Tag Archive: İslam


Bir eseri bir dilden başka bir dile tercüme etmek, aslında bir kültürü başka bir kültür üzerine yansıtmak demektir. Bu da önceki görünüş, duyuş ve düşünüşün tıpkısı olmaz. Bir dildeki eserin aynısını nasıl başka bir dilde görmek mümkün değilse, bir dine yapılan eleştiriler de başka bir dine aynen aktarılamaz. İşte tam burada Hristiyan dini eleştirmenlerinden kopya edilen İslam eleştirilerinin sorunu tebellür eder.

İslam eleştirmenlerinin hocalarından Turan Dursun külliyatının önemli bir bölümü İslam ile cinsellik ilişkisi üzerinedir. Kendisinin Din ve Cinsellik diye müstakil bir kitabı, Muhammed’in Cinsel Hayatı diye kitaplarında anlatmaktan kendini alamadığı alt başlıkları vardır. Halefleri de kendisini izlemiş, sürekli İslam’a cinsellikle ilgili eleştiriler yapılmıştır. Bu meselenin üzerinde durulmasının esas sebebi, birçok eleştirinin aslında Hristiyan coğrafyasındaki din eleştirilerinin taklidi olmasıdır. Örnekler vermek mevzuyu uzatacağı için girmiyorum. Tek bir konu üzerinde durmaya çalışacağım. Cinselliğe aşırı tepki göstermek, cinsellikle ilgili konuların konuşulmasının çok ayıp olması Hristiyan coğrafyasından gelen bir kültürdür. Çünkü Hristiyan felsefesinin en büyük ve ilk günahı cinselliktir. Hristiyanlar ilk insanların cinsellik günahını işledikleri için bu dünyaya düştüklerine inanır. Yasak elmayı yeme sembolizminin anlamı cinselliktir ve bütün belalar cinselliğin sonucu başlamıştır ve yine bu günahın sorumlusu ilk kadın, yani Havva’dır. Kadınların dinde itilip kakılmasının sebebi de budur. İşte bu Hristiyan eleştirmenleri olan Batılı ateistlerin ana temalarıdır, bunu aynen İslam eleştirmenleri İslam’a uyarlamaya çalışıyorlar. Fakat İslam’ın hikayesi ile Hristiyan felsefesi arasında çok radikal farklar vardır. İslam’da ilk günah yoktur. İslam’da ve Yahudilikte Cennet’ten düşme olayı yoktur. İslam’da her şeyin suçlusu kadın değildir. İslam’da her şeyin başlamasının sebebi, bir elma yemek değildir. Basitçe Adem ve Havva elma yemiş ve bulundukları “dünyada olan” bir bahçe(cennet)den kovulmuşlardır o kadar. Dünyada olmaları elmadan öncedir, Hristiyanlıkta ise Elma yani cinsellik, dünyadan öncedir. Bu yüzden Hristiyanlıkta cinselliğe karşı büyük bir direnç ve tutuculuk vardır. Din görevlilerinin cinsel yaşamları yoktur. Cinsellik Tanrı ile aynı yerde bulunamaz. Bu Tanrı’ya yakıştırılamaz. Bu sadece bir söz değildir, bu bütün kültürün iliklerine işlemiş bir Tanrı imajıdır. Bu imaj Hristiyanlarla birlikte Hristiyan eleştirmeni Batılı ateistlerce de paylaşılır. Onlar da Tanrı ile cinselliği aynı cümlede gördüklerinde şoke olurlar.

İslam’da ve İslam coğrafyasında ise cinsellik doğaldır. Kuran’da rahatlıkla cinsellikten bahsedilir. Cennet’te bu bir ödül olarak vaat edilir. Çünkü herhangi bir cinsellik fobisi veya kadın alerjisi yoktur. Batılı ateistlerden beslenen Türk ateistler de Hristiyan Tanrı imajını edindikleri için, İslam kültüründeki Tanrı’yı cinsellikle bağdaştıramazlar. Bu yüzden bunu bir eleştiri konusu yaparlar. Tanrı’nın cinsellikle ilgili cümle kurması onları şoke eder. Bizi etmez. Çünkü yeme ve içme, barınmadan sonra cinsellik üçüncü temel ihtiyaçtır. Kuran’da da cennet resmi yiyecekler, evler, giyecekler ve cinsellik ile tamamlanır. Psikolog Abraham Maslow(1943)’un gayet yerinde tespitine göre insanın İhtiyaçlar Hiyerarşisi vardır ve piramidin en temelinde yeme, içme ve cinsellik bulunur. Sebebi bunların olmazsa olmaz olmasıdır.

Türk ateistlerin temel sorunlarından birisi Hristiyani ateistlerin bakış açıları ile İslam’ı eleştirmeye çalışmaları. Hristiyan eleştirmenleri hala Hristiyan muhayyilesi ile düşünüyor, Türk ateist geleneği de Hristiyan ateistleri olduğu gibi alıyor ve ortaya manasız bir eleştiri külliyesi çıkıyor.

Reklamlar

Özgür İnsanın Tanrısı

Felsefe literatüründe Özgür İrade üzerine çok fazla tartışma yapılmıştır. Ancak çok fazla tartışmanın kaydedilmiş olması, bunun yüzyıllar alması insanları yanıltmamalıdır. Sanılmamalıdır ki, çok çetrefil sorunsallar varmış ki, koskoca filozoflar bu problemlerin çözümü üzerinde mutabık olamamışlar. Hayır. Baştan sona kadar, açık bir şekilde sade bir tezi savunanlar ile çeşitli sebeplerle ona anlamsızca karşı gelenler arasında olmuştur bu çatışma. Ben öyle görüyorum, öyle de olmasın. Fark da etmez. Çünkü bu sözlerimin meselenin çok basit ve sade olduğuna dair öne sürülmüş bir iddia kabul edilmesine de ses çıkarmam.

Daha evvelki Özgür İrade üzerine yazdıklarıma atıfta bulunacak olursam, İnsan’ın özgür olduğunu iddia etmiştim. İnsan özgürdür ve öyle özgürdür ki, özgürlüğün hapishanesinden çıkma ihtimali yoktur. İnsanın özgürlüğünü tartışmak için masaya koyamayız. Masa da özgürlüğün malıdır. Özgürlüğü bu şekilde teorik bir çıkmazlık olarak ele almak ve incelemek ve sonra böyle olduğunu göstermek mümkün. Bunu denemiştim. Ancak özgür müyüz, değil miyiz gibi sorulara cevaplar vererek meseleyi başka bir zeminde tartışmak da imkan dahilindeydi. İslami Fenomenoloji yazımda bir Tanrı tasarımı ile Özgür İrade’nin nasıl bir arada düşünüleceğinin küçük bir fotoğrafını çekmeye çalıştım. Çünkü, bu tarihi tartışmanın kuşku götürmez şekilde en mühim sebebi üretilmiş/yapay ve zorunlu olmayan varsayımlara dayanan bir Tanrı suretidir. Tanrı kavramını kusurlu bir şekilde oluşturmuş bir kültür, bu problemi çözemez. Zira bu problemi oluşturan da aslında kendisidir. Velhasıl-ı kelam, ana meselemiz Tanrı’yı -doğru anlamak da demeyeceğim, en azından- yanlış anlamamakta.

Bir görüş şudur: “Tanrı zamandan münezzehtir.” Bu tezin Kuran açısından hatalı olduğunu Fikir Değiştiren Tanrı adlı yazımda tartıştım. Hristiyan felsefeciler de kendi metinlerince Tanrı’nın zamandan münezzeh(timeless) olmasını erken devir kilise babalarının antik Yunan felsefesine aşırı güvenmelerinin bir sonucu olarak görmekte, ve aksine Tanrı’nın zamanda Sürekli(everlasting) olduğunu düşünmekteler(bkz. Nicholas Wolterstorff). Demek oluyor ki, Tanrı hakkında tamamen kuşkusuz kabul edilmiş önermeler, tamamen aslı olmayan ve iyice düşünülmemiş birtakım önkabullere dayanmakta.

Bu eski filozoflarımız yine çok yaygın olan “Tanrı kadir-i mutlaktır; Tanrı alim-i mutlaktır” gibi nereden çıktığı meçhul aforizmaları şüphe etmeden kullanmışlar. Oysa ki, bu cümleler çok önemli detaylar ve mahzurlar içermektedir. Bahsettiğim yazımda yine bu konuya giriş ile birlikte özellikle İslam açısından asılsız olduğunu göstermiştim. Mutlak kelimesi kendi başına çok fazla soruna yol açan bir kelimedir, buna dair Saldalyenin Felsefesi adlı yazımda da bir örnek tartışma yazmış idim. Çok kısaca belirtmem gerekirse, Tanrı’nın bilgisi sabit bir mutlaklık yapısında değildir. Tanrı mevcut olan her şeyi bilmektedir, ve her özgür insan her saniye yeni bilgiler/kararlar/seçimler üretmektedir. Bu vesileyle toplam yekün bilgisi sürekli olarak artmaktadır. Tanrı’nın bilgisi de sürekli olarak hacmen genişlemektedir. Yine Tanrı her şeyi bilmektedir, ancak insanların gelecekteki seçimleri henüz o bilgiye dahil olmadığından onları bilmesi gibi bir durum söz konusu olamaz.

Burada Tanrı’nın ne olduğunu öğretmek gibi küstah bir gaye yoktur. Burada hiç değilse, Tanrı’nın ne olmadığını söylemiş bulunuyoruz. Bu bir şey midir peki? Bu şöyle bir şeydir: Tanrı’nın ne olmadığını söylemiş ve ne olabileceğine dair alternatif birçok aday fikri açığa çıkarmış oluyoruz. Tanrı’nın mahiyeti konusu çok karmaşık olabilir. Ancak Tanrı’nın mevcudiyeti konusu çok sadedir. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir ki, şimdi bu konumuz değil.

Özgürlüğü anlamadıktan sonra bir dini metni baştan sona yanlış yorumlamak, bir çuval inciri berbat etmek mümkün. Birçok çelişki ve anlamsızlık birbirini izler. Hristiyan geleneğinin de etkisiyle insanlığın başlangıcı şöyle bilinir: Adem ve Havva gökte bir cennette mutlu bir hayat yaşamaktadır. Bir ağaçtan yemek dışında her şey serbesttir, yiyip günaha girerler ve dünyaya düşerler. İnsanlık da Havva’yı kandıran Şeytan/Yılan’dan dolayı başlamış olur. Bu hikaye Yahudilikten dinlersek gökte değil, dünyada bir bahçede başlar. İslam’da da Adem ve Havva gökte değildir. Yerde bir bahçededir. O bahçeden kovulurlar. Buradaki algı değişikliğine kesinlikle dikkat buyurulması gerekiyor. Hristiyan aklı olaya şöyle bakar: Göklerde Adem ve Havva kusursuz bir hayat yaşıyorlardı. Bu hayat sınırsızdı ve ölümsüzlerdi. Şeytan geldi, onları ölümlü olacakları bu gezegene mahkum etti. Biz bu hatadan dolayı varız. Yani Şeytan olmasa, biz de olmayacaktık. Şeytan neden vardır? Şeytanı da Allah yaratmış, onu kötü olsun ve Adem’i yoldan çıkarsın ve sonra insanlık başlasın diye yaratmış. Yani Hristiyan aklıyla baktığımızda olayın özü tamamen Tanrı’nın kurgusuna dayanmaktadır. Şimdi meseleye farklı bir yerden bakalım.

İslam’a göre Adem ve Havva gökte değildir. Yine herkes gibi dünyada bir bahçededir. Cennet de Arapça’da bağ-bahçe anlamına gelir zaten. Bu cennet yani bahçe, hiç de sonsuz ve sınırsız değildir. Adem ve Havva yine ölümlüdür. İnsanlığın başlaması için özel bir Şeytan siparişine gerek yok. Yine insanlık Adem ve Havva’nın çocuk yapmasına bağlı olarak genişleyecektir. Şeytan niye vardır? Allah Şeytan’ı neden yaratmıştır? Senaryo gereği görevini yapmak için mi? Böyle bir görevi yok. Çünkü Şeytan’ı Allah yaratmamıştır. Allah’ın yarattığı kişi İblis’tir. İblis bir cindir. Cinler de insanlar gibi özgür olan, iyi veya kötü olabilen yani seçebilen varlıklardır. Şeytan olmak İblis’in kendi seçimidir. Çünkü Allah’ın yolundan ayıran herkese Şeytan denir. İnsanlardan da Şeytan olabilir, cinlerden de. Yani bir sıfattır. Yani Allah İblis’i yaratmış, İblis de Şeytan’ı yaratmıştır. Kısacası ilk şeytan olmayı seçmiştir ve bu seçim bütünüyle özgür iradesine dayanmaktadır. Ortada ne bir senaryo, ne bir görev bildirimi vardır. İblis, Adem’in üstünlüğünü hazmedememiş ve kendi nefsini Allah’a tercih edecek kadar ileri gitmiş ve sonunda işi inada bindirip geri dönüşü olmayan bir yola girmiş. Adem’i de saptırınca bir bahçeden toplu halde kovulmuşlar. Olayın göklerden düşme, sonsuzluktan sonluluğa gelme gibi uzun boylu büyütülecek bir tarafı yok. Tamamen var olan mekandan çıkmak ve başka yere sürgün edilmek ve yine aynı şartlarda devam etmek durumudur. Hiç şeytan olmasaydı bu Din olur muydu gibi düşünceler işte ilk izah ettiğim Hristiyan bakış açısının bir eseridir. Çünkü hiç şeytan olmasaydı, insanlık yine kendi nasibinin peşinden koşmaya devam edecekti. Herkes iyi olsaydı, herkes mükafat alacaktı. Ama olmadılar, almadılar veya almayacaklar. Bu “İslami Fenomenoloji” çerçevesinde baktığımızda böyledir.

Bu mütalaada farklı olan nedir? Şunu vurgulamam gerekiyor ki, İslam’ın içinden yaptığım bu çıkarsamalar, İslam’ı düalistik Tanrı inançlarından ayırmaktadır. Yani İyi ile Kötü’nün mücadelesi olarak insanlık tarihi veya Göktanrı ile Yertanrı arasındaki ikilik, son kertede ise Tanrı ile Şeytan arasındaki iddialaşma felsefesi bu yaptığım yoruma dayanarak söyleyebilirim ki, Hristiyanların felsefelerinde kalmıştır. Çünkü böyle bir ayrım İslam’da yukarıdaki çıkarımlara bakılacak olursa: yok. Bu tarz Tanrı’yı algılama biçimlerini yani tasavvurları düzeltmek diyemeyeceğim, en azından yanlış olanlarına işaret etmek istedim.

Yeni vizyona giren ve konusu büyü olan filmlerden sadece birisi: SİCCÎN. Filmdeki ikinci sınıf korku filmlerinin klasiği olan gürültü ile korkutma sahnelerini hariç tuttuğumda, kulağımı tırmalayan şeyler isminden başlıyor, filmin son sözüne kadar gidiyor. Evet, isim ilginç: SİCCÎN. Akıllıca bir seçim, yönetmeni tebrik ederim. Çok gizemli. Çünkü Türkler için mistik, esrarengiz ve yani dinî olan kelimeler kullanması gerektiğini biliyor. En Arapça isimleri bulabilmek için de şeddeli bir kelime gerekiyordu. Madem “daBBe” kullanıldı, bana da “siCCîn” kalır o zaman. Üstelik içinde CİN kelimesi bir şekilde geçiyor ya? Bir Cin filmi için biçilmez kaftan. Matematiksel zorunlulukla adeta. Utanmasam bir sonraki filminin ismini ağzımdan kaçıracağım. Ama utanırım.

SİCCÎN, filmde de hayret verici bir şekilde doğru tanımlandığı üzere, günahların kaydolunduğu amel defteridir(Mutaffifin, 7 vd.). Kelime SCN kökünden geliyor; sıkıştırma, hapsetme, hapis(kötü yer çağrışımları vs.) manalarına geldiği üzere “kötülerin günahlarının sıkıştırıldığı” manasından türemiş ve kitap anlamında kullanılmış. Bazıları “sicil” kelimesinden türemiş olduğunu söylemiştir ve yine bu kelime de Kuran’da kağıt/parşömen(ikinci olarak balçık, pis yer çağrışımları vs.) anlamında kullanıldığından(Enbiya, 104; Hud, 82 vd.) manayı etkilemiş sayılmaz. Siccîl veya Siccîn ikisi de üzerine bir şeyler yazılmaya hazır, kağıt veya defter; sonuç olarak bir kitap anlamı taşımaktadır. Nitekim ayette de “Kitâbun marKûm” yani “mühürlenmiş kitap” şeklinde tarif ediliyor. “MarKûm” kelimesi de “rakamlanmış, işaretlenmiş, tespit edilmiş, mühürlenmiş” gibi anlamlara gelir(bkz. Elmalılı Tefsiri). Ayrıca tam tersi olan “İlliyyûn” adlı yine “mühürlenmiş kitap” olan bir kitap daha surenin devamında geçiyor ki, bu da “iyilerin amel defteri” olarak anlaşılabilir. Kısacası İslamî korku filmlerindeki “geleneksel cehalet”in aksine bu kelime doğru tarif edilmiş. Tebrik etmeden geçmeyelim.

İkinci olarak afişin alt başlığında bir söz gözümüze çarpıyor: “BÜYÜ HARAMDIR.” Bunun İslamî herhangi bir referansı yok. Önce büyü ile neyin kastedildiği saptanmalı. Arapça’da “sihir” olarak geçen bu ifade Kuran’da üç farklı bağlamda kullanılmıştır(Diyanet İslam Ansiklopedisi, ‘sihir’ md.). İlki Hz. Musa ile Firavun kıssasında, sihirbazlarla Musa arasındaki mücadeledir(Taha, 60-69; Araf, 103-117; Şuara, 31-48). Buradaki sihirbazlar hile ile değnekleri güya yılana dönüştürüyorlardı. Musa da onları alt etti, işin iç yüzünü anlayan sihirbazlar Firavun’a rağmen iman edip secdeye kapandılar. Buradaki “büyü/sihir” haram mıdır? Bir hile olmak yönüyle aldatmaca olarak görülebilir. Yani haramiyeti “aldatmacalığından” gelir. İkincisi Hz. Süleyman dönemindeki iki meleğe indirilmiş bilgiyi kullanarak yapılan büyü tipidir. Burada karı-koca arasını ayırmak için büyü yapılıyormuş(Bakara, 102). Bunun da haramiyeti ve kişiyi kafir yapması, fark edilebileceği üzere hasıl ettiği neticeye göre şekil alıyor. Yani fena bir iş “büyü/sihir” ile yapılınca haram oluyor. Buradan literatürde geçen Ak Büyü, yani iyilik için yapılanlarının haram olmadığını çıkarabiliriz. Üçüncüsü de, Felak suresinde geçen “düğümlere üfleyenlerin sihri” imiş. Güya cahiliye dönemi kişiler, duaları iplere okuyup onları düğümlerlermiş. İbn Haldun buna benzer bir uygulamayı Mısır’da tespit etmiş(DİA, ‘sihir’ s. 170). Burada “neffâsâti fil-ukad” ifadesine “düğümlere üflemek” manası verilmiş. “Ukad” kelimesi “akid, anlaşma”nın çoğuludur; hem Allah ile kul arasındaki akid(bkz. itikad), hem de karı-koca arasındaki “nikah akdi”ne atıf yapılmış olma ihtimali ile, tüm “ilişkiler”in kastedildiğini düşündüğümüzde “neffâsât” ifadesinin “üfleme, fısıldama” manalarından hareketle “akidleri bozma, akidler arasında fesad çıkarma, ilişkileri zedeleme” manasına ulaşabiliriz. Yani “düğümlere üflemek” yerine “ilişkileri bozmak” anlamı taşıyor olabilir. Çünkü bu mananın hemen aynısını başka kelimelerle destekleyen bir ayet vardır: Araf, 200. Bu ayette “neffâsât” yerine hemen aynı manadaki “nezğ” kelimesi istimal edilmiştir: “Eğer şeytandan bir fısıltı(vesvese) gelirse, hemen Allah’a sığın, o işitir ve bilir.” Buradan Felak suresindeki “akidi bozan fısıltı” çevirisinin bu ayete daha uygun olduğunu görebiliriz. Yani ayette “düğümlere üfleme”den bahsedilmemektedir. Konumuza dönersek Kuran’da sırf şeklen “büyüsel faaliyet”i yasaklayan herhangi bir emir/yasak yoktur. “BÜYÜ HARAMDIR” sloganı da tam anlamıyla bir slogan olarak durmaktadır. Büyü ile yapılan iyi veya fena işlerin, haramiyeti belirleyen noktalar olduğunu söylememizde sanırım bir mahzur yok.

Siccîn filminin devirdiği çamların en büyüğüne geleyim. Bir cuma hutbesinde hoca minberinden sesleniyor: “Yapılan kötülükler CEHALETLE VEYA KASTEN OLSUN hem bu dünyada, hem de ahirette FAZLASIYLA karşılığını bulacaktır.” Bir de utanmadan kaynak da veriyor, Mutaffifin suresiymiş kaynağı da. Neresinden tutsak dökülecek bir ifade. Kim nereden uydurmuş da eline tutuşturmuş bu İslamî(!) hutbeyi bilinmez. Önce bir ayeti hatırlatarak başlayayım: “Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez. (…) Rabbimiz unutursak, hata işlersek bizi sorumlu tutma!”(Bakara, 286). Bu ayete göre cehalet ile farkında olunmadan işlenen kusurlardan insan sorumlu olmaz, ceza almaz. Dünyada da almaz, ahirette de almaz; FAZLASIYLA hiç almaz. “Allah laf olsun diye söylediğiniz yeminlerinizden sizi sorgulamaz, ancak kalbinizden ettiğiniz (kasıtlı olanlardan)sorgular”(Bakara, 225). Yani cehaletle yapılan hataların bir cezası yokmuş. Üstelik KASTEN yapılan hataların da hepsinin dünyada karşılığı olacaktır diye bir ayet yoktur. Olmadığı gibi, KASTEN yapılmış hataların cezaları FAZLASIYLA verilmez. Ne kadar hata ise, ettiği kadar ceza verilir. Bunu da şu ayet ile ispat etmiş olalım: “Kim hayırlı işle gelirse ona ON misli vardır, kim kötü işle gelirse ona BİR mislinden başka ceza yoktur; kimseye de haksızlık edilmez.”(En’am, 160). Görüldüğü gibi KASTEN bile olduğunda FAZLASIYLA ceza diye bir hadise İslamî anlayışta yoktur. Ama İslamî korku filmlerinde vardır. Mesela Siccîn filminde olduğu gibi.

Filmde dikkatimi çekip kulağımı tırmalayan bir detay da büyücü hocanın bir ayeti müşterisine satarkenki tercümesiydi. Bu adam hem insanların canına kasteden büyüler yapıyor, karşılığında para alıyor ve sonunda “Allah bizi affetsin” diyebiliyor. Bu sahte müslim hocaya önce iki ayetle tepkimi göstereyim: “…Kim bir kişiyi başka bir kişiye karşılık olmadan veya yeryüzünde fesad çıkarmış olmadan öldürürse, sanki tüm insanları öldürmüş gibi olur ve kim bir insanı yaşatırsa, sanki tüm insanları kurtarmış gibi olur.”(Maide, 32) ve “Kim bir mümini KASTEN öldürürse, cezası ebedi cehennemdir.”(Nisa, 93). Kısacası bu cinci-büyücü hocanın şu andan itibaren bir kurtuluşu yok. Ama benim asıl ilgilendiğim nokta bir ayeti tercüme edişiydi. Güya Hz. Adem’in yaratılışından bahsedip “Cenab-ı Hak, Adem’i bir KAN PIHTISI’ndan yarattı, sonra ona et giydirdi” diye karşısındakine anlatıyor(örnek: Mu’min, 67 vd.). “Kan pıhtısı” diye çevrilen kelime gerçekte “AlaKa”dır. Bu kelime Türkçe’deki “alâka, ilgi, ilişki, bağlantı, bağlanma” anlamlarına gelir. Tasavvufta da “Alâka” gönül vermek, bağlanmak anlamlarına gelir. Ayetlerde “İnsanı “alaKa”dan yarattık” ifadesi vardır. Bu bağlamda insanın ham maddesi olarak düşündüğümüzde “bağlanan, asılı duran, rahime asılan zigot”u kastetmiş olması gerektiği sonucuna ulaşmamız gerekir. Çünkü “bağlanan, asılan” manalarını muhtemil, “meni içeriğini andıran” bir ifade söz konusudur. Buna KAN PIHTISI demenin ne bilimsel, ne etimolojik, ne mantıkî, ne de aklî bir yolu/yöntemi yoktur. Zamanında bir grup insan, canlıların kan pıhtısından geliştiğini sanmışlar(çünkü embriyonun ilk hallerini kanlı küçük şeyler olarak görmüş olmalılar); madem kan pıhtısı da asılıp tutunuyor, o da “alaka” gibi “anne rahmine tutunabilir, alaka kurabilir” gibi bir mantık ile canlının ilk haline kan pıhtısı deyivermişler. O günden sonra meal yazarları bu kelimeyi “kan pıhtısı” diye çevirmeye kalkmışlar. Sonra bir grup dinsiz de “canlılar bilimsel olarak emriyodan oluşur, kan pıhtısınından değil” diyerek Kuran’daki “kan pıhtısı bilgisinin(!) yanlış olduğunu göstermişler. Böylece Kuran’ı güya yalanlamışlar. Halbuki anne karnının içinde, rahim organına tutunan her ne ise, ona “alaka” denmesi lazım gelirdi. Kan pıhtısı sonradan ortaya çıkan bir yorumdu. Yanlış bir yorumdu. Yanlış bir yorum da, Kuran’ın otantik ifadesiymiş gibi Kuran’a ait yanlış bir bilgi halinde eleştirilemezdi. İşte bu tür yanlış anlamalara mahal vermemek için otantik lafızlar ile çevirmen inisiyatifleri arasında bir ayrım yapmak gerekir. İşte bu tartışmalardan haberi bile olmayan senarist-yönetmen takımı İslamî korku filmi diye film çekip, böyle yanlış bilgileri “Kuran’da geçiyor” diye anlatmakta. Belki diğer eleştirilere göre küçük bir detay, ancak yine de kulağımı tırmalamadı değil.

Siccîn’de tespit ettiğim bir de psikolojik yapmacıklık durumu var. Kudret’in karısı Nisa sürekli olarak Kudret’in yatalak annesine bakıyor. O kadar aşırı bir şefkat gösterisi, aşırı ilgi ve üzerine titremeyi vurguluyor ki, sanki filmde başına gelecekleri ve o yaşlı kadının ona yapacaklarını filmin sonunda görmüş. Bu bilgi ile filmin başına tekrar dönmüş de; ona ne kadar, nasıl iyi davransın da, bari annesi cinnet geçirince kendisine iyi muamelede bulunsun, acısın diye içinden geçiriyormuş gibi bir tavrı var. Altını değiştirip süngerle yıkadıktan sonra, teypten en sevdiği şarkıyı açmalar; alnından öpmeler, “anne benim canım sıkkın bana içinden dua okur musun” gibi adeta korkudan yağcılığa varan düpedüz şefkat budalalığı! Bu “psikolojik ortadalık” bana kalırsa tamamen Nisa’nın akibetinden haberli olan senaristin üstünü örtemediği subjektivitesinden kaynaklandı. Kendi yazdığı senaryoda, kendi karakterine acıyan senaristin, seyirciye belki gayri ihtiyari bir şekilde Nisa’nın aslında bu muameleleri aman nasıl da hak etmediğini vurgulamak istemesinden ve şirazesinin kaymasından da kaynaklanmış olabilir. Kendisine sonsuz müşfik görünen ve bir kez ah demeyip, mütemadiyen yaşlılara hürmet göstermeyi dinî vecibe addetmiş bu mülayim kızcağıza böyle davranmayı nasıl reva görmüş acaba bu kadın? Belki o kendisi değildi, ancak ekmeği bıçakla rendeleyerek çorbaya katan Nisa’yı, ekmek figürünü tuvaletle ilişkilendirip korkutmak bir tür intikam sahnesi manasına geliyordu. Hepimiz Nisa’nın gözlerindeki hak edilmemiş aşağılanmanın yoğun duyuşunu içimizde hissettik. Sanıyorum diğer seyirciler de benim gibi, gereksiz yere vurgulanan bir hayırlı evlat duruşuyla temayüz etmiş bu hanımcağıza intikamvâri bir geridönüşün yersizliğini hissettiler.

Ateistlere Cevapların Özeti

1. İslam cihad adı altında gayri müslimlerin topraklarını ele geçirmeyi emretmez, sadece (a) savaşanlarla, (b) yurttan çıkaranlarla, (c) bunlara yardım ve yataklık edenlerle savaşmayı emreder.

2. Osmanlı, İran, Suudi Arabistan gibi Teokratik rejimlerin hataları İslam’ı bağlamaz. Çünkü Şeriat ile Teokrasi birbirinden farklıdır. İslam’da din devleti olamaz. 

3. Muhammed 6 yaşında bir kızla evlenmemiştir. Bu iddia sadece zayıf rivayetlere dayanır. Kuran’a göre (a) kişinin rızası olmadan ve (b) ailesinden kalan mirası yüklenecek yaşa gelene kadar evlenemez. Rivayetler Kuran ile çelişir, bu yüzden uydurmadır.

4. Kureyza Katliamı denilen ve 900 Yahudi’yi Muhammed’in öldürdüğü ileri sürülen hadise aslında hiç olmamıştır. Bu hadise ölü sayısından, hakem tutmadan, pek çok detaya kadar Roma Tarihi’ndeki “Masada Katliamı”nın uyarlanmış şeklidir. Böyle bir hadise aslında hiç gerçekleşmemiştir.

5. Huriler cennette erkeklere verilen kadınlar değildir. “Hur” kelimesi meallerde çok geçer, ancak gerçekte Kuran’da sadece 4 yerde vardır. Cennet kadınlarıyla karıştırıldığı için dikkat edilmemiştir. Cennetteki tek kadınlar dünyadan giden kadınlardır. Huriler hem kadın, hem de erkek için verilen hizmetçilerdir, nasıl yaratıldıklarını kimse bilemez.

6. Dinden çıkan İslam’da öldürülmez. Mezheplerin Kuran’a dayanmayan bu görüşü yanlıştır. Dinde zorlama yoktur, dinden çıkanın cezası olarak Kuran’da “lanetleme(dışlama)” ifadesinden başka bir ceza yoktur. 

7. Zina eden taşlanarak öldürülmez. Bu İsrailiyattan geçen bir uydurmadır. Kuran’a göre Zinanın cezası istisnasız olarak sadece sopa ve kınanma cezasıdır. Öldürme cezası Kuran’a değil, zayıf rivayetlere dayanır. Kuran ile çelişen rivayetlerin hükmü olamaz.

8. Kuran’da güneşin battığı yer söylenilerek çelişki meydana gelmemiştir. Çünkü güneşin balçıkta batması ile batıdan batması Arapça’da iki farklı kelime ile ifade edilir. Suda batmak “gark”, güneşin batması “garp”tır. Ayette ikincisi geçer.

9. Kuran’da yıldızın kaydığı ifadesi yoktur. Meallerde Şihab, Mesabih, Kevakib, Necm gibi kelimelerin hepsi yıldız olarak çevrildiği için karışıklık çıkmıştır. Asıl kayan Şihab’tır ve bu alev topudur. Mahiyetini ve ne kastedildiğini henüz bilmiyoruz. Ancak yıldız değildir. Yıldız Necm’dir, diğer kelimeler de “süs, kandil” gibi ışık saçan her şeye söylenebilen kelimelerdir.

10. Kuran’da dünyanın düz olduğu geçmez. Aksine kıyamet koptuğunda aynı anda birilerinin gece, birilerinin gündüzde olacağı ifade edilir. Bu da düz dünya profiline terstir, yuvarlak ve küre dünyayla uyumludur. 

11. Kafirleri bulduğunuz yerde öldürün gibi bir ifade Kuran’ın cümlesi eksiltilmiş ifadesidir. Tevbe suresinin ilk satırlarında bu emirlerin savaş suçlusu ve anlaşmayı bozmuş Mekkeliler için söylendiği geçer. Ayrıca her sizle savaşanla savaşın ayetinden sonra eğer teslim olurlarsa, savaşmazlarsa artık bir yol aranmaz.

12. İslam’ın “Allah” ismi Sümer Tanrısı El-İlah’tan gelmemiştir. Çünkü böyle bir ilah ismi yoktur. Ayrıca El-ilah kelimesi Arapça’da Allah ile farklı bir kelime de değildir. Türkçe’deki “Kabak’ı” ve “kabağı” gibi bir tarzdadır. Yine Sümer tanrısı “Sin” isminde Ay Tanrısı’ndan gelen “Yasin” diye sure olduğu iddia edilir, ancak bu da yalandır. Çünkü Arapça’da “ya Sin(ey Ay Tanrısı! manasında)” olması için “ye harfinin yanına elif” gelmesi gerekirdi. Bunlar İslam’ı Sümerler’e bağlama çabalarıdır. Ayrıca Camilerdeki “Ay” sembolü de İslam’a ait değil, İlk defa 1054’ta Ani Kalesi’nin fethi ile geçen Türk Kültürü’nden gelir. Tüm Ay Kültü-İslam ilişkisi iddiaları yalandır.

13. Kadının şahitliği erkeğinkine eşittir. Mezheplerin Kuran’a dayanmayan ve aksine Kuran’la çelişen görüşleri sorgulanmadan kabul edildiği için fark edilmemiştir. Kuran’da “iki kadın ve bir erkek” şahitlik etsin denmekte, ancak bunun “iki erkek” şahitliğine eşit olduğu söylenmemektedir. Bu detay genelde atlanır. Aksine Zina şahitliğinde karısı 4, kocası da 4 şahitlik eder. Yani Kadın-Erkek şahitlikleri eşittir.

14. Muhammed ayı yarmamıştır. Böyle bir mucize yoktur, Kuran’da da geçmez. Bir ayetteki “ay yarıldı” ifadesi buna delil gösterilir, halbuki bu Arap dilinde “her şey açığa çıktı” anlamına gelir. Kuran’da ısrarla Muhammed’e Kuran’dan başka mucize verilmediği ve verilmeyeceği geçer. Çünkü verilince de inanmayan yine inanmamaktadır. Geçmişte verilmesinin sebebi de insana “neden verilmedi” bahanesine sığınamamasını sağlamak olabilir, bilemeyiz. 

15. İslam’da Din dogmatik değildir. Sadece sorgulamadan inanmayı istemez. Aksine bunu reddeder, çünkü bu ZAN’dır. Kuran’da “zan” kelimesi defalarca geçer ve “zan gerçek değildir” der(10:36). Aksine delil aramaya sevk eder ve İslam’ı bir iddia olarak kabul etmelerini, bu iddianın doğruluğunu görmelerini bekler. İman etmek de aynı şekilde “emin olmak” kelimesi ile aynı kökten gelir, “inanmak” değildir.

16. Muhammed halasının kızını evlatlığından boşandırıp almamıştır. Hatta bizzat kendisi evlendirmiştir, isteseydi kendisi evlenirdi. Anlaşamamışlar ve boşanmışlar. Çünkü kadın asilzade, Zeyd ise bir eski köledir. Kadın eski kölenin eski eşi durumuna geçtiği için onu bizzat Muhammed sahiplenip almıştır. O zamanın şartlarında evlilik bir güvencedir. Muhammed fedakarlık göstermiştir, çünkü o zamanın adetinde “evlatlığın karısı kişiye haram”dır. Zevk için yapmış olma ihtimali bile yoktur. Çünkü toplumu karşısına alıp adetleri İslam’a göre değiştirmiştir.

17. Muhammed’in çok eşi ve zevk-i sefa dolu hayatı oldu iddiası da yalandır. Kendisi 25 yaşında 40 yaşında bir kadını aldı. 55 yaşına kadar tek eşli yaşadı. 61’inde de öldü. Aradaki yıllarda aldığı kadınlar dul ve yaşlı idi. Evliliğin anlamı bir bakıma kadının himaye edilmesiydi. Sadece Aişe ve bir iki orta yaşlı kadın yaşlı değildi. Cariyeler ise nikah olmadan evlenilemez. Belli süre sonra serbest kalan tutukluluk sürecinde ev hizmetçisinden başka bir şey değildir.

18. İslam’da kölelik yoktur. Bunu birçok kişi “köle” kelimesi geçtiği için var zannedebilir. Ancak Muhammed suresi 4. ayete göre her savaş esiri(köle-cariye) ya karşılıklı veya karşılıksız serbest kalacaktır. Yani her ihtimalde o sadece bir tutukludur, ölene kadar köle değildir. Bu yüzden İslam köleliği kaldırmıştır, tutukluluğa çevirmiştir. 

19. Çokeşlilik ilkeldir düşüncesi de yanlıştır. Çünkü savaşlarda sadece erkekler ölürken ciddi şekilde kadın nüfusu arttığında yalnız kalan kadın kitlesi zina etmeye yönelmekte ve çokeşliliği eleştirenlerin düşüncesinden çok daha kötü bir “gayri meşru çok eşlilik” meydana gelmektedir. Bu yüzden İslam tek eşliliği tavsiye etmesine rağmen, toplumsal denge için özel durumlarda çokeşliliğe kapı açmıştır. Tarihin hiçbir zamanında kadınlar azalmamıştır, savaşlarda hep erkekler azalmıştır. Bu yüzden sadece erkek için geçerlidir. Ayrıca geçmiş zamanları değil, şimdiyi de kapsar ve evrenseldir. Çünkü şimdi de savaş olursa, erkeklerin üçte biri ölürse kalan kadınlar (aksi halde) felakete sürüklenecektir.

20. Adem’in çocukları ensest ilişki ile evlenmişlerse bu gayri ahlakidir iddiası da yanlıştır. Çünkü toplumsal normatif değerler, toplumun yapısı ile ilişkilidir. 4 kişilik bir insan nüfusu varsa burada kültür, sosyete, sosyal kurallar, psikolojik zemin yoktur. Dolayısıyla şimdi oluşmuş olan kardeş algısı ve toplumsal riskleri o mikro toplumda yoktur. Bu yüzden ilk kardeşlerin istisna olmalarında bir yanlış olmamaktadır, çünkü yanlışı oluşturan kültürel normlar yoktur. İkincisi de neslin devamı için normların ötesinde bir ihtiyaç husule gelmiştir. 

Görsel

Felsefe ve dinin ilişkisi üzerine birbirine zıt fikir kamplarında bulunan düşünür ve filozoflar farklı beyanlar vermektedir. Fikrimizce bu meselenin sebeplerinin şeffaflaşması ve felsefesinin yapılması, sorunun mekanının tespiti, tarihte ve dilin kavramsal kullanımında yatmaktadır. Mühim olan insanların “felsefe” ve “din” kelimelerinden ne anladığı ve bu kavramları hangi alt kavramlarla kategorize ettiğidir.

İnsanların birçoğu farklı diller konuşur. Buna rağmen günümüzde ve geçmişte “tercüme” yapmak suretiyle insanlar arasında bir iletişim, etkileşim ve istişare olabilmiştir. Bu her dilin beyinde ortak bir yönü gösteren tekilliğe indirgendiğini düşündürür. Farklı isimler alsa da zihnimizde kavramlar somut, müşahhas halde iken aynı noktada buluşmaktayız. Bu itibarla kelimelerin şekli ve şemalinden öte, insanların anlamlandırma usulüne odaklanmak bize husule gelen anlaşmazlığın sebebini gösterecektir. İnsanlar neden birbirinden farklı düşünmekte ve değişik fikirleri savunmaktadır? Neden anlaşamayabilmektedir, bunun cevaplarını iletişim problemlerinde aramak fikrimizce pek münasiptir.

Felsefe kelimesi Eski Yunanca’daki “philosophia” kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir. Bu birleşik kelime, “philo” yani “sevgi” ve “sophos” yani “hikmet, ustalık” anlamlarına gelen iki kelimeden müteşekkildir. İlkçağ filozoflarından itibaren bir “düşünme aktivitesi” olarak kullanılagelmiş olan bu kelime esas olarak bilgiye ulaşmada ustaca yol izleme şeklinde tanımlanabilir(1). Alman felsefesinin idealizmi, İngiliz felsefesinin empirizmi(deneycilik), Fransızların romantizmi, Amerikanların pragmatizmi(faydacılık) gibi birbirinden kökten farklı yaklaşımlar “felsefeye zarar vermek” olarak yorumlanmamıştır. Birçok düşünce akımının öncüsü olan filozofların birbiri ile çelişen ve ayrı kabulleri bünyesinde barındıran şiarları, öne sürdükleri fikirler, getirdikleri açılımlar ve düşünme şekilleri felsefe tarihine kattığı renk ile yad edilir. Felsefe düşünmenin okuludur. Bu yüzden düşünmenin nesnesi olan her alan felsefenin dahilinde olmak zorundadır. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü her fikir, kanaat, görüş, iddia felsefe havuzu içinde yerini alan ve onu zenginleştiren birer sermayedir.

Felsefenin doğasından gelen sormak ve düşünmek fiiliyatlarına rağmen “din ve felsefe ilişkisi” konusunda dinin felsefeyi gerileteceği, felsefenin zamanla İslamileştiriliyor oluşu, felsefe ve dinin uzlaşamayacağı, felsefenin seküler ve laik olması gerektiği yönünde “felsefe muhtırası veren” felsefeciler(!) bulunmaktadır(2). Din kavramının ne olduğunun izahını yapma hakkımızı mahfuz tutup, bu tür yaklaşımların bir tenkidini yapalım. Din, mensupları için doğru, dinsizler için de yanlış bir fikriyat olarak kabul edildiğinde iki durumda da üzerine konuşulabilecek bir malzemeyi bünyesinde barındırmaktadır. Din felsefesi, dinin üzerine düşünmek, dinin gerçekliği, anlaşılması, yorumlanması, muhakeme ve mütalaasının yapılmasıdır. Herhangi bir felsefi akımın felsefeyi daraltması, ona bir kısır yön vermesi mümkün değilken, bu din için de geçerlidir. Din, pek çok felsefi görüşün içinde bir felsefi görüştür ve tam bu yüzden “hiçbir görüş felsefeyi daraltmaz” fikrindeyiz. Çünkü doğru veya yanlış olsun, toplumun büyük kesiminin hayatının içinde olan bir olgu, mevcudiyet ve tesiri yüksek olan bir kuvvetin değerlendirilmesi, söz konusu yapılması, anlaşılmaya ve ifade edilmeye çalışılması kadar normal bir şey; din kadar felsefeye malzeme verecek büyük genişlikte sosyal, kültürel alan yoktur desek yerindedir.

Bilim ve Gelecek dergisinin Kasım 2012 sayısında Hasan Aydın da Felsefe bölümlerinin İlahiyata dönüştürülmesi korkusuna işaret ederek Türkiye’de yavaş yavaş felsefenin dinselleştirilmesinden dem vurmuştur(2). Halbuki meselenin siyasi ve ideolojik boyutu bir tarafa, teorik bazda bakıldığında felsefi düşünce olarak dinin konu seçilmesi, İslam konularının felsefi incelemelerinin yapılması felsefenin pozisyonunu değiştiren bir faaliyet olamaz. Burada İslam felsefi aktivitenin öznesi değil, nesnesi konumundadır. Hasan Aydın’ın felsefede “din dogmatizmi”nin usul olarak sormayı durduracağına ve felsefi etkinliğe zarar vereceğine dair korkuları da kanaatimizce tamamen “din-dogma eşitlemesi” telakkisi(algısı) sebebiyledir. Burada da “din” kavramını sorgulamak ve dogmatizm ile ilişkisini ortaya koymak icap etmektedir. Bizce problemin kalbinde “dogmatik din algısı” yatmaktadır.

Din ve bilhassa İslam, çoğu zaman dünya dinlerinin genel şeklinin de etkisiyle “dogma temelli” vasıflandırılmaktadır. Dogma kelimesi Antik Yunanca’da “körü körüne inanılan öğreti” anlamına gelmektedir, Fransızca’ya “dogme” olarak geçmiş oradan da Türk metinlerine girmiş ve kullanılmıştır(3). Yani dogma, bir inanç(pistis), tahmin(eikasia) veya genel olarak bir sanı(doxa) anlamında kullanılır(1). Dogma bir zandır. Sadece güvenerek, bilgi olarak kesinleşmemiş, inanılan ve ispat gerektirmeyen öğreti veya iddialar olarak da tanımlanabilmektedir. Hristiyanlık’ta da, İslam’da da gelenekçi ve geleneği eleştirerek dinin ilk yıllarındaki orijinalliğini savunan gruplar vardır. Hristiyanlıkta geleneği Katolik Kilisesi, Reform hareketini de Kalvinist ve Protestanlar temsil eder(4). İslam’da da mezhepler ile Mutezile gibi “rasyonalist” gruplar olabilmiştir. Bu gibi tarihi gerçekler ışığında sorulacak ilk sual, “dogma” mefhumu dine nispet edilirken bunun “hangi dine yapıldığı” sorusudur. İslam söz konusu ise bunun her mensubu için ittifakla kabul edilmiş kitabı Kuran’a izafen ve ithafen söylenmesi icap eder. Çünkü tüm zıt fikirler bir yana İslamî kaynaklar arasında tartışmasız kabul edilmiş tek kaynak Kuran’dır.

Kuran ayetlerine bakıldığında kendisinin bir “zikir” olduğunu söylemektedir(Zuhruf, 44; Abese, 11). Zikir kelimesi de “öğüt, hatırlanan şey, düşünce” anlamına gelir. Kuran sürekli düşünmeyi vurgular(Nahl, 17; Nisa, 82; Bakara, 164; Enam, 126). Bununla birlikte “bilen ile bilmeyenin bir olmayacağını” söyler(Zümer, 9). Kuranda “ya ulül elbab” şeklindeki akıl sahiplerine seslenişin olduğu ayetler de akla verdiği önemi ve akıllı insanları muhatap aldığını göstermektedir(Ali imran, 7; İbrahim, 52; Zümer, 18; Rad, 19). En güzel bilgiyi isteyenleri ve sadece en iyisine tabi olanları övmüş(Zümer, 18) ve okumayı emrederek, kalem figürünü ön plana alıp ilmi teşvik etmiştir(Alak, 1-5). “En güzel” kelimesi olarak “ahseneh” vasfı bilgi açısından “en doğru bilgi” manası verir. Yani Kuran en doğru bilgiye tabi olanları övmüş ve bunlara akıl sahipleri demiştir. Ayrıca aklını kullanmayan insanlar üzerine pislik yağdıracağını ifade ederek(Yunus, 100) akla verdiği önemi pekiştirir. Ayrıca “ya’kilun” kelimesi ile tam olarak “akıl” kelimesini kullanarak, bunun insanın temizlenmesi için olmazsa olmaz olduğunu söylemiş olur. Akılsızlığı “pislik yağdırma sebebi” olarak görür. Dogmatizmin şartı olan “zan ile düşünme” kriteri Kuran’ın düşüncenin makbuliyet tanımında yoktur. Çünkü Kuran tam olarak “zan” kelimesini kullanarak “zannın hakikat namına bir şey ifade etmediğini” serdetmiştir(Yunus, 36). Bu da İslam dininin zan üzere değil, sorgulama, diyalektik ve şüpheci bir tavır aldığını düşündürür. Çünkü Kuran’da pek çok ayette verilen emir ve hükümlerde “ispata davet, meydan okuma, araştırmaya teşvik ve iddiada bulunma(Nisa, 82; Yasin, 71)” tavırlarını görmekteyiz. Bazı argümanlar ileri sürerek kendisini temellendirmeye çalışması(Nur, 43-44; Enbiya, 22) Kuran’ın müslümanlardan beklentisinin bir dogmaya tabiiyet olmadığını ve bir mantık temelinin olduğunu göstermektedir.

Kuran ve İslam’ın dogmatizm temelli olmasına işaret edenlerin kullandıkları temel argüman “imancılık(fideizm)” kavramıdır. Fideizm akıl ile iman kavramlarının birbirine uyuşmadığını öngörmektedir. Temel olarak da dinsiz kampın dinleri algılama şekilleri bu bakışa dayanmaktadır. Dinin kanıtlanabilirliği, rasyonalite ile ilişkisi fideizm tarafından reddedilmekte ve Pozitif Ateizmin dinin argümanlarına rasyonel eleştiriler getirmesine “imanın psikolojik bir kavram olduğu”nu söyleyerek karşı çıkmaktadır(5). Öte yandan akıl ve iman arasında Skolastik felsefenin en büyük ismi Thomas Aquinas’ın görüşüne göre bir uyum vardır ve o “inanmak için bilmek” şiarını edinmiştir. Ancak Immanuel Kant gibi tamamen imanı aklın sınırları içinde tasavvur etmeyip, bazı dini değerlerin ispata muhatap olmadığını ifade etmiştir. Fideizmin en büyük iki ismi Soren Kierkegaard ve Blaise Pascal’dır. Öte yandan bu filozoflar Hristiyan teolojisiyle düşünmüşlerdir, İslam kültürlerinde akıl ve iman arasında bir düşmanlık olduğunu söyleyen sesler gelenekselciler dışında pek yoktur(6). Ayrıca Kuran’da “iman” kelimesi geçmekte ve bu kelime Arapça’da “emanet, emniyet, emin, temin” kelimeleriyle aynı kökten gelmektedir. “Emin olmak” ile “inanmak” aynı anlama gelmeyeceği için, sanı(doxa) ile kesin bilgi(episteme) arasındaki ayrım yapılmalıdır. Dinin dogmatik olarak telakki olunmasının başlıca sebeplerinden birisi de “iman” kelimesinin “zan” olarak tahmin, inanma manasında takdim edilmesi ve Kuran meallerinde de böyle tercüme edilmesidir. “İman” kelimesinin muhtevası ve asıl manası hem etimolojik(dilbilim) açıdan hem de Kuran zihniyle anlaşılmalıdır. Ayetlere göre aklın İslam’daki önemi büyüktür.

Dogmatizm ile Kuran arasındaki bu kalın duvarları inşa eden ayetlere rağmen, gelenekselcilik mensupları aklı dışlamış ve nakli ön plana almıştır. Ancak buna rağmen nakil dinini İslam diye tanıtmak meşru ve makul olamaz. İslam’ın sözü Kuran olduğuna göre, temellendirmenin en sağlam ve güvenilir kaynağı da Kuran’dır. Bu sebeple İslam adına konuşurken Kuran’ın ahkamının ötesinde veya karşısında herhangi bir kaynağı kaale almaya gerek yoktur. Kuran’a uygun düşen bilgilerin İslam ile ilişkisinin olabileceği, ters olanların ise İslam’ın da tersi olduğunun ortaya çıkacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu açıdan Dogma-Din-Felsefe ilişkisinin İslam açısından tekrar kurulması veya düzeltilmesi lazımdır. Netice itibariyle Kuran sorgulanmalı ve kritik edilmelidir. Kavramlarının incelenip irdelenmesi ve akıl yürütmelerle düşünülmesi felsefenin işidir. Bu açıdan “laik felsefe” sadece felsefenin bir bakışı olabilir. Hasan Aydın’ın laik felsefesini “pür felsefe” diye takdim etmesi kendi görüşüdür. Felsefede karşıt fikirler beraberce bulunur ve birbirini eleştirebilir. Dinin felsefeye zarar vereceği fikri, felsefenin konusuna nüfuzuyla değil, felsefenin usulüne nüfuzu ile mümkün iken bu şekilde yapılan felsefeye de felsefe denmeyeceği bedahet iken, böyle bir “toplumsal islamileşme uyarısı”nı anlamak fikrimizce iyi niyetli düşünmemekle mümkündür.

Kaynaklar:

1. Serdar Uslu, İlkçağ Felsefesi, Anadolu Üniversitesi Yayınları 2012.

2. Bilim ve Gelecek Dergisi, Kasım 2012 sayısı.

3. Sevan Nişanyan, Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü.

4. Yakup Tahincioğlu, Süryaniler, Butik Yayıncılık, 2011.

5. Adnan Aslan, İslam Araştırmaları Dergisi, Analitik Pozitif Ateizmin Bir Eleştisi, Sayı: 7, 2002.

6. Osman Murat Deniz, Akıl-İman İlişkisi Açısından Fideizm, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi 2009.

7. Kuran-ı Kerim.