Kuran 6. yüzyıldaki Arap lügati ile insanlara hitap ettiği için kullandığı kavramlar da Arap kültürü ve diline aittir. Zira başka bir şekilde Allah’ın insanlarla iletişim kurması mümkün olamazdı. O zamanın Arap dili, paradigması, kavramları ne ise Kuran’ın da dili odur(Yusuf, 2; Taha, 113, Fuissilet, 44). Bu sebeple Kuran’ın anlaşılması için -misalen- Arap dili, kültürü, edebiyatı, tarihi gibi birçok çeşitteki bilgi belli miktar bilinmelidir. Sadece Kuran okuyarak da bu alanlar hakkında geriye dönük -retrospektif- bakışla bilgi sahibi olmak da mümkündür. Çünkü Kuran aynı zamanda en iyi aktarılmış tarih kaynaklarından birisidir.

Sadece Kuran sloganıyla bütün hadislerin çöpe atılması gerektiğini ve Kuran’ın çok açık olduğunu savunan görüşler teknik anlamda bir hata yapmaktadır(1). Çünkü hadisler gibi tarih kitapları, Arap grameri, edebiyatı kitapları da rivayettir. Bunlar tahlile fırsat verilmeksizin sadece rivayet olduğu gerekçesiyle çöpe atılmalı denemez. Bunun ilmi bir esası da yoktur. Sadece Kuran gibi bir slogan, Kuran’ı öncesiz sonrasız olarak soyutlaştıran ve havada bırakan bir anlayıştır. Çünkü aynı anda her insana açık olan bir kitap olamaz. Her kitap için ve her insanın o kitabı anlaması için belli bir bilgi seviyesi gerekir. Kitabın dili, kavramları, bağlamı, diyaloglardaki söz sanatları, mecazlar, deyimler gibi birçok nüktenin bilinmesi metin ile okuyucu arasındaki köprüyü kurar. Bu sadece Kuran’a ait bir özellik değildir. İlahi bir kitaptır diye hiçbir kitabın açıklamasına muhtaç olmamak şeklindeki ifadeler bir övgü sanılmamalıdır. Kuran, sınırları belli olan, her şeyi açıklama endişesi olmayan, sadece bir öğüt olan(Abese, 11) bir kitaptır. Çünkü her şeyi açıklayamaz, böyle bir şey imkansızdır(Lokman, 27). Her şeyi sadece Kuran ile anlamak gerektiği, bu özelliğin ilahi kitabın özelliği olması gerektiği algısı yine bir ilmiyete dayanmaz.

Misalen, Kuran’da “domuz yemeyin” denmişse burada “hangi domuz, hepsi dahil mi, domuz nedir, domuzun ne olduğunu anlatan kitaplara nasıl güveneceğiz, domuz acaba kedinin adıydı da sonradan değiştirildi mi?” gibi soru zincirleri asılsız olur. Çünkü Kuran, domuzdan bahsetmişse, o zamanın insanı Domuz kavramına sahip demektir. O zaman domuzdan her ne anlaşılmışsa, günümüzde Domuz’a kedi deseydik bile Domuz’un anlamı Kuran’ın indiği zamandaki anlamı olacaktır. Kuran’ın kavramlar dünyası indiği zamanki Arapların kavramlar dünyasıyla bilinir. Ayrıca Domuz’un ne olduğunu da açıklarsa, “domuz bir hayvandır” dedikten sonra hayvanın ne olduğunu da açıklamaya çalışırsa bu anlayışa göre asla tükenmeyecek bir izah gereksinimi içerisine girer. Demek oluyor ki, kültürü ve tarihi dikkate almadan Kuran’ı okuyup her durumu rasgele izaha kalkmak metot açısından hatalıdır.

Kuran’da namazın nasıl kılınacağının detayları vardır. Ancak olmak mecburiyetinde değildir. Çünkü Namaz kavramı zaten Mekkeli müşriklerde de, ondan evvelki toplumlarda da mevcuttur(Bakara, 183; Tevbe, 54; Maun, 4). Namaz dendiğinde bunun rükun ve şartları bir kavram olarak kültürel bilincin içinde mevcuttur. Bunun ayrıca açıklanmasına ihtiyaç yoktur. Buna rağmen Kuran’da namazın nasıl kılınacağı detaylı şekilde anlatılmıştır. Geleneksel Ehl-i Sünnet anlayışında namazın şartları; 1. hadesten taharet(abdestsizlik), 2. necasetten taharet(kirlilik), 3. setr-i avret(avret yerleri örtme), 4. istikbal-i kıble(Kabe’ye dönme), 5. vakit, 6. niyet olarak ifade edilir(2). Bu kurallar Kuran’da parçalı olarak geçer.

Kuran’da abdest, namazın şartıdır(Nisa, 43; Maide, 6). Abdest yüzün, ellerin dirseklere kadar yıkanması ve başın meshedilmesi(ıslatılması) ve ayakların topuklar dahil meshedilmesi olarak ifade edilir. Bunun dışındaki abdestin ilmihallerde geçen bütün detayları farz olmanın dışındadır. Müslüman sadece farz olan hükümlerden sorumludur, diğer detaylar istenirse uygulanır. Ağzı yıkama, burna su çekme kişinin tercihiyle alakalıdır, farz değildir. Ehl-i sünnet geleneğinde ayakların yıkanması farz kabul edilmesine rağmen, Kuran’da(Maide, 6) ayakların yıkanması gerektiği değil, meshedilmesi gerektiği yazılıdır. Ancak birçok mealde “vemsehu bi ruusekum ve ercul[e/i]kum”(başınızı ve ayaklarınızı meshedin) ifadesi “başı meshedip ayakları yıkayın” biçiminde tercüme edilir. “Erculikum” olması gereken kelime “erculekum” olduğu için böyle bir yorum yapılmıştır, ancak ayetin sonundaki “Allah zorluk çıkarmak istemez” ifadesine bakılırsa ve önceki kitaplarda da abdestin olduğu hatırlanırsa(3) “ayakların yıkanması” emrinin “meshedilmesi”ne çevrildiği görülecektir. Daha önceki şeriatlarda ayaklar yıkanmaktaydı, İslam ile bu kaldırılmıştır. Yahudilerin helal olan birçok şeyden ceza olarak men edilmesi ve İslam ile bu yasakların kalkması örnekleri çoktur(4).

Namaz esnasında kıble yönüne dönme şartı da Kuran’da belirtilir(Bakara, 143-144). Ancak korku veya zorunluluk halinde oturarak, yaya olarak ve kıblesiz namaz kılabilme izni de verilmiştir(Bakara, 239).

Namazın rükunları olarak 1. tekbir, 2. kıyam, 3. kıraat, 4. rüku, 5. secde, 6. oturuş merhaleleri İlmihallerde belirtilir. Yine bunlar ayetlerde karışık olarak geçmektedir. Secde ve rüku etmekle ilgili birçok ayet(Bakara, 43-125; Ali imran, 43; Maide, 55; Hacc, 77) olmakla birlikte Hamd, Tesbih ve Tekbir gibi Kıraat’e dahil edilebilecek birçok ifade geçer. Nitekim “Hamd ve tesbih et, secde edenlerden ol” gibi(Hicr, 98) namazı özetleyen ayetler de vardır. Günümüzdeki namazda Fatiha suresi okunmaktadır ve bu Hamd kapsamında değerlendirilebilir, ayrıca farz değildir; Fatiha yerine başka bir Hamd duası/sure okunabilir. Ancak uygulama olarak Kuran’a uygundur. Ek olarak Subhaneke duası günümüzde okunur ve bu da Tesbih kapsamındadır(Ali imran, 41; Rum, 17). Tekbir getirme olarak bilinen “Allahu ekber, Allahu kebir veya Allahu azim” demek Kuran’da bahsedilen Tekbir ifadesine uygundur. Bunların hangi sırayla yapılması gerektiği ifade edilmese de, İlmihallerde sırasının bir önemi olmadığı ifade edilir. Uygulama olarak süregelen mevcut bir sıralama zaten olduğuna göre, Kuran’daki bu ayetlerle desteklendiğinde günümüzdeki Namaz anlayışının Kuranî olduğu anlaşılmaktadır. Bakıldığında önce Kıraat(Tekbir, Hamd, Tesbih) mi, Secde mi yoksa Rüku’nun mu yapılması gerektiği mantıki açıdan anlaşılabilir. Çünkü Namaza fiili olarak Secde ile başlanamaz, Rüku ile de başlanamaz. Kıyam ile başlanmak zorundadır, bunun Kuran’da ayrıca belirtilmesine gerek yoktur. Çünkü başka bir alternatifi yoktur. Bunu teyit eder biçimde Hacc suresi 26. ayette “Kıyam edenler, Rüku edenler, Secde edenler için” cümlesi Namaz sırasıyla verilmiştir. Demek oluyor ki, önce Kıyam(ayakta duruş), sonra Rüku(eğilme), en son Secde(yere kapanma) fiili tatbik edilmelidir ve nitekim geleneksel uygulama, tarihi kaynaklar ve hadisler de bu yöndedir. Rüku ve Secdede iken bir şey okunması(subhane rabbikel ala, semiallahu li men hamideh gibi) farz değildir. Bunlar sünnettir ve sadece kişisel tercih ile okunabilir. Aynı şekilde Tahiyyat, Selam verme, Salli-Barik dualarının hiçbirisi farz değildir(Diyanet İlmihali-1, syf. 252-255). Sünnetlerin Kuran’da geçmesi gerekmez, çünkü emir değil, peygamberin bile bazen yaptığı ilave ibadetlerdir.

Netice itibariyle Kuran’da Tekbir, Hamd(Fatiha okuma), Tesbih(Subhaneke okuma), Kıbleye dönme, Kıyam, Rüku, Secde rükunları hakkında bir şema vardır. Bunların detayları farz değildir, değişebilir, değiştirilebilir; farz değildir ve kişiye kalmıştır. Öte yandan geleneksel olarak uygulanan Namaz, Kuran’ın tüm tariflerine muvafık düşmektedir. Fatiha’dan sonra okunan Zammı sureler de “Zikir” kapsamına girer(Müzemmil, 20). Kuran ayetleri de zikir olarak tanımlanır; namazı tamamlayınca zikredin(Nisa, 103) ifadesi de Namaz sonrası ayet okunabileceğini gösterir ki, geleneksel uygulamayı destekleyen bir ifadedir.

Namazın rekatları da dikkatli okunduğunda Kuran’da anlaşılabilir. Nisa suresi 101. ayette namazın tehlike anında kısaltılmasından bahsedilmektedir. Ayetin devamında(102.) Peygamber cemaatle namaz kıldırmaktadır. Önce bir grup namaz kılar, secdeye vardıklarında nöbetçi olan diğer grup ile yer değiştirir. Görüleceği üzere demek ki, namazı parçalara ayırmaya çalışıldığında Secde bir eklem noktası olmaktadır. Bu da(sadece bu ayete) analitik olarak bakıldığında Namaz’ın Secdelerle biten parçaları olduğunu gösterir. Buna Rekat diyebiliriz(ki zaten gelenekte öyle biliriz). Secdeden sonra nöbet grubu geldiğine göre kendileri 1 rekat, peygamber 2 rekat kılmış olacaktır. Bu 2 rekat kılma durumu savaş sırasında olduğu için ve kısaltılmış versiyonu olduğundan normal namaz 4 rekattır sonucuna ulaşırız. Yani normalde 4 rekat namaz, peygambere 2’ye düşürülmüş, cemaat de nöbetleşe 1’er rekat kılmıştır.

Namaz Nisa suresi 103. ayette de belirtildiği gibi belirli vakitlerde(kitaben mevkuta) farz kılınmıştır. Yani namazın vakitleri vardır. Namaz, Gece ve Gündüz namazları olarak ikiye ayrılmıştır(Hud, 114). Gecenin zülfelerinde ve Gündüzün iki tarafında namaz kılma emri belirtilmiştir. Gündüz, güneşin doğması ile başlar, batması ile sona erer. Ancak gündüzün temel şartı güneş değildir, Kuran’da Duha olarak geçen Güneş ışınlarıdır(Şems, 1-4). Yani kutuplarda da olsa, 6 ay güneş doğmasa bile yine de Duha’dan dolayı gündüz ve gece mevcuttur(5). Diğer ayetlere bakıldığında gündüz vakitleri ve gece vakitlerinin detayları anlatılmaktadır. İlk olarak gündüzün sadece iki tarafında(2 vakit) namazın olduğu belirtilmektedir. Güneşin sağa kaydığı Öğle vaktinden, Gecenin kararmasına kadar namaz kıl(İsra, 78) ifadesinden hareketle Gündüz namazları için diyebiliriz ki, Öğle’den güneşin batışına kadar 2 vakitlik bir namaz tarif edilmiştir. Bunlar da Öğle ve İkindi namazlarıdır. Daha sonra Gece’nin zülfeleri denilen tabire dikkat edersek diğer vakitler de ortaya çıkacaktır. Zülüf kelimesi başın yanlarından sarkan saç tutamlarını ifade eder, Gecenin zülfeleri ise Gündüz’e bakan Gece kısımlarını anlatır. Yani güneş battıktan sonraki gece kısmı ile, güneş doğmadan önceki gece kısmıdır. İsra suresi 78. ayetin sonunda “Kuran’el Fecr”(ışıkların toplanması) sabah namazının ifadesidir. Zülfeler ifadesi Arapça’da en az 3 vakti tarif eder. Çünkü Arap dilinde çoğul ifadesi en az 3’tür ve bir Gece namazı Sabah namazı olduğuna göre kalan iki namaz da güneş battıktan sonraki Akşam ve Yatsı namazlarıdır. Yani toplamda 5 vakitlik bir namaz vardır. Özetle:

1. Gündüzün İki Tarafı(2 vakit): Güneşin Kayması(Öğle) ve diğeri(İkindi).
2. Gecenin Zülfeleri(en az 3): Kuran’el Fecr(Sabah) ve diğer iki vakit(Akşam ve Yatsı).

Gecenin kararışı son vakittir(İsra, 78). Yani güneş battıktan zifiri karanlığa kadar olan zaman içinde ilk Gece Zülfesi biter. Burada iki vakit namaz(Akşam ve Yatsı) vardır. Yatsının bitişi de zifiri karanlıkladır.

Son olarak namazın hangi vakitlerde kaç rekat kılınacağı Kuran’da araştırılabilir. Daha önce belirtildiği gibi normal rekat sayısı 4’tür ve bu namazın prototipi olarak Nisa suresinde verilmiştir. Gündüz ayetlere göre Gece’den öncedir(Yasin, 40). Çünkü Gece Gündüz’ü geçemez ifadesi vardır. O halde gündüzün ilk namazı olan Öğle namazı ilk namazdır. Yani 1. Öğle, 2. İkindi, 3. Akşam, 4. Yatsı ve 5. Sabah olmak üzere 5 namaz vardır. Orta namazına dikkat edin(Bakara, 238) ayetine baktığımızda bunun Akşam namazı olduğunu görürüz. Yani tam ortada bulunmaktadır ve 3. namazdır.

Namazı 3 vakit sanan Edip Yüksel, orta namazı da Sabah-Öğle-Akşam diye yorumladığı için Öğle namazı kabul etmiştir(s. 103). Halbuki namaz 5 vakit olduğu için bu Akşam namazıdır. Sıra itibariyle orta olduğu gibi, Rekat sayısı itibariyle de ortada bulunmuş olmalıdır ki, bugünkü geleneksel namaz rekat sayılarına göre Akşam namazı 3 rekattır. Bunun nedenini bu şekilde Kuranî araştırma ile bulmuş oluyoruz. Akşam namazının orta olması, başka bir namazın da Azami ve Asgari olmasını gerektirir. Orta olacak 3 sayısından başka bir sayı mümkün olamazdı. Mantıken 3’ten başka bir sayı uygun değildir. Dolayısıyla Asgari 2 rekat, Azami de 4 rekat olacaktır. 5 vakit namazın şimdiye dek geleneksel uygulamaları da buna tarihi bir delil teşkil eder. Çünkü İslam bozulacak olsaydı, bozulan son şey Namaz olurdu. Her gün tekrarlanan ve her hafta cemaat ile uygulanan bir ibadetin Kuranî temelleri ile hadis ve uygulama şekli birbirine uygun düşmektedir.

Dipnotlar:

1. Edip Yüksel, Türkçe Kuran Çevirilerindeki Hatalar, Ozan Yayıncılık, syf. 73.

2. Diyanet İşleri Başkanlığı, İlmihal, Cilt 1, İman ve İbadetler, syf. 227.

3. Torah, Tevrat: Levililer, Bap 15; Mısır’dan Çıkış, Bap 30: 18-21.

4. Örnek olarak Enam, 146: Yahudilerin sapkınlıkları yüzünden onlara ceza olarak haram yapılan yiyecekler.

5. Kutuplarda Namaz ve Oruç vakitleri uzun seneler Güneş’in gündüzün şartı olması varsayımına dayanılarak tartışma konusu olmuştu. Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır ve ekibi kutuplara giderek bu konuyu Kuran’a ve bilimsel verilere dayanarak ele aldı. Çalışmasının bir özeti için bkz. http://www.suleymaniyevakfi.org/ramazan/ekvatordan-kutuplara-namaz-ve-oruc-vakitleri.html