Tag Archive: Kuran


Bir eseri bir dilden başka bir dile tercüme etmek, aslında bir kültürü başka bir kültür üzerine yansıtmak demektir. Bu da önceki görünüş, duyuş ve düşünüşün tıpkısı olmaz. Bir dildeki eserin aynısını nasıl başka bir dilde görmek mümkün değilse, bir dine yapılan eleştiriler de başka bir dine aynen aktarılamaz. İşte tam burada Hristiyan dini eleştirmenlerinden kopya edilen İslam eleştirilerinin sorunu tebellür eder.

İslam eleştirmenlerinin hocalarından Turan Dursun külliyatının önemli bir bölümü İslam ile cinsellik ilişkisi üzerinedir. Kendisinin Din ve Cinsellik diye müstakil bir kitabı, Muhammed’in Cinsel Hayatı diye kitaplarında anlatmaktan kendini alamadığı alt başlıkları vardır. Halefleri de kendisini izlemiş, sürekli İslam’a cinsellikle ilgili eleştiriler yapılmıştır. Bu meselenin üzerinde durulmasının esas sebebi, birçok eleştirinin aslında Hristiyan coğrafyasındaki din eleştirilerinin taklidi olmasıdır. Örnekler vermek mevzuyu uzatacağı için girmiyorum. Tek bir konu üzerinde durmaya çalışacağım. Cinselliğe aşırı tepki göstermek, cinsellikle ilgili konuların konuşulmasının çok ayıp olması Hristiyan coğrafyasından gelen bir kültürdür. Çünkü Hristiyan felsefesinin en büyük ve ilk günahı cinselliktir. Hristiyanlar ilk insanların cinsellik günahını işledikleri için bu dünyaya düştüklerine inanır. Yasak elmayı yeme sembolizminin anlamı cinselliktir ve bütün belalar cinselliğin sonucu başlamıştır ve yine bu günahın sorumlusu ilk kadın, yani Havva’dır. Kadınların dinde itilip kakılmasının sebebi de budur. İşte bu Hristiyan eleştirmenleri olan Batılı ateistlerin ana temalarıdır, bunu aynen İslam eleştirmenleri İslam’a uyarlamaya çalışıyorlar. Fakat İslam’ın hikayesi ile Hristiyan felsefesi arasında çok radikal farklar vardır. İslam’da ilk günah yoktur. İslam’da ve Yahudilikte Cennet’ten düşme olayı yoktur. İslam’da her şeyin suçlusu kadın değildir. İslam’da her şeyin başlamasının sebebi, bir elma yemek değildir. Basitçe Adem ve Havva elma yemiş ve bulundukları “dünyada olan” bir bahçe(cennet)den kovulmuşlardır o kadar. Dünyada olmaları elmadan öncedir, Hristiyanlıkta ise Elma yani cinsellik, dünyadan öncedir. Bu yüzden Hristiyanlıkta cinselliğe karşı büyük bir direnç ve tutuculuk vardır. Din görevlilerinin cinsel yaşamları yoktur. Cinsellik Tanrı ile aynı yerde bulunamaz. Bu Tanrı’ya yakıştırılamaz. Bu sadece bir söz değildir, bu bütün kültürün iliklerine işlemiş bir Tanrı imajıdır. Bu imaj Hristiyanlarla birlikte Hristiyan eleştirmeni Batılı ateistlerce de paylaşılır. Onlar da Tanrı ile cinselliği aynı cümlede gördüklerinde şoke olurlar.

İslam’da ve İslam coğrafyasında ise cinsellik doğaldır. Kuran’da rahatlıkla cinsellikten bahsedilir. Cennet’te bu bir ödül olarak vaat edilir. Çünkü herhangi bir cinsellik fobisi veya kadın alerjisi yoktur. Batılı ateistlerden beslenen Türk ateistler de Hristiyan Tanrı imajını edindikleri için, İslam kültüründeki Tanrı’yı cinsellikle bağdaştıramazlar. Bu yüzden bunu bir eleştiri konusu yaparlar. Tanrı’nın cinsellikle ilgili cümle kurması onları şoke eder. Bizi etmez. Çünkü yeme ve içme, barınmadan sonra cinsellik üçüncü temel ihtiyaçtır. Kuran’da da cennet resmi yiyecekler, evler, giyecekler ve cinsellik ile tamamlanır. Psikolog Abraham Maslow(1943)’un gayet yerinde tespitine göre insanın İhtiyaçlar Hiyerarşisi vardır ve piramidin en temelinde yeme, içme ve cinsellik bulunur. Sebebi bunların olmazsa olmaz olmasıdır.

Türk ateistlerin temel sorunlarından birisi Hristiyani ateistlerin bakış açıları ile İslam’ı eleştirmeye çalışmaları. Hristiyan eleştirmenleri hala Hristiyan muhayyilesi ile düşünüyor, Türk ateist geleneği de Hristiyan ateistleri olduğu gibi alıyor ve ortaya manasız bir eleştiri külliyesi çıkıyor.

Reklamlar

Tevbe Suresi ve Felsefe

Kur’an-ı Kerim’de 114 tane sure vardır. Her sure “besmele” (bismillahirrahmanirrahim) ile başlar, ancak tek bir istisna vardır. O da Tevbe suresidir. Tevbe suresi, 9. suredir ve “besmele” ile başlamaz. Bu da sır-şifre dedektiflerinin, gizem avcılarının veya mucize kâşiflerinin dikkatini çekmiştir. Bu konuda birçok spekülasyonlar yapılmıştır.

Daha evvelce 19 mucizecilerinin çıkış noktalarının ne kadar temelden yoksun olduğunu “Sayıların Çıplak Kralı: 19” adlı yazımda göstermiştim. Bu medyatik akımın Tevbe suresinin üzerinde durmak için bir sebep teşkil eden birkaç iddiası vardır, bu bakımdan biraz daha yakından incelemekte fayda var.

Tevbe suresinde “besmele” olmamasının sebebi tarihte tartışılmıştır. Bir kısım, Enfal suresinin devamıdır; bu yüzden Tevbe suresi kendi başına bir sure değildir demiştir. Bu görüş her surenin başında muhakkak bir besmele olmalıdır varsayımından hareketle ortaya atılmıştır. Bu ilk görüşü biraz açmama izin verin.

Bir anlığına ilk görüşü doğru kabul edelim. Yani Enfal suresinin devamı Tevbe suresidir. Aslında Tevbe suresi diye bir sure yoktur, ikisi tek suredir. Peki, o halde neden Tevbe suresi diye bir isim ortaya çıkmıştır? Durduk yere bir surenin yarısından başlayıp yeni bir isim verme ihtiyacı nereden hasıl olmuştur? Bu soru ilk görüşün çözülmesi zor birinci sorunudur. Yine bu durumda 113 tane sure vardır. Bilindiği üzere de “besmele”lerin surelere dâhil olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Bir kısım, “besmeleler” surelere okunurken eklenir, metnin parçası değildir der. Diğer kısım da metne aittir der. 113 tane sure olsaydı, her birinin başında bir “besmele” okunuyor veya yazılıyor olsaydı; Kur’an’ın 113 tane varlığı tartışmalı cümlesi olacaktı. Bu da fikrimce, ilk görüşün ikinci sorunudur. Sonraki soru da şudur: surelerin başında “besmele” okunması gerektiğini kim/neden ortaya çıkarmıştır?

Biz Kur’an’ın kendi metni içerisinde sure başı olmayan bir “besmele” biliyoruz. Hz. Süleyman’dan bir mektup gönderilirken, mektup “besmele” ile başlamaktadır(Neml, 30). Bu bir söze başlanırken “besmele” okunmasına bir örnek teşkil eder. Peygamber vahyi “besmelesiz” almış ve okuyucu/kari’lerin inisiyatifine göre “besmele” mi eklenmiştir? Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibi bir metni tebliğ ederken “besmele” ile başlamak âdeti olabilir; ancak bunun peygamberden işitilmeksizin metne eklendiğini ima ettiği için bu durum ilk görüşün üçüncü sorunudur. Zira, bunun için anlamlı bir sebep yoktur.

İkinci görüş de Tevbe suresinde savaşlardan bahsedildiği ve surenin “besmele”nin merhametten oluşan muhtevası ile uyumlu olmadığı yönündedir. Bu görüşün sorunları ise daha açıktır: birincisi, bütün sureleri tek kelimeye indirgeyecek kadar konusuzlaştırır; ikincisi, bütün surelerin içeriğinin besmelenin içeriği ile örtüşmek zorunda olduğu yönünde sebepsiz bir varsayıma sahiptir; üçüncüsü, savaş ismi geçen her ibarenin merhametten yoksun muhtevası olduğunu söyler ki, bu açıkça hatalıdır. Savaş sadece haksız ve gayri meşru bir yolla yapılıyorsa merhametsizlik olur. Yoksa bir zalimin zulmüne direnmek şeklinde, ailesinin ve sevdiklerinin can, mal güvenliğini korumak suretinde yapılan savaş merhametin değişik bir tarzıdır. Asla ona zıt değildir. O halde bu ikinci görüş de mantıki değildir.

Demek oluyor ki, Tevbe suresinin “besmelesizliği”ni bu görüşler açıklayamamaktadır. Diğer bir görüş ise peygamberin diğer surelere besmele eklemiş iken, Tevbe suresine eklemediğini söyleyen görüştür. Aslında bir görüş değildir. Durum tespitidir. Sebebi neydi? Bu sorunun cevabı da alternatif bir üçüncü görüşü meydana getirecek. Ben görüş bildirmeden önce bir parantez açıp, 19 mucizecilerinin bu olaya mistik bakış açılarını aktarmak isterim. Esrar ve gizemi var olan nüshalardan zorla çıkardıkları için, 114 sayısında özel bir sır keşfediyorlar. Bu keşif nedeniyle de, besmelenin olmamasını hikmetli buluyorlar. Çünkü olsaydı, 114 sayısı bozulacaktı. Daha evvel sayımlarının hatalarını tartıştığım için iddiaların absürtlüğüyle meşgul olmuyorum. Şimdi üçüncü görüşe geçelim.

Bu görüş tespit ettiğim sorunların ters çevrilmesi ile oluşmaktadır. İlk olarak bütün “besmele”ler surelerin organik parçasıdır. Metne dâhildir. Bunun ilk belirtisi şuradan gelir: Fatiha suresindeki besmele sureye dâhildir ve bu konuda tartışma yoktur. Çünkü “Biz sana tekrarlı yediyi verdik”(Hicr, 87) ayeti namazlarda okunan ve tekrarlanan 7 ayeti(Fatiha suresini) kastetmektedir. Bu ise besmeleyi Fatiha’nın bir ayeti kabul etmeye zorlar ve genel kanı da budur. Bu nokta besmelenin her surede ayet oluşunun zayıf da olsa belirtisidir. İkinci belirti şudur: Hz. Süleyman’ın mektubuna besmele ile başlanması birbirinden ayrı metinlerin de öyle olması gerektiğinin işareti olarak Kur’an’da yerini almıştır.

İkinci olarak, Tevbe suresi bağımsız bir suredir ve besmelesi yoktur. Özellikle yoktur. Çünkü besmelesi olsaydı, bütün besmelelerin varlığı veya yokluğu kabule eşit uzaklıkta olabilirdi. Halbuki bir surede olmaması, “besmelelilik” ve “besmelesizlik” şeklinde bir farkındalığın mevcudiyetini işaret etmektedir. Yani Kur’an’ın aktarılmasında hangi surede besmele vardı, hangisinde yoktu şeklinde bir bilinç vardı. Bu şuna benzemektedir: Hacılar Kabe’nin etrafında tavaf ederken kaç kere döndüğünü işaret olmadan bilemezler. Bu yüzden oraya “Hacerül Esved(siyah taş)” konulmuştur. Bu siyah taşın işlevi kaç kere dönüldüğünün bilinmesini sağlamaktır. Çünkü köşelerin aynılığını bozmaktadır. İşte tam bunun gibi, Tevbe suresindeki “besmelesizlik” surelerin aynılığını bozmakta ve dikkati arttırarak besmelenin dahiliyet sorununu ortadan kaldırmaktadır. Yani “peygamber öyle dedi ve besmelesizdir” demek bir durum tespiti iken, “benim üçüncü görüşüm” bunun arkasındaki muhtemel sebebi ima ettiği için “görüş”tür. Bu durum özel bir tasarımdır ve başka işlevleri olmadığı anlamına gelmemekle birlikte görünüşe göre bir işlevi vardır.

1974 senesinde Amerikalı bir biyokimyacı olan Rashad Khalifa Müslüman coğrafyada tartışmalara yol açacak yeni bir iddia ileri sürdü. Ona göre İslam’ın yasası olan Kuran’da matematiksel bir sistem vardı ve bu 19 sayısıyla temelleniyordu. Bunu bir çeşit İslam Dini’nin bilimsel ispatı şeklinde ortaya attı. Ona göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam bozulmuştu ve bunları tekrar düzeltmek için Allah kendisini Kuran’daki 19 mucizesi ile Resul olarak göndermişti(1). Rashad Khalifa müslüman olduğunu söylemesine rağmen Muhammed’in son vahiy alan kişi olduğunu kabul etmemiş, kendisinin vahiy aldığını iddia etmişti. Türkiye’de onun, 19 ve Kuran ile ilgili iddialarını seslendiren Edip Yüksel de önceleri onun peygamber olduğuna inanmış, sonra bunu yalanlamış ve hatta kendisi bizzat vahiy aldığını dahi iddia etmişti(2). Kuran’ı kabul eden müslümanlar son Peygamber/Nebi’nin Muhammed olduğunu(Ahzap, 40) kabul ederler. Elçi(Resul) ifadesi ise Kuran’da sadece Peygamber/Nebi için kullanılmaz, vahiyle ilgisi olmayan elçilikler için de kullanılır(Yusuf, 50). Bu açıdan Vahiy alan Allah’ın Resul’üne Nebi(Peygamber) denir, öte yandan her elçilik görevi olana Resul denebilir. Ancak Edip Yüksel ve Rashad Khalifa birer vahiy ile sağlanan elçilikten bahsettikleri için Peygamberlik iddiaları olmuş olmakta ve Kuran’ın sınırlarını aşmış bulunmaktadırlar.

Raşhad Khalifa’nın 19 sistemi kendi tanımıyla temel ve karmaşık(simple and intricate) hesaplamalardan oluşmaktadır(3):

-Kuran’ın ilk ayeti(Besmele) 19 harftir
-Kuran 114(6×19) sureden oluşur
-İlk inen vahiy(Alak, 1-5) 19 kelimedir
-İlk vahiy 76(19×4) harftir
-İlk vahiy suresi(Alak) 19 ayettir
-Alak suresi Kuran’da sondan 19. sıradadır(baştan 96)
[…]
-Huruf-u mukatta’a harfleri geçtiği surenin içinde 19’un katları kadar sayılır
-Besmele’nin kelimeleri(İsim, Allah, Rahman, Rahim) Kuran’da 19’un katı kadar geçer
[…]

Bu gibi 52 tane hesaplaması(physical fact) ile Rashad Khalifa bir mucize keşfettiğini iddia etmişti(4). Türkiye’de birçok yayının bu iddiaları sahiplenmesi ve nispeten iddiaları test etmenin belli bir Kuran ve Arapça bilgisi gerektirmesi bu konunun muğlaklığının sebebi olarak görülebilir. Yayınlanan bazı eleştirilerden sonra olsa gerek(5), bu iddiaların birçoklarından vazgeçilmiş ve Rashad Khalifa’nın Türkiye temsilcisi konumundaki Edip Yüksel iddialarını derlediği yeni bir kitap yazmıştır(6). İlk bakışta göze çarpan şey bu iddiaların genel bir kurala sahip olmaması ve harf sayımlarından, kelime, ayet, sure sayımlarına kadar; istenildiğinde sondan başa, istendiğinde baştan sona veya başka bir mantık zemininde sayımların yapılabilmesidir. Bununla ihtimaliyet açısından bakıldığında “Mucize” veya Şifre gibi tanımlar yapılırken bunların tesadüfen öyle olmadığı dile getirilmektedir. Bu iddiaları değerlendirebilmek için önce gruplamamız gerekir. Harf sayımları, kelime sayımları ve diğer sayımlar olarak kabaca sınıflandırmak genel bir çerçeve çizebilmek için yararlı olacaktır. İlk olarak harf sayımlarına bakalım.

Kuran’da bilindiği üzere 29 adet surenin başında Kesik Harfler(huruf-u mukatta’a) bulunur. Toplamda 14 farklı harf istimal edilmiş, 14 farklı kombinasyon oluşmuştur(7). Bu harflerin ne anlama geldiği konusunda çeşitli görüşler zikredilmiştir(8). Edip Yüksel ise bunların matematiksel şifre olduğunu iddia etmekte ve harflerin sayımını yaparak sure içinde 19 ile ilişkili olduğunu iddia etmektedir(ss. 100-127). Bunun örneklerine bakalım.

İlk olarak Edip Yüksel “kaf” harfini içeren iki kombinasyonu ihtiva eden surelerde(Şura ve Kaf sureleri) “Kaf” harfini sayıyor ve 19’un katını buluyor. O halde kural olarak kabul ettiği şey: “huruf içeren surelerde o harfin geçiş sayısı 19’un katıdır”. Sonra sıra “Sad” harfine geçiyor ve Sad harfini içeren üç surede(Araf, Meryem, Sad) bu harfleri sayıyor ve 153 buluyor; bunu bir harfin yazım yanlışı olduğunu söyleyerek 152(19×8) yapıyor. Ancak teker teker surelerdeki geçişleri “kaf” gibi 19 katı çıkmıyor. Bu sefer de 3 surenin toplamını alıyor. Tartışmaya girmeden bu iki harfin kurala uyduğunu kabul edelim. Ancak şunu da ifade edelim ki, Sad ve Kaf harfleri sayılırken “şedde” kullanılan yerlerde “tek” sayılmıştır. Çift sayıldığında elde edebileceğimiz alternatif bir sayı daha vardır. Neden öyle sayıldığının bir açıklaması olmadığı için bunu tesadüfen denk gelme zorluğunu yarıya indiren bir keyfilik olarak not edelim.

Sonraki harflerden birisi de “Ha” idi. Ancak bu huruf-u mukatta’a’nın geçtiği surelerdeki(Mümin, Fussilet, Duhan, Zuhruf, Casiye, Ahkaf, Şura) sayımı 19’un katı mıdır? Yüksel’in Ha sayımı 292 ve 19’un katı değildir. Bir diğer harf ise “Mim”dir ve bunun da sayımı 19’un katı değildir. Yüksel’in sayımlarında Besmele’ler dahil, “şedde”ler hariç olduğunu akılda bulundurmak gerekir(s. 117). Bu iki harfin toplamını sayıp 19’un katını keşfettikten sonra Yüksel tespit ettğimiz ilk kuralın sınırlarını aşmaktadır. Mim harfinin geçtiği diğer sureleri es geçmiş, sayımı Ha-Mim harflerinin beraber bulunduğu surelerle sınırlı tutmuş; kendisine kuralın dışında özerk bir bölge inşa etmiş. Varsayımlar arttırıldıkça keşfedildiği iddia edilen “19 katı sayılar”ın ortaya çıkabileceği zemin genişlemekte olduğu için bulgular, istatistik olarak anlamsız, tesadüfi sonuçlara eşit öneme sahip olmaktadır.

Burada herhangi bir hesaplama sonucunda aranan şey, çıkan sayının 19’un katı olmasıdır. İstatistik olarak 0’dan sonsuza kadar bütün sayılar içinde 19’un katı olanların oranı 1/19’dur. İstatistik biliminde “m” tane deney sonucundan meydana gelmiş bir deney incelenirken her bir tekil olayın birbiriyle eşit olasılıkta ortaya çıktığı varsayıldığında kesin olay(m doğal sayı):

S= {s1, s2, s3, …, sm} (m sonlu)

şeklinde ifade edilir. Ayrıca bütün {s1}, {s2}, {s3}, …{sm} tekil olayların aynı “p” değerine sahip olmalıdır:

P({s1}) = P({s2}) = …=P({sm}) = P

bu şartları sağlayan tesadüfi deneye Laplace-Deneyi denmektedir(9). 19 ile ilgili herhangi bir hesap yaptığımızda karşımıza çıkan “m” değeri 19’dur. Yani biz hangi sayıyı seçersek seçelim kesin olay şudur(k doğal sayı):

Sx={19k-9, 19k-8, 19k-7, …19k, 19k+1, 19k+2, …19k+8}

Hangi sayıyı seçersek seçelim yukarıdaki kümenin bir elemanı olmak zorunda kalacaktır. Herhangi bir şekilde hesapladığımız bir sayının yukarıdaki 19k’yı tutturması gerekmektedir. Yani 19’un tam katı(19k) olmalıdır. Tutturamama durumlarında eksik veya fazla olabilir. Rasgele seçilen herhangi 19 sayının içinde istatistik açısından %100 bir adet 19k bulunacaktır. Yani Yüksel’in mucizevi olduğunu söylediği hesaplamaların alternatif sayılar doğurabilecek potansiyelinin olması 19’u tutturmayı %100’e yaklaştırır. Buna bir örnek verelim:

Edip Yüksel’e göre Rashad Khalifa’nin 19’u keşfi senesi 1974 ile 622 Hicret tarihi arasındaki Hicri Takvime göre sene sayısı 1406(19×74)’dır. Bu tür deney öncesi(a priori) bir kural koymaksızın(a posteiori) kullanılan ifadeler keyfilikler içerir. Çünkü Yüksel’e göre 1969 da Khalifa’nin Kuran’ı bilgisayara geçirme senesi olarak önemlidir. Yani bu sene hesabı 5 eksik çıksaydı bir çözümü olacaktı. Aynı şekilde Hicret senesi(622) yerine Muhammed’in doğumu(571), ölümü(632), vahiy alış senesi(611) gibi sayılar istimal edilebilirdi. Yüksel bu sayıyı tutturamasaydı ve 571 olan peygamberin doğum senesini esas alsaydı kimse ona “Neden 571?” demeyecekti. Hiçbir sayı tutmasaydı kimse ona “neden bir sayı bulup da bununla 1974 senesi arasında bir ilişki kuramadın?” gibi bir başarısızlık imasında bulunmayacaktı. Dolayısıyla farklı sayılar elde edebildiği sonsuz deneme tahtasında tespit ettiğimiz en az 6-7 farklı sayının birisinin Sx kümesindeki 19k’yı tutturma ihtimali çok düşük değildir. Dolayısıyla 1974 örneğinde bir mucizevi özellik yoktur.

Huruf-u mukatta’a iddialarında Kaf, Sad, Mim ve Ha örneklerini incelemiştik. İlk ikisinin 19k bir sayı kadar geçmesi ile bir kural oluşturan Yüksel diğer iki harfte kuralı değiştirmektedir. Bu sefer Ha ve Mim harflerini içeren surelerde bu iki harfin geçiş adetlerinin toplamını hesaba alıyor. Bir an için Edip Yüksel’in bu kuralını da kabul edelim. Diyelim ki Huruf içeren surelerde arayıp sayacağımız harfleri tek tek değil, toplam olarak alacağız. Bu sefer Kef-He-Ya-Ayn-Sad harflerini(Meryem suresi) sayıyoruz ve 19k olması gerekiyor. 798(19×42) sayıma ulaşan Yüksel(s. 122) bunun eşsiz bir kombinasyon olduğunu iddia ediyor. Tespit etmek istediğim ilk şey şudur ki, bu tür “toplam” sayımlar yapılırken istenilen sayıyı tutturabilmek için tek bir parametrenin yeterli oluşudur. Çünkü Kef, He, Ayn, Sad gibi harfler hiçbir şekilde değişmez, İllet harfleri(Elif-Ya-Vav) gibi değildirler. Sayımlarında ihtilaf olmaz, sabittir. Misalen Rashad Khalifa 50. fiziksel gerçeklik maddesinde aynı harfi bir sayımda “Hemze”, başka bir sayımda “Ya” olarak saymıştır(5. dipnot: Hikmet Zeyveli, s. 39). Edip Yüksel de aynı şekilde Ya harflerini ihtiyaç olduğu kadar hemzeleri Ya’ya dönüştürerek sayıma dahil etmiş, bu şekilde 19k sayı bulana kadar manipülasyon yapmıştır. Çünkü bugünkü Kuran nüshalarında Meryem suresi 4, 24, 30, 31. ayetlerde Yüksel’in belirttiği gibi(s. 122-124) 5, 3, 5 ve 5 Ya harfi bulunmamaktadır. Sayımlar da toplamda 19’un katı çıkmayacaktır. Yani 19 katından ne kadar eksik çıkarsa o kadar Ya harfi ithal etmek gerekeceği için Yüksel için bu sayıyı tutturmak hiç sorun olmamaktadır. Bu şekilde harflerin toplamı 19’un katıdır şeklindeki ikinci kuralın da uygulamada başarısız olduğunu görmüş oluyoruz.

Bir başka huruf-u mukakkata’a’dan olan Nun harfi(Kalem suresi) sayımında 19k’dan bir eksik çıkmaktadır. Bu da ilk kuralı bile çürütmektedir. Ancak Yüksel 132 adet harfi 19k’ya tamamlamak için başındaki “Nun” harfini okunduğu gibi “Nun-Vav-Nun” şekline getirerek sureye bir “Nun” ilavesi yapmakta ve böylece 133 adet(19×7) olan harf 19k olmaktadır. Halbuki bilinen tüm nüshaların hiçbirinde “Nun” ifadesi 3 harften oluşmaz, hepsinde tek harf yazılıdır ve hatta en eski nüshalarda bile bu böyledir. Aşağıdaki nüshadaki “Tek Nun” harfi buna örnektir(10):

NUN

Edip Yüksel’in bu son derece hileli harf sayımlarına ek olarak Ya-Sin örneğini verebiliriz(Yasin suresi). Yüksel’in daha evvelki bütün sayımlarda Besmele her zaman kullanıldı ve “şedde”li harf tek harf sayılmıştı. Sin harfinin sayımının veya Ye harfinin sayımının önemi yoktur. Çünkü nasıl olsa toplamı alınacaktır. Ye harfinin illet harfi olması bazı “hemze” harflerinin Ye’ye dönüşebilmesine, bazı “elif” harflerinin de Ye olarak yazılmasına imkan tanımaktadır. Yani Ye harfi sayılır, Sin harfi sayımının önemi yoktur; ne kadar eksik çıkarsa 19’un katına tamamlamak için o kadar Ye harfi üretilebilir. Nitekim sayımlarda da bu tür hileler uygulanmıştır. Görüldüğü gibi hiçbir harf sayımından istenilen netice alınamamaktadır. Ayn-Sin-Kaf sayımları ile Yüksel bir 19k sayı daha bulmaya çalışmaktadır, ancak böyle bir huruf-u mukatta’a örneği yoktur. Ha-Mim-Ayn-Sin-Kaf olarak geçen(Şura suresi) harfleri parçalayarak 19 katı elde ediyor, bununla yetinmiyor, Ha-Mim harflerini tek surede 19k yapamadığı için tüm Ha-Mim içeren sureleri saymalıyız diye bir kural ihdas ediyor; hızını alamıyor, kalan Ayn-Sin-Kaf harflerinden bir oran bulmaya çalışıyor ve ürettiği varsayımların hiçbirisi diğer harfler için geçerli olmuyor. Sayı tutmayınca harf ekliyor(Nun gibi), eksik yerleri Hemzeleri Ya ile değiştirerek kapatıyor… Üstelik sayımı tartışmalı olan Elif harflerinin konusuna hiç girmiyor. Çünkü uzatmalar, hemzeler veya yer yer Ya-Vav şeklindeki ifadeler elif ile değiştirilebiliyor ve oranı tutturabilmek için bir Keyfilik Alanı oluşturmuş oluyor. Aslında Elif-Lam harfleri huruf-u mukatta’a’nın yarısını oluşturur(13 tane). Bunları tartışma dışı tutup; bu harflerin sırrını çözdüğünü her harfte ayrı bir kural uydurarak, onu da harfleri tahrif ederek sağlamakla kimse iddia edemez/etmemelidir. Etmesi insanları ve kendini yanıltmak, aldatmaktır.

Yine bu kuralları Ta-Sin-Mim, Ta-Sin gibi huruf-u mukatta’a’ya uyguladığımızda hiçbirinde 19 katı bir oran bulamamaktayız. Edip Yüksel kitabında bu konulara asla değinmemekte ve daha evvel Rashad Khalifa’nin iddia ettiği şeyleri es geçmektedir. Çünkü Taha(28), Şuara(33), Kasas(17) ve Neml(27) surelerindeki Ta harfi toplamı 105 etmekte, buda 19k değildir. Bu 19k olmayan sayılar istatistik olarak olanlardan çok daha fazladır. Mesela Sin harflerinin toplamından, He harflerinden, Ta harflerinden veya bunların hepsinin toplamından veya bir kısmının toplamından gibi birçok kombinasyonda farklı sayılar elde edilebilir. 19’dan fazla sayım yolu çıktığı için her halükarda bir sayı tutacaktır. Bunlardan ola ki birisi 19k çıkarsa Edip Yüksel hemen mucizesini ilan edecekti, bu kadar parametre içinde birkaç tane 19k çıkan harf sayımının olması değil, olmaması garip olurdu. Yukarıda da belirttiğimiz üzere 19 katı çıkan sadece 1-2 örnek vardır(Kaf gibi); diğer örneklerin çıkmaması bunların tesadüfen çıktığını göstermektedir. Çünkü rasgele seçilen her 19 sayıdan birisi mutlaka 19k çıkacaktır. Burada 19k olmayan en az 18 parametre bulunabildiği için bu 19k değerlerinin istatistik bir önemi yoktur. Tamamen aldatmacadır. Hele ki bu sayılardan Yüksel gibi Kıyamet Günü’nün tarihinin hesaplanması gibi(11) büyük iddialar çıkarmak ondan daha büyük bir aldatmacadır. İlmi bir esası yoktur.

Harf sayımlarından sonra kelime sayımlarındaki 19 sistemi iddialarına geçelim. Misalen Khalifa’nin fiziksel gerçeklik maddelerinde(4. dipnot, s. 11) ilk inen vahiy olan Alak suresi 1-5. ayetlerde 19 kelime olduğu ifade edilmektedir. Sarf bilimine göre Arapça’da kelime; fiil, isim ve harf olarak üç kısma ayrılır(12). Khalifa’nın kelimeden anladığı veya esas aldığı kriter belirsizdir. Zira Arapça “Vav(ve)” gibi bağlaç olup kelime kabul edilen harfi sayıma dahil etmemiştir. Aynı şekilde “Mim-Elif(Maa)” şeklindeki ifade de teknik ve bilimsel olarak kelime sayılmasına rağmen Khalifa bunu da kelime sayımından hariç tutmuştur. Böylelikle 19 kelime değil, 21 kelime olur. Ayrıca Besmele de sayılırsa 4 kelime daha olmuş olur. İstenildiğinde kriter/kural tanımadan kelime tanımları yapılabildiği sürece bir metinden farklı sayılar çıkarılabilir, manipülasyona açık hale gelir. İkinci olarak Alak suresinin bu ayetlerindeki harf sayısının da 76(19×4) olduğu iddia edilmektedir. Halbuki “El-İnsan” ifadesindeki bir “Elif” harfi sayılmamıştır. Bu harf bugünkü nüshalarda açık şekilde mevcuttur. Bu harfler de eklenirse 78 adet harf olacak, besmele de dahil edilirse yine sayım 19k olmayacaktır. Khalifa ve Yüksel istedikleri sayıyı çıkarabilmek için birçok imkana sahiptir. İstediğinde Besmele’yi sayabilir/saymayabilir, istediğinde İllet harflerini(Elif-Vav-Ya) koyup çıkarabilir ve bu şekilde 19k elde edene kadar sayımlar üzerine oynama şansına sahip olmaktadır. Ola ki 74 harf çıkmış olsaydı, “Elif” harfleri eklenecek ve yine 76 tutacaktı. Bir diğer sayma şekli de “şedde”li harfleri çift saymaktır.

Önemli bir nokta şudur ki, Alak suresindeki 19 sayımlarından hiç bahsedilmemiş olsaydı, kimse Khalifa veya Yüksel’e neden Alak suresinde böyle bir sistem yok diye sormayacaktı. Bu özellikle vurgulanmalıdır. Çünkü böyle bir şey öngörülmemiş, muhtemeldir ki birçok surede bu 19k oranları aranmış ve sadece bu kadar bulunabilmiştir. İstatistik olarak hem bu tür farklı sayımların 19k bulma ihtimalini arttırması, hem de Alak suresinin dışındaki surelerin hepsine veya başka bir kısmına uygulanamaması bunların Keyfilik durumuna işaret etmektedir.

Kelime sayımlarında öyle ileri gidilmiştir ki, Kuran’da günümüzden 1400 sene öncede, Rashad Khalife’ye işaret edildiğine dair mucizevi(!) deliller keşfedilmiştir. Kuran’da “RŞD” kelimesinin köklerinin sayısı fiil, isim bakmaksızın 19’dur. Yüksel ve Khalifa bu mucizenin keşfedene işaret ettiğini iddia etmiştir(13). Önce şunu tespit edelim ki, gelecekte kimin ne yapacağı ve neyi keşfedeceğinin daha şartlar oluşmadan belli olduğu inancı ile üretilen bu iddiaların hem felsefi, hem de dini sakıncaları vardır. Sonra bu tür “a posteriori” bir iddia keyfilik içerir. Çünkü Khalifa kelimesi de Kuran’da aranabilirdi ve “HLF” kökü araştırılabilirdi. Oysa ki bu 19k değildir. Ancak bu 19 tezine bir antitez olamamaktadır, ancak 19k olduğunda bir “tez” olarak kullanılabilmektedir. Bu özgürlük, sonsuz imkan, kuralsızlık serbestisi sayesinde birçok birbirinden bağımsız(birbirinin argüman olarak gücünü arttırmayan) düzinelerce örnek bulunabilir. Hatta bulunmazsa da hiç öyle bir başarısızlıktan bahsedilmeyeceği için aslında “yanlışlanamazlık” özelliğine sahiptir. Dolayısıyla bilimsel bir özelliği yoktur.

Fiziksel gerçeklik olarak öne sürülen temel iddiaların bir diğeri de Besmele’nin sayımlarıdır. Besmele’yi oluşturan parçalar olan İsim(1×19), Allah(142×19), Rahman(3×19) ve Rahim(6×19) kelimelerinin her birisi Yüksel’e göre 19’un tam katı olarak Kuran’da geçmektedir. Daniel Lomax’ın Yüksel ile tartışmasında işaret ettiği gibi bu sayımların çıkış noktası Besmele’dir ve İsm kelimesi yerine Bsm kelimesi Besmele’de geçer(14) ve bunun sayılması gerekirdi. Ancak Edip Yüksel Kuran’da Bsm kelimelerini sayım dışında tutup onun yerine İsm kelimelerini saymaktadır. Yani İsm kelimesinin sayısı 19 değildir. Be harfini alan İsm kelimeleri istisna kabul edilmiştir. Üstelik Bsm kelimeleri sayılmadığı gibi, Bİsm şeklinde “Elif” ile yazılanı sayıma dahil etmiştir.

Orhan Kuntman’ın belirttiği gibi İsm kelimesinin Allah’ın ismi(bismillah) olup olmasına bakılmaksızın sayılmıştır(5. dipnot, s. 46). Yani anlam sayımlarda esas alınmamıştır. Halbuki bir başka sayım olan Arş kelimesinin 19 adet sayıldığı iddiasında 22 adet Arş kelimesinden 2 tanesi Allah’ın arşı olarak geçmediği için istisna edilmiştir. Yani İsm kelimesi sayılırken anlama bakılmamış, doğrudan sayılmış; Arş kelimesi sayılırken anlam dikkate alınmış ve 2 kelime istisna edilmiştir. Bu da sayımdaki Keyfiliği, standart kuralın olmayışını göstermektedir. Bununla da kalınmamıştır: İsm kelimesi sayılırken ön-ek alanlar istisna ediliyorken Allah kelimesi sayılırken(lillah, billah gibi) ön-ek alanlar da sayılmıştır. Sadece bu kadar da değil, bu sayımlar da tutmayınca Tevbe suresi 128-129’da “Allah, Rahim, Arş” kelimeleri(manipülasyonlara rağmen) sayımda fazla çıktığı için bu ayetler Kuran’dan atılmak istenmiştir. Yani Edip Yüksel’in saydığımız tüm manipülasyonlarının üzerine Tevbe suresinin iki ayetini Kuran’dan atması hesabını doğrultma çabası olarak görülebilir. Tüm bunlara son ekleyeceğimiz şey de sayımların hiçbirisinde Besmele’nin sayılmamasıdır. Bu şekilde Rahman kelimesi de tutmayacak, Tevbe suresi de dahil edildiğinde Rahim de 19 katı çıkmayacaktır. Ayrıca Ruhema olarak geçen(48. sure 29. ayet) Rahim’in çoğulu sayılmamakta ve toplamda 116(+112 besmele) olan Rahim türevleri 114’e(6×19) çevrilmektedir. Çoğulu saymamak bir yana, Tevbe 128-129’u da Kuran’dan çıkartarak parametreleri yükseltmektedir. Bu sebeple 19k oranlara doğrudan götüren bir deney öncesi(a priori) kural yoktur, tamamen istenilen sonucu çıkarmak için yollar aranmaktadır. Nitekim Allah lafzı da besmele ile farklılaşmakta, çıkarılan ayetle değişmektedir. Allah lafzındaki manipülasyonun en önemli detayı da “Allahumme” ifadelerinin sayımdan hariç tutulmasıdır. Özetle manipülasyonlar:

a. İsm: Bismillah’taki orijinal Bsm yerine İsm’in sayılması, Bİsm sayılırlen Bsm’in sayılmaması, Besmeleler hariç.
b. Rahim: Ruhema çoğulunun ve 9:128-9 hariç tutulması, Besmeleler hariç.
c. Allah: Allahumme’ler hariç, Besmeleler hariç, 9:128-9 hariç.
d. Arş: Anlamı dikkate alarak 2 kelime hariç, 9:128-9 hariç.

Görüldüğü gibi bir kelimede ekler önemsenirken, diğerinde önemsenmemekte; birinde anlam dikkate alınırken başkasında keyfi olarak seçilen türevler(Allahumme) gerekçesiz sayılmamaktadır. Bu şekilde her türlü kuralı tek seferliğine koyabilme yetkisiyle sayım yapmak arzu edilen sayının tutturulabilmesini sağlayacaktır.

Edip Yüksel Kuran’da geçen Allah’ın isimlerinin geçiş sayısı ile ebced değerini listelemiş(s. 84-90) ve bunların içinde 19’un tam katı olan sayıları derlemiştir. Toplam 115 adet isim arasında ebced değeri 19k olan Zülfadlil Azim, Cami, Mecid ve Vahid olarak tespit edilmiştir. Bu kadar ismin sayıları arasında 19k sayıların çıkması normaldir, istatistik açısından tesadüfen beklenene(115/19 = 6) yakındır. Geçiş sayısı olarak Rahim, Rahman, Allah ve Şehid kelimeleri ile aralarında bir ilişki kurulmuş. Ancak daha evvel de belirtildiği gibi ne Allah kelimesi 2698(142×19)’dir, ne de Rahim kelimesinin sayımı doğrudur. Bu yüzden bu denkleştirmenin hiçbir ilmi değeri yoktur.

Son olarak 19 üzerine yapılan spekülasyonların sınırlarının nereye varabildiğine ibretlik bir örnek vererek noktalayalım. Bazı 19 savunucuları Huruf-u mukatta’a’nın tüm çeşitlerini sıraya dizmiş ve bunların her birine bir sıra numarası vermişler(15). Sonra bu huruf-u mukatta’a’ların kaç çeşit harften oluşuyorlarsa o sayıyla sıra numaralarını çarpmışlar. Elde ettikleri sayıyı da alt alta yazıp toplamışlar ve sonuç inanılmazmış! 247 yani 19×13 çıkmış. Bu kadar varsayım içeren bir işlemin sunduğu imkanlarla istenilen her sayının çıkarılabileceğini açıklamaya gerek olmasa da birkaç noktayı belirtelim. Her şeyden evvel tekrarlayan Hurufları işleme almamışlar ve mesela Elif-Lam-Mim sadece bir kere alınıp toplanmış. Diğer tekrarlar alınırsa tüm sıra numaraları değişecektir. Bunun dışında bu sıra numaraları ile çarpmak da nerden çıkmaktadır? Keyfi şekilde bir işleme tabi tutma normal karşılanıyorsa bu toplama veya çıkarma da olabilirdi. Böylelikle tüm muhtemel işlemleri hesaba aldığımızda 19’dan çok daha fazla sayma şekli üretilebilmektedir. Bu 19 farklı yol varken 19k bir sayıya ulaşmak zor olmayacaktır. Sonuç olarak Kuran’da 19 mucizesinin olduğu iddialarıyla böylesine ilmi temellerden uzak, keyfi yöntemlerle insanları yanıltmak büyük bir yanlıştır. Birçok insan için kontrol edilmesi zor, zahmetli olan bu iddialar ile sözde İslam adına ortaya çıkıp Kuran’da sahte mucizeler keşfedenlerin ve bunları test etmeden ezbere, çalakalem, sırf Kuran’ın mucizevi olmasını gönülden istediği için buna inananların daha dikkatli ve özenli olması gerekir.

Dipnotlar:

1. Rashad Khalifa, Quran: The Final Testament, Authorized English Version, Smashwords Edition, 2010, Appendix 33.

2. Hulki Cevizoğlu, Edip Yüksel “Çöpe At”, Ad Yayıncılık, 1997, syf. 73-78.

3. Rashad Khalifa, Kuran-Hadis ve İslam, Ozan Yayıncılık, Düzenleme: Edip Yüksel, 2013, syf. 89-93.

4. Rashad Khalifa, Quran: Visual Presentation of the Miracle, Islamic Productions, 1982.

5. Bu iddialardan bazı kelime sayımlarının hatalı ve/veya keyfi olduklarını göstermesi bakımından ilk örneklerden birisi olarak bkz. Mahmut Toptaş, Hikmet Zeyveli, Dr. Orhan Kuntman, Sadrettin Yüksel, Kuran-ı Kerim ve 19 Efsanesi, İnkılap Yayınları, 1988, syf. 43-56.

6. Bu kitapta toplam iddialardan çürütülenler ve artık Yüksel açısından savunulamayacak kısımları çıkarılmıştır ve sürekli güncellenmektedir, bkz. Edip Yüksel, Üzerinde 19 Var, Ozan Yayıncılık.

7. Bu sureler: Bakara, Ali imran, Ankebut, Rum, Lokman, Secde, Rad, Araf, Yunus, Hud, Yusuf, İbrahim, Hicr, Mümin, Fussilet, Zuhruf, Duhan, Casiye, Ahkaf, Şura, Kaf, Meryem, Kalem, Sad, Taha, Neml, Şuara, Kasas, Yasin. Toplam’da 29 sure, 14 farklı harf kullanılmıştır. Bu harfler: Elif(1), Lam(2), Mim(3), Ra(4), Sad(5), Sin(6), Ta(7), Nun(8), Kaf(9), Kef(10), Ayn(11), He(12), Ya(13), Ha(14). Huruf kombinasyonları: (1) Elif-Lam-Mim, (2) Elif-Lam-Ra, (3) Elif-Lam-Mim-Ra, (4) Elif-Lam-Mim-Sad, (5) Ha-Mim, (6) Ta-Sin, (7) Ta-Sin-Mim, (8) Ya-Sin, (9) Kef-He-Ya-Ayn-Sad, (10) Kaf, (11) Nun, (12) Sad, (13) Ta-He, (14) Ha-Mim-Ayn-Sin-Kaf.

8. M. Zeki Duman – Mustafa Altundağ, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 18, “huruf-u mukatta’a” maddesi, syf. 401-408.

9. İbrahim Hasgür, Matematiksel İstatistik, Seçkin Yayıncılık, 2000, syf. 22.

10. Kalem suresinin en eski nüshalarından: Wetzstein II 1913: W. Ahlwardt, Die Handschriften – Verzeichnisse Der Königlichen Bibliothek Zu Berlin, 1887. Diğer online nüshalara erişmek için bkz: http://corpuscoranicum.de/handschriften/

11. Edip Yüksel, Türkçe Kuran Çevirilerindeki Hatalar, Ozan Yayıncılık, 2007, syf. 138-140.

12. Mehmet Maksudoğlu, Arapça Dilbilgisi, Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1969, syf. 11-12.

13. Edip Yuksel, Layth Saleh el-Shaiban, Martha Schulte-Nafeh, Quran: A Reformist Translation, Brainbow Press, Hundred Fourteen Books, U.S.A., 2010, syf. 421.

14. Edip Yuksel, Running Like Zebras: An Internet Debate, Monotheist Productions, Claim 3.

15. Caner Taslaman, The Quran: Unchallengeable Miracle, Çitlenbik Publication, 2006, syf. 379-380.

Kuran 6. yüzyıldaki Arap lügati ile insanlara hitap ettiği için kullandığı kavramlar da Arap kültürü ve diline aittir. Zira başka bir şekilde Allah’ın insanlarla iletişim kurması mümkün olamazdı. O zamanın Arap dili, paradigması, kavramları ne ise Kuran’ın da dili odur(Yusuf, 2; Taha, 113, Fuissilet, 44). Bu sebeple Kuran’ın anlaşılması için -misalen- Arap dili, kültürü, edebiyatı, tarihi gibi birçok çeşitteki bilgi belli miktar bilinmelidir. Sadece Kuran okuyarak da bu alanlar hakkında geriye dönük -retrospektif- bakışla bilgi sahibi olmak da mümkündür. Çünkü Kuran aynı zamanda en iyi aktarılmış tarih kaynaklarından birisidir.

Sadece Kuran sloganıyla bütün hadislerin çöpe atılması gerektiğini ve Kuran’ın çok açık olduğunu savunan görüşler teknik anlamda bir hata yapmaktadır(1). Çünkü hadisler gibi tarih kitapları, Arap grameri, edebiyatı kitapları da rivayettir. Bunlar tahlile fırsat verilmeksizin sadece rivayet olduğu gerekçesiyle çöpe atılmalı denemez. Bunun ilmi bir esası da yoktur. Sadece Kuran gibi bir slogan, Kuran’ı öncesiz sonrasız olarak soyutlaştıran ve havada bırakan bir anlayıştır. Çünkü aynı anda her insana açık olan bir kitap olamaz. Her kitap için ve her insanın o kitabı anlaması için belli bir bilgi seviyesi gerekir. Kitabın dili, kavramları, bağlamı, diyaloglardaki söz sanatları, mecazlar, deyimler gibi birçok nüktenin bilinmesi metin ile okuyucu arasındaki köprüyü kurar. Bu sadece Kuran’a ait bir özellik değildir. İlahi bir kitaptır diye hiçbir kitabın açıklamasına muhtaç olmamak şeklindeki ifadeler bir övgü sanılmamalıdır. Kuran, sınırları belli olan, her şeyi açıklama endişesi olmayan, sadece bir öğüt olan(Abese, 11) bir kitaptır. Çünkü her şeyi açıklayamaz, böyle bir şey imkansızdır(Lokman, 27). Her şeyi sadece Kuran ile anlamak gerektiği, bu özelliğin ilahi kitabın özelliği olması gerektiği algısı yine bir ilmiyete dayanmaz.

Misalen, Kuran’da “domuz yemeyin” denmişse burada “hangi domuz, hepsi dahil mi, domuz nedir, domuzun ne olduğunu anlatan kitaplara nasıl güveneceğiz, domuz acaba kedinin adıydı da sonradan değiştirildi mi?” gibi soru zincirleri asılsız olur. Çünkü Kuran, domuzdan bahsetmişse, o zamanın insanı Domuz kavramına sahip demektir. O zaman domuzdan her ne anlaşılmışsa, günümüzde Domuz’a kedi deseydik bile Domuz’un anlamı Kuran’ın indiği zamandaki anlamı olacaktır. Kuran’ın kavramlar dünyası indiği zamanki Arapların kavramlar dünyasıyla bilinir. Ayrıca Domuz’un ne olduğunu da açıklarsa, “domuz bir hayvandır” dedikten sonra hayvanın ne olduğunu da açıklamaya çalışırsa bu anlayışa göre asla tükenmeyecek bir izah gereksinimi içerisine girer. Demek oluyor ki, kültürü ve tarihi dikkate almadan Kuran’ı okuyup her durumu rasgele izaha kalkmak metot açısından hatalıdır.

Kuran’da namazın nasıl kılınacağının detayları vardır. Ancak olmak mecburiyetinde değildir. Çünkü Namaz kavramı zaten Mekkeli müşriklerde de, ondan evvelki toplumlarda da mevcuttur(Bakara, 183; Tevbe, 54; Maun, 4). Namaz dendiğinde bunun rükun ve şartları bir kavram olarak kültürel bilincin içinde mevcuttur. Bunun ayrıca açıklanmasına ihtiyaç yoktur. Buna rağmen Kuran’da namazın nasıl kılınacağı detaylı şekilde anlatılmıştır. Geleneksel Ehl-i Sünnet anlayışında namazın şartları; 1. hadesten taharet(abdestsizlik), 2. necasetten taharet(kirlilik), 3. setr-i avret(avret yerleri örtme), 4. istikbal-i kıble(Kabe’ye dönme), 5. vakit, 6. niyet olarak ifade edilir(2). Bu kurallar Kuran’da parçalı olarak geçer.

Kuran’da abdest, namazın şartıdır(Nisa, 43; Maide, 6). Abdest yüzün, ellerin dirseklere kadar yıkanması ve başın meshedilmesi(ıslatılması) ve ayakların topuklar dahil meshedilmesi olarak ifade edilir. Bunun dışındaki abdestin ilmihallerde geçen bütün detayları farz olmanın dışındadır. Müslüman sadece farz olan hükümlerden sorumludur, diğer detaylar istenirse uygulanır. Ağzı yıkama, burna su çekme kişinin tercihiyle alakalıdır, farz değildir. Ehl-i sünnet geleneğinde ayakların yıkanması farz kabul edilmesine rağmen, Kuran’da(Maide, 6) ayakların yıkanması gerektiği değil, meshedilmesi gerektiği yazılıdır. Ancak birçok mealde “vemsehu bi ruusekum ve ercul[e/i]kum”(başınızı ve ayaklarınızı meshedin) ifadesi “başı meshedip ayakları yıkayın” biçiminde tercüme edilir. “Erculikum” olması gereken kelime “erculekum” olduğu için böyle bir yorum yapılmıştır, ancak ayetin sonundaki “Allah zorluk çıkarmak istemez” ifadesine bakılırsa ve önceki kitaplarda da abdestin olduğu hatırlanırsa(3) “ayakların yıkanması” emrinin “meshedilmesi”ne çevrildiği görülecektir. Daha önceki şeriatlarda ayaklar yıkanmaktaydı, İslam ile bu kaldırılmıştır. Yahudilerin helal olan birçok şeyden ceza olarak men edilmesi ve İslam ile bu yasakların kalkması örnekleri çoktur(4).

Namaz esnasında kıble yönüne dönme şartı da Kuran’da belirtilir(Bakara, 143-144). Ancak korku veya zorunluluk halinde oturarak, yaya olarak ve kıblesiz namaz kılabilme izni de verilmiştir(Bakara, 239).

Namazın rükunları olarak 1. tekbir, 2. kıyam, 3. kıraat, 4. rüku, 5. secde, 6. oturuş merhaleleri İlmihallerde belirtilir. Yine bunlar ayetlerde karışık olarak geçmektedir. Secde ve rüku etmekle ilgili birçok ayet(Bakara, 43-125; Ali imran, 43; Maide, 55; Hacc, 77) olmakla birlikte Hamd, Tesbih ve Tekbir gibi Kıraat’e dahil edilebilecek birçok ifade geçer. Nitekim “Hamd ve tesbih et, secde edenlerden ol” gibi(Hicr, 98) namazı özetleyen ayetler de vardır. Günümüzdeki namazda Fatiha suresi okunmaktadır ve bu Hamd kapsamında değerlendirilebilir, ayrıca farz değildir; Fatiha yerine başka bir Hamd duası/sure okunabilir. Ancak uygulama olarak Kuran’a uygundur. Ek olarak Subhaneke duası günümüzde okunur ve bu da Tesbih kapsamındadır(Ali imran, 41; Rum, 17). Tekbir getirme olarak bilinen “Allahu ekber, Allahu kebir veya Allahu azim” demek Kuran’da bahsedilen Tekbir ifadesine uygundur. Bunların hangi sırayla yapılması gerektiği ifade edilmese de, İlmihallerde sırasının bir önemi olmadığı ifade edilir. Uygulama olarak süregelen mevcut bir sıralama zaten olduğuna göre, Kuran’daki bu ayetlerle desteklendiğinde günümüzdeki Namaz anlayışının Kuranî olduğu anlaşılmaktadır. Bakıldığında önce Kıraat(Tekbir, Hamd, Tesbih) mi, Secde mi yoksa Rüku’nun mu yapılması gerektiği mantıki açıdan anlaşılabilir. Çünkü Namaza fiili olarak Secde ile başlanamaz, Rüku ile de başlanamaz. Kıyam ile başlanmak zorundadır, bunun Kuran’da ayrıca belirtilmesine gerek yoktur. Çünkü başka bir alternatifi yoktur. Bunu teyit eder biçimde Hacc suresi 26. ayette “Kıyam edenler, Rüku edenler, Secde edenler için” cümlesi Namaz sırasıyla verilmiştir. Demek oluyor ki, önce Kıyam(ayakta duruş), sonra Rüku(eğilme), en son Secde(yere kapanma) fiili tatbik edilmelidir ve nitekim geleneksel uygulama, tarihi kaynaklar ve hadisler de bu yöndedir. Rüku ve Secdede iken bir şey okunması(subhane rabbikel ala, semiallahu li men hamideh gibi) farz değildir. Bunlar sünnettir ve sadece kişisel tercih ile okunabilir. Aynı şekilde Tahiyyat, Selam verme, Salli-Barik dualarının hiçbirisi farz değildir(Diyanet İlmihali-1, syf. 252-255). Sünnetlerin Kuran’da geçmesi gerekmez, çünkü emir değil, peygamberin bile bazen yaptığı ilave ibadetlerdir.

Netice itibariyle Kuran’da Tekbir, Hamd(Fatiha okuma), Tesbih(Subhaneke okuma), Kıbleye dönme, Kıyam, Rüku, Secde rükunları hakkında bir şema vardır. Bunların detayları farz değildir, değişebilir, değiştirilebilir; farz değildir ve kişiye kalmıştır. Öte yandan geleneksel olarak uygulanan Namaz, Kuran’ın tüm tariflerine muvafık düşmektedir. Fatiha’dan sonra okunan Zammı sureler de “Zikir” kapsamına girer(Müzemmil, 20). Kuran ayetleri de zikir olarak tanımlanır; namazı tamamlayınca zikredin(Nisa, 103) ifadesi de Namaz sonrası ayet okunabileceğini gösterir ki, geleneksel uygulamayı destekleyen bir ifadedir.

Namazın rekatları da dikkatli okunduğunda Kuran’da anlaşılabilir. Nisa suresi 101. ayette namazın tehlike anında kısaltılmasından bahsedilmektedir. Ayetin devamında(102.) Peygamber cemaatle namaz kıldırmaktadır. Önce bir grup namaz kılar, secdeye vardıklarında nöbetçi olan diğer grup ile yer değiştirir. Görüleceği üzere demek ki, namazı parçalara ayırmaya çalışıldığında Secde bir eklem noktası olmaktadır. Bu da(sadece bu ayete) analitik olarak bakıldığında Namaz’ın Secdelerle biten parçaları olduğunu gösterir. Buna Rekat diyebiliriz(ki zaten gelenekte öyle biliriz). Secdeden sonra nöbet grubu geldiğine göre kendileri 1 rekat, peygamber 2 rekat kılmış olacaktır. Bu 2 rekat kılma durumu savaş sırasında olduğu için ve kısaltılmış versiyonu olduğundan normal namaz 4 rekattır sonucuna ulaşırız. Yani normalde 4 rekat namaz, peygambere 2’ye düşürülmüş, cemaat de nöbetleşe 1’er rekat kılmıştır.

Namaz Nisa suresi 103. ayette de belirtildiği gibi belirli vakitlerde(kitaben mevkuta) farz kılınmıştır. Yani namazın vakitleri vardır. Namaz, Gece ve Gündüz namazları olarak ikiye ayrılmıştır(Hud, 114). Gecenin zülfelerinde ve Gündüzün iki tarafında namaz kılma emri belirtilmiştir. Gündüz, güneşin doğması ile başlar, batması ile sona erer. Ancak gündüzün temel şartı güneş değildir, Kuran’da Duha olarak geçen Güneş ışınlarıdır(Şems, 1-4). Yani kutuplarda da olsa, 6 ay güneş doğmasa bile yine de Duha’dan dolayı gündüz ve gece mevcuttur(5). Diğer ayetlere bakıldığında gündüz vakitleri ve gece vakitlerinin detayları anlatılmaktadır. İlk olarak gündüzün sadece iki tarafında(2 vakit) namazın olduğu belirtilmektedir. Güneşin sağa kaydığı Öğle vaktinden, Gecenin kararmasına kadar namaz kıl(İsra, 78) ifadesinden hareketle Gündüz namazları için diyebiliriz ki, Öğle’den güneşin batışına kadar 2 vakitlik bir namaz tarif edilmiştir. Bunlar da Öğle ve İkindi namazlarıdır. Daha sonra Gece’nin zülfeleri denilen tabire dikkat edersek diğer vakitler de ortaya çıkacaktır. Zülüf kelimesi başın yanlarından sarkan saç tutamlarını ifade eder, Gecenin zülfeleri ise Gündüz’e bakan Gece kısımlarını anlatır. Yani güneş battıktan sonraki gece kısmı ile, güneş doğmadan önceki gece kısmıdır. İsra suresi 78. ayetin sonunda “Kuran’el Fecr”(ışıkların toplanması) sabah namazının ifadesidir. Zülfeler ifadesi Arapça’da en az 3 vakti tarif eder. Çünkü Arap dilinde çoğul ifadesi en az 3’tür ve bir Gece namazı Sabah namazı olduğuna göre kalan iki namaz da güneş battıktan sonraki Akşam ve Yatsı namazlarıdır. Yani toplamda 5 vakitlik bir namaz vardır. Özetle:

1. Gündüzün İki Tarafı(2 vakit): Güneşin Kayması(Öğle) ve diğeri(İkindi).
2. Gecenin Zülfeleri(en az 3): Kuran’el Fecr(Sabah) ve diğer iki vakit(Akşam ve Yatsı).

Gecenin kararışı son vakittir(İsra, 78). Yani güneş battıktan zifiri karanlığa kadar olan zaman içinde ilk Gece Zülfesi biter. Burada iki vakit namaz(Akşam ve Yatsı) vardır. Yatsının bitişi de zifiri karanlıkladır.

Son olarak namazın hangi vakitlerde kaç rekat kılınacağı Kuran’da araştırılabilir. Daha önce belirtildiği gibi normal rekat sayısı 4’tür ve bu namazın prototipi olarak Nisa suresinde verilmiştir. Gündüz ayetlere göre Gece’den öncedir(Yasin, 40). Çünkü Gece Gündüz’ü geçemez ifadesi vardır. O halde gündüzün ilk namazı olan Öğle namazı ilk namazdır. Yani 1. Öğle, 2. İkindi, 3. Akşam, 4. Yatsı ve 5. Sabah olmak üzere 5 namaz vardır. Orta namazına dikkat edin(Bakara, 238) ayetine baktığımızda bunun Akşam namazı olduğunu görürüz. Yani tam ortada bulunmaktadır ve 3. namazdır.

Namazı 3 vakit sanan Edip Yüksel, orta namazı da Sabah-Öğle-Akşam diye yorumladığı için Öğle namazı kabul etmiştir(s. 103). Halbuki namaz 5 vakit olduğu için bu Akşam namazıdır. Sıra itibariyle orta olduğu gibi, Rekat sayısı itibariyle de ortada bulunmuş olmalıdır ki, bugünkü geleneksel namaz rekat sayılarına göre Akşam namazı 3 rekattır. Bunun nedenini bu şekilde Kuranî araştırma ile bulmuş oluyoruz. Akşam namazının orta olması, başka bir namazın da Azami ve Asgari olmasını gerektirir. Orta olacak 3 sayısından başka bir sayı mümkün olamazdı. Mantıken 3’ten başka bir sayı uygun değildir. Dolayısıyla Asgari 2 rekat, Azami de 4 rekat olacaktır. 5 vakit namazın şimdiye dek geleneksel uygulamaları da buna tarihi bir delil teşkil eder. Çünkü İslam bozulacak olsaydı, bozulan son şey Namaz olurdu. Her gün tekrarlanan ve her hafta cemaat ile uygulanan bir ibadetin Kuranî temelleri ile hadis ve uygulama şekli birbirine uygun düşmektedir.

Dipnotlar:

1. Edip Yüksel, Türkçe Kuran Çevirilerindeki Hatalar, Ozan Yayıncılık, syf. 73.

2. Diyanet İşleri Başkanlığı, İlmihal, Cilt 1, İman ve İbadetler, syf. 227.

3. Torah, Tevrat: Levililer, Bap 15; Mısır’dan Çıkış, Bap 30: 18-21.

4. Örnek olarak Enam, 146: Yahudilerin sapkınlıkları yüzünden onlara ceza olarak haram yapılan yiyecekler.

5. Kutuplarda Namaz ve Oruç vakitleri uzun seneler Güneş’in gündüzün şartı olması varsayımına dayanılarak tartışma konusu olmuştu. Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır ve ekibi kutuplara giderek bu konuyu Kuran’a ve bilimsel verilere dayanarak ele aldı. Çalışmasının bir özeti için bkz. http://www.suleymaniyevakfi.org/ramazan/ekvatordan-kutuplara-namaz-ve-oruc-vakitleri.html

Kuran’da “sıcak” anlamına gelen “HRR” kökünün çeşitli türevleri vardır ve “BRD” yani “soğuk” kökünün zıddıdır(1). HRR kelimesinin anlamı Türkçe’deki “hararet” kelimesiyle aynıdır. Öte yandan “hürriyet” kelimesi de aynı kökten gelir, ancak Arapça’ya Aramice’den geçmiştir ve “Huri(2), Havari(3)” çağrışımlarından gelir. Hür olan insanlar beyaz elbise giydiği için bu ifade kullanılmıştır ve “Huriler” ifadesi “beyaz gözlü yahut beyazlanmış, aklanmış, temiz” anlamlarından gelir. “Hur” kelimesi EHVERU ve HAVRA kelimelerinin çoğuludur(4). Havari kelimesi Kuran’da ilgili ayetlerde İsa’nın yardımcıları olarak geçer. Kimi bilim adamlarına göre beyaz elbise giydikleri için fiziksel beyazlaşma, kimilerine göre ise hem fiziksel, hem de manevi beyazlaşma, temizlenme manasında “hwr” kökü kullanılmıştır(5). “Havari” kelimesinin kökü “geri dönüp yardım etmek” gibi düşünülebilir. Zira “havari” ayetlerinde hem bu kişiler yardımcı(ENSAR) olarak tanımlanmıştır(6), hem de “Hwr” kökünün bir anlamı geri dönmektir. Ancak muhtemelen “hürriyet, hur, havari”(Hwr) kökleri ile “HRR” kökü ilişkisizdir. Çünkü ilk grup “temizlenme, beyazlık” ile ilişkili iken, ikincisi “sıcaklık” ile ilişkilidir. Köken olarak bunların farklılığı esasen açık olsa da Arapça’daki “şedde(çiftleme)” ibareleri kökü hakkında yanılgılara sebep olabilmektedir. İlk olarak “HRR” kökünden gelmeyen “Tahrir, Muharrir” yani “özgürleştirme, özgürleşmiş” anlamlarına gelen kelimelerin “sıcak” kelimesi ile bir ilgisi yoktur(7). Yine “Hur, Havari” kökleriyle akraba olan ve muhtemelen “temiz giysi” anlamından “ipek giysi” olarak anlaşılan “Harir” kelimesinin de “HRR” kökü ile bir ilgisi yoktur(8). Bunların dışında Kuran’da gerçekten “sıcak” anlamına gelen “HRR” kökü 4 defa kullanılmaktadır(9). “Soğuk” anlamına gelen “BRD” kökü ise cümle içinde aynı anlamda 4 kere geçmekte(10) ve 1 kere “donmuş yağmur damlası, dolu” anlamında istimal edilmektedir(11). Sonuç olarak Kuran’da tam olarak “sıcak” anlamına gelen “HRR” kökünden gelen 4 kelime kullanılmış; buna mukabil, tam olarak “soğuk” anlamında kullanılan “BRD” kökünden gelen 4 kelime kullanılmıştır. Yani SICAK ve SOĞUK kelimeleri toplam metin içinde eşit sayıda geçmektedir.

Dipnotlar:

1. الراغب الأصفهاني المفردات في غريب القرآن, ١١١, حر

2. Huri kelimesi Kuran’da dört defa geçmektedir: Duhan, 54; Tur, 20; Rahman, 72; Hacc, 22.

3. Havari kelimesi Kuran’da 5 defa geçer: Ali imran, 52; Maide, 111-112; Saff, 14(2 kere).

4. Ali Rıza Demircan, Kuran ve Sünnet Işığında Cennet Hayatı, Emir Turizm Yayıncılık, syf. 223.

5. Arthur Jeffery, Foreign Vocabulary of the Qur’an, Baroda, 1938, syf. 115-116.

6. İnşikak, 14. ayette “Rabbine dönmeyeceklerini(YA-HÛRU) sandılar” ifadesi geçer.

7. Tahrir kelimesinin geçtiği ayetler: Nisa, 92; Maide, 89; Mücadele, 3 ve Muharrir kelimesi: Ali imran, 35.

8. Harir kelimesi şu ayetlerde geçer: Hacc, 23; Fatır, 33; İnsan, 12.

9. Sıcak(HRR) kelimesinin geçtiği ayetler: Tevbe, 81(2 kere), Nahl, 81; Fatır, 21.

10. Soğuk anlamında kullanılan ayetler: Enbiya, 69; Nebe, 24; Sad, 42; Vakıa, 44.

11. Nur, 44. ayet.

Doğal seleksiyon Evrim Teorisi’nin temel kavramlarından birisidir ve tanımı gereği yeni bir canlı türü veya varyasyonu oluşturmaz. Çevrenin olumsuz şartları, hayatta kalma olasılığını arttıran özellikleri doğal olarak seçer ve bu özelliklere sahip bireylerin sayısı zaman içinde artacaktır. Doğal seleksiyona yapılan birçok atıf ve buna dair verilen örnekler Evrim Teorisi’nin ispatı olarak sunulmuştur. T.H. Huxley doğal seleksiyonu “bunu daha önce düşünmemiş olmak ne büyük aptallık!” diyerek, Daniel Dennet, “ulaşılmış en iyi fikir” tanımlamasıyla, Richard Dawkins “En yüksek bilinç arttırıcı” övgüsüyle göklere çıkarmıştır. Evrimci bilim insanlarının doğal seleksiyonun işlevselliği veya canlıların gelişimini açıkladığı yönündeki bu ısrarlı ve şiddetli övgüleri bir haklı temele oturmakta mıdır yoksa bir sevgi gösterisi midir? Buna doğal seleksiyonun aslında neyi açıkladığına bakarak karar verebiliriz.

Dawkins’e göre doğal seleksiyon canlılığın gelişiminde karmaşık bir yapının “şans eseri” veya “tasarım ile ilişkili” olma ikilemine üçüncü alternatifi koyan güçlü bir tezdir. Bunun sebebi olarak da tasarımın çözdüğünden daha büyük sorun oluşturmasını öne sürer ve tasarımı kabul etmek durumunda “tasarımcıyı kim oluşturdu?” sorusunun belirdiğine işaret eder. Tasarımcının oluşup oluşmadığı üzerine bir sorunun belirmesi ona göre bir karmaşıklık oluşturur ve karmaşıklığın oluşması durumu da yanlış yolda olduğumuzu gösterir(Dawkins, 2012, 154).

1974’te Brandon Carter tarafından ilk olarak kullanılan “Antropik İlke” terimi gezegenin ve insanın çevresindeki yapıların, insanın varlığı için en uygun olduğunu ve bunun evrende çok nadir olarak gözlemlenmesinin “tasarımın zorluğuna işaret etmesi dolayısıyla” bir tasarlamayı gösterdiğini ifade eder. Dawkins, dünyamızın Goldilocks kuşağında bulunan ve güneş sistemlerinde su bulunduran nadir gezegenlerden biri olduğunu, Jüpiter’in çekim gücü sayesinde Dünya’nın birçok göktaşının çarpmasından kurtulmuş olduğunu, Ay’ın dönüş eksenimizin sabitlenmesinde önemli olduğunu, Güneşimizin de ortak yörüngeye kenetlenmiş bir çift yıldız olmadığını söyler. Bunun insanın yaşayabilmesini sağlayan akıl almaz bir ihtimal olduğunu kabul eder, bunun tasarım ve Antropik İlke olarak iki alternatifinin olduğunu söyler(Dawkins, 2012, 173). Bununla birlikte Tanrı varsayımını ispatsız bir varsayım olarak görürken, her nasılsa Antropik İlke’yi bilimsel varsayım olarak görmektedir.

Dawkins ayrıca Antropik İlke’yi olasılıksal bir tahmin ile temellendirmektedir. Evren, her biri 1 ila 30 milyar gezegen içeren 100 milyar galaksiden oluşmaktadır. Dawkins’e göre milyarda bir ihtimalle DNA’nın oluşmasına imkan tanıyacak ortamların bir gezegende var olabildiğini varsayarsak bunlardan birisi de Dünya olacaktır. Bu şekilde tasarımdan kurtulmuş olunabileceğini iddia etmektedir. Milyarda bir olasılık var ise Dawkins’in deyimiyle “aptallaştırıcı ihtimaller yine de milyarda bire inecektir” ve bu şekilde canlılık oluşmuş olabilecektir. Daha evvelden daha karmaşık soruları oluşturduğunu iddia ettiği Tanrı varsayımı hakkında söylediklerine rağmen şimdi Dawkins kendi varsayımları ile milyarda bir ihtimal gibi uydurduğunu söylediği(Dawkins, 2012, 178) teziyle bundan sıyrılabileceğini söylemektedir. Milyarda bir olasılık olacağına dair bir bilimsel veri yoktur ve olasılık hesapları detaylıca yapıldığında bu oranın çok daha ciddi rakamlara vardığı, İngiliz matematikçi Roger Penrose’un hesaplarına göre canlı hayatın var olabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir(1’in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) ihtimal olduğu görülmektedir. Bu oranın insan aklının ne kadar ötesinde olduğunu uzun uzun anlatmaya sanırız gerek yok ve küçültmeye dayalı bir işlem sonsuzdan bir sayı çekmek gibi olacaktır. Dolayısıyla Dawkins hem Tanrı varsayımını veya tasarımı ispatı olmayan, karmaşık soruları açan bir tez olarak görmekte; hem de ispatı olmayan, karmaşık varsayımlarla giden bir tez ileri sürmektedir.

Doğal seleksiyon daha iyi olanın var olmaya devam edeceğini, gen frekansının daha sağlıklı canlı lehinde artacağını öngörür. Ancak bu canlılığın var oluşunu ve orijinini açıklamamasına rağmen Charles Darwin’in kitabının ismi The Origin of Species’tir. Evrim Teorisi’nin ateist-materyalist görüşü savunduğunu söyleyen evrimcilere ve hatta ateizmi temellendiren yegane açıklayıcı teori olduğunu(Dawkins, 2012, 146) söylemelerine rağmen ilk kökene kadar ertelenen açıklama biçimi cevaplanmamış bırakıldığı sürece Evrim Teorisi bu bakımdan işlevini gerçekleştirmemiştir. Micheal Behe’nin dediği gibi “Doğal seçilim yararlı yapıların başlangıç aşamalarına açıklama getirememektedir”. Franklin M. Harold da Akıllı Tasarım’ın destekçisi olmamasına rağmen “Biyokimyasal sistemlerin evrimi ile ilgili hal-i hazırda ayrıntılı bir Darwinci açıklama olmadığını, fakat yalnızca çok sayıda arzulu spekülasyon bulunduğunu kabul etmek zorundayız” demiştir(Scott, 299). Behe, Darwin’in zamanında bilinmeyen moleküler mekanizmaların bir “kara kutu” olduğuna işaret eden ve bunların bir “İndirgenemez Karmaşıklık” olduğunu ve bunların göz ardı edildiğini söylemiş(Taslaman, 266) ve Darwin’in Kara Kutusu adlı bir kitap yayınlamıştır.

Eugenie C. Scott, doğal seleksiyon ve “uyumsal yayılım” kavramları ile Türleşme’nin açıklanabildiğini savunmuştur(Scott, 81). Scott’a göre her canlının hayatını sürdürebileceği “ekolojik oyuklar” vardır. Mesela tetrapodlar(dörtbacaklılar) olarak insanların evrimleşmiş olmasının sebebi karaya geçiş sırasında atalarının 4 yüzgeçli su canlıları olmasıdır. Uyumsal yayılıma göre canlılar sızabilecekleri yeni ekolojik oyuklar ortaya çıkmaya başladıkça -örneğin dinozorların yok oluşu- gövde olarak tanımlanan atasal formlar, memelilerin bilinen uzuvlarına dönüşmekte ve evrimsel süreç işlemektedir. Scott, bu sürecin bir kez gerçekleşmesi sonrasında aynı derecede majör bir uyumsal değişikliğin ender görüleceğini eklemekte ve bu şekilde bunun zorluğuna işaret etmektedir. Dobzhansky’nin genetik çalışmalarına işaret ederek deneysel çalışmalarla laboratuvar koşullarında yeni bir türün gözlendiğini Scott’un iddia etmesine rağmen(Scott, 86) daha sonra “doğada türleşmeye dair doğrudan gözlem yapılamasa bile dolaylı kanıtlar olabilir” şeklindeki ifadesi ve birçok bilim adamının deneysel verilerin yetersizliğine ilişkin beyanları bu bilgi ile çelişmektedir(Taslaman, 140). Gerek uyumsal yayılım, gerekse doğal seleksiyon “türleşme” hadisesine bir mekanizma önerememektedir. Bir canlının bulunduğu coğrafyadan ayrılması ve çevresine uygun bir değişime girmesindeki itici güç nedir?

Micheal Behe’nin Natural History Dergisi’nde misal verdiği “bakteri kamçılarının karmaşıklığı” ve moleküler bir motor olması sebebiyle her bir parçasının zamanla evrimleşemeyecek kadar birbirine muhtaç olduğu fikrine karşı Scott bazı argümanlar ileri sürmüştür. Behe’ye göre bakterinin kamçı motorunun yavaş yavaş oluşması durumunda en ufak bir eksiklik motorun işlevsiz olmasına müncer olacaktır. Scott ise (1) sadece protein ile hayatın düşünülmesinin eksik bir varsayım olduğunu, (2) motorların daha basit şekillerinin olabileceğini, (3) olasılık hesapları yapmanın anlamsız olduğunu çünkü uzaydaki bazı karmaşık yapıların dünyadaki canlılığı oluşturabileceğini öne sürüyor. Esasen Scott’un proteinlerin ilk olarak oluşabilmesi sorununa uzaydan gelen bir başlangıç görüşünü getirmesi problemi çözmemekte ve soruları arttırmaktadır. Modern bilimin ve felsefenin geniş kabul gören Ockhamlı’nın usturası tabiri “bir şeyi açıklamak için getirilen çözümler arasında en basit olanın mantıklı oluşu” ilkesini ifade eder. Bu ilkeye uymayan ustura ile kesilmelidir ve Scott ilk proteinin nasıl oluştuğuna uzaydaki karmaşık yapıları menşei olarak öne sürerek bu ilkeye meydan okumuştur(Scott, 283; Taslaman, 310).

Evrim Teorisi’nin açıklaması gereken şey ve ispat etmesi ihtiyacı duyulan kavram “türleşme”dir. Doğal seleksiyon ile türleşmenin gerçekleştiğine karşı çıkanlar bile “salt doğal seleksiyon”a karşı çıkmayabilirler. Güçlü olanın kazanacağı ve zayıf canlıların soyların tükenebileceği gibi bir tez mantığa uygundur ve gözlemsel olarak pek çok örneğe sahiptir(Scott, 77). Buna rağmen doğal seleksiyona karşı çıkan(Taslaman, 326) veya doğal seleksiyonu Evrim Teorisi açısından geri plana atan, bununla birlikte evrimci olan Lynn Margulis gibi bilim insanları da vardır(Bilim ve Gelecek, 19). Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonun, mutasyonların, coğrafi izolasyon ile meydana gelen varyasyonların varlığının gösterilmesi ile delillendirilemeyeceği açıktır. Çünkü bu argümanlar evrim karşıtları tarafından da savunulabilecek türden veriler sunar. Evrim Teorisi’nin ispatlanabilmesi onun rakip tezlere üstünlüğünü göstermesi ile mümkün olabilir. Bu da “türleşme”nin varlığını göstermesi veya desteklemesi ile gerçekleşebilir.

Dawkins’in iddia ettiği şey tam olarak Darwin’in doğal seleksiyon ile “tasarım gibi görünen” şeylerin bir çözümünün varlığı idi. Bir canlının özel bir müdahale veya tasarıma bağlı olmaksızın, tamamen doğal şartlar altında bir türden başka bir türe dönüşmesi için ne gerekir? Misalen balinanın evrimi konusunda Dawkins’in Ataların Hikayesi kitabında hipopotamlar ile balinaların atalarının ortak olduğu iddiasının moleküler temelinin ispatlandığı iddia edilmektedir. İlk bunu çok ilginç ve inanılmaz bulduğunu söylese de Dawkins daha sonra “suda yaşamanın avantajı”ndan bahsederek kendince bunun sebebini temellendirmektedir. Bir bakıma dinozorların neslinin tükenmesiyle ortaya çıkan boşluktan yararlanarak hızlı evrimleşmiş olabileceklerine de işaret etmiştir(Dawkins, 2008, 207-212). Balinaların ve su aygırlarının ortak atadan evrimleştikleri bu kadar kolayca söylenmesine ve Dawkins’in de bunun genelleme yapmayı zorlaştırıcı özelliğine vurgu yapmasına rağmen ikna edici olarak ileri sürdüğü tek delil “moleküler benzerlik” açısından ortaya atılan iddialardır. Dawkins’e göre moleküler çalışmalar yeterince ikna edicidir. Peki öyle midir? Yoksa evrimin anlaşılmasındaki engelleri analojilere kurban eden bir anlayışın şartlandırmasında mıyız? Bunu biraz daha açmak zihinlerin berraklaşmasına yardımcı olacaktır kanaatindeyiz. Benzetmeler yapılarak bazı hadiseler açıklansa da “benzetmelerin yapısı içindeki elemanların gerçekteki durumun yapıtaşlarıyla uyumu” çoğu zaman göz ardı edilen bir noktadır. Bu yüzden analoji yapmaksızın, doğrudan doğruya somut misallerin üzerinden düşünmek daha sağlıklı bir bakış açısıdır. Günümüzde biyokimyasal ve genetik gelişmelerin gösterdiği üzere her bir zerremiz çok özelleşmiş motor mekanizmalarından oluşmaktadır. Balinaların ve su aygırlarının aralarındaki fark ve vücutlarındaki düzen birbirinden son derece farklıdır. Balina benzeri bir ortak atanın su aygırına evrimleşerek dönüşmesi veya tam tersi, kara memelisi bir kurda benzeyen hayvanın zaman içinde suda yüzerek nesiller boyunca balinaya evrilmesi için genlerin balina genlerine dönüşmesi gerekir. Doğal seleksiyon ile genlerin en çevreye uyanı hayatta kalır. Ancak balina olabilmesi için “doğal ayıklanmadan önce” ayıklanacak adayların en az birisinin balina potansiyelini taşıması veya balina yönünde gen değiştirmesi gerekmektedir. Genlerin bünyesindeki akıl almaz kombinasyon olasılığı varken bunun balinanın organlarını oluşturacak genleri tam olarak tutturması gerekir. Üstelik kritik genlerdeki küçük değişikliklerin oluşturacağı hastalıklar neslin belki de sonunu getirecektir. Mutasyonların hem bunlardan kaçınması hem de eklemeli olarak gidebilmesi için kaydedilmesi gerekir. Halbuki bir faydalı mutasyon olsa bile bir sonraki süreçlerde herhangi bir hatanın bunu silmeyeceği açık değildir. Bu yüzden kazanılan genlerin de kaydedilmesi için doğal seleksiyon gibi bir “mevcudu seçen” mekanizmaya malzemeyi oluşturacak bir sistem görünmemektedir. Dawkins bunun doğru olmadığını ve “yavaş yavaş bunun mümkün olabileceğini” öne sürmektedir. Halbuki yavaşlık ile bir alakası yoktur. Çünkü olası hatalı gen değişimi ve mutasyon varken, her nesil basamağında balinaya giden yolda “faydadan çok risk” vardır. Her basamakta doğal ayıklamadan evvel bir aday genler arasında sağlam olacak canlının varlığı gerekir yani yavaş olması olasılıkları değiştirmemektedir. Bu aynı bir kilidi yavaş çözmeye benzer. Doğal seleksiyon istediği kadar mükemmel canlı seçsin, ortada bir canlı yok iken nasıl seçebilir? Ortada sadece kara memelisi olan bir canlı varken, ne olacaktır da bazı torunları balina genlerine benzeyecek ve diğer suda yaşayan nesildaşları arasından seçilecektir? Dawkins, seçimin en mükemmel arasında olacağını söylemekte ve bu yüzden canlılığın geliştiğini iddia etmektedir fakat daha iyi bir canlı tipinin nereden geldiğini konuşmamakta ve atlamaktadır. Misalen suda yaşamak için gerekli olan organlar için olmazsa olmaz olan genlerin kara memelisinde yavaş veya hızlı, nasıl tutturulduğuna dair bir izah yoktur.

Türleşmenin önündeki bu engeller tasarım varsayımının göz ardı edilmesinden ortaya çıkmaktadır. Aslında bilim camiasında tasarımı baştan yok sayan bir metodolojik naturalizm akımının olduğunu Scott söylemektedir ve bunun farkındadır(Scott, 119). Bilim metodolojik naturalizmi benimser ve bu “felsefi naturalizmi apriori alarak” bilim yapmak demektir. Yani bir bilimsel vaka tahlil edilirken “Tanrı olmadığına göre” varsayımı altında bilim yapılır. Felsefi naturalizme göre doğanın dışında hiçbir varlık yoktur(Taslaman, 221) ve bilimsel metodoloji bunu apriori kabul etmiştir. Evrim Teorisi’nin ortaya çıkmasının sebebi de aslında burada yatar, çünkü “madem Tanrı yok, öyleyse çoğalan canlıların tek tek oluşabilmesi mi daha kolaydır, yoksa bir canlının oluşup gerisini bölünerek meydana getirmesi mi?” şartlı önermesi ile bu fikir filizlenmiştir görüşündeyiz. Bizce bilimin “doğadan başka varlık yoktur” şartıyla metodolojisini düzenlemesine bir ihtiyaç veya sebep yoktur. Bu bakımdan kanaatimizce tasarım fikri moleküler düzeydeki gelişmeler ile daha akla yakındır.

Tekrar konuya dönersek ortada bir “kara canlısı genleri” varken suya girmesiyle bir canlının genleri suya uygun hale nasıl gelebilir? sorusunu sormamız lazımdır. Canlıların hepsi ölebilirdi. Çünkü genlerdeki değişikliğin yarattığı organ farklılığı bir hayat boyunca çok fark etmeyecektir. Dolayısıyla ufak değişiklikler hayata aksetmeyecektir. Üstelik hiç değişmeyebilir de.

Bütün bunlara ek olarak son vurucu nokta, bu mutasyon veya değişimlerin olmasından sonra gelecek nesle aktarılabilmesi için değişimin “üreme hücrelerinde” veya gelişim esnasındaki kısıtlı zamanda olması gerekmektedir. Misalen dişli balinalardan Monodon monoceros, deniz gergedanı olarak bilinir. Bu hayvanların takriben 3 metre uzunluğuna varabilen boynuzsu dişleri vardır(National Geographic, 67). Bunların doğal seleksiyon ile oluşabilmesi için önce “boynuz geni”nin var olması gerekir. Diğer balinalar bu boynuzsu dişten mahrum iken ne olmuştur da, bu tür bir organ aşamalı olarak ve üstelik yavaşça var olabilmiştir? Öyle bir değişiklik olmalıdır ki, hem boynuzu yavaşça uzatacak ve kesintiye uğramayacak bir mutasyon süreci(1), hem bu sürecin bir avantaj sağlaması(2) ve hem de bu sürecin sadece ve sadece “üreme organlarında”(3) gerçekleşmesi olmalıdır. Bu bittabi sadece birkaç faktör ile oluşturulan bir olasılıksal düşünmedir ki, bunun tüm moleküler detayları işe karıştığında inanılmaz bir kompleks yapı için sadece “nereden geldiği belli olmayan mutasyonların” olması ve bunlar arasında doğal seleksiyonun bir seçim yapması gerekmektedir. Bu ise tasarım varsayımını çok kuvvetli şekilde desteklemektedir. Bunun farkında olan Scott ve Dawkins daha evvelki Antropik İlke kavramına getirdikleri çözümler ile “sonsuz evrenler ve uzaydaki başlangıç” fikirlerine gitmek zorunda kalmışlardır(Scott 261; Dawkins, 2012, 176) ve ayrıca Dawkins tasarıma karşı biyolojide kendisine göre ikna edici bir tez olan “doğal seçilim”in olmasına rağmen Modern Fizik’te bunun hala umulması gerektiğini yani henüz olmadığını ve ümitleri kaybetmemek gerektiğini söylemektedir(Dawkins, 2012, 201). Aslında bir bakıma “ispatsız” diye reddettiği Tanrı kavramını saçma bulurken, kendisine saçma gelen çünkü kendi tabiriyle “akıl almaz” bir olasılıksal gücü olan tasarım gibi görünen şeye karşı ısrarlı ve ümitli düşünme veya zorlama süreçlerine girmektedir.

Öte yandan random mutasyonlarla meydana gelen değişikliklerin en iyisinin seçilmesi olan “doğal seleksiyon” ile korunduğunu varsaydığımızda bunlardan başka bir sorunla daha karşılaşırız. Misalen insanın kulağında daha iyi duymasını sağlayacak bir mutasyon oluştu. Bu insanın diğerlerini elemesi lazım ki diğer nesillere geçiş mümkün olsun, ancak sadece bir kulaktaki mikro düzeydeki değişim canlılar arasında seçilime sebep olmaz. Biliyoruz ki moleküler pek çok detay canlıların fayda sağlaması için ileri düzeyde özelleşmiştir. Beynin kanlanması için tüm organlar acil durumlarda, kan kayıplarında kanlanmasını azaltır ve beyin için kendini feda eder. Bu yapılanmaya gelene kadar küçük küçük mutasyonlar canlının seçilimine sebep olamayacak kadar küçük ve anlamsız farklar oluşturur. Bu da Evrim Teorisi açısından büyük bir problemdir fikrindeyiz. Küçük değişimlerin bir canlının hayat süresi içerisinde olması gerekir ve bunun anlamlı ve seçilime sebep olacak kadar, rekabette kazanmayı sağlayacak kadar yüksek değiştirirliğe sahip olması gerekir. Tam da bu nokta-ı nazardan bakıldığında kazanılan mikro faydalı genlerin korunması mümkün değildir. Üstelik korunması mümkün olmayan genlerin oluşması da ayrı bir sorundur. Bütün bunlar mutasyonların tesadüfi ve doğal seleksiyon ile determinist süreçleri varsaydığımızda karşımıza çıkan sorunlardır. Tüm bunlara alternatif olarak evrimin gayeci ve tasarımın kuralı olduğu yönünde görüşler de vardır.

Evrim Teorisi’nin yaratılışla uyuştuğu fikrini bazı Protestan ruhban okulları, Papa John Paul II ve son Papa XVI. Benedict gibi Katolik liderler dile getirmiştir(Scott, 118). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, Süleyman Ateş, Ömer Nasuhi Bilmen gibi müfessirler; Muhammed İkbal gibi İslam alimleri Evrim Teorisi’nin İslam ile uyuşabileceğini dile getirmektedir(Bayrakdar, 20). Mehmet Bayrakdar’a göre Evrim Teorisi İslam tarihi boyunca birçok alim tarafından dile getirilmiştir ve o kadar ki Darwin düşünce tarihi boyunca devrim yaratan ilk evrimci değil, ancak son evrimcidir. Ona göre birçok yeni keşfin tutunabilmesi için mevcut paradigma ve zihniyetin bunu kaldırabilmesi gerekir. İbnu’n Nefs, 17. yüzyılda William Harvey’in keşfettiği “küçük kan dolaşımı”nı bulmuş olmasına rağmen çağın İbn-i Sina ve Galenos’a dayanan “kanın karışmadığı kuralı” bunun kabulünü engellemiştir. Galileo’nun da fikirlerinin doğru olmasına rağmen Aristo’nun etkisindeki Kilise baskısı onu durdurmuştur. Bu yüzden Bayrakdar evrim düşüncesinin Darwin’in zamanında uygun ortam bulduğunu, bu yüzden İslam alimlerinin söylediklerinin hissedilmediğini düşünmektedir. Darwin evrimciliğinin yeniymişçesine kabul edilmesinin sebebi o zamanki dünya görüşünün bu türden fikirleri kabul edecek ve tartışacak kadar değişmiş olmasıdır(Bayrakdar, 118).

Bayrakdar, Nazzam(775-845), Cahız(776-869) gibi Mutezile mezhebinin önde gelen İslam alimlerinin evrimi öncelediğini iddia eder. Cahız’ın hayvanlar üzerine yazdığı kitabında(Kitab-ül Hayevan) güçlü olanların zayıfları yiyeceğini söylemesini “doğal seleksiyon” olarak yorumlamaktadır(Bayrakdar, 57). Biruni’nin(973-1051) türlerin birbirinden bağımsız olarak yaratıldığını söylediğini belirtmesine rağmen, onu evrimci yaratılışçılığın zirvesinde görmektedir(Bakrakdar, 60-65). Taslaman da İhvan-i Safa’da Evrim Teorisi’ni aramanın hatalı olduğunu ve diğer İslam alimlerindeki evrimsel fikirlerin sadece bir “değişme” kavramını ifade ettiğini söyler(Taslaman, 36). Bayrakdar “evrim” kavramını biyoloji biliminde Batıda ortaya çıkan “bir türün başka bir türe doğal seleksiyon ve mutasyonlarla uzun zamanda dönüşümü” anlamında kullanmamakta ve “dönüşme” anlamının kolaylığı ile her türlü manevi, sosyal değişim beyanlarında bulunanları evrimci ilan etmektedir(Bayrakdar, 16-88). Buna rağmen alimler “tecdid(yenilenme), tekamül(olgunlaşma), istihale(hal değiştirme) gibi kelimeler kullanmıştır ki bu kelimeler bilimsel gelişmeler sürecinde oluşan ve mutabık olunan “terimsel” evrimi karşılayan kelimeler değildir. Özellikle alimlerin “bitki, hayvan, insan” varlıklarına bir üstünlük, aşağılık tavsif etmelerini bunların birbirinden geldiği şeklinde yorumlamış olmaktadır. Halbuki verdiği tüm alıntıların aktardığı bilgi insanın hayvandan, hayvanın bitkiden, bitkinin de cansızdan üstün olduğu minvalindedir.

Hayvanların kavgası ile birbirine göre üstün durumlarının tespit edilmesi meseleleri, geçmiş İslam alimlerince birbiriyle ilişkilendirilip sistematik bir evrimden ve tür değişiminden bahsedilmemiştir. Bu bakımdan Bayrakdar’ın günümüz Evrim Teorisi kavramlarının çok sonra bir literatür ile oluştuğunu göz ardı etmesi, alimlerin görüşlerini parça parça seçerek sonuçlara varması hatalıdır(Bayrakdar, 128-133).

Kuran ve Evrim Teorisi ilişkisi üzerine Bayrakdar “evrim Kuran’a aykırı değildir” tespitini yapmaktadır(Bayrakdar, 148). Kuran’da aşamalı bir yaratılıştan bahsetmesi(Nuh, 14); kuru bir çamurdan(Hicr, 28), sonra bir meniden(Fatır, 11), sonra bir kan pıhtısından, sonra çiğnemlik etten(Hacc, 5; Müminun, 14) yaratması Evrim Teorisi’ne işaret etmez. Çünkü bu türden bir aşamalı oluşun evrimi gerektirdiği söylenemez. Bunun evrim olmadan da aşamalı olacağı savunulabileceği için özellikle Evrim Teorisi’ne vurgu yapmadığı açıktır. Bu bakımdan bu evrime Kurani bir delil olamamaktadır. Nitekim bu aşamaları tekrarlayan Kuran ayetlerinin diğerlerinde(Mümin, 67) akabinde “sizi bebek olarak çıkarırız” denmesi bu aşamaları “anne karnı”na izafe ettirir. Çünkü Kuran ayetlerinde bu kitabın kendi ayetlerini açıklamış olduğu(Hud, 1) belirtilmekte ve bunun sebebi olarak da “başkasına kul olmamak” şartı ifade edilmektedir(Hud, 2). Yani Kuran ayetlerinin yorumlanması diğer ayetlere göre olmak zorundadır, çünkü ayetleri ayetler açıklamaktadır(Hud, 1-2). Kuran’ın ayetlerinin ancak diğer ayetlerle açıklanabileceği “muhkem ve müteşabih” olarak sınıflanan(Ali imran, 7) iki tip ayetle olur. Bu itibarla aşamalı yaratılışın anne karnındaki süreçleri ifade ettiğini(Mümin, 67) söyleyebiliriz. Öte yandan İnsan suresi 1. ayette “insan anılan bir şey değilken üzerinden çok zaman geçti” ifadesinin evrimi düşündürdüğü savunulabilse de, insanın aşamalı olarak ve canlıların ayrı ayrı yaratılması durumlarında da geçerli olabilecek bir vaziyet olduğundan bu ayetin evrimi düşündürecek bir özel durumu yoktur. Çünkü bir ayetin evrimi desteklediğini söyleyebilmemiz için onun başka bir ihtimali düşündürtmeyecek bir şekilde sadece tezi desteklemesi gerekir. Bu ise buradaki mezkur ayetlerden çıkarılamamaktadır.

Evrimsel bir sürecin yaratılışta bir araç olarak kullanıldığı tezinin kalbinde ilk insan olan Adem’in bir primattan türemiş olması yatmaktadır. Bayrakdar bunun Kuran’daki izini aramakta ve “adem” kelimesinin kökeninin Süryanice olduğununu ve “toprak” anlamına geldiğini tespit etmektedir(Bayrakdar, 147). Adem kelimesinin özel isim veya cins isim olması bu hususta önem kazanmaktadır, zira ilk insanın Adem olup olmadığını burada aydınlatıcı olacaktır. Bayraktar Adem isminin “nefs vahide” olarak tanımlamasından(Nisa, 1; Enam, 98; Araf, 189; Zümer, 6) bunun özel isim olduğunu; ilk insan olarak da “Adem” kelimesi olmaksızın olan kullanımlara işaret ederek de bu kelimenin bir de cins isim anlamı olacağını söylemektedir. Halbuki onun cins isim olarak kullanıldığına dair verdiği ayetlerde “Adem” kelimesi geçmemektedir. İnsan, beşer, halife kelimelerini Adem’e nispet eden ayetler olsa da bunların tüm insanlığı kasteden bir vasıf olmasından yola çıkarak “Adem” kelimesine cins isim demek fikrimizce hatalıdır. Çünkü insanın her insanlık özelliği Adem için de geçerli olduğundan bunun ilk insana tavsifinde bir mahzur olmaz. Bu sebeple Adem kelimesi “sadece özel isim” olmalıdır.

Adem kelimesinin özel isim olması kadar önemli olan bir nokta “Adem”in ilk olarak bir primatın yavrusu olduğu mu, yoksa toprağın uzun süre şekillenmesi ve dönüşmesi ile anne karnındaki sürecin dışarıda olan hali olarak mı doğduğu meselesidir. Evrimci yaratılışçı görüşün savunduğu tez, Adem’in bir primattan sonra gelen ve ilahi müdahale ile değişen ilk insan olduğu minvalindedir. Yani ilk insan da evrimin bir parçasıdır. Kuran’da Adem ve İsa peygamberlerin birbirine benzedikleri ifade edilmektedir(Ali imran, 59). Ayetin devamında “topraktan yarattı” denmekte ve bu benzerliğin “yaratılış şekli”ne atfen vurgulandığı görülmektedir. Burada merkezdeki nesne “İsa”dır ve Adem’e benzediği söylenmektedir. Yani Adem’e yaratılış şekli bakımından benzediği söylenmiş olunur. Yani Adem’in bir özelliği İsa’da da vardır, tam tersi olan İsa’nın bir özelliği Adem’de de vardır denilemez. Adem bir primatın çocuğu olsaydı cinsel ilişki sonrası dünyaya bir annenin karnında gelmiş olacaktı ve İsa ile yaratılma bakımından herhangi bir insandan farklı olarak bir benzeyen yeri olmayacaktı. Yani buradaki özel bir benzetme “cinsellik olmaksızın oluşma” olmak zorundadır. Bunu biraz daha detaylı analiz edelim:

1. Adem’in insanlardan bir farkı olmalıdır.

2. İsa’nın insanlardan bir farkı olmalıdır.

3. Adem ve İsa birbirine bu fark ile benzemelidir.

Bu 3 şart sağlanmazsa İsa her insana, Adem de her insana benzeyecektir. Bu benzetme(Ali imran, 59) de anlamsızlaşacaktır. İsa’nın cinsel ilişki olmaksızın meydana geldiği(Meryem, 20-21), anne karnından doğduğu(Meryem, 23) ayetlerde belirlidir. İsa’nın insanlardan farkı ise “cinsel ilişkisiz” doğmasıdır ve başka bir fark görünmemektedir. Bu açıdan Adem’in de bir primatın çocuğu olarak doğmadığı, cinsel ilişkisiz bir yaratılış ile vücuda geldiği sonucunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Adem bir doğum ile oluşsa idi, onun İsa’ya benzeyen bir yönü kalmayacak ve her insan gibi bir anne ve babadan gelmiş olacaktı. Halbuki toprağın kimyasal değişimi ile, müdahaleler altında anne karnındaki gibi bir sürecin herhangi uygunlaştırılmış mekanda gerçekleşmesi ile “cinselliksiz” doğması bu ayetlerin kapsamına uygundur. Bu netice bize evrim ile yaratılış ve evrimsiz yaratılış arasında bir seçim yapabilme şansı doğuracağı için Taslaman’ın “teolojik agnostisizm” adını verdiği “bilemeyiz” görüşüne gerek yoktur. Öte yandan evrimci yaratılışçı İslam anlayışını savunabilmek için türlerin insana kadar evrimleştiğini söylemek gerekecektir. Çünkü insanın en güzel şekilde yaratıldığı(Tur, 4) “ahsani takvim” ifadesi ile belirtilmiştir. Buna göre yaratılışta insana kadar evrimleşme olacak, daha sonra bu değişimin durması gerekecektir. Öte yandan ayetlerde yaratılışın(Rum, 30) değişmeyeceği “Allah’ın fıtratına(yaratışına) bak, Allah’ın yaratışında(halkillah) bir değişme olmaz” gibi bir net ifade vardır. Yaratılışın kuralı olan “fıtrat”ın değişmeyeceği ayetlerde geçmektedir, bu da evrimci yaratılışçı İslam anlayışının bir başka çözümü görülmeyen sorunudur. Çünkü yaratılış kuralı bir evrimsel süreç ise insan hala evrimleşmektedir anlamına gelir. Bu da henüz gelecekteki insana göre tüm değerlerimizi göreli kılar.

Nuh kavminden sonra(Araf, 69) yaratılışta sağlamlaşma olduğunu söyleyen ayet ise pek çok derecelerde yorumlanabilir, ancak Kuran başkasının kendisini fikrine göre yorumlamasını “başkasına kulluk olmak” olarak tanımlamaktadır(Hud, 1-2). Bu ayetin “tür değişimi”ni gösterdiğine işaret eden hiçbir delil yoktur, elde olan tek şey insanların mahiyeti bilinemeyen bir şekilde daha iyi hale geldiğinin belirtilmesidir. Burada bir “yaratılışta değişiklik” değil, aynı yaratılış kuralları ile farklı bir gelişmişlik seviyesinden bahsedilebilir. Tur suresinde “en güzel şekilde” yaratılış da bir “şekil” ve “mahiyet” ifade ederken, Araf suresindeki “gelişmişlik” bir “derece” veya “avantaj” ifade etse gerektir. Çünkü şekil olarak en güzel olan insana sadece avantajlar veya aynı şeklin derecesi arttırılarak ekleme yapılabilir. Bunların farklı da olabileceği muhtemel olsa da esasen vurgulamak istediğimiz sonucu değiştirmemektedir ki evrimci yaratılış teorisi Kuran açısından savunulamamaktadır.

Kaynaklar:

1. Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları 2012, Çeviren: Tunç Tuncay Bilgin.

2. Eugenie C. Scott, Evrim Mi Yaratılışçılık Mı?, Evrensel Basım Yayın 2012, Çeviren: Levent Can Yılmaz.

3. Caner Taslaman, Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi 2012.

4. Bilim ve Gelecek Dergisi, Kasım 2012, Sayı: 105.

5. Richard Dawkins, Ataların Hikayesi: Yaşamın Kökenine Yolculuk, Hil Yayınları 2008, Çeviren: Ahmet Fethi.

6. Karen McGhee ve George McKay, National Geographic Hayvanlar Ansiplopedisi.

7. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kitabiyat Yayınları 2001.

8. Kuran-ı Kerim.

İnsanın güzellik algısı çeşitli subjektif kriterlere göre belirlenebilse de insanlar arasında ortak bazı noktalar bulmak mümkündür. Kadın ve erkek için farklı olabilen bu kriterler içerisinde saçların da bir önemi vardır. Geçmişte yaşamış insanlar güzel olmayı inşa ettikleri farklı kültürlerle yorumlamıştır. Bugünün güzellik uzmanlığı, küaförlük meslekleri de bunu devam ettirmektedir. Eski Mısır’da(M.Ö. 3000) Saç, güzelliğin bir parçasıydı ve bundan dolayı peruk kullanımı yaygındı. Yunan(M.Ö. 1000) kültüründe kadınlarda uzun, kıvırcık, açık saçlar; erkeklerdeyse uzun, orta-kısa ve düz saçlar tercih edilmekteydi. Romalılarda(M.Ö. 500) ise halkın yüksek mertebesindeki erkekler dışında erkekler kısa, kadınlar ise uzun saçlıydı. Kadınlar uzun saçlarını güzellikleri için, erkeklerin bazıları ise bir özgürlük sembolü olarak kullanmaktaydı. 1789 Fransız İhtilali’nden sonra kadınlar kısa saçlar tercih ettiler(1).

Kadının hayatındaki saç ile erkeğin hayatındaki saç birbirinden farklı olmuştur. Tarihi kökü itibariyle insanların buna bakışı da büyük ölçüde böyledir. Kısa saç erkeksiliğin, uzun saç kadınlığın bir sembolü haline gelmiştir. Bunda kadın ve erkek farklılığı esastır. Bu fark üzerine tarihi isimlerin tartışmaları olmuştur. Uzun saçın kadının yıllarca sembolü haline gelmesinin bir sonucu olarak kadında önemli olduğunu söyleyenler, ilk olarak kadının neden bunu seçtiğini açıklamalıdır. Bu kadının yapısına uygun düştüğü için böyle olsa gerektir.

Misalen, Rousseau(ö. 1778) kadın ve erkeğin farklı karakterlerinden dolayı farklı eğitim almaları gerektiğini söylemiştir. Erkek çocuklar hareket ve gürültü isterken, kızlar görünüşte çekici olanı ve süsü sevmektedir. Kadının daha uysal olduğunu söyleyerek, kadına pratik sahada; erkeğe ise teorik sahada daha çok sorumluluk verilmesi gerektiğini savunmuştur. Buna karşı çıkan Wollstonecraft(ö. 1797), kadının erkeğe göre yetiştirildiğini ve kadının erkek kadar yetenekli olabileceğini savunmuştur. Bu görüşü von Hippel(ö. 1796) daha da ileri götürerek kadının farklılığının biyolojik doğadan gelmediğini, bunun salt bir “sosyal muamele” sonucu gerçekleştiğini söylemiştir. Ona göre erkeğin ilk zamanlarda avcılık yapması, kadının da evde yiyecek sağlaması bu neticeleri vermiştir. Kadının geri plana itilmesinin bir kısım sebeplerini von Hippel kendince açıklasa da ilk zamanlardaki bu görev taksiminin neden böyle olduğundan bahsetmediği için eleştirilmeyi hak etmektedir.

Voltaire, Hegel gibi kadının erkekten daha aşağı seviye olduğunu söyleyenler; Kant, Nietsche, Adam Smith gibi kadının tek boyutluluğu, erkeğin çok boyutluluğu üzerinden kadını aşağı görenler olmuştur. Robespierre ve Marat gibi Fransız İhtilali temsilcileri ve Montesquieu ise kadının siyasi meselelere karışmasının onun değerini azalttığını söylemişlerdir. Engels de kadınların proleter, erkeklerin burjuva olduğunu söylemiştir(2).

Simone de Beauvoir “İki Cins” isimli ünlü kitabında kadın erkek farklılığını pek çok açıdan izah etmiş, edebi eserlerdeki üslup, intihar oranları/başarılı intihar, dine meyil gibi açılardan kadınların farklarını vurgulamıştır. Beauvoir’in dikkat çektiği bir husus ise erkek ve kadının giyimidir. Ona göre erkeğin özen ile titizlik göstermesi kadınınki kadar önemli değildir. Kadına bakan gözlerin kılık kıyafet ile kişiliği birbirinden ayırmadığı bilinmektedir. Kadın, giyim kuşamına göre sayılmakta ve sevilmektedir. Fikrimizce bunun neticesi de giyimlerince farklılık arz etmeleri “gerektiğidir”.

Gerek anatomik, gerek hormonlar, doğum, annelik gibi sosyal, biyolojik faktörler, gerekse cinsi muhatabının ona biçtiği rol bakımlarından kadın ve erkek farklıdır. Kadın ve erkeğin güzellik algıları de bu farklılıklardan nasibini alması gerekir. Fikrimizce bu sebepler iki cinsin giyimlerinden itibaren, sosyal rollerine kadar bir farklılık “gerektirmektedir”. Siyaset, idarecilik, kas gücü gerektiren zorlu işlerde kadınların faal olması mümkündür, ancak bunun kadının fıtratına/yapısına uyup uymadığı tartışılmalıdır. Lezbiyen Feministler kadının bütün sevgi ve bağlılıklarını kadınlara yöneltmeleri gerektiğini savunurlar. Bu pratik açıdan mümkünse de kadının fıtratı açısından toplumu yok oluşa götüren kısır bir pratiktir. Yani uygulandığında uygulanamazlığa götürür. Çünkü kadının neslin devamı için erkekle beraber olması şarttır. Üreme, salt mekanik bir sürece indirgenmemelidir, çünkü bunun için insanın yaratılışında çok boyutlu sistemler mevcuttur. Bir ayağı kırılınca toplum ayakta kalamaz. Mümkün olan ile Fıtri olan arasında bu yüzden ayrım yapılmalıdır. Kadınların, erkeksi mesleklerde çalışması mümkün iken, bu onun fıtratını/yapısını zorlamakta ve onu yıpratmaktadır. Bu da sosyal kaosa götürür. Radikal Feministlerin aileye karşı çıkışı, kadınlara erkeklerin üstünde bir kıymet atfetmeleri uzun süre dünyada tahakküm eden katı ataerkil zihniyete bir tepkidir. Yine tepkisel olan bu düşünce aynı zamanda hatalıdır.

Uzun saçlar karşı cinse içgüdüsel bir mesaj verdiği düşünülür. Şuur seviyesinde bilinmese de saçın misalen omuz seviyesine kadar sağlıklı olması onun en az 2 senedir vücut sağlığı hakkında karşı cinse mesaj vermesi söz konusudur. Mesela insanın zehirlenmesine sebep olacak maddelerin kokusu veya tadı genelde rahatsızlık vericidir. Bunu insan içgüdüsel olarak zararlı kabul eder. Büyük kedilerde idrar ile haberleşme, üreme mesajı verme de bilinen bir örnektir. Neticede kadının saçları erkeği bildiğimiz veya daha bilmediğimiz mekanizmalarla cezbetmektedir. Bu yüzden kadınların saçları güzelliklerinde etkili bir kriterdir. Yaygın kanaate göre kadının güzelliğinin diğer ölçütü de vücut hatlarıdır. Erkekte ise uzun boy ve geniş yapılı olma onun güçlü olarak algılanmasıyla cazibe oluşturmaktadır. Güzellik karşı cins olarak kadında doğurganlık ve erkekte hakimiyet hisleriyle bütünleşmiştir. Bilimsel çalışmalar koku, yüz hatlarındaki oranlar ve ses gibi farklı kriterleri beğenilme olarak gösterse de vücut hatlarının cinsiyete göre şekilleri etkili bir unsurdur(3). İnsanın sade hislerinin meyillerine gitmesi söz konusu olmadığı için ahlaki kuralları vardır. Bu sebeple güzelliği tek yönlü olarak bir hayvan gibi üreme amacıyla kullanması kanaatimizce düşünülemez. Doğada giyim-kuşama sahip tek canlı insandır.

İslam fikriyatında da kadın ve erkeğin giyim tarzına dair hükümler cinse göre değişiktir. Erkeğin giyimi için sade göbek ile dizler arasını örtmek farz iken(Muminun, 5), kadının giyimi daha detaylıdır(Nur, 31). Kadının her yerini süs kabul eden İslam, saçların ve vücut hatlarının gizlenmesini öğütlemektedir. Kadın ve erkekteki bu farklılığın sebebi fikrimizce kadının güzelliğinin kapatılmaya müsait olmasıdır. Çünkü kadın ve erkeğin el, kol, ayak ve yüz bölgeleri dışında kapatılacak bölgeleri güzelliği kapatmak amacıyla düşünülecekse farklı bölgelere tekabül eder. Kadının vücut hatları güzelliğini gösterirken, erkeğin güçlülüğü onun cazibesini gösterir. Erkek nasıl giyinirse giyinsin güzelliği kapatılacak bir cinsten değildir. Kadın ise örtüldüğü zaman hatlarını gizleyebilmektedir. Ayrıca saçlar da kadında ayrı bir yer tuttuğu için İslam bunun da kapatılması gerektiğini söylemiş olsa gerektir. Neticede örtünmenin güzelliği saklama maksadına hizmet ettiği yorumu yanlış olmaz. Bu itibarla kadın ve erkeğin doğalarından hareketle farklı giyinmeleri gerektiğinin söylenebileceği savunulabilir. Çünkü insanın sosyal düzeni aile yapısıyla birebir ilişkilidir.

Sosyal düzen aile birimlerinden oluşmuştur. Bu yüzden erkek ve kadının birbirine bağlı olması gerekir. Bu bağlılığın bir kolu da kıskanmadır ve giyim ile doğrudan ilişkilidir. Bilimsel olarak kıskançlığın beyinde idare edildiği bir merkezi olduğu veya en azından ilişkili bir bölge bulunduğu ispatlanmıştır(4). Yani en ideal düzen, insanın hayvandan ayrıldığı büyük bir farkını teşkil eden giyiminin kendi güzelliğini sadece partnerine münhasır kılacak surette sergilemesidir. Bu bakımdan İslami tasavvura kimi zaman yöneltilen kapalı giyinme, tesettür mantıksızlığı eleştirilerinin bu şekilde cevaplanabileceğini düşünüyoruz.

Kaynaklar:

1. Temel Kuaförlük Bilimi, Stephane Henderson.

2. Adnan Güriz, Feminizm, Postmodernizm ve Hukuk, Phoenix Yayınları, 2011.

3. Secret Signals, New Scientist Dergisi, 2004.

4. Neural Correlates of Envy and Schadenfreude, Science Dergisi, 2009.

5. Kuran-ı Kerim.

Görsel

İbrahim peygamberin oğlu İsmail’i kurban etmesi hadisesi ihtilafsız olarak anlatılagelen bir vakadır. Bununla ilgili Tevrat’ta “İshak” peygamberin kurban edilmesi geçmekteyse de şimdiye dek “İbrahim’in oğlunu kurban etmemesi” diye bir iddia ortaya atılmamıştır(Tevrat, Yaratılış, 22, 9-12). Yani şimdiye dek bu mesele üzerindeki tek ihtilaf kurban edilen kişinin İsmail mi yoksa İshak mı olduğudur. Konumuz dışı olsa da bu kişinin İshak olamayacağı ayetlerdeki “kurban edilme” vakasından sonra İshak’ın müjdelenmesiyle açık ve nettir(Kuran, Saffat, 102-112). Nitekim Tevrat’ın bu ifadesine rağmen Yahudi geleneğinde “ilk çocuğun tanrıya ait olması” ve İsmail peygamberin büyük çocuk olduğunun ittifakla kabul edilmesi bu tezi desteklemektedir(Luka, 2, 23). Ayrıca Kuran ayetlerinde İbrahim’e İshak’ın müjdelenmesi sırasında onun oğlu olan Yakup’tan da söz edilmesi İshak’ın koşacak yaşa eriştiğinde kurban edilemeyeceğini gösterir(Saffat, 102; Hud, 69-72).

Diğer yandan İsmail peygamberin ayetlerde “kurban edilmesi” hadisesinin yanlış anlaşıldığı şeklindeki iddia dile getirilmiştir. Bu yorumu kuranın ayetleri “müteşabih” ayetler ile izah eden metodolojisi ile tenkid etmek gerekir(Hud, 1; Zümer, 26; Ali imran, 7). Çünkü insanın kafasına göre ayetleri yorumlaması şirk sebebidir(Hud, 2). Böyle bir metod izlendiğinde bilenler için kuran apaçık olacaktır(En’am, 97).

Şimdi sadece ayetleri izleyelim(saffat, 100-108):

100. Rabbi heb lî mines sâlihîn(rabbim bana salihlerden (bir oğul) bağışla).

101. Fe beşşernâhu bi gulâmin halîm(sonra ona halim bir çocuk müjdeledik). 

102. …yâ buneyye innî erâ fîl menâmi ennî ezbehuke fanzur mâzâ terâ…(oğlum, seni rüyamda boğazlarken gördüm, ne görüyorsun(ne dersin)).

102. …yâ ebetif’al mâ tû’meru setecidunî inşâallâhu mines sâbirîn(baba, emrolunduğun şeyi yap, inşallah beni sabırlı bulacaksın). 

103. Fe lemmâ eslemâ ve tellehu lil cebîn(sonra ikisi teslim oldu ve “onun” alnını yere yatırdı). 

104. Ve nâdeynâhu en yâ ibrâhîm(ey ibrahim diye nida ettik). 

105. Kad saddakter ru’yâ, innâ kezâlike neczîl muhsinîn(rüyanı gerçekleştirdin, ihsan edenleri böyle mükfatlandırırız). 

106. İnne hâzâ le huvel belâul mubîn(bu açık bir bela, imtihandır).

107. Ve fedeynâhu bi zibhın azîm(ve fidye olarak büyük bir kurban verdik).

108. Ve tereknâ aleyhi fîl âhirîn(onu sonralara taşıdık(ismini yaşattık)). 

1. Tez:

İsmail kurban edilmemiştir. İbrahim rüyasındaki hadiseyi gerçekleştirirse masum bir insanı öldürmüş olur. Masum insanı öldürmemek Allah’ın sünnetullahındandır. Allah’ın sünnetinde hiçbir değişiklik olmaz. Bu yüzden aslında “alnının üzerine yatırdı” ayeti “secde etti” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu imtihanın zorluğuna yapılan vurgu da “peygamberliğin zorluğu” olarak anlaşılmalıdır.

1. İtiraz: Sünnetullah’ın Mahiyeti

Bu tezin doğruluğu ve yanlışlığının anlaşılmasında kullanılan argümanların tahlili önemlidir. “Sünnetullah” kavramının ne olduğunu idrak edilirse mesele büyük ölçüde anlaşılacaktır. “Sünnetullah” ifadesi Allah’ın değişmeyen nizamı ve kanunudur. Allah insanların hayatlarının idame etmesinde, onları muhatab alarak pek çok emir ve yasak göndermiştir. Bu kanun ve kaideler “şeriat” olarak bilinir. Nitekim ayetlerden din kuralları olarak şeriat kelimesinin kullanımını da görebiliriz(Şura, 13). Şeriat zamanın şartlarına göre değişebilmektedir, bunun için Allah geçmiş ümmetlere bazen ceza olarak, bazen farklı sosyolojik sebeplerden değişik şeriatler tatbik ettirmiştir(Bakara, 143). Bu demek oluyor ki, şeriat ve “sünnetullah” farklı şeylerdir. Sünnetullah hiç değişmez iken, şeriat değişebilmiştir ve son şeriat da Kuran’dır(Ahzap, 62).

Domuz eti yememek kesin bir emirdir(Nahl, 115). Ancak burada amaç domuz eti midir yoksa “temiz yemek ve sağlıklı olmak” mıdır? Temiz yiyeceklerden yeyin emri(Nahl, 114) sağlığın teminatı içindir. Ölüm ise sağlığın tamamen yok olduğu andır. Bu yüzden aynı ayetler “ölünecekse domuz etini helal” sayar. Buradaki esas amaç “sağlık” iken domuz eti “araç”tır. Yani kısacası “domuz eti yememek” bir sünnetullah değildir. Sünnetullah olan şey “temiz davranış”tır.

Buna benzer olan insan öldürmek fiili yasaklanmış olsa da “savaşılanlarla, yurttan çıkaran hainlerle, onlara yardımcı olanlarla” savaşmak helal kılınmıştır(Mümtahine, 8-9). Yani “öldürmek” bir sünnetullah değildir. Öldürmemenin yanında “haksızlığı önlemek” ondan daha büyük bir önceliğe sahiptir. “Masum bir insanı öldürmek” de bir “sünnetullah”tır demek tüm sünnetullah kanunlarını bildiğini iddia etmektir. Misalen bundan 100 sene önce “Kuantum Teorisi” ortaya atılmadan evvel maddeye “yerel olmayan” kuvvetin etki etmeyeceğini kesin bir dille söyleyen Fizikçiler şimdi “Aspect Deneyleri” ile bunu gözlemsel olarak fark etmiş bulunuyorlar. Demek istediğimiz o ki, mevcut sınırlı bilgimizle tüm “sünnetullah”ı çözdüğümüzü iddia etmek sonradan çok vahim ve elim neticelere sebep olabilir. Aynı şekilde “Musa’nın denizi yarması “yerçekimi sünnetullahı”na terstir” diyerek büyük bir hata yapılabilir. Kuantum Teorisi “yerel olmayan” kuvvetlerin de bir etkide bulunabileceğini göstermiştir. Bununla ilgili çok karmaşık ve henüz anlaşılmamış mahiyette bilgiler olsa da “bilmediğimiz fizik kuralları” olduğunu deneysel verilerimizden anlıyoruz.

Deniz yarılmamıştır, Musa ayetinde mecaz kullanılmıştır demek, sadece yerçekimi kanununu “sünnetullah” kabul etmek küstahlığıdır. Kısacası “sünnetullah”ın tamamen keşfedildiğini iddia edenlerce bu söylenebilir. Daha bilmediği bir çok fizik kanunu olabilecek iken, mevcut kısıtlı bilgiler ile böyle büyük laflar etmek ancak “ihtisas ile kazanılan cehalet” ile mümkündür. Aynı şekilde “masum insanı öldürmek Allah’ın sünnetine uymaz” demek ve “İbrahim çocuğunu masum iken öldüremez” diyerek “sünnetullah uzmanlığı” taslamak yine aynı hezimete götüren bir vahim durumdur.

2. İtiraz: Peygamberlik Emri

İsmail peygamberin kurban edilişinin başka manalara geldiğini iddia eden tezin ayetlerce tetkiki çok mühimdir. İbrahim peygamber oğluna rüyasını anlatınca oğlu; “emrolunduğun şeyi yap, ben sabrederim” demiştir(Saffat, 102). Bu bir peygamberlik emri ise daha önce İbrahim’in peygamber olmaması gerekmektedir. Halbuki İbrahim çocuğu olmadan önce, babasını ve kavmini de uyarmış bir peygamberdi(En’am, 74-80). Yani burada “peygamberlik emri” kastedilmemektedir. Burada özel bir emir vardır. Bu da kurban emridir.

3. İtiraz: Secde Ettirme

Aynı ayetlerde “alnını yere yatırdı” gibi “oldurgan” fiil kullanılmıştır. Yani “alnın yere getirilmesi” fiili yaptırılmıştır. Oysa ki bunun “secde” manasına gelmesi için fiili oğlunun icra etmesi gerekirdi. Secde etmenin bir insana öğretilmesi taklid yoluyla olmaktadır. Bu hem mantık itibariyle böyle olmuştur, hem de tüm rivayetlerde de “Cebrail’in peygamberimize öğretme şeklinde de bu vardır. Kimse namazı öğretirken bir kişinin alnını yere kendisi getirmeye çalışmaz. Bunu kendisi yapar ve taklid ederek öğrenen kişi öğrenir. Bu ayetteki “tellehu lil cebin” ifadesinden “secde” manası çıkmamaktadır. Buradan “alnını yere koydu, yüz üstü yatırdı” gibi manalar çıkmaktadır. Bu yüzden burada İsmail kurban edilmektedir. Tezi doğru çıkarmak için zorlama yorumlar yapan insanlar her çağda olmuştur ve olacaktır. Ancak bu şekilde mantığa yenileceklerdir.

4. İtiraz: Rüyanın Gerçekleşmesi

Aynı ayetlerde “rüyanı gerçekleştirdin, rüyana sadık kaldın” şeklindeki ifadeler de “rüyadaki mesaja uygun hareket etme” şeklinde olduğunu vurgulamaktadır. İlk ayetlerdeki “emrolunduğun şeyi yap” ifadesini “peygamberlik görevi” olarak algılamak burada bir görev halledildiğini gösterir. Yani rüyadaki mesaj ile bu hal arasında bir bitirilmiş görev göze çarpmaktadır. Yani çocuğunu secde ettirdi diye “rüyanı gerçekleştirdin” denmesi bir mantık boşluğu yaratırken, “çocuğunu kurban etmesi” akabinde “rüyanı gerçekleştirdin denmesi çok daha ayetlerle uyumludur. Bütün bu deliller hep bir noktaya işaret etmekte ve birbirini güçlendirmektedir. Aynı anda farklı noktalardan da ilk tezi zayıflatmaktadır.

5. İtiraz: Fidye Verilmesi

Ayetlerin devamında “bu bir imtihandır” ve “fidye olarak kurban” ifadeleri hadisenin netleşmesinde önemlidir. “Fidye” kelimesi Arapça’da bir yükümlülükten kurtulmak için verilen bedel manasına gelmektedir. “Zebh” kelimesi de “boğazlanacak” manasında kullanılır. Yani fidye olarak “boğazlanacak bir kurban” verilmektedir. Bu neyin fidyesidir? İlk teze göre açıklaması olmamasına rağmen, İsmail peygamberin kurban edilmesi yerine bir fidye verilmiştir. Yani daha önceki bilgilerle tamamen uyumlu ayetler görülmektedir.

6. İtiraz: Önceki Metinler

Tevratta ve İncilde İbrahim’in oğlunu kurban etmesi ve bunun üzerine ona bedel olarak bir kurban verilmesi kıssası anlatılır(İncil, İbraniler, 11, 17-19; Tevrat, Yaratılış, 22, 9-12). Kuran’da da evvelden serdedilen ayetlerde bu kıssa anlatılmaktadır. Daha önceki kitapların tahrife uğradığı ve bu yüzden böyle bir şekli aldığı iddia edilebilse de, kurban meselesinde neden bir insanın kurban edilmesi gibi bir yalan söylenmiş olabileceği izah edilemez. Yani kimse bir kitabı tahrif, tevil, tahkir etmek için “oğlunu kurban etme hikayesi” uydurmaz. Çünkü daha pek çok konuda daha net bozukluklar yaratmak varken, böyle tartışmaya açık bir konuda bu şekilde bir hikaye veya yalan söylenmesinin bir anlamı yoktur. Tabi ki sadece bir anlamı olmadığı için bunu doğru kabul etmemiz gerektiğini söylemek mantıklı değildir, ancak diğer deliller ile birleştiğinde bu da ilk tezi çok zayıflatan ek bir delildir. Bu hikayenin yoktan uydurulmasına bir sebep bulunamaz.

Sonuç olarak, masum bir insanın öldürülmesinin “sünnetullah”a uymadığı fikri temelsiz ve yanlıştır. Kuran’daki ifadeler birbirini destekleyen 6 delil ile beraber bütüncül olarak incelendiğinde kesinlikle bir insanın kurban edilmesinden bahsetmektedir. Tezin kullandığı argümanlar ve gerekçeler içindeki birbirini tutmayan ve açıklanamayan mantık boşlukları bir kat daha yanlışlığını gösterir. Bu yüzden insanların kafalarına göre değil, bütüncül ve sistematik düşünmeleri gerekmektedir. Ufak bir anlayış bozukluğunda bu şekilde büyük yorumlar yapılırsa “ayetleri tevil” etmenin suçu olarak “şirk dairesi”nde kendilerini bulurlar.

1. Kuran Metodolojisi ve Tahrifat

İslam insanların istek ve arzularına tatminkar bir cevap ve çare takdim eden, vaadi ve sözü olan, insanların ihtiyaç ve insiyakları muvacehesinde realist bir tavır takınan ve her akla makul ve makbul olacağını iddia eden bir fikrî, zikrî, zihnî ve aklî bir sistem ortaya koyar. İnsanın fıtratı, yani yaratılış veya oluş şekli nasılsa kendi iddiasının da buna uygun ve müsait olduğunu söyler(rum, 30). Dünyanın insanın talep ve hayallerine cevap vermedeki kifayetsizliğine vurgu yapar(tevbe, 20; muminun, 111). Bu sebeple esas mutluluğun kaynağını insana takdim eder. Dünyadaki fiiliyat ve fikriyatın mukabili cennettir. Cennet de Kuran’da pek çok ayette tasvir edilmiştir. Bunun vasıflarına müteallik, izahı ancak ayetlerle bütüncül ve analitik düşünme şartına bağlı olan birkaç elemanın yanlış algısını düzeltmeye yönelik ele alınan bu makalenin mefhumların doğru anlaşılmasına ışık tutacağını ümit ederiz.

İslam’ın ilk yıllarından itibaren geçen istisnai yükseliş vetiresini müteakiben “Altın Çağ” diye adlandırılan ve en gelişkin müslüman hareketi olarak anlatılagelen dönem kanaatimizde İslam’ın çöküş sürecidir. Bilgiyi ve öğrenmeyi tavsiye ederek bir münevveran ve aydın kesim değil, bütüncül olarak aydınlığı savunan İslam görüşü yerine toplumu şekillendiren belli elit kesim, mütehayyizan, ileri gelen kısmı teşekkül etmiştir. Bunlar da İslam alimleri vasıflarını almış, halkın nezdinde bir otorite ve fetva, hüküm makamı haline gelmiştir. Bu tür yetersizlik ve aydın boşluğunun mecbur ettiği hallerin sebep olduğu ekipçe düşünmeye mugayir ve şahsi kanaatlerin din olarak kabul edildiği çağın mahzurlarını bugün iliklerimize kadar hissetmekteyiz. Bunların dışında “evliyalık” makamı ihdası ile de prim kazanan çokça şahsiyet kanaati, kat’i din ahkamı olarak kabul ettirmiştir.

Halbuki İslami dünya görüşünün kalbi olan kuran, insanların parçalara ayrılmamalarını söylemektedir(rum, 31-32). Buna binaen bir de zannın kıymetsizliğine atıf yaparak(yunus, 36) gerçek müslümanların işlerini şura ile beraber hallettiklerini aktarır(şura, 38). Ayetin de ayet ile izah edilmesi gerektiği(hud, 1) ve ikişer olarak ayet ayet kendini açıkladığını belirten kuran(zümer, 26), insanın kafasına göre bunu izah etmesini şirk sebebi sayar(hud, 2). Özellikle din hususunda insan iki kere düşünmelidir. Akıl en fazla din gibi insanın hayatıyla doğrudan ilgili olan mesailde çok ehemmiyetlidir. Bilmek ve öğrenmek, akıllı olmak kuranda çok fazla işaret edilen fiillerdir(alak, 1; ali imran, 7; zümer, 9). Kuranda ilmin sembolü olarak kalem yazmaktan bahsedilmesi(alak, 4) ve hususi olarak derin derin düşünmenin emredilmesi(casiye, 13; haşr, 21; bakara, 266), kuranın bizzat kendisinin de bir öğüt olarak kendini tasviri(sad, 87) bir hükmü verirken sarf edilmesi gereken eforu ve düşünmenin inceliğine verilen önemi ifade eder.

Kuranı anlamadaki metodolojiyi kuran kendisi koyar. Kuran ayetleri muhkem ve müteşabih olarak ikiye ayrılır(ali imran, 7). Buna göre her muhkem ayet yoruma kapalı ve net iken, müteşabih olanlar ancak “benzer ayetler” beraber düşünüldüğünde netleşir. Bilenler açısından apaçık bir kitap olduğunu söyler(enam, 97). Bu şekilde hem bilmeye atıf yapar, hem bilmenin yolunu anlatır, hem de bilenin kazanacağını ifade eder. Bu bilgiler ışığında cennet hayatına ve kadınların durumuna dair yanlış bilinen birkaç meseleyi netleştirmek üzere ayetler ışığında bir inceleme yapacağız.

2. Huriler, Cennet Kadınları ve Spekülasyon

Huriler kuranda “hur” olarak geçen cennetteki varlıklar olarak bilinse de geleneksel telakkide “erkeklere takdim edilecek cinsel partner” olarak tasavvur edilmiştir. Bu algıdan hareketle kadınların cennete girememesi gibi garip neticeler bile husule gelmiştir. Evvelce de ifade ettiğimiz gibi, geçmişteki çöküş vetiresi veya daha sonraki süreçlerdeki (1)önce din ilmiyle hemhal olan kesimin belli zümreye münhasır hale gelmesii, (2)sonra da bu zümrenin hata yapma ihtimal ve potansiyelinin artmış olduğu gerçeğinin göz ardı edilmes ve imancılığın(fideizm) zannı esas alması, (3)ve son olarak da metodolojinin yanlış bir minvale kayarak, hadis ve şahsi kanaat gibi kuran ile meşgul olmayı zorlaştıran faktörlerin tabii neticesi olarak bazı kuran mefhumları yanlış anlaşılmıştır.

Hurilerin sadece erkeklere verilen kadınlar olarak görülmesi İslam dinine saldırıların büyük bir kaynağını, mantıki olmasında büyük sorunlardan birisini teşkil eder. Şu da tespit edilmelidir ki, bu makalede objektif kalınarak, herhangi bir zorlama yoruma prim vermeden, mevcut bilgileri tevil, tahrif, tebdil, tahrip, tağyir ve tekzip etmeden sadece olanı göstermeye gayret edip hakiki bir tespit, tahlil, takdir, tahkik ve tetkik yapmak niyetindeyiz.

“Hur” kelimesi kuranda 4 ayette geçmektedir(duhan, 54; tur, 20; rahman, 72; vakıa, 22). Duhan suresindeki bahisten sonraki ifadeler bu varlıkların insanlara ikram gibi hizmetlerde bulunacağını düşündürmektedir. Vakıa suresinde ise Vildan adıyla erkek olduğu anlaşılan hizmetçilere atfedilmesi bunların da onlar gibi hizmette kullanıldığını göstermektedir. Razi, Beyzavi, Alusi gibi tefsirciler de bu ayet için hurilere mevye vs. ikram hizmeti atfetmişlerdir. Hurilerin vasıfları kuranda “sedeflerinde saklı inciler”, “çadırlarda korunmuş”, “güzel gözlü” şeklinde 3 tanedir. “Hur” kelimesi “Ehveru(erkek)” ve “Havra(kadın)” kelimelerinin çoğuludur ki, gözlerinin akı ve siyahı çok belirgin olan gibi bir manaya gelir.

Hurilerin erkeklere verilecek kadınlar olduğu algısına sebep olan unsurları ve bunun yanlışlığını göstermek üzere güçlü delilleri zikretmeden evvel bu varlıklara dair öncül bilgiler vermeyi münasip görüyoruz. Huriler cinsiyetsiz olan ve cinsi münasebet ile alakası olmayan hizmetçilerdir. Bu hizmetçiler gibi Vildan adında erkek görünümlü cinsiyetsiz hizmetçiler de vardır. Bunun biraz detaylı ve sofistike düşünmeden doğrudan doğruya kadın olarak düşünülmesinin sebepleri; (a) “hur” kelimesine atfedilen “maksurat” ve “ıyn” vasıflarının dişil olması, (b) “zevvece” fiiline “eşleme, evlenme” manalarının verilmesidir. Bu manaların objektif şekilde tüm ayetlerin bütüncül olarak yorumlanması akabinde değerlendirilmeleri ve neticeye bağlanmaları gerektiği daha evvel vurgulanmıştı. Üstünkörü düşünmek çoğu şeyi aslında olduğundan farklı göstermeye ve bilgi boşluklarının içinin peşinhükümlerle dolmasına sebebiyet verir.

1. Delil: Cennet Kadını ve Huri Farkı

Cennet kadınları ile ilgili “ezvacün mutahharatun” yani temiz eşler olarak kuranda birkaç ayette bahsedilmektedir(bakara, 25; ali imran, 15; nisa, 57). Bu kadınlar ve erkekler için söylenir ve cennete giden dünya kadınlarıdır. Vasıfları ise baydun meknun(saffat, 49), kasiratut tarf(saffat, 48), etrab(sad, 52), ebkar, urub(vakıa, 35-37), yakut ve mercan gibi(rahman, 58), kevaib(nebe, 31-34) gibi manaları “bekar, yaşıt, güzel, aşık, saf, temiz” gibi olan kadınlardır. Bu ayetlerde “hur” kelimesi geçmez ve bu vasıflar “hur” kelimesinin geçtiği ayetlerde zikredilmez.

2. Delil: Hurilerin Cennet Kadınlarına da Verilmesi

Kadının cennetteki ödülü, güzel olmak, erkeğin ödülü de bu kadına sahip olmaktır. Kuranda aksine bir lafzi karine olmadığı sürece bir ifade iki cinsiyet için kullanılır. Misalen bir konuşma esnasında uyarı ve ikaz maksadıyla “lütfen sigaralarınızı çöpe atın hemşerilerim” dediğimizi düşünelim. Hemşerilere seslenilmesine rağmen “sigara” lafzi karinesi muhatabı otomatik olarak sigara kullananlara matuf kılar. Yani diğer insanlar da hemşeri olmasına rağmen, sigara ifadesiyle seslenilen kişilerin sigara kullanıcıları olduğu hususunda hiçbir şüphe kalmaz. Bu yüzden “hemşerilerim” nidasının manası daralır.

Lafzi karine olarak “kadınlarla evlendirilme” gibi bir ifade taşıyan az önceki mezkur ayetler(mesela nebe suresi)  erkeklere seslenilerek serdedilmiştir. Buna mukabil erkekler manasına kullanılmış olan “müttaki” ifadesi başka bir ayette lafzi karine olmadığı sürece hem kadın hem de erkek için kullanılmıştır. Yani “müttaki” kelimesi “takva sahibi” olmasına rağmen, “ashabül yemin” ifadeleri de cenneti kazananlar olmasına rağmen erkekleri kasteden bir cümlede kullanılmaları onları özel ve dar anlamlarına kavuşturur. Halbuki herhangi bir lafzi karine olmadığı sürece bu kelime iki cins için de kullanılmıştır.

Bu yüzden “hur” denilen huriler “müttaki”lere verilecek olup lafzi bir karine olmadığı için kadınlara da verileceği ifade edilmiştir. Bu da onların cinsel partner olamayacaklarına bir delildir. Bu delil tek başına yoruma açıksa da onu kuvvetlendiren diğer delillerle anlamlı bir delil haline gelecektir. Özellikle Vakıa 35-37’de ifade edilen “tekrar yaratılışı gerçekleşen cennet kadınları” ile “huri”ler arasındaki vasıf farkına dikkat çekmek isteriz. Hurilerin zikrettiğimiz sadece 3 vasfı var iken, cennet kadınlarının yine zikredilen vasıfları ayrı ayetlerde birbirine karışmadan kullanılır. Bu da farklarına bir işarettir. Cinsi objelerin vurgulandığı cennet kadınlarına mukabil, hurilerde bir cinsel işaret yoktur.

3. Delil: Huri Ayetlerinin İniş Sırası

Huri ayetleri 4 tanedir ve bu ayetler “cennet kadınları” ayetlerinden çok daha sonra indirilmiştir. Hakkı Yılmaz’ın “İşte Kuran” adlı kitabından da öğrenilebileceği gibi huri ayetleri Mekki ayetlerin sonlarındadır. Cennet kadınları ayetleri ondan daha sonradır. Ayrıca kuranın koyduğu mantık açısından “cenneti kazanan hizmet görür, cennette yaratılan hizmet verir.” Bu sebeple sonradan bambaşka bir yaratılışla yaratıldığı da vakıa suresinde söylenen insanlar için hizmet verme mevzu-u bahsolmayacağı için huriler de hizmet vereceği için, kadınların vasıfları hurilerin vasıflarından tam bu ayrım ile ayrılmaktadır. İnsanlar başka ve daha farklı şekilde daha değişik inşa edilecek, huriler ve vildanlar ise sıfırdan yaratılıp hizmete verilecektir.

4. Delil: Hurilerle Evlenme Çarpıtması

Hurilerin kadınsı olarak telakkisinde başrol oynayan calib-i dikkat husus “zevc” kelimesinin sevk ettiği ve “hurilerle evlenme” olarak tercüme edilen ayetlerdir. Arap dilinde evlilik manasında “tezvic” kullanımı yok gibidir(Rağıp el-Isfahanî, el-Müfredat fi Garîbi ‘lKur’an). Kuranda çoğunlukla evlenmek anlamında “tenkihu” yani “nikah” kökü türevleri kullanılır(bakara, 221; nisa, 6; nur, 3; ahzap, 49; mumtehine, 10). Ayrıca “tezvic” kelimesi cennet kadınlarıyla evlilik anlatılırken kullanılmamaktadır. Sadece hurilerle “tezvic” kökü kelimeleri kullanılmıştır. Ayrıca kuranda evlilik manasında da “zevc” kökü türevleri olmakla birlikte(bakara, 35; enbiya, 90; araf, 19), çok farklı manalarda da kullanılmıştır. Mesela “erkek ve kız çocuğu nasip etmek” anlamında “zevc” kelimesiyle eşleme manasında(şura, 50), nefs ve ruhun eşleşmesi manasında da(tekvir, 7) kullanılabilmiştir. Netice itibariyle “zevc” kelimesi sadece evlilik manasına gelmez. Fakat bu bilgi sadece bu kadarıyla “hurilerle evlenme” manasını veremeyeceğimiz anlamına gelmemektedir. Ancak son bir ek bilgi ile noktayı koyalım;

Huri ayetlerinde her zaman “zevvecna bi” kalıbı kullanılır. Fiilin yanında “be harf-i ceri” kullanılmaktadır. Arap dilinde “be harf-i ceri ile zevc fiili” evlilik manasında değildir. Ayakkabının eşi, ikizin eşi gibi manalara mukabildir. Bu sebeple huri ayetlerin tamamında geçen bu kalıp eşleşmenin “nikah veya evlilik” manasında olmadığının en büyük delilidir. Sanıyoruz ki bu delil tek başına bile hurilerin bir cinsel partner olmadığını ispat etmeye yetecektir. Misalen “nikahlı eş” manasındaki ifadelerde bu kalıbın olmaması da buna bir delil sayılabilir.

3. Kadının Şahitliği ve Geleneksel Tahtifat

İslam’ın daha önce zikredilen emirlerinin tatbik edilmemesi, misalen şura ile karar verme(şura, 38), zanna tabi olmama(yunus, 36) vs. gibi prensiplerin terk edilmesi ve zaman ile birlikte ilmin alimler sınıfının tekelinde tüm halk olması icap ederken bir meslek haline geldiği karanlık yüzyılda bilmemek normal hale getirilmesi bazı gerçeklerin üzerine perde örtmüştür. Bilgi her sahada uzmanındadır. Ancak insanlar bilgiyi uzmanından almalı, uzmanın uğraştığını uğraşmaksızın ona eşit derecede olacak kadar vakıf olmalıdır. Bu her saha için geçerli olmakla birlikte bilhassa din için zaruridir. Teknik detaylar gereksiz, işin özü esas olsa da insanlar öyle ya da böyle tembelliğe inandırılmış ve potansiyelini unutmuştur. Bunun tabii neticesi çöküş olacaktır ki, İslam alemi sermayesini harcayıp birkaç yüzyıl ayakta kalıp çökmüştür. Bu çöküşe fikri sahayı da ekleyebiliriz. Bu sebeple kuran zihninden uzaklaşılması kendilerine müslüman diyen güruhta kurana ters pek çok itiyadı normal ve meşru kabul ettirmiştir.

Belli miktar zaman çoğu insana her şeyi kabul ettirebilir. O kadar zaman geçmiştir ki, gayrimüslimler İslam’ı müslümanlar olarak görmüşlerdir. Müslümanların hatalı hareketleri İslam’a fatura edilmiş, tenkid fikren değil, şahsen yapılagelmiştir. İslam’a yöneltilen eleştirilerden büyük ekseriyet kadın konusundadır. Bu konulardaki eleştirilerin çoğu yerden göğe haklıdır. Ancak mesele kuran merkezli bir zemine çekildiğinde bu eleştiri oklarının hızını alamayıp hata ettiği sınırlar keşfedilebilir. Biraz somut ve müşahhas misallere geçerek meramımızı daha sıhhatli aktarmak istiyoruz.

Kadın İslam dininde pozitif ayrımcılıkla nazikliği dengelenmiş bir cinstir. Kadın ve erkek eşit değildir. Kadının üstün olduğu saha ile erkeğin hakim olduğu meziyetler birbirinden farklıdır. Bu yüzden iki cinsin net olarak birbirinden üstünlüğü mevzu-u bahsolamaz. Kuran ise erkeğin sosyal hayatta daha üstün olduğunu tespit eder(nisa, 34). Her cinsin farklı üstünlükleri ve nasipleri olduğunu da ifade eder(nisa, 32). Kadın daha hissi ve narindir. Erkek ise daha katı ve aklidir. Vücut yapıları için de erkek daha üstün ve güçlü, güzellik olarak kadın daha zarif ve süslüdür. Esas olan şey, üstün olanın bulunması değil, üstün olunan sahalarda doğru cinsin hakimiyetini kurmasıdır. Yani kadın daha sevgiye ve hislere mütemayil ise çocuk büyütmek gibi ehemmiyetli vazife ona yüklenir. Hayatın meşakkatlerine metanet göstermek için erkeğin vücudu daha sağlam ise evin geçimi için erkek görevli olmalıdır. Bunlar sadece fıtrata uygunluktur. Çatalla da yoğurt zorlanırsa yenebilir, bu misalle kadın erkek işi yapabilir, erkek de kadın görevini zorlarsa yüklenebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, bir imkansızlığın değil, ideal ölçünün tespitinin yapılıyor olmasıdır.

Erkek egemen toplumlarda şartlanmış bir muhakeme ile kadının hakları tahdid edilmiştir. Kuran da bu minvalde tahrif ve tevile maruz kalmıştır. 4 mezhebin ittifakı ile kadının şahitliği erkeğin yarısına mukabildir. Bu ise kurana uymayan uydurulmuş veya yanlış anlaşılma neticesi ortaya çıkmış bir durumdur. Kadınların şahitliğinin erkeklerin şahitliğine delil olarak gösterilecek tek ayet bakara suresi 282. ayettir. Bu ise hususi olarak yanlış yorumlanmıştır. Şimdi ise tüm delilleri zikrederek haklılığımızı ispat edelim:

1. Delil: 2 Kadının 1 Erkekten Üstün Şahitliği

Bakara, 282. ayette 2 müslüman erkek veya 1 erkek 2 kadının şahit olması gerektiğine dair ifadeler vardır. Ancak burada 2 kadın ve 1 erkek ile 2 erkeğin şahitliklerinin birbirine eşit olduğuna dair bir ifade yoktur. Yani tavsiye olarak kadınların daha hissen acımaya meyilli olmaları neticesiyle şahitlik ederken dayanışma yapmaları desteklenmiştir. Ayetin sonunda da “bu şahitliğin daha sağlam” olduğuna dair olan izahat bunu desteklemektedir. Yani “daha sağlam” ifadesi “sağlam”dan farklıdır. Bunun vadeleri yazmamaya atfen söylenmesi de mevzu-u bahisse de iki duruma atfen söylenmiş olduğu zikredeceğimiz diğer delillerle uyuşmasından bellidir. Öte yandan vadeleri kaydetmemek sağlam mıdır ki, kaydetmek daha sağlam olsun? Bu nükte itibariyle “2 kadın + 1 erkek” şahitliği “2 erkek şahitliği”nden daha sağlamdır. Bunun sebebi kadın ve erkeğin şahitliklerinin eşit olmasıdır.

2. Delil: Alt Seviye Şahitlik

Yolcu anında ölüm gerçekleşmesi halinde müslüman olmayanların şahitliği söz konusudur(maide, 106-107). Bunun için de erkek kadın fark etmeksizin bir şahitlik şartı vardır. Ayrıca müslüman bulunursa da bunlarda cinsiyet gözetilmeden ayette “iki güvenilir kişi” ifadesi geçmesi kadın ve erkek şahitliğinin eşit olmasına ciddi bir delildir.

“Müminler! Sizden biriniz ölüm döşeğinde vasiyet edeceği zaman içinizden güvenilir iki şahit tutsun. Eğer bir yerde yolcu iken ölüm gelip çatarsa sizden olmayan iki kişi de olabilir.”

Bir diğer husus da şahitlerin yalancı olduğu anlaşılığında ölenden hak sahibi olanların şahitliklerine devredilme durumunda cinsiyet farkı gözetilmeksizin “iki yakını”(الأَوْلَيَانِ ) ifadesinin olmasıdır. Bu sözler hesapsız ve fütursuzca söylenmemiştir. Dalgınlıkla ağızdan kaçmamıştır. Bu sebeple ilk argümana ciddi deliller teşkil etmektedirler.

“Böylesi, şahitliği gereği gibi yapmalarının en alt seviyesidir…” (Maide 5/108) Bu ayette “ذَلِكَ أَدْنَى” ifadesi “en alt” manasında kullanılmıştır. Zira müslüman olmayan iki kişinin şahitliği “en alt seviye şahitlik”tir.

Böylelikle kuranın şahitlik mertebeleri olarak 3 seviye belirlediği ortaya çıkmaktadır;

a. 2 Kadın + 1 Erkek şahitliğine işaret ederek “daha sağlam şahitlik”

b. 2 Erkek şahitliğine atfen “tam şahitlik”

c. 2 gayrimüslim şahitliğine de “en alt seviye şahitlik” denmektedir. Bu da birbirini tamamlayan ayetlerden bize çıkarılan manaların bütünselliğini gösteren güçlü bir delildir.

3. Delil: Zina Şahitliği

Kuran’da zina ettiği iddialarına maruz kalan kadınlar açısından 4 şahit şartı aranmaktadır(nisa, 15). Buna karşın, şayet 4 şahit bulunamazsa koca karısı hakkında eminse 4 kere şahitlik eder ve yalan söylemediğine dair 1 kere yemin eder. Kadın da bu zannı üzerinden atmak için 4 defa zina etmediğine şahit olur ve 1 kere yalan söylemediğine dair yemin eder(Nur, 6-9). Görüldüğü üzere burada da kadın ve erkeğin şahitlikleri birbirine eşittir. Bu sebeple tahrif ve tevil edilen ilk ayetin manası dışında yarım şahitlik anlayışını destekleyen tek bir ayet olmadığı gibi üstelik yalanlayan bu kadar ayet vardır. Uydurma hadisler ile ayetin zıddına bir delil getirilemez. Zira kuran ayetlerine mugayir olan her hadis “mevdu” yani uydurma sınıfına girmektedir. Bu sebeple bu zina şahitliği delili zannımızca çok güçlü bir delildir.

Son olarak 4. delil de boşanma hükmündeki bazı şartlar hakkındaki şahitlikte kuranda cinsiyet belirtilmeden iki şahidin olması gerektiğini söylemesidir(talak, 2). Bu da diğer delillerle birleştiğinde kadın ve erkek şahitliğinin eşit olduğunu ispat ve izaha muktedirdir.

Netice itibariyle kadının şahitliği erkeğe eşittir. Geleneksel tabular ile dogmadan her vasfıyla ayrılan kuran karşılaştırıldığında hakikat adına ortadaki mevcudiyetin her akl-ı selim için bedahet olduğu kanaatindeyiz.

Bununla birlikte kadının miras hakkı erkeğin yarısıdır(nisa, 11). Bunun sebebi kadının ekonomik hayatta aktif bir rol oynamasına gerek olmadığıdır. Evin iç düzeni kadına ait iken, evin dış bağlantısı ve geçimi erkeğin sırtındadır(nisa, 34). Yine buna rağmen evliliğin şartından birisi kadına verilen mehir malıdır(nisa, 4). Bu para başlık parası değildir, kadının şahsi parasıdır. Bütün bu vaziyetler kadının mirastan yarım pay almasını gerektirir. Zira zaten kocasının da kendi ailesinden alacağı iki kat, aldığı mehir, evi geçindirmekteki pasiflik hakkı bu durumu izah etmektedir.

4. Değerlendirme

Geleneksel İslam algısı zikredilen sebepler neticesinde kurandan ayrılmış, herkesin kuranın emrine binaen ilmi gayret sahibi olup istişare etmesi gereken bir meselede ufak bir zümreye işi bırakarak büyük hatalara gark olmuştur(şura, 38). Bu sebeple zaman içindeki çöküş, mevcut sermayenin yenmesi sürecinde fark edilmemiştir. İslam alemi de esasen ilk birkaç yüzyıl sonrasında çökmeye başlamıştır. Bu çöküş ile dogmatizm temelli bir tanınmaz halde olan din, çokça hataları kurana rağmen muhafaza etmiş, tenkidlere maruz kalmıştır. Mesele gelenekteki çarpıklıklar bir yana bırakılarak, serinkanlı ve objektif bir tavır takınılarak Kuran temelli çözülmeye çalışılırsa çok anlaşılması kolay ve makul, makbul din bir saf su gibi ortaya çıkacaktır. Huriler Kuran terminolojisine göre cennet hizmetçileridir. Kadın ve erkeğe de verilmek üzere yeniden yaratılacak ve insandan farklı olacak cinsiyetsiz varlıklardır. Cennet kadınları ise cenneti kazanan kadınlardır, sadece bu kadınlar cinsel partner olabilir. Ayrıca kadının şahitliği meselesindeki yanlışlık 2 kadının 1 erkek yerine şahit olmasının erkeğin 2 kadına denk olduğunu zannına sebep olmasındandır. Halbuki objektif bir değerlendirme ile 1 kadının şahitliğinin 1 erkeğe göre daha az işlevsel olmasıyla birlikte seviye olarak eşit olduğu anlaşılacaktır.