Tag Archive: Fenomenoloji


Özgür İnsanın Tanrısı

Felsefe literatüründe Özgür İrade üzerine çok fazla tartışma yapılmıştır. Ancak çok fazla tartışmanın kaydedilmiş olması, bunun yüzyıllar alması insanları yanıltmamalıdır. Sanılmamalıdır ki, çok çetrefil sorunsallar varmış ki, koskoca filozoflar bu problemlerin çözümü üzerinde mutabık olamamışlar. Hayır. Baştan sona kadar, açık bir şekilde sade bir tezi savunanlar ile çeşitli sebeplerle ona anlamsızca karşı gelenler arasında olmuştur bu çatışma. Ben öyle görüyorum, öyle de olmasın. Fark da etmez. Çünkü bu sözlerimin meselenin çok basit ve sade olduğuna dair öne sürülmüş bir iddia kabul edilmesine de ses çıkarmam.

Daha evvelki Özgür İrade üzerine yazdıklarıma atıfta bulunacak olursam, İnsan’ın özgür olduğunu iddia etmiştim. İnsan özgürdür ve öyle özgürdür ki, özgürlüğün hapishanesinden çıkma ihtimali yoktur. İnsanın özgürlüğünü tartışmak için masaya koyamayız. Masa da özgürlüğün malıdır. Özgürlüğü bu şekilde teorik bir çıkmazlık olarak ele almak ve incelemek ve sonra böyle olduğunu göstermek mümkün. Bunu denemiştim. Ancak özgür müyüz, değil miyiz gibi sorulara cevaplar vererek meseleyi başka bir zeminde tartışmak da imkan dahilindeydi. İslami Fenomenoloji yazımda bir Tanrı tasarımı ile Özgür İrade’nin nasıl bir arada düşünüleceğinin küçük bir fotoğrafını çekmeye çalıştım. Çünkü, bu tarihi tartışmanın kuşku götürmez şekilde en mühim sebebi üretilmiş/yapay ve zorunlu olmayan varsayımlara dayanan bir Tanrı suretidir. Tanrı kavramını kusurlu bir şekilde oluşturmuş bir kültür, bu problemi çözemez. Zira bu problemi oluşturan da aslında kendisidir. Velhasıl-ı kelam, ana meselemiz Tanrı’yı -doğru anlamak da demeyeceğim, en azından- yanlış anlamamakta.

Bir görüş şudur: “Tanrı zamandan münezzehtir.” Bu tezin Kuran açısından hatalı olduğunu Fikir Değiştiren Tanrı adlı yazımda tartıştım. Hristiyan felsefeciler de kendi metinlerince Tanrı’nın zamandan münezzeh(timeless) olmasını erken devir kilise babalarının antik Yunan felsefesine aşırı güvenmelerinin bir sonucu olarak görmekte, ve aksine Tanrı’nın zamanda Sürekli(everlasting) olduğunu düşünmekteler(bkz. Nicholas Wolterstorff). Demek oluyor ki, Tanrı hakkında tamamen kuşkusuz kabul edilmiş önermeler, tamamen aslı olmayan ve iyice düşünülmemiş birtakım önkabullere dayanmakta.

Bu eski filozoflarımız yine çok yaygın olan “Tanrı kadir-i mutlaktır; Tanrı alim-i mutlaktır” gibi nereden çıktığı meçhul aforizmaları şüphe etmeden kullanmışlar. Oysa ki, bu cümleler çok önemli detaylar ve mahzurlar içermektedir. Bahsettiğim yazımda yine bu konuya giriş ile birlikte özellikle İslam açısından asılsız olduğunu göstermiştim. Mutlak kelimesi kendi başına çok fazla soruna yol açan bir kelimedir, buna dair Saldalyenin Felsefesi adlı yazımda da bir örnek tartışma yazmış idim. Çok kısaca belirtmem gerekirse, Tanrı’nın bilgisi sabit bir mutlaklık yapısında değildir. Tanrı mevcut olan her şeyi bilmektedir, ve her özgür insan her saniye yeni bilgiler/kararlar/seçimler üretmektedir. Bu vesileyle toplam yekün bilgisi sürekli olarak artmaktadır. Tanrı’nın bilgisi de sürekli olarak hacmen genişlemektedir. Yine Tanrı her şeyi bilmektedir, ancak insanların gelecekteki seçimleri henüz o bilgiye dahil olmadığından onları bilmesi gibi bir durum söz konusu olamaz.

Burada Tanrı’nın ne olduğunu öğretmek gibi küstah bir gaye yoktur. Burada hiç değilse, Tanrı’nın ne olmadığını söylemiş bulunuyoruz. Bu bir şey midir peki? Bu şöyle bir şeydir: Tanrı’nın ne olmadığını söylemiş ve ne olabileceğine dair alternatif birçok aday fikri açığa çıkarmış oluyoruz. Tanrı’nın mahiyeti konusu çok karmaşık olabilir. Ancak Tanrı’nın mevcudiyeti konusu çok sadedir. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir ki, şimdi bu konumuz değil.

Özgürlüğü anlamadıktan sonra bir dini metni baştan sona yanlış yorumlamak, bir çuval inciri berbat etmek mümkün. Birçok çelişki ve anlamsızlık birbirini izler. Hristiyan geleneğinin de etkisiyle insanlığın başlangıcı şöyle bilinir: Adem ve Havva gökte bir cennette mutlu bir hayat yaşamaktadır. Bir ağaçtan yemek dışında her şey serbesttir, yiyip günaha girerler ve dünyaya düşerler. İnsanlık da Havva’yı kandıran Şeytan/Yılan’dan dolayı başlamış olur. Bu hikaye Yahudilikten dinlersek gökte değil, dünyada bir bahçede başlar. İslam’da da Adem ve Havva gökte değildir. Yerde bir bahçededir. O bahçeden kovulurlar. Buradaki algı değişikliğine kesinlikle dikkat buyurulması gerekiyor. Hristiyan aklı olaya şöyle bakar: Göklerde Adem ve Havva kusursuz bir hayat yaşıyorlardı. Bu hayat sınırsızdı ve ölümsüzlerdi. Şeytan geldi, onları ölümlü olacakları bu gezegene mahkum etti. Biz bu hatadan dolayı varız. Yani Şeytan olmasa, biz de olmayacaktık. Şeytan neden vardır? Şeytanı da Allah yaratmış, onu kötü olsun ve Adem’i yoldan çıkarsın ve sonra insanlık başlasın diye yaratmış. Yani Hristiyan aklıyla baktığımızda olayın özü tamamen Tanrı’nın kurgusuna dayanmaktadır. Şimdi meseleye farklı bir yerden bakalım.

İslam’a göre Adem ve Havva gökte değildir. Yine herkes gibi dünyada bir bahçededir. Cennet de Arapça’da bağ-bahçe anlamına gelir zaten. Bu cennet yani bahçe, hiç de sonsuz ve sınırsız değildir. Adem ve Havva yine ölümlüdür. İnsanlığın başlaması için özel bir Şeytan siparişine gerek yok. Yine insanlık Adem ve Havva’nın çocuk yapmasına bağlı olarak genişleyecektir. Şeytan niye vardır? Allah Şeytan’ı neden yaratmıştır? Senaryo gereği görevini yapmak için mi? Böyle bir görevi yok. Çünkü Şeytan’ı Allah yaratmamıştır. Allah’ın yarattığı kişi İblis’tir. İblis bir cindir. Cinler de insanlar gibi özgür olan, iyi veya kötü olabilen yani seçebilen varlıklardır. Şeytan olmak İblis’in kendi seçimidir. Çünkü Allah’ın yolundan ayıran herkese Şeytan denir. İnsanlardan da Şeytan olabilir, cinlerden de. Yani bir sıfattır. Yani Allah İblis’i yaratmış, İblis de Şeytan’ı yaratmıştır. Kısacası ilk şeytan olmayı seçmiştir ve bu seçim bütünüyle özgür iradesine dayanmaktadır. Ortada ne bir senaryo, ne bir görev bildirimi vardır. İblis, Adem’in üstünlüğünü hazmedememiş ve kendi nefsini Allah’a tercih edecek kadar ileri gitmiş ve sonunda işi inada bindirip geri dönüşü olmayan bir yola girmiş. Adem’i de saptırınca bir bahçeden toplu halde kovulmuşlar. Olayın göklerden düşme, sonsuzluktan sonluluğa gelme gibi uzun boylu büyütülecek bir tarafı yok. Tamamen var olan mekandan çıkmak ve başka yere sürgün edilmek ve yine aynı şartlarda devam etmek durumudur. Hiç şeytan olmasaydı bu Din olur muydu gibi düşünceler işte ilk izah ettiğim Hristiyan bakış açısının bir eseridir. Çünkü hiç şeytan olmasaydı, insanlık yine kendi nasibinin peşinden koşmaya devam edecekti. Herkes iyi olsaydı, herkes mükafat alacaktı. Ama olmadılar, almadılar veya almayacaklar. Bu “İslami Fenomenoloji” çerçevesinde baktığımızda böyledir.

Bu mütalaada farklı olan nedir? Şunu vurgulamam gerekiyor ki, İslam’ın içinden yaptığım bu çıkarsamalar, İslam’ı düalistik Tanrı inançlarından ayırmaktadır. Yani İyi ile Kötü’nün mücadelesi olarak insanlık tarihi veya Göktanrı ile Yertanrı arasındaki ikilik, son kertede ise Tanrı ile Şeytan arasındaki iddialaşma felsefesi bu yaptığım yoruma dayanarak söyleyebilirim ki, Hristiyanların felsefelerinde kalmıştır. Çünkü böyle bir ayrım İslam’da yukarıdaki çıkarımlara bakılacak olursa: yok. Bu tarz Tanrı’yı algılama biçimlerini yani tasavvurları düzeltmek diyemeyeceğim, en azından yanlış olanlarına işaret etmek istedim.

Reklamlar

Bilgi bilindiği üzere Bilen ile Bilinen arasındaki Bilme eyleminin sonucunda oluşan bir varlıktır. Ancak burada tespit edilmesi gerekli bir husus vardır. Bilginin varlığının şartı Bilen değil, Bilinen’dir. Yani Ben değil, Sen; Süje değil, Obje; Alim değil, Malum’dur. Yani Bilgi/İlim Malum’a tabidir. Bilinen/Malum olmadığı sürece Bilen, bilemez. Neyi bilecek ki? Kim’den çok Ne önemlidir. Aslında sadece ve sadece Ne’nin önemi vardır. Bir Bilen/Kim olmasa bile, bir Bilinen/Ne olduğu sürece Bilgi potansiyel olarak var olmaya hazır ve nazır beklemektedir. Hatta Bilinen değil, Bilinebilecek, Bilinmeye hazır, Bilmeye amade olanın varlığı sadece Bilgi’nin şartıdır. Bilgi’nin şartı Bilen/Özne değildir. Bilen bilmese de, Bilgi orada öylece bekler. Yani Sen’dir şart olan, Ben değildir. Bu kısa sürecin elemanlarını şöyle sıralamak mümkündür:

1. Ben/Özne/Alim
2. Sen/Nesne/Malum
3. Bilgi/İlim

“Sen, Ben tarafından Biliniyor.”

Bu Bilme’nin imkanı bir Sen’in hazırda beklemesi ile başlamıştır. Sadece Bilgi için değil, herhangi bir Fiil için de bunu formülize etmek mümkündür. Fail fiil ve mef’ul bu sürecin yeni elemanları olacaktır. Fail, mef’ule fiil ile yaklaşmaktadır. Bu açıdan bir Fail veya Bilen olarak Tanrı’yı ele aldığımızda onun nasıl bildiğini ortaya koyabiliriz. Tanrı’nın faaliyetini anlamanın hatalı bir yöntemi çokça uygulanan Hipotetik Tanrı’dan Eşya’ya yönelen bir hermenötik düşüncedir. Burada bir Tanrı, daha düşünceden evvel varsayılır. Varsayımsal/Hipotetik Tanrı üzerine spekülasyonlar yapılarak Tanrı’nın yapısı anlamlandırılmaya çalışılır. Tıpkı “Tanrı varsa İyi vardır” şeklinde dogmatik bir üslup ile kısır bir düşünsel süreç başlatılmaktadır. Çünkü İyi’nin varlığı zaten tartışmaya her şeyden daha kapalı bir konudur. En temel kavramı, ondan türetilen kavramlarla açıklamak; en güçlü kabul edilmiş gerçekleri, daha dolaylı yöntemlerle izah etmeye çalışmak kanaatimce fasit dairede gezinmektir. Yani Aranan Tanrı’dan Eşya/Evren’e doğru olan bir spekülasyon yanlış bir yöntemdir. Doğrusu, Evren’den Tanrı’ya giden hermenötik süreçtir. Zira evren elimizde doğrudan sahip olduğumuz bir nesnedir ve onu kullanarak Aranan/Varsayımsal/Hipotetik Tanrı yerine Bulunan Tanrı’ya gitmek doğru metottur. Demek oluyor ki, fenomenolojik açıdan Tanrı’yı anlamak için doğru yöntem izlenmelidir.

Tanrı İslamî açıdan her şeyi bilen, her şeyi görebilen, her şeyi duyan bir varlıktır. Burada da bir Bilen olarak Tanrı’nın Bilinen’e duyduğu ihtiyacı dile getirmeliyiz. Şey kavramı mef’ul/Bilinen/Obje’dir. Şey kelimesi Arapça’da “Mevcut olan, Allah veya sonradan var olanlar için kullanılabilen var olma”(1) anlamına gelir. Her kavramı ile birlikte bütün mevcut olan şeyler anlamına gelir. Tanrı/Bilen kişi bilmeden evvel, bilmesi gerekli olanın, yani cümle içinde “bilinmesi beklenen, bilinmesinden bahsedilen, bilmenin konusu yapılan, adı geçen” Nesne/Şey/Bilinen’in var olması gerekir. Zira belirtildiği üzere Bilgi’nin ana şartı, Bilen değil, Bilinen’dir. Bir fiilin varlığı, Fail’e değil, birincil olarak mef’ûl’e bağlıdır. Daha somut hale getirmek için birer örnek verelim.

Tanrı her şeyi bilir. Peki “kendisinin olmadığı” bilgisini de bilebilir mi? Bilemez mi? O halde her şeyi bilmiyor mu? Bilir mi? O halde o aslında yok mu? İkisi de değil. Çünkü Bu “bilme” fiilinin gerçekleşmesinin değil, bu “bilme”nin söz konusu edilmesinin şartı Bilinen’in varlığı yani Şey olmasıdır. “Tanrı’nın olmadığı bilgisi”ni bir Nesne/Bilinen yaptığımız andan itibaren Tanrı’yı Özne konumuna sokmak mümkün değildir. Çünkü Tanrı’yı zaten Yok kabul etmiş oluruz. Dolayısıyla Tanrı’nın “olmama” durumunu bilmesinden bahsedemeyiz. Bu cümleye başlamamızın dil açısından hatalı olması sebebiyle, “Dil Hilesi” yaparak “O halde Tanrı yoktur veya O halde Tanrı her şeyi bilmiyor” gibi sonuçlara ulaşmak mümkün değildir. Aynı şekilde bu Dil Hilesi Tanrı’nın yapısını İslamî Fenomenoloji açısından araştıran herhangi bir düşünsel süreçte de tekrarlanabilir.

Misalen Tanrı bir Fil’i bir insanın kulağına sokabilir mi? Sokamaz ise Tanrı’nın gücü buna yetmedi mi? Bu soruya ilk cevap sokamaz olmalıdır. Ancak Nesne/mef’ul “Fil’i kulağa sokmak” olduğu için cevabın öncesinde “fiilin şartı” olan mef’ulun varlığı araştırılmalıdır. Yani bu fiilin Tanrı’nın istidadı açısından değerlendirilmeden evvel tamamen Nesnel açıdan değerlendirilmesi gerekir. Tanrı’dan bağımsız olarak bir nesnenin aslında var olmaması, bir Özne olarak Tanrı’yı fiili gerçekleştirememesine sebep olur. Bu Tanrı’nın özellikleri ile ilişkili değildir. Çünkü Dil açısından bir Nesne yok ise, Özne o fiili zaten gerçekleştiremez. Örneğimize gelecek olursak, elimizde bir insan kulağı ve bir Fil var. Tanrı 10 tonluk Fil’i nasıl 5 cm’lik kulağa sokabilir ki? Eğer Fil’i küçültür ve kulağa sığacak kadar minik bir canlıya çevirirse sığar mı? Eğer Fil’i 4 cm yaparsa ona artık Fil diyemeyiz. Çünkü Fil kavramımız 4 m boyunda 5-10 tonluk, memeli, hortumu olan bir hayvandır. Şayet Tanrı bu sefer de kulağı 5 m kadar büyütürse o zaman da bildiğimiz 5 cm’lik, kıkırdaklardan oluşan bu organa artık başka bir isim bulmak zorunda kalırız. Zaten Fil kulağa sığmadığı için, Fil’i kulağa sokmak diye bir fiil yoktur. Bu eylemi uygulanması gereken bir Nesne haline getirip, Tanrı’yı da aynı cümleye Özne yapmak bir Dil Hilesi’dir. Bu fiilin gerçekleşmemesi Nesne’nin Şey olmaması, Özne-Nesne arasındaki bağın kurulamamasından kaynaklanan bir sorundur. Bu sorunun Tanrı’nın kabiliyetsizliği şeklinde yorumlanması mantıksal açıdan mümkün değildir.

Tanrı her şeyi bildiğine göre Gelecek’te neler olacağını da biliyor mu? Yani bir insanın kiminle evleneceğini, ne zaman öleceğini, her saniyesinde kaç nefes alacağını ve neyi ne zaman yapıp neye kızacağını bilir mi? Önceki örnekler vurgulamalıydı ki, “cümleyi kurup Tanrı yapar/bilir mi?” diye sorulan sorulara ezbere “tabi ki, hay hay, ne demek, olur mu öyle şey” gibi onaylayıcı cevaplar vermek ile Tanrı’nın kapasitesini sınırlamamış olmak gibi algılanmamalıdır. Yani bu tür soruların aslında Gerçek Soru olup olmadığı araştırılmalıdır. Neticede “her şeyi” bilen bir Tanrı’ya neyin bilinip bilinmediği sorulduğunda “ezbere tabi ki” şeklinde cevap verilirse çelişkiler çıkar. Yani “Tanrı kendisinin olmadığını” da bilmediğine göre, bu tarz sorulara aranan cevapların tutarlı olmasının şartı Soru’yu incelemektir.

“Tanrı geleceği biliyor.” tümcesinin ilk varsayımı “Gelecek” nesnesinin var olmasıdır. Yani Özne olarak Tanrı, Nesne olarak Gelecek vardırlar. “Tanrı geleceği bilemiyor.” cümlesinin de varsayımına göre Özne olarak Tanrı vardır, Nesne olarak Gelecek vardır ve Tanrı bu Bilme işlemini gerçekleştirememektedir. Yani Tanrı buna takat getiremeyen, gücü yetmeyen bir Tanrı haline gelmektedir. Gelecek şayet varsa ve Şey ise, Tanrı’nın bunu bilip bilmediği üzerine konuşulabilir. Yani bunun söz konusu edilmesindeki ilk adım, Geleceğin hal-i hazırda var olmuş olmasıdır. Geleceğin var olmasını kabul ettikten sonra Tanrı’nın bunu bilmeye güç yetirip yetiremeyeceği İslamî Fenomenoloji açısından tartışılamaz. Çünkü İslam’ın kanununa göre “Allah her şeyi bilir”. Madem Gelecek bir Şey’dir, o halde Allah’ın onu bilmemesi mümkün olamaz. Ancak Gelecek diye bir Şey yoksa, o zaman Bilme konusu açılamaz. Tanrı bu konuda Özne yapılamaz ve bu bir Takat/Kudret/İstidad konusu olmaktan çıkar. Dil konusu haline gelir.

Geleceğin bir Nesne yapılabilmesi onun şu an, bir yerlerde, keşfedilmeyi bekleyen bir durumda olduğunun varsayılmasına dayanır. Aslında bu yapısal açıdan, Dil açısından mümkün değildir. Çünkü Gelecek, gelecektir. Gelmemiştir. Gelseydi, gelmiş olurdu. Gelecek, gelmiş olamayacağından dolayı asla gelmeyecektir. Türkçe’nin ironik yapısına rağmen, Gelecek, hiçbir zaman Gelmeyecek olandır. Gelirse o artık gelecek olmaktan çıkar. Yani Gelecek diye adlandırabileceğimiz ve dokunabileceğimiz bir Nesne aslında yoktur. Ancak sadece Gelecekteki olaylar şimdinin sonuçları olarak kabul edilirse “hesaplanabilen” durumlar haline gelirler. Böylelikle Bilme’nin nesnesi olmasa bile Sonsuz bir akıl için Hesaplanabilen nesne durumunda olur. Demek oluyor ki, her hesaplanabilen ve gelecekte gerçekleşebilen hadiseler bilinebilir. Ancak Özgür olan karar, hesaplanamaz. Çünkü Özgürlük, hesaplanamazlıkla aynı anlama gelir. İslamî açıdan her insanın Cennet ve Cehennem ile sonuçlanacağı düşünüldüğünde İnsan’ın Özgür olduğu varsayılmaktadır. Bu açıdan insanın iradesinin değiştirebildiği Gelecek durumları önceden tahmin edilmesi, hesaplanması, bilinmesi mümkün olmayan olaylardır. Yani mekanik olarak hareket eden nesneler ile İnsanın özgür iradesi ile değiştirdikleri toplandığında bir kısmı belirsiz bir Gelecek ortaya çıkmaktadır. Bu insan kararları, anlık oluştuğu için İnsan’ın kararlarının Geleceği yoktur. Eğer kararından önce bir zamanda, misalen dünya oluşmadan önce Tanrı tarafından biliniyor denirse, bu Karar/Nesne olarak mevcut yani Şey kabul edilmiş olunur. Bu bir Şey olduğu sürece insan daha doğmadan evvel kararları mevcut demektir. Bu ise Özgür olmadığının en açık kanıtı olurdu. Ancak böyle bir Bilgi mevcut olmadığı ve insanın özgür olduğu düşünüldüğünde Tanrı’nın bunu “bilmesi/bilmemesi” durumlarının söz konusu edilemeyeceği anlaşılır. Bu Tanrı’nın bilemediği gibi bir sonuç değildir, daha önceden izah edildiği gibi, Nesne’nin olmamasından kaynaklanan Fiilsizlik durumudur. Geleceğin kendisi bir yerlerde var değildir. Belirlenen mekanik/Özgürlerden bağımsız kısımları hariç tutulursa Bilgi’si de yoktur. Geçmişin ise kendisi mevcut olmamakla beraber artık belirlenmiş ve Bilgi’si vardır. Kendisi var olan tek şey Şimdi’dir.

Özgür varlığın yapısını tespit etmek bu konunun önemli bir kısmıdır. Özgür olan bir varlığın kendi kararları vardır ve karar anında Bilgi üretir. Daha önce olmayan bir karar o anda yaratılmış olur. Hesaplanamaz, öngörülemez ancak bütün potansiyel farklı kararları bilinebilir. Öte yandan hangi durumu seçeceği bilinemez. Tanrı da kararlar verir ve o da Özgür varlıktır. Peki Tanrı karar değiştirebilir mi? Bazı yazarlar Tanrı’nın görüş değiştirmesinin Tanrı tanımına aykırı bulunması sebebiyle mümkün olmaması gerektiğini söyleyerek eleştirilerde bulunmuşlardır(2). Nitekim dikkat çekilen ayetlerde(3) Allah önceden var olan düşüncesini değiştirmekte ve yeni bir fikir ortaya atmaktadır. Önce savaşta müslümanların kapasitelerine göre belli bir yük yüklemekte ve sonra bu yükün fazla geldiğini “öğrenmektedir”. Peki bu Tanrı tanımına aykırı mıdır? Daha evvel de belirtildiği gibi önce Tanrı tanımı yapıp, daha sonra onu araştıran yanlış yöntem ile Aranan Tanrı’dan çok, araştırma sonunda Bulunan Tanrı kavramı doğru yöntemdir. Tanrı fikir değiştiriyorsa, önceki fikri sonraki fikrinden daha kötüdür. Peki Tanrı’nın fikri olabileceğinin en iyisi olmaktan çıkmakta mıdır? Bu algı bütün fikirlerin her an mevcut olduğu bir varsayıma dayanır. Yani Tanrı fikirleri bir çekmeceden alır gibi, kötü ve iyi fikirler arasından seçmiş ise, sonra bu kötü fikri beğenmeyip daha iyisi için bunu başkasıyla değiştirmiş ise bu Tanrı, olabileceğinin en iyisini yapamayan bir Tanrı’dır. O halde Tanrı’nın sonsuzluğu sıfatı zedelenir. Ancak bu varsayımın hatalı bir yanı vardır. Çünkü Özgür bir varlığın fikirleri sürekli olarak ürettiği, yoktan yarattığı ve henüz olmayanı var yaptığını göz ardı etmektedir. Yani Tanrı’nın çekmecesinde tüm fikirler yoktur. Fikirler süreç içerisinde yaratılır. Daha iyi fikirler de sürecin bir parçası olarak önceden yok iken, var hale gelir. Bu şekilde Tanrı en iyi fikri her zaman “olabileceğinin en iyisi” olarak seçmekte, ancak Özgür varlıkların sebebiyle değişen Fikir Çekmecesi “en iyi” kavramını değiştirmektedir. Böylelikle Tanrı bir fikrini yeni meydana gelen ve o zamana kadar hiç mevcut olmayan bir fikir ile değiştirebilir. İlk varsayımda tüm fikirler aynı zamanda olsaydı, Tanrı’nın seçimi “en iyi” olamayabilirdi, ancak bu durumda Tanrı her zaman en iyi fikri seçmektedir. Tanrı’nın bilgisi de mümkün olan Sonsuz ve En İyi bilgi olmaktadır. Çünkü Mümkün’ün Ötesinde “Sonsuz” veya Mümkünün Üstü İyi diye bir durum İmkansız ve Absürddür. Mantıklı olarak en iyi bilgiye sahiptir. Pek çok insan mantık kurallarını umursamadan her kurulan cümleyi Tanrı’ya yakıştırdığında çelişkili yargılara ulaşabilir. Bu açıdan cümlenin yapısı ve Tanrı’nın yapısına dikkat edilmesi gerekir.

Dipnotlar:

1. Arapça Kuran sözlüğü olan şu kitaba bakılabilir(Şey maddesi): er-Ragıp el-Isfahâni, El-Müfredat fi Ğaribil Kur’an, Lübnan/Beyrut, syf. 251.

2. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor, Tanrı ve Kuran(Din Bu-1), Kaynak Yayınları, syf. 177.

3. Karar değiştirmesi: Enfal suresi, 65-66. Bilmesi, öğrenmesi ifadeleri: Ali imran, 140; Maide, 94; Muhammed, 31; Hadid, 25.