Tag Archive: Mahremiyet


Mahremin Cinsiyeti

“Mahremin cinsiyeti de olur muymuş?” problemi bir babanın kızının adet görmeye başlamasını oğlunun sünnet olması gibi kutlamasından esinlendiğim bir soru. Bu mesele bence eşitlik düşüncesinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunu gündeme getirir.

1
Bilindiği üzere müslüman toplumlarda ve hassaten Türk toplumunda sünnet düğünü hadisesi yaygındır. Erkeklerin sünnet derisi denilen(tıpta “prepisyum” olarak geçer) bir deri parçası kesilir ve Türk toplumunda çocuğun erkekliğe geçişinin bir sembolüdür. Nadiren(özellikle Mısır’da) kızların da belli bir deri parçası kesilir. Ancak genel olarak erkeklere özel bir kutlama ve şölen havasında önemli bir hadisedir. Sünnet edilmemiş kişiler tam erkek kabul edilmez ve bu Türk kültürüne kadim zamanlardan beri yerleşmiştir(özellikle İslamla entegrasyonla).

2
Kadınların ise buna mukabil düşen adet kanamalarının başlaması(tıpta “menarş” olarak geçer) bir kutlama ile karşılanmaz. Kadınlar fizyolojik olarak her ay yumurtalıklarından sınırlı sayıdaki yumurtalarını rahim duvarı kanamasıyla beraber atarlar. Bunun ilk başladığı 10-13 yaşlarında kadın fizyolojisi değişmeye başlar. Sünnet şölenine mukabil/analog olarak bu hadise ile kızlar artık tam kız olmuş olurlar. Bu benzerlik bu iki hadisenin birbiriyle mukayese edilmesine yol açmıştır.

3
Kadın haklarının ve femen akımlarının(feminizm) çoğaldığı postmodern çağımızda kadınların, yüzyıllardır haklarını sömürmüş erkeklerle bir hesaplaşması söz konusudur. Gerçekten de bir yerde kadınların haklarının yenildiğini kabul etmek zorundayız. Çünkü daha despotik, zorba, güçlünün zayıfı ezdiği ve liberalizmin dozajının daha az olduğu zamanlarda kadın kas gücü ve vücut yapısı sebebiyle ezilmiştir. Ataerkil paradigma içerisinde kadının söz hakkı erkek tarafından yok sayılmıştır. Bunları uzatabiliriz, ancak kadınların postmodern, çoksesli, çoğulcu, liberal bir ortamda sesinin yüksek çıkma imkanı bazı noktalarda -ifrat ile tefrit gibi- aşırılıklara da sebep olmaktadır.

4
Kadın ezildi ve erkekten geri alması gereken hakları var diye kadına aslında olmayan haklar verilmemelidir, buna kimsenin itiraz edeceği yok, evet. Kadın erkek eşitliği kavramını ve insanlar arasındaki eşitlik kavramını da doğru anlamak gerekir. Radikal feministleri bir kenara koyup realist bir bakış açısına sahip olabilirsek olan biteni daha objektif şekilde tahlil ederiz. “Eşitlik” ile “Adil olma” arasındaki “amaç-araç” farkının bilincinde olmak durumundayız. Eşitlik bir amaç değildir, araçtır. Adalet ise bir araç değil, amaçtır. Herkesin bildiği gibi kimse birbirine eşit olmadığı gibi; kadın da erkeğe hiç mi hiç eşit değildir. Ancak adaleti sağlamak için teoride eşit olmayan insanları “sanki eşitmiş gibi” kabul ederek toplumsal dengeyi sağlamaya çalışırız. Yani bir toplumda insanlara “eşitmiş gibi” davranırsak haksızlığı en aza indiririz gibi bir teoriye sahibizdir. Hepimiz hiçbirimizin kimseye eşit olmadığının farkındayız. Her konuda her insan birbirinden tamamen farklıdır ve özgündür. Ancak bunu hiyerarşik ve kademeli bir sosyal sınıfa dönüştürüp adaleti kaybetmemek için “eşitmiş gibi muamele” teorisini hayata geçiririz ve toplumsal düzen için bunun en doğru teori olduğuna inanırız. Nitekim Liberal Feministler de “eşit değil farklı” diye kadın ve erkek arasındaki durumu tespit etmiştir. Öte yandan şahsen kadınların erkeklere tamamen eşit hakların verildiği bir dünyada kadınların zararlı çıkacağını düşünmekteyim. Kadınlar zayıflıklarını örtecek “ek haklara” sahip olmalıdır(pozitif ayrımcılık gibi) ve erkeklerin de kadınlara göre eksik yanları vardır, toplumsal kurallar buna göre dizayn edilmelidir. Amacımız kadın ve erkeği eşitlemek değildir. Tamamen adaleti sağlamak ve mutlu bir toplum oluşturmaktır. Kadının yapısına uygun şekilde yaşaması gibi erkeğin de yapısına uygun yaşaması gerekir. İkisi birbirini tamamlayan bir harmoni oluşturur.

5
Kadınlarla erkekler arasındaki haksızlık geçmişinin hatırasından güç alan ve eşitlik kavramını bir amaç olarak görüp erkekte olan her şeyi kadına ikame ettirmeye çalışan basiretsizlerin yanlışını tespit etmeliyiz. “Erkeğin malı meydandadır!” görüşünün hakim olduğu, ataerkil olarak tanımlanagelmiş bu toplumda bu yapının sun’i olduğunu düşünen birçok feminist/feminist olmayan insan olabilir. Şahsen erkeğin daha “cinsel-özgür” olması durumunu yapay ve erkeğin dayatmasının eseri olarak görmüyorum. Çünkü erkeğin böyle bir yapısı doğal olarak vardır. Yani cinsel kimliği ile kadından daha çok rahat olması, erkeğin kendisine sağladığı bir torpil değildir. Bu doğal olarak gerçekleşen ve ataerkil toplum yapısının sonucu olmayan bir durumdur. Kadının cinsel kimliği erkek kadar -sözümona- ortada olmamalıdır ve bu sonuca bir erkek olarak değil(erkek kimliğimle değil, içiniz fesat!), bir düşünen insan olarak ulaştığımı söylüyorum. Çünkü kadının yapısı ve cinselliği erkekten tamamen farklıdır. Bu farkları tek tek burada tartışmaya gerek yok.

6
Sünnet kutlamasının abartılması veya erkeğe eğlence açısından torpil yapılması patriarki bir bakışın ürünü olabilir. Bununla birlikte bu bakış açısını ve erkek çocuğun sürekli daha ihtimamla sahiplenilmesini doğru bulmamak başka bir konudur. Ancak bu -yanlış- uygulamayı kızlar için de istemek takdir ve tasvip edilecek bir davranış değildir. Kızların adet görmesi meselesini kutlama girişimini, kadınların da erkekler gibi -güya- eşitlik ilkesi gereğince eğlenmeye ve ihtimam gösterilmesine haklarının olduğu gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalışmak tamamen yanlış bir düşüncedir. Kadının mahremi ile erkeğin mahremi arasındaki farkı, diğer milyonlarca farkın doğal bir sonucu olarak görmek zorundayız. Bir babanın kızının adet görmesini aynı oğlunun sünnetinin kutlanması gibi kutlaması veya toplum içinde seslendirmeye değer bir önemli hadise gibi göstermesi -sünnetin gereksiz şekilde rolünü büyüten bir kutlama haline gelmesinden daha büyük- bir yanlıştır. Vurgulamaya çalıştığım gibi kadın ve erkek asla eşit değildir, kadına verilen haklarla erkeklere verilen haklar veya doğal olarak sahip olmaları gereken hakların farklı olması, birini ötekinden aşağı gösteren bir hiyerarşik mantığın ürünü değildir. Tamamen “adalet” merkezli bir bakış açısının ürünüdür ve realist-rasyonel bir düşüncenin sonucudur.

Serdar Ortaç özelinde, Müzik genelinde insanların özgür iradelerinin iptal olduğu bir mesele üzerine bir çift lafımız olmalı. Bakkaldan elma alırken her an için parayı vermeyiverip gerisingeriye dönerek elmaları iade etmek suretiyle bakkalın ülkesinden sonsuza kadar uzaklaşma potansiyelimiz vardır. Ancak bir “alınan nesne” olarak elmadan farklı bir doğaya sahip olan Müzik, işitildikten sonra geri dönüşü asla olmayacak bir yapıya sahiptir. Serdar Ortaç’ın söylemeye başlamasından itibaren artık onu dinlememiş olma potansiyelimizi kaybederiz. Yeni bir yapı kazanırız ve artık eski durumumuza gelmemiz mümkün değildir. Burada bir kavramdan da söz etmek gerekir;

Müzik Eziyeti, bir “eza” olarak karşımıza çıkan ve sosyolojik olarak incelenmesi, hatta hukuki in’ikasının ivedilikle yerine getirilmesi gereken, gerek aktüel gerekse uzun vadeli hayatı derinden etkileyen ciddi psikolojik güce sahip müzik anlayışına atfen kavramsallaştırmaya ihtiyaç duyduğumuz beyan tarzıdır.

Müzik, ses dalgalarından oluştuğu için gözle görülmez. Bu sebeple insanlar gözle görmediğini ciddiye almazlar. Modern teknolojinin insanlara dayattığı yeni düşünce dünyasında gözle görünmeyenlere inanılmamaktadır. Göze görünmediği halde bir sesin hayatın büyük bir parçası olabileceğine her nedense inanmıyoruz. Halbuki müziği oluşturan ses dalgaları, doğrudan doğruya insanın ruh halini değiştirmektedir. Psikolojik bir zeminde, günümüzde müzik türüne göre kişiler iç dünyalarını “tek tık” ile değiştirebilme ayrıcalıklarına sahiptir.

Her gün alışveriş merkezlerinde, restoranlarda, giyim mağazalarında, evlerin içini de çoktan istila etmiş olan televizyon kanallarının bir kısmında; hatta televizyon kanallarının müzik için özel olarak ayrılmamış, diğer tür yayın yapmak amacıyla kurulmuş öteki yayınlarının arka planında fon müziği şeklinde müziğe maruz kalmaktayız. İyi midir, kötü müdür veya doğru/yanlış mıdır diye sormamıza fırsat tanımadan doğrudan ve direk olarak müzik insanı, herkesi işgal etmiş durumdadır. Yeter ki, Serdar Ortaç bu yaza damgasını vurmaya karar vermiş olsun, bütün insanlar onu dinlemek zorunda olmaya hazırlanacaktır!

Melodiler kulağa ulaştıktan sonra artık geri dönüşü yoktur. Dalgalar, insanı ve herkesi etkisi altına alma konusunda beyinle iç kulak masasında bir müzakerede bulunma gibi bir zahmete girmez. Müzik duyulduğu andan itibaren artık hakimiyet kayıtsız şartsız müziğindir! Arzu edenlerin istedikleri her yerde ve her zaman istediği kadar insanı, istediği ruh haline sokabilme hakkının meşru ve makul addedildiği bir dünyada yaşıyoruz. Beynimizin içine sorgusuz sualsiz, “bodoslama”, dilekçe-evrak vermeden, hiçbir şeysiz dalanlara insanlar olarak bir çift lafımız olmalıydı. Neydi o laflar? Birisi çıkıp “hamile kadınlar dışarıda gezmesin” dedi diye ağzı burnunda bir grup kadın sokağa çıkıp eylemler yapmasını biliyorlar, “üç çocuk” ifadesinden mahremiyetlerinin tehdit altında olduğu anlamını çıkartmasını biliyorlar; o halde, içimizden birilerinin çıkıp alenen müzik çalmanın yasaklanması ve kulaklık kullanımının yaygınlaştırılması konusunda hukuki bir çalışma başlatması gerekirdi. Çünkü beynimiz kanımca vücudumuzun en mahrem organıdır, bu sebeple beyinden içeri kalleşçe giren ses dalgaları ile hukuki bir mücadele başlatmak lazım gelir. Alışveriş yaparken, yemek yerken, sokaktan geçerken, yolculuk esnasında veya uçarken beynimizin içine EMRİVAKİ giren bu bilgilerin Beynin Mahremiyeti ile olan çatışmasını ciddiye almak zorundayız!