlerin insana kadar evrimleştiğini söylemek gerekecektir. Çünkü insanın en güzel şekilde yaratıldığı(Tur, 4) “ahsani takvim” ifadesi ile belirtilmiştir. Buna göre yaratılışta insana kadar evrimleşme olacak, daha sonra bu değişimin durması gerekecektir. Öte yandan ayetlerde yaratılışın(Rum, 30) değişmeyeceği “Allah’ın fıtratına(yaratışına) bak, Allah’ın yaratışında(halkillah) bir değişme olmaz” gibi bir net ifade vardır. Yaratılışın kuralı olan “fıtrat”ın değişmeyeceği ayetlerde geçmektedir, bu da evrimci yaratılışçı İslam anlayışının bir başka çözümü görülmeyen sorunudur. Çünkü yaratılış kuralı bir evrimsel süreç ise insan hala evrimleşmektedir anlamına gelir. Bu da henüz gelecekteki insana göre tüm değerlerimizi göreli kılar.

Nuh kavminden sonra(Araf, 69) yaratılışta sağlamlaşma olduğunu söyleyen ayet ise pek çok derecelerde yorumlanabilir, ancak Kuran başkasının kendisini fikrine göre yorumlamasını “başkasına kulluk olmak” olarak tanımlamaktadır(Hud, 1-2). Bu ayetin “tür değişimi”ni gösterdiğine işaret eden hiçbir delil yoktur, elde olan tek şey insanların mahiyeti bilinemeyen bir şekilde daha iyi hale geldiğinin belirtilmesidir. Burada bir “yaratılışta değişiklik” değil, aynı yaratılış kuralları ile farklı bir gelişmişlik seviyesinden bahsedilebilir. Tur suresinde “en güzel şekilde” yaratılış da bir “şekil” ve “mahiyet” ifade ederken, Araf suresindeki “gelişmişlik” bir “derece” veya “avantaj” ifade etse gerektir. Çünkü şekil olarak en güzel olan insana sadece avantajlar veya aynı şeklin derecesi arttırılarak ekleme yapılabilir. Bunların farklı da olabileceği muhtemel olsa da esasen vurgulamak istediğimiz sonucu değiştirmemektedir ki evrimci yaratılış teorisi Kuran açısından savunulamamaktadır.

Kaynaklar:

1. Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları 2012, Çeviren: Tunç Tuncay Bilgin.

2. Eugenie C. Scott, Evrim Mi Yaratılışçılık Mı?, Evrensel Basım Yayın 2012, Çeviren: Levent Can Yılmaz.

3. Caner Taslaman, Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi 2012.

4. Bilim ve Gelecek Dergisi, Kasım 2012, Sayı: 105.

5. Richard Dawkins, Ataların Hikayesi: Yaşamın Kökenine Yolculuk, Hil Yayınları 2008, Çeviren: Ahmet Fethi.

6. Karen McGhee ve George McKay, National Geographic Hayvanlar Ansiplopedisi.

7. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kitabiyat Yayınları 2001.

8. Kuran-ı Kerim.

Hayatımız olasılıklar üzerine düşünme ile geçmektedir. Her insan 3 saniye sonra kafasına bir saksının düşmeyeceğine, yıldırım düşerken canlı şekilde güvenli sahaya gitmeyi başarabileceğine, domates doğrar iken elini kanlar içinde bırakmayacağına belli olasılıkları insiyaki olarak hissederek göz önünde bulundurup inanır. Hayatı da bu küçük haller manzumesidir. Her detayda bu küçük hesaplar vardır.

Sağduyu, mantık, gerçek insanın hayatına olasılıklarla girer. Doğru, yanlışın değiline dair olasılıkların gözden geçirilmesi ile bulunan bir objedir. İnsanların hepsinde bu hususiyetin olması, birbiri ile aynı his ve mantığı paylaşmaları, mantığın objektif bir ontolojiye sahip olduğunu gösterdiği kanaatindeyiz. Buna mukabil sofistlerden bazı filozoflar varlığı da sorgulamıştır. Descartes “düşünüyorum o halde varım” diyerek varlığın bedahet olduğunu vurgular. Fikrimizce insan sayduyusu da kendisinin var olduğunu, doğruyu, iyiyi “kendinden anlayan” bir özelliğe sahiptir. Buna yalan ve yanlış bilgi bulaştırılmadığı sürece insan gerçeği saf olarak anlar.

Mesela kırk iki tane kumar masası düşünelim. Burada kırk iki tane çift zar bulunsun. Her birine de bir görevli tayin edelim. Bunlar aynı anda çift zarları atsınlar. Gözlemsel, deneysel, tecrübi bilgilerimiz bize söyler ki hepsinin birden “düşeş” gelme olasılığı sıfıra yakındır. Bunun gerçekleşmesi değil, yaklaşılması bile zarların eriyip yok olacağı kadar deneme gerektirir. Hatta bu imkansızdır. Bunun imkansız olduğunu basit ve günlük hayatta olduğu için çok kolay anlayabiliriz.

Peki “düşeş” gelme olasılığı 42 masada da neden bu kadar zordur? Bunu alternatiflerin çokluğunu düşünerek anlıyoruz. Yani 1 de 5 de gelebilecek iken, 6 nın gelmesi zaten zordur. Buna ek olarak ikinci zarın da aynı gelmesi çok zordur. Bunlar zor iken diğer masalarda da aynı anda olması bu olasılığı katlar. Bununla birlikte bu hadiselerin eşzamanda olması da ihtimale imkansız dememiz için yeterlidir. Pratik açıdan matematikte “10 üzeri 50de 1” olasılığa tekabül eden bir ihtimal imkansız kabul edilmiştir.

Bununla birlikte canlı sistemlerin kendi kendilerine vücut yapılarını düzelttiklerini gözlemliyoruz. Bunlar tesadüfen denemeyecek kadar büyük bir düzen ile “entropinin tersine” çalışmaktadır. Buna “canlı” dememizin sebebi de entropiye karşı gelmesidir. Evrendeki düzensizlik entropi olarak bilinir. Mütemadiyen artar. Hiçbir zaman azalmaz. Canlı sistemlerde lokal bir azalma için bile evrenin başka yerlerinde bundan daha çok bozulma gerçekleşeceği için “total entropi” her zaman artmaktadır. Yani insan teknoloji ile düzen inşa ederken bir yandan güneşi harcamakta, bir yandan doğayı kirletmektedir. Totalde bozulmaya giden bir süreç vardır. Kısacası insanın -misalen- yarasının iyileşmesi sürecinde canlı vücudunda en mükemmel sürecin elinden geleni yapması ve sırasını bilmesi de tesadüfe bırakıldığında imkansızdır. Bunu yapanın genler olduğunu biliyoruz. Genler, proteinler, hücresel mekanizma bu sürece programlanmıştır.

Bu iki misal birleştirilince şu sonuca ulaşabiliriz. Canlı sistemlerin yara iyileştirme ve milyonlarca diğer prosesleri gerçekleşirken çok “olmaz” şey olduğu yani bütün masalardaki zarların düşeş geldiği hadisesi olduğu için buna bir fail tayin ediyoruz. Bir başka deyişle “masalarda rasgele atımlar değil, özel olarak 6 gelecek şekilde ayarlandığını” düşünüyoruz. Nasıl ki zarların bu yüksek ihtimaller içerisinde hepsinin de birden düşeşi bulmasına imkan veremezsek ve böyle bir durumda “hile veya özellikle 6 getirme” durumlarının varlığından emin oluyorsak canlı sistemlerinin mekanik süreçlerinin de failinin varlığından emin oluyoruz. Yani dokulardaki hücresel iyileşmeyi bir kurulu mekanizmaya bağlıyoruz.

Misali bir adım daha ileri taşıyacak olursak, gitmemiz gereken yer canlılığın başlangıcıdır. Buna dair tezler ve antitezlerin tamamı bir “başlangıcın varlığı”ndan bahseder. Yok iken var olan bir mekanizmadan bahsediyorsak buna bir fail gerekir. Mümkün olan her şey bir sebebe bağlıdır. Canlılar yok iken nasıl canlı olabildiler?

Canlıların tek tek yaratıldığını ve bir ilah tarafından tasarlandığını düşünebiliriz. Buna ters görüş ise “kendiliğinden” bunun oluştuğunu söyleyen “materyalist evrim” görüşüdür. Evrim görüşünün tüm canlıları ortak bir atadan geliyor göstermesinin sebebi, “tek tek ortaya çıkma” durumundaki olasılık imkansızlığının bariz olmasıdır. Canlı bir kez oluştuktan sonra nasıl olsa bölünür ve diğer canlıların açıklaması bu ilk canlı olabilir. Yani ilk canlıyı öyle ya da böyle evrim ile açıklayabilirsek diğer canlılardaki bütün mekanizmaların faili olarak “ilah” kavramından kurtulur yerine “tek hücre” diyebiliriz. Bu düşünce şekli evrimin ana hattını oluşturmuştur. Ancak tek bir hücreyi açıklamak da esasen olasılık sınırlarını tüm canlıların tek tek kendi kendine oluşması gibi absürd durumdan farklı kılamamaktadır.

Esasen tek tek canlılar kendiliğinden oluştu dendiğinde bunun her masada düşeş gelmesinden bile daha zor olduğunu gören evrimciler, tüm zarları tek masaya almışlardır. Ancak “ortak ata” denilen canlının da aslında oluşması o kadar kolay değildir. Her bir proteinin bile oluşması çok büyük girift mekanizmalar gerektirmektedir. Yani aslında evrimciler ilk canlılığın başlangıcının mümkün mertebe basitleştirilmesi için gayret etmişlerdir.

Hücrenin ilk bölünen genetik sistemi için protein, transkripsiyon faktörleri, enzimler, diğer faktörler, su, uygun ısı ve malzeme(aminoasitler, organik bazlar) gereklidir. Proteinin oluşması için genetik sistem, genetik sistem için de protein ordusu gereklidir. Dolayısıyla ilk adım diye bir şey aslında yoktur. Çünkü ihtimalleri yırtan, zarları düşeş yapan bir olasılık gerçek olsa bile bir dna molekülünün oluşması da hücreyi tatmim ve tatmin etmez. Hücrenin bilinen en basit formları bile 1500 civarında protein içerir. Bir E.coli bakterisinin parçalarını ayırıp beklesek ve normal, müsait şartları temin etsek hiçbir zaman hücresel bir mekanizmanın oluşamayacağı açıktır. Çünkü proteinler çok küçük detaylar ile işlevsel olabilir. Aminoasitlerin diziliminin doğru olması, sayısı ve çeşitlerinin tutturulması, daha sonra sekonder yapısının yani muhtelif bağ yapılarının gerçekleşmesi ve finalde tersiyer yani 3 boyutlu yapısının sağlanması için çok uzun hücresel süreçler gerekmektedir. Şaperon proteinleri bunu temin etmekte iken proteinin kendi başına bunu başarması imkansız gibidir. Binaenaleyh, proteinin kuarterner(dördüncül) yapısı da oluşmakta, bunu yapmak için de “örnek proteine” ihtiyaç duymaktadır.

Bütün bu vaziyetlerin ortaya çıkardığı netice, canlıların teker teker oluşmasının kendiliğinden olmasındaki ortak kanaat olan “açık imkansızlık” aynı şekilde tek bir canlının oluşumunda da vardır. Yani tüm zarları tek masaya alsak ve diğer zarları, önceki zarların 6 gelmesi olasılıklarını “bağımlı” hale getirsek bile yine de ortadaki “şans” faktörü çok düşüktür. Bunu bir misal ile daha muşahhas ve somut hale getirebiliriz. Mesela tüm canlıları bir “domino taşı”na benzetelim. Eğer ki bu taşlar birbirinden ayrı ve karışık diziliyse bunların devrilmesi(canlıların yaşaması=domino devrilmesi) teker teker olacaktır. Teker teker düşüp hepsi devrildiğine göre bizim burada yapacağımız yorum “bir güç tarafından müdahale ile” bunların tamamının devrilmesinin gerçekleşmesi minvalinde olacaktır.

Evrimciler ise “domino taşları”nı sırayla dizmekte ve müdahale gücünü mümkün mertebe azaltmak ve reddetmek istemektedirler. Bu sayede tek bir dokunuş ile bir domino devrilince(ilk canlının oluşması) diğer bütün taşlar da devrilecektir(canlıların tamamının oluşması). Yani tüm dominoların tek tek aynı anda devrilmesinden bir kasıt sonucu çıkarmak kaçınılmaz olacağı için, bu dominolar birbirini devirecek şekilde dizilmelidir. Bu sayede açıklamak zorunda kalacağımız tek olgu, “ilk dominonun nasıl devrildiği” yani ilk canlının nasıl oluştuğu olacaktır. Halbuki bir proteinin yapısının bile insan becerisinin üstündeki karmaşıklığı sebebiyle tek bir hücre dahi randomize, tesadüfi mekanizmalarla açıklanamamaktadır. Bunu fark eden evrimcilerin büyük bir kesimi “ilk canlının oluşması evrimin konusu değildir” demektedir. Belki bu makalenin kalbi, işte tam bu sözdür.

Bütün canlı sistemlerdeki tasarımı es geçebilmek için bir ortak faktöre bağlamak maksadıyla hasıl olan evrim teorisi şimdi de “ilk domino bizi ilgilendirmez” diyerek problemini bir kutuya hapsedip kutuyu çöpe atmaktadır. Buradaki demagojinin anlaşılması ve üzerine düşünülmesi gerçekten çok mühimdir. Zaten materyalist evrim teorisi bir tasarımı kabul etmemek için tüm canlıların tek tek oluşmasının imkansızlığını düşünmüştür. Tasarımı kabul etmemek için canlıların oluşumunu “tek bir tetiğe” indirgeyerek açıklamaya başlamış ve sorunun çözülmediği bir yerde, yani ilk olan canlının nasıl oluştuğunu mutasyonlar ve tesadüfi süreçlerle açıklamadan adeta kaçmaktadır.

Richard Dawkins gibi ateist evrimciler bile canlılığın uzayda gelişmiş büyük bir medeniyet tohumları olduğunu söyleyebilmiştir. Bunu söylemesinin sebebi çok önemlidir. Bunu dünyadaki “kendiliğinden oluş” tezini yetersiz bulması ona “moleküler düzeydeki akıllı yaratıcının imzası”nın bulunabileceğini düşündürmüş ve söyletmiştir. Svante Arrhenius ve Francis Crick gibi nobel ödülü kazanmış iki bilim adamı da “panspermia” yani uzaydan gelen canlı tohumu görüşünü savunmuştur. Düşünülmesi gereken şey ilk canlı sistemin nasıl bir mekanizma ile var olduğudur. Bunun nereden geldiği, uzaylılarca getirildiği gibi görüşler bunu izah etmez. Uzaylıların nasıl evrimleştiği, onların nasıl var oldukları sorusu da ardından gelecektir. Mühim olan moleküler karmaşıklığın bir tasarımı gösterip göstermediğini anlamaktır. Bizzat ateist bilim adamları bunun bir tasarımı gösterdiğini adeta itiraf etmişler, fakat bunu “uzaylılar” gibi bir faile atfen söylemişlerdir. Halbuki daha önceden ateistler “tasarımın mantıksız olduğunu” söylüyorlardı. Şimdi ise mantıklı olduğunu fakat “uzaylılar tarafından” tasarılı olduğunu söylüyorlar. Buradaki fikir değişimine özellikle vurgu yapmak istiyoruz.

Tüm evrim sistemleri bütün tartışma konularını ilk hücreye çekmiş, daha sonra da “ilk hücre evrimin konusu değil” diyerek aslında büyük bir hileye malzeme olmuştur. Halbuki sorun tüm dominoları paralel dizmekle de çözülmez. Çünkü her bir dominonun devrilmesi aslında çok büyük zahmet gerektirmektedir. Bunun manası evrim mekanizmaları ilk hücreyi bugüne getirebilseydi bile ilk hücrenin tesadüfen oluşmasında çok ciddi problemler vardır.

Doğal seleksiyon, canlıların çevre şartlarına ve rekabet ortamına daha dayanıklı, avantajlı ve güçlü olan kısmının varlığını sürdürmesi ve mağlup ettiği diğer canlıları yok olmaya mahkum etmesidir. Yani canlılar aynı gıda, barınma ve ikamet etme ortamında yaşayıp da aynı anda hepsine yetecek imkanlara sahip değilse, buna binaen güçlü olan bunları ele geçirirse yaşar. Güçsüz olan da zaman içinde yok olur. Bu doğal bir elenme(seleksiyon) mekanizmasıdır. Bu mekanizma ile mevcut türler arasında geleceğe sadece mücadelede başarılı olanlar kalacaktır.

Doğal seçilme sürecinde canlılar çevreye ve şartlara uyum sağlayarak “adaptasyon” sağladıkları ölçüde avantaj kazanma şanslarını arttırırlar. Uyum mekanizması sağlayamayanlar yok olur, bununla birlikte yok olan canlı türlerinin genetik havuzdaki frekansı da azalır. Yani genler zaman içinde iyi adapte olanın lehine değişecektir. Charles Darwin doğal seleksiyonun işlemesi için “varyasyon”un olması gerektiğini öne sürmüştür. Darwin’e göre canlıların varyasyonlara ayrılması genetik yolu ile, elenmesi de doğal seleksiyon ile gerçekleşir. Yani çeşitlilik gösteren canlılar bu mekanizma ile kötüleri eler ve canlılık sürekli daha gelişmiş hale geçer.

Mendel genetiği, populasyon genetiği ve yeni gelişmeler ile Darwin’in evrim teorisi “Neo-Darwinizm” olarak revize edilmiştir. Doğal seleksiyon ile mikromutasyon birleştirilerek canlılığın gelişimi açıklanmaya çalışılmıştır. Richard Dawkins, Stephan Jay Gould gibi ünlü evrimciler de “Neo-Darwinizm” terimini eserlerinde kullanmışlardır. Bu teoriye göre temel olarak canlıların genetiklerinde muhtelif faktörlerin tesiriyle mikro düzeyde mutasyonlar gerçekleşir ve bu sayede genler canlıları değiştirir. Zaman içinde canlılar doğal seleksiyon ile seçilerek nesilden nesile farklı türlere evrilir. Her neslin üyeleri farklı canlıları oluşturmuş ve tüm canlılık ortak tek hücreli atalarından evrilmiştir. Bir başka ifadeyle bir canlı mütemadiyen genetik yapısında gerçekleşen mutasyonlarla yapısal olarak değişir, bunu gelecek nesillere de aktarır, bu mutasyon süreci sürekli olduğu için zaman içinde çok uzun vetirede yapısal değişiklikler husule gelir. Tek bir hücrenin oluşmasından insanın yapısına kadar evrimin iddiasına göre bütün değişim ve evrilme mekanizması bu şekilde işlemiştir.

Dikkat edilmesi en zaruri ve mühim nokta, evrim teorisi mekanizmalarına göre bir türün diğer bir türe değişimi aşamasıdır. Zira evrimin en ayırt edici özelliği karşıt tezlerinden ayrıldığı nokta “türleşme”yi savunmasıdır. Bu bakımdan türleşmenin nasıl tasvir edildiği bu teori üzerindeki tartışmaların en önemli parçası sayılır. Bir canlının daha kompleks özelliklere sahip olabilmesi, küçük bir organ sisteminin oluşması bu şekilde izah edilebilir mi? Neticede “doğal seleksiyon” bir eleme mekanizmasıdır. Doğal seleksiyon sadece mevcut türler arasında bir eleme yapar. Yeni bir tür oluşturmaz. Hal-i hazırda zaten oluşmuş olan türlerin sayısını azaltıcı bir mekanizmadır. Aslında doğal seleksiyonu ortaya atmakla, evrim teorisi açısından çok da fazla bir şey söylenmiş olmaz. Doğal seleksiyon mekanizması evrim teorisinde olduğu gibi, evrimin karşıt tezi olarak ileri sürülebilecek herhangi bir tez için de kullanılabilir. Güçlü olanın tabiyatta daha mukavemetli olacağını herkes söyler. Bu yüzden evrim teorisinin can alıcı mekanizması “mutasyonların mekanizması”dır. Elenecek canlıları oluşturan mutasyonlar olmalıdır.

Canlı üzerinde daha gelişmiş bir yapıya geçiş mutasyonların canlının nesillerine bir ek hususiyet kazandıracak şekilde gerçekleşmesini gerektirir. Yani öyle bir mutasyon olmalıdır ki canlıya bir avantaj sağlayacak ilave bir organ, doku, yapı kazandırsın. Genetik bilgide bir artış bunu sağlamalıdır. Bu mutasyonların ortada bir organ yok iken bir sistemi, mantığı, düzeni, çalışan ve tasarruf eden bugün bilinen doku sistemlerini oluşturması için bu sistemlerin çalışmasını sağlayan genleri tutturması gerekir. Bugün İnsan Genom Projesi ile insanın tahminen 22.000 gene sahip olduğu tespit edilmiştir. 1990’da başlayıp 2003’te sonlandırılan ve Francis Collins’in liderliğini yaptığı bu projede insanın gen haritası çıkarılmıştır. Bu kadar genin her birisi ayrı protein yapmakla görevli iken, bazen genler arası kombinasyonlarla da işlevsellik için birtakım işlemlerden geçmekte ve hücre içinde çok karmaşık mekanizmalar ile işlenmektedir. Yani bir canlının vücudundaki organın, yapının oluşması için son derece hassas olan bu genetik bankada ciddi değişikliklerin olması gerekir. Bununla birlikte genetik hastalıklar hakkındaki bilgilerimiz bize ufak bir gen birimindeki değişim, hata, mutasyonların bile insanın, canlıların sistemlerini çökertebilecek sonuçlara sebebiyet verebileceğini söylemektedir. Yani gen denilen şey çok hassas olabilmekte, dengenin korunması için koruma mekanizmaları da gerekmektedir. Nitekim bugün bilinen ve biyoloji kitaplarında okutulan mutasyonlara ve muhtemel hatalara karşı hücre içerisinde tedbir olarak birçok mekanizma mevcuttur. Hücrelerimizdeki hatalar hücrenin iç memurlarınca düzeltilmektedir. Bu bilgiler bize son derece hassas bir sistemin kurulu olduğunu gösterir.

Hassas sistemin kurulu kalması bile, insanın düşünebileceğinden daha karmaşık bir tedbir sistemi, mekanizma ve hücreiçi ekip çalışması gerektirir iken bunun geliştirilmesi daha karmaşık bir durumdur. Mutasyonların rasgele olması genlerdeki düzeni bozar. Buna dair radyasyon, virüsler, yüksek ısılar, hücreiçi sekteler mutasyon oluşturan faktörler olarak bilinirken sebebiyet verdiği vaziyet şimdiye kadarki gözlemlenen veriler üzere hastalıklardır. Tekgen(mendeliyan) ve çokgenli mutasyon hastalıkları bu gruptadır ve üzerinde çok çalışılmıştır. Mutasyonların sürekli zararlı ve bozucu olarak gözlemlenmiş olması yeni bir özelliğin veya daha gelişmiş bir yapının nasıl tutturulduğuna dair zihinlere bir soru işareti bırakmıştır. Mutasyonlar üzerinde çalışmalar ve deneysel veriler elde etmek için bazı “model organizmalar” kullanılmıştır. Hızlı üretilme, genetik manipülasyonun kolay olması E. Coli, Drosophila gibi canlıların bu deneylerde kullanılabileceğini düşündürmüştür. 1910 yılında “Drosophila melanogaster” üzerinde çalışmalar yapıldı ve yeni bir tür geliştirilemedi. Mutasyonların büyük ölçüde kayba uğrattığı, kalanının ise etkisiz olduğu anlaşıldı. Hugo De Vries bu çalışmadan sonra yeni bir tür oluşacağını iddia etmişti. Bazı evrimciler Drosophila’da fazladan kanat, göz rengi değişimi gibi farklılıkları yararlı mutasyon olarak anlama meylinde olsalar da ne fazla kanatların çalıştırıcı kasları olup avantaj sağlaması -aksine yük olur- ne de göz rengi değişiminin getirdiği herhangi bir avantaj durumu vardır. Üstelik herhangi bir türleşme de gözlenmemiş, değişen canlılar yine çiftleşebildikleri için aynı tür içerisinde kalmıştır.

Netice itibariyle herhangi bir yararlı mutasyon örneği gözlemsel ve deneysel bir veriyle desteklenememiştir. Kaldı ki tek bir yararlı mutasyon bulunması dahi bir delile çok kala ufak bir işaret bile olmayacaktı. Zira mutasyonların zararlı etkisine nazaran çok düşük ihtimalde gözlemleneceği şimdiki tüm deneysel verilerimize göre kesindir. Rasgele mutasyonların olacağını ünlü ateist evrimci Richard Dawkins Kör Saatçi kitabında “kör tesadüfler” ile ifade eder. Kısacası beklediğimiz şey canlıların evrimleşmesi sürecinde “kör tesadüflerin” sonucu nesillere aktarılacak “üreme hücrelerinde olmak şartıyla” öyle mutasyonlar olacaktır ki tüm toplamdaki nesiller arasında en az bir tanesi daha gelişkin bir hale gelecektir. Diğer canlılar arasından doğal seleksiyon ile elemeden kurtulacaktır. Burada çok dikkat edilmesi gereken şey “muhakkak bir daha gelişmiş canlının tutturulması” şartıdır. Bu ise organların, sistem mekanizmalarının daha gelişmişinin genler tarafından nasıl bilindiği, bilinmiyorsa bu kadar zor bir ihtimalin “üstelik üreme hücrelerinde” nasıl zaman, canlı sayısı kısıtlılığına rağmen nasıl tuttuğu gibi muammalara gark olmaktadır.

Canlıların bütün özellikleri birbirine göre avantaj sağlaması sebebine oturtulacaksa pek çok detayın nasıl oluştuğu sorunları ortaya çıkacaktır. Misalen insanın diline bir havada yüzen pamuk zerresi gelse, insan bunu büyük bir ayıklıkla fark eder ve dilinden alır. Bu kadar küçük hacimdeki bir maddenin bile vücuda girmesini engelleyen hassasiyetteki deri, mukoza yapısı nasıl oluşmuştur? Mutasyon ile denk gelse bile bu doğal seleksiyona nasıl sebep olacaktır? Çok büyük bir fark oluşturmayan canlı özellikleri diğer canlıların hayatını tehdit etmez. Bu hassasiyet gibi vücudun milyonlarca yerinde olan her bir özelleşmiş reseptör, almaç yapılarının oluşumu için çok karmaşık gen kombinasyonları çalışır. Bunlar nasıl olmuş da “kör tesadüf” ile tutturulabilmiştir?

Misalen bir erkeğin kadına baktığında hissettikleri ile bir kaplana baktığı zaman hissettikleri neden farklıdır? Bu mekanizma zihinsel ve sinirsel pek çok henüz aydınlatılmamış büyük bir karmaşıklığa sahiptir. Bu mekanizma sayesinde canlılar birbirine ilgi duyar ve üreme bu şekilde gerçekleşebilir. Bu doğal seleksiyonu da temin eder, çünkü bu mekanizması olmayan canlı üremez ve yok olur. Ancak bütün bu tartışılanlar ancak mekanizmanın teşekkül etmesinden sonrası için geçerlidir. Bu hissiyatı sağlayacak gen değişikliği nasıl olmuş ve ne şekilde tam da insanın bunu yapabileceği biçimde hale sokulabilmiştir? Kör tesadüfler bunun gibi binlerce, milyonlarca karmaşık mekanizmalara sahip, insanın da yaşaması için ve hatta tüm canlılarda çeşit çeşit yaşamaları için bulunan yapıların genetik aynasında nasıl düzenleyici rol oynayabilmiştir? Süre sonsuz da değildir, zira insanın da evrenin de bir sonu olduğunu ve başlangıcı olması gerektiğini fizik keşiflerinden biliyoruz.

Hayvanlar kendi çocuklarına şefkat göstermekte ve onları yememektedir. Bu doğal seleksiyon ile izah edilebilir. Yeseydi nesli yok olacaktı, yemeyenler kaldı. Bu doğru bir düşünce olmasına rağmen, “yavrusunu yememe” gibi bir anlayışın sağlayıcısı olan, bunun avantaj olacağını adeta bilircesine bunu inşa etmiş genleri o hale “kör mutasyon”lar nasıl getirebilmiştir? Bunu ve milyonlarca canlının avantajını sağlayacak mekanizmanın genetik boyutunu çok hassas şekilde belirli bir zamanda ayarlamak zorunda kalan “evrim teorisi” bunu izahta “matematiksel olasılık hesapları”nı alt üst etmektedir.

Görsel

Canlı sistemi içerisindeki “gayesellik(teleoloji)” argümanı olarak kullanılabilecek bir misal daha verelim. İnsanın vücudunun hemen her hücresinin beslenmesini damlarlarla taşınan kanın içindeki materyal sağlar. Bunların artık maddelerini ortamdan götüren damarlarına “ven”, besin getiren damarlara da arter denmektedir. Pek çok yerde bulunan bu damarlar içerisinde “yüzeye yakın -yüzeyel- ekstremite(kol-bacak) venleri”ne dikkat çekmek isteriz. Derinin altında bulunan ve bir bağ dokusu içerisine sarılı bulunan bu venler ve “derin venler” yani ekstremite içindeki venlere göre farklılıklar gösterir. Travmaya daha çok maruz kalabildikleri için yüzeyel venler daha kalın yapılıdırlar. Evrimsel açıdan düşünüldüğünde “travmaya açık olan venleri ince hayvanlar elenmiş” ve bu mekanizmayla venleri kalın olanlar kalmıştır denebilse de “ilk baştan bu venlerin kalın olanlarının da mevcut olması gerekmektedir”. Yani evrimin açıkladığı her basamakta muhakkak önceden hayat şartlarına direnecek bir sistemin olması mecburidir. Bu ise ihtimal açısından çok düşük olan mutasyon aracılı olarak anlaşıldığında “çok fazla döl oluşturup bunlar arasında doğa şartlarına direnecek özellikleri tutturabilme şansı”nın sağlanması gerektiği akla gelir. Yani evrim teorisinin iddiasına göre şimdiki canlıların kat be kat fazlasının elenmiş olması gerekir ki bu özellikler “güçlü” olanlara ait olabilsin. Bu kadar mutasyonlarla daha önceden olmayan mekanizmalar türetilebildiğine göre bunlardan çok daha fazla da hatalı organ ve hatalı yapılar türetilebilmelidir. Hatalıların sayısı gözlemlenen dirence uygun organlara sahip canlıların sayısından çok daha fazla olmalıdır. Tekrar vurgulamak gerekir ki bu kuşaklarca aktarılacak pozitif mutasyonların “üreme hücrelerindeki genlerde” olması icap etmektedir. Yine kol ve bacak yüzeyel venlerindeki kapakçıklar da kanın sadece tek yönlü olarak yukarıya akmasına yardımcı olurlar. Kapakçıkların genlerde bulunması için tek tek tüm mutasyon türlerinin denenmesi ve en son düzgün kapakların tutturulması gerekir. Buna binaen düzgün kapağı olmayanlar kanın yukarıya aktarılamadan beyin hipoksisinden öleceği açıktır. Sonuç olarak “hiç kapak oluşmayabilirdi, mutasyonlar bu sistemi kuramayabilirdi” fikrini de hesaba kattığımızda evrimsel “kör tesadüfi” mutasyon ve doğal seleksiyon mekanizmasının sadece damar inşasında bile çok büyük olasılık sorunlarıyla karşılaştığını görebiliriz. Bu kapakların, yüzeyel venlerin kalın olmasının, çevredeki koruyucu pek çok çeper yapısının tek tek denemeyle oluşmasına ve sadece damar oluşumuna ne evrenin tarihi süre olarak yeterlidir, ne de yeterli süre verilse bile sistemi bozduğumuzda tekrar baştan çalıştırabilecek ve tekrar deneme hakkı doğurabilecek bir imkana sahibiz.

Damar yapılarıyla ilgili kol ve bacak yüzeyel ven benzerliği de dikkate şayandır. Ayakta “vena saphena parva” denilen ven baldırın arkasından diz derin venine dökülür. Ön tarafta ise “vena saphena magna” denilen yüzeyel ven uyluk derin venine dökülür. Aynı zamanda diz derin veni de buraya dökülür. Bu sistemin aynısı kolda da vardır. Vena basilica denilen yüzeyel ven dirsek derin venine dökülür, vena cephalica da omuz derine venine dökülür. Yine dirsek de aynı yere gelir. Yani kol ve bacağın venöz dökülümü aynı mantığa binaen gerçekleşmektedir. Bu benzerlik bir simetri oluşturmaktadır, simetrinin sebebi sürekli denenen mutasyonların en sonunda bu şekli bulması ve diğer simetrik olmayanların yok olması mıdır? Bunun gerçekleşmesi için mutasyonların bu simetriyi sonsuz pek çok muhtemel sistem içinde bulabilmesi lazımdır. Üstelik bu gen değişikliğini “üreme hücrelerinde” gerçekleştirmesi lazımdır. Bunun için de ola ki bir hata olup canlılık yaşayabilme imkanlarını kaybederse geri dönüşü de olması gerekir. Halbuki böyle bir şans da yoktur.

Sadece damar yapılarında irdelediğimiz bu incelikler bile ihtimaller açısından çok büyük sorunlar oluşturur. Moleküler düzeydeki ince detaylı mekanizmalarla birlikte çok daha fazlası evrimsel “kör tesadüfçü” mekanizmanın imkansızlığını gösterdiği düşüncesindeyiz. Bu düşüncede olan pek çok bilim adamı vardır ki, bunlar evrimi bir ilah kontrolü altında düşünmüşlerdir. Charles Darwin’in kitabında yapay seleksiyonun failinin insan, doğal seleksiyonun ise yaratıcı olduğuna işaret ettiğini söyleyen yazarlar vardır. Aynı şekilde evrim fikrinin öncülerinden Wallace de yaratılış ile evrimi bir görmüştür. İnsan genom projesini idare eden Francis Collins de bu şekilde düşünmüştür. Bu bilim insanlarının görüşlerine katılmamakla beraber evrim teorisi açısından yaratılışçılığın düşünülmezse sorunlara yol açacağını göstermesi bakımından görüşlerini değerli buluyoruz. Sırf moleküler düzeydeki “insanın düşünebileceği ve yaptığı teknolojiden” daha karmaşık yapılar ateist bilim adamlarının da dikkatini çekmiştir.

Richard Dawkins bir röportajında dünyadaki canlıların moleküler düzeyine inildiğinde “üstün bir yaratıcının imzalarına” ulaşabileceğimizi söylemiştir. Yani canlılığın nasıl başladığı sorusuna uzayın bir bölgesinde yüksek düzeyde evrim geçirmiş bir ırkın insanların yaratıcısı olabileceğini söyleyerek cevap vermiştir. Burada dikkat edilmesi gereken şey Dawkins’in canlıların yapısındaki “gayecilik” ve “tasarım” fikirlerini mantıksız bulmamasıdır. Yani canlıların kendiliğinden doğal olarak oluşmasına karşı bir müdahaleyi savunan “tasarım” görüşünü temellendirmekte “uzaylı ırk” argümanını kullanmaktadır. Bunun düşünmesi için kendisini zorlayan şey canlılık sistemlerinin çok karmaşık ve tesadüf temellendirmesini alt üst eden büyük çapta bir organizasyon göstermiş olmasıdır. Bu bilgileri günümüz genetik, moleküler biyoloji ve mikroskopların gelişmesiyle elde edebilsek de Ernst Haeckel ile Julian Huxley gibi evrimciler “sodyum kloride eklenip tuz oluşturması gibi birkaç kimyasal hücreyi oluşturabilir” şeklinde beyanat vermişlerdir. DNA yapısının karmaşıklığını hakkıyla muhakeme edememiş olmalıdır ki, daha sonraki ateist bilim adamları da olasılıksal imkansızlığa işaret etmişlerdir.

DNA’nın moleküler temelini izah ederek 1953’te nobel ödülü alan Francis Crick de Richard Dawkins gibi canlılığın başlangıcını uzaylıların yaptığını söylemiştir. Life Itself adlı kitabında canlılığı “panspermia” görüşü çerçevesinde izah etmeye çalışmıştır. Yani uzaydan bir tohum dünyaya gelmiş ve canlılığı bu şekilde oluşturmuştur. Bu görüşün ilk temsilcilerinden nobel kimya ödüllü Svante Arrhenius’tur. Bu görüşlerin canlılığın kendiliğinden oluşma fikrinin sıkıntısından dolayı ortaya atıldığına dikkat çekmek isteriz. Kendiliğinden bir oluşumun mümkün ve muhtemel olduğuna bilim insanları ikna olmuş olsalardı, bu şekilde gözlemsel, deneysel, mantıksal bir yönü olmayan başka ihtimaller üzerine gitmezlerdi. Dawkins’ten önce de uzaylı fikirlerinin Crick, Arhenius gibi bilim adamlarını düşündürmesi esasen kendiliğinden oluşa bir fiili isyan olarak yorumlanmalıdır. Nitekim Türkiye’de de ünlü evrimcilerin önde gelenlerinden Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim adlı kitabında, “sitokrom-c proteinin diziliminin bile evrende bir defa oluşma olasılığının imkansız olduğunu” söylemiştir. Bunun bir müdahale ile “yani bir yaratıcı yardımıyla” gerçekleştiğini de iddia edebiliriz demiş ve “ancak bu bilimin konusu değildir, bu yüzden bunu kabul edemeyiz” şeklinde bir izah ile mecburen imkansız olasılıklara inanmamız gerektiğini dile getirmiştir.

Görüldüğü gibi bilim adamlarının birçoğu -ki bunların bir kısmı nobel ödülü alan kaşiflerdir- canlılığın kendiliğinden oluşması modeline alternatifler bulma arayışındadır. Dawkins’in ve sair evrimci ateist bilim adamlarının psikolojisi “doğayı doğanın dışına çıkmadan açıklamak” felsefesine sadık kalmalarının neticesi olarak bir tasarımı görebilseler de bunları ucu açık “uzaylılar” görüşüne dayandırarak yaratıcı ihtimalini savuşturmaktadır. Yani düşünmeye “yaratıcı zaten olmadığına göre…” şeklinde başlamaktadırlar. Fikrimizce bu düşünce bilimsel objektifliğe uymamaktadır. Bilim tüm ihtimallerle ilgilenmeli, her tür bilginin kullanılabilirliğini sorgulamalıdır. Tesadüfçü evrim fikrinin sadece verdiğimiz birkaç örnek ışığında bile büyük problemleri vardır. Bununla birlikte birçok örnek daha verilebilir. Netice itibariyle evrim teorisine delil olarak “doğal seleksiyon gösterilemez, mutasyon mekanizması da simetrik ve karmaşık sistemlerin oluşumunu açıklayamamaktadır” görüşündeyiz. Zira doğal seleksiyon evrime has bir mekanizma değildir.

Bir teorinin delilinin kendisini gerçekten desteklemiş olması için aynı anda “hem tezini doğrulaması, hem de karşıt tezini yalanlaması” gerekmektedir. Bu açıdan doğal seleksiyon iptal olmaktadır. Diğer mekanizmalar da anlatılan sebeplerden açmazları olan büyük sorunlar teşkil ederler.