Tag Archive: Richard Dawkins


Bütün insanların kendilerine göre bir “haklı gelme” sevdası vardır. Haklı gelmek isteriz. Haklı olmamak kimsenin tahammül edebileceği bir şey değildir. Çünkü haklı olmayınca çelişkili olmuş oluruz. Demek ki haklı olmak veya kendimizi haklılaştırmak(self-justification) zorundayız. Bu psikolojide Bilişsel Çelişki Kuramı’nın gereğidir. Kimse bundan kaçamaz. Kaçamadı da.

Kaçamayanlar arasında Neo-ateizm kervanının yolcuları da var. Mesela Richard Dawkins son yıllarda bestseller kitaplarıyla ateistlerin rehberi haline gelmiş bir yazar olarak haklı gelmenin en bariz örneklerini kitaplarında işlemiştir. Aynı şekilde Victor Stenger gibi ateist fizikçiler de aynı yolun yolcusudur. Bildiğimiz Klasik ve Modern Mantık yasalarını delip geçen, popüler, yeni(!) fikirleriyle adeta beyin fırtınası koparmaktadırlar bu insanlar. Tanrı’yı laboratuvara sokarak ona işkenceler yapmayı planladıkları için, davalarında haklılaşmak için her yolu denemeye hazırlar. Tabi birçok insan bu yazarların kaleminden dökülenleri kutsal bilim yasası(!) sandığı için bunlara cevap verirken bile yazarların kurduğu kavram dünyasından dahi çıkamamaktadır yazık ki. Buna küçük bir örnek vereyim.

Mesela Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı adlı kitabında evrenin hiçbir yerinde dünya gibi bir gezegenin olmadığını konu eder. Üzüntüsünden adeta kahrolmaktadır. Canlılığın oluşabilmesi için Dünya’nın Güneş sisteminde tam Goldilocks kuşağında bulunması gerekmektedir ve öyledir. Yani daha uzak olunca canlılığa izin vermeyen soğuklar, daha yakını da sıcakları getirir. Aynı zamanda Galaksi içinde de Goldilocks kuşağında olunması gerekir ve Dünya oradadır. Olmasaydı canlılık oluşamazdı. Güneş sistemimizin de çift yıldızlı değil, tek yıldızlı olması gerekir ve güneşimiz tektir. Yani canlılığın oluşabilmesi için aynı anda birçok şart sağlanmalıdır. Bu yüzden Dünya çok nadir bulunan bir yerdedir. Richard Dawkins tüm bunlara bakıyor ve diyor ki; dünya bu kadar çok zor bir ihtimal ile olmuş. Neden olmuş ki? Kendiliğinden bakıldığında o kadar çok düşük bir ihtimal ki evrende o kadar gezegen bile yoktur. O zaman Dawkins bunun kendiliğinden “istatistik”lere aykırı olduğunu keşfettiği için bir çözüm bulur: Dünya sayısını arttırmak! Neden mi? Çok basit. Bunun gibi 1 milyar tane daha Dünya olsa ve canlılar orada da bulunsa diyebiliriz ki şu kadar ihtimalde 1 değil, şu kadar ihtimalde 1 milyar. Yani olasılık artıyor. Demek ki ne kadar çok Dünya bulabilirsek kendiliğinden olma ihtimali o kadar artacak. Bu yüzden Dawkins yeni dünyaların ve Uzaylıların aşkıyla mecnuna dönüp çöllerde uzaylı aramaktadır! Keşke bir sürü uzaylı bulundu haberi daha çıksa… Keşke UFO gören masum köylülerin nüfusuyla bir şehir inşa edilse ve banliyölerinde Dawkins’e bir bahçeli ev düşse… Rüya gibi.

Aslında Dawkins’in bu hayali bile akla ve matematiğe uzaktır. Çünkü 1 milyarcık bir dünya sayısı hiç de yeterli olmayacaktır kendi verdiği zorluk oranına göre. Ancak bu konumuz değildi. Konumuz Richard Dawkins’in son kertede ne yapsa da uzayda daha çok dünya, daha çok düzen, daha çok canlılık mekanı bulma çabasıdır. Bu konuda öyle bir iştahı, iştiyakı vardır ki sormayınız. Yani Uzaylıların olmasını, evrende yalnız olmamamızı, başka galaksilerde yaşayan Triceraton gezegeninin gerçek olmasını çok istemektedir. Medyada çıkan NASA Mars’ta su buldu gibi ümit besleyen ucuz haberler onu kesmez, milyarlarca medeniyet olmasını bilimsel olarak laboratuvar tüplerinde deney yaparak ispatlamak ister adeta. Burada vurgulamak istediğim tek şey buydu. Yani uzaylılar arttıkça evrenin Tasarımı düşüncesi zayıflayacak ona göre. Yani ne kadar çok Dünya gibi yer varsa o kadar Tanrı’sızlığa yolculuk edecekmişiz Dawkins’e göre. Bu sonuç ilk nokta.

İkinci noktaya gelelim. İkinci kahramanımız da Victor Stenger ve Başarısız Hipotez: Tanrı adlı kitabı. Stenger evrende çok fazla boş yere yaratılmış(!) şey olduğunu düşünüyor bir ateist olarak. Yani diyor ki bir Tanrı olsaydı, bu kadar boş araziyi neden yaratıversin? Dünya evrenin içinde bir zerre bile etmezmiş ki, neden bu kadar küçük bir yer için koca evreni yaratma zahmeti çeksin Tanrı? Hani Evrenin çapı mesela 150 milyar ışık yılı. Dünyanın çapı da 12 bin kilometre. Tanrı niye bu kadar israf etmiş diyor Stenger. Ona göre doğru yaratım 150 milyar’a 12 bin olmaz, mesela 50 milyar kilometre olsaydı ne kadar mantıklı olurdu değil mi? O zaman hemen iman ederdi. Yani bu sayıların ne zaman ÇOK ne zaman AZ olduğuna karar veren kim diye soranlar olur belki. Öyle bir ölçüt mü var? İsraf hangi orandan sonra oluyor? 150 ışık/12 km israf, onu Stenger’dan biliyoruz da alt sınırı nedir acaba? Sözün kısası öyle bir şey yok. Yani Stenger’ın ilmi bir esasa dayandırmadığı İsraf Cetveli’ni bir tarafa bırakalım. Savunduğu şey tam olarak ne? Şu: Ne kadar çok Dünya dışında boşu boşuna(!) gezegen ve madde varsa o kadar Tanrı’sızlığa yolculuk edecekmişiz! Peki bu cümle bir yerden tanıdık geliyor mu? İlk nokta’da Dawkins ne kadar çok Dünya benzeri canlı bulursa o kadar Ateizm güçlenecek demişti, şimdi de Stenger tam tersini söyleyerek yine Ateizm’i güçlendiriyor! Tabi bu bilim adamları(!) kesinlikle birbirlerinin kitaplarını hahişkar bir surette takdir ederler. Ancak meseleye biraz Mantık açısından bakıldığında bir Totoloji görülür. Şöyle ki:

-Canlılık Evren’de çokça varsa Tasarım yok(?) demek ki, Ateizmi ispatladım(Dawkins).
-Canlılık Evren’de çokça yoksa İsraf var demek ki, yine Ateizmi ispatladım(Stenger).

Bu görüşlerin ikisi de bambaşka yönlerden saçmalamış ifadelerdir. Ancak tekrar vurgulayayım, konumuz bunların eleştirisi değildir. Konumuz kendisini ateist olarak tanımlayan Neo-ateizm akımının savunucularının Haklılıklarını nasıl ispatlayacaklarını şaşırmalarıdır. O kadar güzel bilim yapıyorlar ki, hangisi ile Tanrı’yı yensem diye “Delil Beğendiremiyoruz”. Bir maymun iştahlılık, bir sabırsızlık var. Hangi yönden bakıyorlarsa Tanrı’yı yine de çürütüyorlar. Bunların ikisi de bilim adamı ve profesör! Yani ne olunca Tanrı veya evrenin Tasarım’ını insan kabul edecek? Nasıl edebilir? Hem de Dawkins gibi Tanrı’yı bilimin bir konusu olarak gören, Stenger gibi Tanrı’yı bir hipotez gibi bilimsel olarak incelediğini söyleyen insanlara bunlar çok anlamlı sorular olsa gerek! Görüldüğü gibi yeni ateistlerin her duruma ayrı bir yoldan Tanrı’yı çürütecek açıklamalar bulmaları onların ne kadar tepkisel bilim yaptıklarını gösteriyor. Tepkisel Bilim.

Halbuki Dünya’nın dışında ne kadar çok İsraf(!) varsa; Dünya’nın kendiliğinden olma olasılığı o kadar düşecektir. Yani ne kadar çok tasarım dışı varlık varsa, Tasarım’ın vurgusu o kadar artar. Bir Afrika kabilesinin ortasına Coca-Cola tenekesi uçaktan düşse insanlar bunun BURALI olmadığını düşünür. Neyle ilişkilendirdikleri önemli değildir, önemli olan bunun kendi başına olduğunu gördükleri birçok şeyden FARKLI olduğunu anlamalarıdır. Biz de kendi başına olduğunu gördüğümüz çok şeyin içinde AZ ve SIRADIŞI olanları kavrıyoruz. Bu ne kadar az ise o kadar FARKLI’dır. Mesela o Afrika kabilesine her gün Coca-Cola tenekesi düşseydi bunu yağmur gibi algılarlardı ve bir KASIT’lılık görmezlerdi. Halbuki yine görmeleri gerekirdi, ancak VURGULANMIŞ olmazdı. Tıpkı Dawkins’in çok dünyalar olduğunda dünyanın tasarımının öneminin yitirileceğini sanması gibi. Yitirilmezdi, ancak vurgusu azalırdı. Şimdi ise tüm evrende sadece bu kadar zor oluşabilen bir Dünya var ve bu çok can sıkıcı. Bu israf da değildir. Çünkü vurgulama ve insana bir mesaj verme amacı olabilir.

Tasarımsızlığın Tasarımı ile Tasarım’dan daha çok şey anlatılır. Tasarım sadece tasarımdır. Ancak Tasarımsızlığın içindeki Tasarım, tasarımın tasarım olduğunun anlaşılmasını özellikle amaçlama gibi bir mesaj da içerir. Bu da Stenger’in İsraf vehminin cevabıdır. Dawkins’e ise cevap vermeye gerek yoktur. Çünkü Uzaylı medeniyetlerin bulunamadığı her saniye ona her an cevap vermektedir. Biz niye kendimizi yoruyoruz?

Charles Darwin’in ileri sürdüğü Evrim teorisi temelde bütün canlıların ortak bir atadan geldiğini iddia ederken, anahtar bir kavram olarak “türleşmeyi” savunur. Yani canlılar kademeli olarak ortak bir atanın çocuklarıdır. Bütün canlılar bu teoriye göre aynı sülalenin fertleri konumundadır. Günümüzde geliştirilen Evrim Ağacı modeli(1) canlıları tek bir ortak ata konseptine göre sınıflamaktadır. Canlıların sınıflaması sistematik olarak ilk defa Linneaus tarafından 1753’te, 6000 bitki kaydedilerek yapılmıştır(2) ve o zaman 10.000 tür(species) olduğu tahmin edilmişti. Günümüzde bilim adamlarının yaptığı çalışmalar, kataloglanan 1.3 milyon tür olduğunu, 8.7 milyon tahmini tür sayısı olduğunu ve sürekli bu rakamın arttığını göstermektedir(3). Mevcut bütün türlerin dinamik olarak kataloglandığı en güncel kayıtlardan birisi Bisby, Roskov, Orrell, Nicolson, Paglinawan ve ark. tarafından geliştirilen 2010 yapımı bir taksonomidir(4). Her ne kadar “tür” denilen ve sınıflamanın en küçük birimi olan nesne önceki bilim adamları tarafından mutlak bir sınıf olarak görülse de, günümüzde bu düşünce revize edilmiştir.

Biyolojik Tür kavramını ilk defa “üyeleri kendi aralarında üreyebilen, kısır olmayan döller meydana getiren ve diğer türlerle üreyemeyen populasyon grubu” olarak tanımlayan biyolog Ernst Mayr’dır(5). Türler kendi aralarında verimli döller verebilirken, diğer türler ile verememektedir. Bu tür tanımının dışında Filogenetik tür tanımı ve Morfolojik tür kavramı gibi farklı sınıflamalara sebep olan(6) görüşler de dile getirilmiştir. Stephen Jay Gould(7) ve birtakım biyologlar “tür” gibi mutlak kavramların doğada olmadığını ve bunların “pratik fayda” veya “isim” olduklarını söylemişlerdir(8). Örnek olarak fosillerin hangisinin kiminle üreyip verimli döl ürettiğini anlayamayız. Bu yüzden fosillerin hangisinin hangi türe ait olduğunu bilemeyiz. Bu da “biyolojik tür” tanımını fosil bakımından kullanışsız yapar, ancak “biyolojik tür” tanımını yanlış yapmaz. Çünkü deneysel veriler ve gözlemler tür olarak “isimlendirdiğimiz” canlıların birbiriyle gerçekten verimli döller veremediğini göstermektedir. Bakteriler “konjugasyon” ile ürediği için onları tür sınıfına sokamayabiliriz, ancak bu “biyolojik tür” tanımının bize sağladığı verinin yanlış olduğunu göstermez. Çünkü bu kritere göre tanımladığımız türlerin birbiriyle üreyebildiği, verimli ve kısır olmayan döller üretebildiği bilinmekte ve tür dışındaki canlılarla üreyemediği, ürese bile kısır oğullar ürettiği ve hatta kısır olmayan bir oğul üretirse bile onun çocuklarının kısır olduğu verileri mevcuttur. Aynı zamanda “tür” ifadesini “biyolojik tür” olarak aldığımızda türdışı üreme faaliyetlerinin sınırlandığını gösteren prezigotik(üreme öncesi) ve postzigotik(üreme sonrası) veriler vardır.

Aynı tür olmayan canlıların üremesine engel olan 1. Prezigotik engeller: Habitat(yaşanılan çevre farklılığı), Davranış farkı(üreme ritüellerinin olmaması), üreme mevsimi farkı, üreme organı anatomisinin farklılığı, üreme hücresinin uygunsuzluğu; 2. Postzigotik engeller: kromozom uyuşmazlığı sebebiyle embriyolojik ilerlemenin bozulması, canlının ölmesi, canlı yaşasa bile verimsiz(kısır) olması, verimli olsa bile çok güçsüz ve hastalıklı olması gibi engeller mevcuttur(9). Biyolojik tür kavramının gözlemsel temellerini oluşturan bu veriler canlıları anlamada önemlidir. Zira türleşmenin mümkün olduğu düşüncesini anlamlandırmak için türlerin ne olduklarını bilmek gerekir.

Canlılığın tarihine Evrim varsayımı ile bir yolculuk yapalım. İnsanın ve şempanzenin ortak atası, bu atanın ve tavşanın ortak atası ve bu ortak atayla kurbağanın ortak atası şeklinde bir dallanma içeren Evrim Ağacı modelinde geçmişe doğru gitmiş oluruz. Geçmişten şimdiye doğru hareket ettiğimizde her bir nesil silsilesinden sonra türleşme, yani tür değişimi olmalıdır. Çünkü kurbağamsı bir ilk ata iken, şimdi insana dönüşmemiz için birbiriyle üreyemeyen türlere dallar veren bir ağacın kökü olmalıyız. Richard Dawkins bu sorunu çözmek için bir hayali deney önermiştir(10). Dawkins’in deneyine göre bizim ilk atamıza kadar şeceremizi çıkarmak için bir zaman makinası kullanmamız gerekiyor. Baba, dede, dedenin babası diye tek tek geriye doğru gittiğimizi ve her birisinin bir fotoğrafını çektiğimizi düşündüğümüzde 185 milyon sene öncesine gidersek toplam 6 km civarında yan yana dizilmiş fotoğraflar olur ve Dawkins, son fotoğrafın bir balık olacağını söylemektedir. Öte yandan Dawkins, hiçbir türün çocuğunun kendi türünün dışında bir canlı olmadığını da eklemektedir. Yani hem her canlı bir önceki atasıyla aynı tür olacak, hem de bu silsileyi takip ettiğimizde türümüz değişmiş olacaktır. Şöyle bir düşündüğümüzde, bizim türümüz ile babamızın türü aynıydı. Babamızın türü ile dedemizinki de öyleydi; yani dedemizle bizim türümüz aynı idi. Aynı şekilde bunu götürürsek bütün geçmişteki atalarımızla aynı türde olmuş oluruz. Türleşmenin olabilmesi için muhakkak bir yerde bir “tür kırılması” olması gerekir. Çünkü babamız nesli ile türdeşiz ve üreyebiliriz, dedemiz de dahil, onun dedesi de dahil ve onun 7 derece dedesi de dahil… Sonuçta her nesil ile türdeş oluyor isek, türleşme nerededir? Şayet bir yerlerde tür kırılması mevcut olursa o zaman Evrim dallanması mevcut olabilir. Ancak ikinci bir sorun daha vardır.

Önce ilk sorunda bir şeyi netleştirmemiz gerekir. Bir türün(anne veya baba), kendi anatomisinin aynısını ürettiği kesindir. Yani üretilen çocuk ebeveynle aynıdır ve Dawkins’in fotoğraf silsilesinde herhangi iki fotoğraf(baba-oğul-torun) çok benzer. Şayet bir değişim veya evrim olacaksa, bu babadan farklılaşan bir çocuk anlamına gelmelidir, zira başka şansı ve yöntemi yoktur. O halde küçük bir mutasyon geçirmiş olduğunu düşünebiliriz; ve bu mutasyonların -varsayalım ki- birikmesi ve türleşme yolunda yeni özellikler kazandırması söz konusu olsun. O halde bu mutasyon birikimi ve genetik değişiklik seviyesi bir raddeye geldiğinde bu canlı türün dışına çıkacaktır. Denilebilir ki, “tür” kesin bir kavram değildir ve mutlaklık ifade etmez; sadece bir isimdir. Ancak şu unutulmamalıdır ki, “üreyip verimli döl verme” özelliği anlamında kullandığımızda “tür dışı”nı da buna göre kullanmaktayım. Yani bu mutasyonların sonucu “babasının türüyle verimli döl verememe raddesi”ne varmak söz konusudur. Bu şekilde Dawkins’in ilk tezi, yani “her oğul babasının türündedir” varsayımı hatalıdır. Ancak Dawkins’in kanaatimce bu hatayı yapmasının sebebi, ikinci sorundan kaçınmak olsa gerektir; bu sorun da ilk sorunun çözümünün yarattığı sorundur. Diyelim ki, oğul döl babanın türünden çıktı ve türleşti. Önceki ifademizle, Evrim sürecinde bir türün diğerine dönüşmesi hadisesindeki “kilit” tür kırılmasının tam sınırının bir “baba-oğul” arasında olmak zorunda olduğu sonucumuz hasıl oldu. Bunun anlamı, babanın türü ile oğulun türünün farklılaşmış olmasıdır. Yani babanın populasyonu içindeki tüm canlılar ile oğul çiftleşemez. Bu şekilde çocuğun üremesi imkansızdır ve Evrim’in “türleşme” hadisesinin devamı gelemeden çocuk yok olur. Türleşmenin devam edebilmesinin şartlarını düşünebiliriz.

Çocuk türleşmiş, genlerinde birikmiş mutasyonların onu “tür dışına” çıkaracak seviyesine ulaşmıştır. Neslinin devamının gelebilmesi için onun gibi türleşmiş bir canlı olmalıdır. Onun gibi türleşmesi de yetmemekte ve onun türüne türleşmesi gerekmektedir, çünkü aynı tür olunmadıkça verimli döl üretme imkansız hale gelecektir. Kimse türleşmezse, çocuk babasının populasyonundan farklı bir tür olduğu için, babasıyla aynı tür olan kimseyle verimli döller veremeyecektir. Sonuçta türleşmenin tek meyvesi olan biricik çocuğumuzun nesli son bulacak ve evrimin halkası başlamadan kopacaktır. Çocukla aynı anda, karşı cinsten, aynı türe türleşen bir canlı olsa bile; onunla çiftleşebilme ihtimali, çiftleşmeden verimli döl olma ihtimali ve daha evvel saydığımız prezigotik/postzigotik pek çok üreme engeli bu “türleşmiş neslin” devamlılığına engeldir. Sonuç olarak Evrim teorisinin temel tezi olan “türleşme” hadisesinin hem gerçekleşip hem de devam etmesi teorik olarak mümkün görünmemektedir.

Dipnotlar:

1. Ivica Letunic and Peer Bork, Interactive Tree Of Life (iTOL): an online tool for phylogenetic tree display and annotation, Vol. 23 no. 1 2007, syf. 127–128. İnteraktif Evrim Ağacı programına erişim için: http://bioinformatics.oxfordjournals.org/content/23/1/127.full.pdf

2. Carl Linneaus, Species Plantarum, 1753. Kitabın orijinaline ve bitkilerin sınıflamasına şuradan erişilebilir: http://www.botanicus.org/title/b12069590

3. Mora C, Tittensor DP, Adl S, Simpson AGB, Worm B (2011) How Many Species Are There on Earth and in the Ocean? PLoS Biol 9(8): e1001127. doi:10.1371/journal.pbio.1001127.

4. Tüm türlerin isimlerine sistematik olarak şuradan erişilebilir: http://www.sp2000.org/. Bu adresin içinde türleri doğrudan gösteren şu adres de kullanılabilir: http://www.catalogueoflife.org/col/browse/tree. Bu adresler son gelişmelere göre güncellenmektedir. Bir örnek için bkz: http://www.catalogueoflife.org/annual-checklist/2010/details/species/id/6852046/source/tree.

5. Ernst Mayr, Systematics and the Origin of Species, Columbia University Press, 1942.

6. Freeman S, Herron J.C, Evrimsel Analiz, Çeviri Editörleri: Çıplak B, Başıbüyük H. H, Karaytuğ S, Gündüz S, Palme Yayıncılık, 2002, syf. 408.

7. Stephen Jay Gould, Darwin ve Sonrası, Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, syf. 249.

8. Donoghue, M. J. 1985. A critique of the biological species concept and recommendations for a phylogenetic alternative, Bryologist 88: 172-181.

9. Campbell N.A, Reece, J.B, Biyoloji, Çeviri Editörleri: Gündüz, E, Demirsoy, A, Türkan, İ, Palme Yayınevi, 2008, syf. 464-467.

10. Richard Dawkins, Gerçeğin Büyüsü, Neyin Gerçekten Doğru Olduğunu Nasıl Biliyoruz?, Kuzey Yayınları, Çev. İstem Fer, 2012, syf. 32-53.

0. Giriş

Evrim teorisinin temel(basic) çelişkisinden değil, evrim teorisinin temel(fundamental) çelişkisinden bahsediyorum. Evrim teorisi ile -biyolog Richard Dawkins’in deyimiyle- ateist olmanın entellektüel imkânı var olmuştur. Ateistler kendilerini evrim teorisi olmadan önce canlıların açıklanması konusunda son derece zavallı hissediyor olmalıdır bu şekilde. Çünkü Dawkins Evrim Teorisi’ni öveyim derken aslında geçmiş ateist felsefeyi çöpe atmıştır. Madem canlıların nasıl oluşabildiğine dair ateist bir teori yoktu, ateistler kendiliğinden nasıl olur da canlılığın oluşabilmesini akıllarına sığdırabilmiştir. Burada Dawkins ile eski ateistlerin bir iç çatışmasına şahit oluyoruz. Demek oluyor ki Dawkins gibi Neo-ateistler evrim teorisinin övülmesi için eski ateistleri cehenneme atmıştır.

Evrim teorisinin temel(fundamental) çelişkisi, temel iddiasındadır. Charles Darwin, bu teoriyi ortaya attığında bu çelişkilerin birçoğundan bahsetmiştir. Kendi teorisini bir hipotez paçavrası olarak tanımlayan Darwin’in tevazusunun yerini günümüzde Dawkins, Huxley gibi ataist! demagoglar almıştır. Dawkins’in tabiriyle bugünkü Evrim Teorisi’nin geldiği nokta, Darwin’in kitabına ufak dipnotların eklenmesinden ibarettir. Hatta o kadar ki, Darwin’i gelmiş geçmiş en iyi bilim adamları arasında sayma cüretini bile göstermişti. Evrim’in temel çelişkisi dediğimiz hadise Darwin’in gözlemsel kanıt eksikliği olarak baktığı noktanın felsefi boyutudur. Darwin, canlıların ortak bir atadan gelmesinin ispatlanması için sayısız ara geçiş formuna(transitional form) rastlamamız gerektiğini söylemiştir. Ancak bunun neden bulunamadığını sorgulamıştır.

Ara geçiş formu ifadesi o günden beri tartışmalara sebep olan bir kavram olmuştur. Bazı evrim teorisi apologistleri, “ara geçiş formu” diye bir şey yok demeye kadar sıkışmıştır. Halbuki bu tür apologist cühela kesimi Darwin’in bile bu tabiri kullandığından habersizdir. Darwin bu sözle ne demek istemiştir diye felsefe yapmanın anlamsızlığı da temas edilmesi gereken bir noktadır. Günümüz insanı o kadar cahil kalmıştır ki, Darwin’in cümlesinde gelişigüzel kullandığı ve çağdaşlarının da muhataplarının da anlayacağını varsaydığı basit bir kavramı bile anlamayacak ortalamaya sahibiz. Darwin’in ara geçiş formu kavramı oldukça basittir. Ara geçiş demek, tür olarak tanımlanagelen canlıların birbiri arasındaki boşlukları tamamlayacak canlı formları demektir. Darwin kitabının sonraki baskılarına “archaeopteryx” adlı bir hayvanı ara geçiş formu diye evrime delil diye sunmuştu. Bu yazının konusu ara geçiş formlarının gözlemsel verilerinin olmaması gibi negatif bir argüman değildir. Darwin bu negatif argümanı teorisinin eksikliği olarak görmüş, bulundukça teorinin destekleneceği şeklinde bir algının oluşmasında Neo-darwinistlerin rolü olmuştur. Oysaki bu yazının konusu pozitif bir argümandır.

1. Darwin’in negatif argümanı: ara geçiş formlarını bulamıyoruz, o yüzden teori zayıflamaktadır.

2. Yazının pozitif argümanı: ara geçiş formu teorik olarak hiçbir şekilde mümkün olamaz, teori zayıf değil, geçersizdir.

 

1. Ara Geçiş Formunun Niceliksel İmkanı

Gözlemsel verilerimiz Evrim Teorisi’ne bir delil getirememiştir. Çünkü evrim süreci olarak tanımlanan hadise yüzyıllar içinde olduğu iddia edilen bir vetiredir. O halde geçmişe yolculuk yapamadığımıza göre bunu gözlemlemenin yolu yoktur. Bunu sadece retrospektif(geriye doğru) fosil yorumu ile tahmin edebiliriz. Her neslin bir sonrasını incelediğimizde atasının tür bazında aynısı olduğunu görüyoruz. Hiçbir tür babasının veya dedesinin türünden farklı bir yapı göstermemektedir. Nitekim Dawkins’in de “hiçbir türden başka bir tür oluşmaz” gibi bir sözü rivayet edilir. Dawkins’in iddiasına kökten aykırı bu sözü yüzünden Evrim Teorisi’ni yargılamak mümkün değildir. Çünkü her tür kendi türünün içinde kalarak neslini üretiyorsa, temelde türün değişmemiş olması gerekecektir.

Evrimsel süreçte ara geçiş formlarının oluşumu mutasyon frekansı ile ilişkili olmalıdır. Çünkü mutasyonlar türleri değiştirme kapasitesine sahip yegâne mekanizmadır. Mutasyonlar değişimi ortaya çıkarır, doğal seçim ile ayıklama olur ve gelişmiş canlılar üretilmiş olur. Mesele yüzeysel olarak bu şekilde lanse edilir. Bir türden ikinci bir türün oluşumunun gerçekleşmesi için basamak basamak mutasyonların olması gerekir. Bu mutasyonlar Dawkins ve bilimum tüm Neo-darwinistlerin öngördüğü üzere tamamen randomize gerçekleşeceği için tam da ikinci türün genetik yapısını hedefleyen mutasyonlar olmaz. Rastgele mutasyonlar olur ve organizmaya zarar verenler elenir.

Her şeyden önce mutasyonların etkileri bugün çok iyi bilinmektedir. Örneğin, tıp sahasında konjenital anomaliler, zekâ gerilikleri, kromozomal hastalıklar gibi son derece öldürücü durumlar mutasyonlar sonucu olur. Birçok mutasyon aslında canlının yaşama başlamasını engeller. Nitekim Çernobil Faciası ile meydana gelen ve bitkiler dâhil tüm canlıları kapsayan masif-kesif gen değişimi ile birçok canlı çift-kafalı, tek bacaklı gibi hilkat garibesi hali almıştır. Mutasyonların %99’unun zararlı ve kalanının etkisiz(hissedilmeyen mikro hasarlı) olduğu söylenmektedir. Yararlı mutasyon örneği mevcut veriler içinde yoktur. Sadece bazı bilimdışı iddialar kapsamında değerlendirilebilecek, örneğin orak hücreli anemi genetik bozukluğunun sıtmaya koruyucu etkisi gibi komik iddialar ortaya atılmaktadır. Orak hücreli anemi hastalarının hayati şartlarını değiştiren venöz eritrosit stabilizasyonu bir kenara bırakılıp, sıtma hastalığına dirençli olmalarını bir “fayda” olarak gören Darwin harikalar diyarı hayalperestlerinin ne kadar davalarına kendini adadıklarını görebiliyoruz. Netice itibariyle, mutasyonlar zarar veya yarar versin canlıyı randomize değiştirirler. Zaten organize olmuş bir yapıdan oluşan bir canlının gen bilgisi üzerinde amaçsız oynamaların yarardan çok zarar vereceği aşikârdır. Bu demek oluyor ki, yeni bir tür oluşurken, daha iyi bir genetik sistemi hedef olarak düşündüğümüzde, hedefimizden çok hedeflenmemiş artık canlılar oluşacaktır. Çünkü mutasyonların çoğu(!) zararlıdır.

Yani Darwinci buyruğa uygun olarak, daha sonra itiraz edeceğimiz “mutasyonların makro-dünyaya etkisi”ni anlamlı kabul edelim. Bu etki ile genleri değişen canlıların türleşme yolundaki adımlarının çoğu yanlış yola sapacaktır. Çok küçük bir minimal kısım da organize canlının sağlıklı türünü oluşturabilecektir(diyelim). O halde şimdi yaşayan canlılardan kitle olarak çok daha fazla sayıda sağlıksız ve başarısız mutasyonlu canlı görmemiz gerekir. Bu canlıların sayısı mevcut olanı katlamalıdır. Ergi Deniz Özsoy gibi Türkiye evrimcilerine göre bu canlıları diğerleri yemiştir! Bu fosillerin neden olmadığına dair bilimsel komedinin evrime negatif bir argüman olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bir açıklayamama durumudur. Oysaki sözümüz tersini açıklama idi.

Değil, ara geçiş sürecinde hastalıklı ve mutasyonları canlıları olması gerekenden kötü hale getirmiş örneklerin yeterli sayısının varlığı, ara geçişi sağlayacak sağlıklı olan zincirin diğer halkaları dahi yoktur. Yani evrim ağacı olarak anlatılan hayali yapının gerçekten gösterilmesi için, insanla tavşanın arasındaki tüm farkları basamak basamak aktaracak canlı örnekleri gerekir. Tavşanla ortak akraba olan insan dikey olarak aşağı inmekte, tavşan ise çatallanmaktadır. Bütün çatalların bütününü düşündüğümüzde ve ortak bir yerde buluştuğunu varsaydığımızda bunları birbirine birebir bağlayacak kadar sık şekilde canlı çeşitliliğinin en eski tavşandan itibaren geçen sürede bulunması gerekirdi. Oysaki hiçbir fosil bulamıyoruz. Devasa bir fosil buluntusundan teorik olarak bahsettiğimizin altını çizmek gerekir. Çünkü evrimci tayfa genelde her bulduğu canlıyı birer ara geçiş örneği olarak sunmaktadır. Evrim Teorisi’nin arzu edilen ispat şekli birkaç veya yüzlerce ara geçiş formu ismi sayılması veya resmi gösterilmesi değildir. Meselenin özünü anlamamış birçok biyolog(!) dahi bu yanlışı yapmaktadır.

Arasında uçurum olan milyonlarca tür varken bunların birleştiricisi olacak fosillerin bulunması gerekiyor. Bu fosiller aslında yok. Ancak olduğunu iddia edenler için şimdiki canlıların sayısından daha fazla fosil olması gerekirdi. Dawkins’e göre bunlar çürüdü, Ergi Deniz Özsoy’a göre bunları birileri yemiş! Bize göre bunlar aslında hiç orada değildi. Neticede ortada bir ara geçiş formu yok. Tekrar vurgulamak gerekir, ara geçiş formu yok denince “işte bunlar ara geçiş formları” diye listeler veriliyor. Bu tür insanlar olan biteni hiç anlamamış kategorisindedir. Çünkü istisnasız bütün canlılar zaten başkalarının ara geçişidir. Tür ismi sayılmasına gerek yok, her tür evrim varsayılırsa ara geçiş anlamına gelecektir. Ancak bizim istediğimiz şey, aslında bizim değil, evrimin net olarak ispatı için arzulanan şey mevcut türlerin gerçekten evrildiğini “pratik açıdan” gösterecek türlerin arasındaki boşlukları dolduran ve sayıları teorikte mevcut canlılıktan fazla olması gereken fosillerdir. Aslında burada tür isimlerinin anlamsızlığı vurgulanmalıdır.

2. Mutasyonların Tür Oluşturma Kapasitesi

Mutasyonlar, Evrim Teorisi’nde doğal bir seçimin etkisi ile türleşmeyi sağlar. Canlılarda genetik değişim olur, bu değişim yapılara yansır ve yapılara yansıyan değişikliklerin avantaj sağladığı canlı rekabeti kazanır. Kazanılan rekabet sonrası sadece iyi mutasyon yapmış canlılar yaşar ve iyi mutasyon frekansı birikir. Çok yüzeysel düşünüldüğünde bu şekilde bir evrim şeması çizilebilir.

Her şeyden evvel mutasyonlar, mikromutasyonlar olarak çok yavaş ilerler. Bir neslin diğerine geçişinde bu mikromutasyon hissedilmeyecek kadar az yapısal değişikliğe sebep olur. Bu değişiklik de rekabet ortamında bir değişim yapmaz. Bu mikro-değişikliklerin de kimde olduğu anlaşılmaz. Devam eden mutasyonların kimden devam edeceği de bu yüzden her nesilde tekrar baştan randomize gerçekleşir. Bu yüzden mikromutasyonların makro-değişiklikte bir fark yaratmaması, onların birikmemesine sebep olur.

Mutasyonların birikmesini şartı şudur: bir canlının diğer nesle geçene kadar zamanı vardır. Mutasyonlar olduktan sonra bunun makro-değişiklik sağlaması gerekir. Bu makro-değişiklik bir canlının ömrü dâhilinde olmalıdır ki, canlının rekabetine bir katkısı olsun. Katkısı olması da yetmez. Çünkü rakibini öldürmesi ve kendi gen frekansını arttırması gerekir. Bu şekilde mutasyonun olduğu canlıların sayısı artmış olur ve mutasyon kendisini aktarmış olur. Bu mutasyonun üstüne başka mutasyonlar olduğunda bunun da bir canlı ömrü boyunca bir makro-değişiklik yaratması ve bu değişikliğin rekabette belirleyici olabilmesi ve sonunda kendi gen frekansını arttırabilmesi gerekir. Bu şekilde mutasyonlar birikebilir. Ancak sorunlar şunlardır;

2.1. Bu makro-değişiklik mutasyonları büyük farklar yaratacak mutasyonlardır. Canlıya ek bir avantaj sağlaması demek, onun rakibini önceden öldüremezken bu mutasyonla öldürebilmesi demektir. Bu demektir ki, bu büyük değişiklik gözlemlenebilirdir. Ancak buna benzer bir mutasyon örneği kaydedilmemiştir.

2.2. Makro-değişiklik aynı zamanda mutasyonun yıkıcı etkisinin hat safhada olduğu riskli bir durumdur. Öngörülere göre bunun olması halinde belki de bütün canlılar ölecekti. Öte yandan canlıların birçoğunda olduğu gibi, insanda DNA onarım mekanizması vardır ve 3 milyarda bir hataya izin verir. Bu da mutasyonların şansını azaltan bir faktördür.

2.3. Bu mutasyonların ilk canlılar açısından çıkardığı sorun da başka bir meseledir. Aynı şekilde onarım mekanizması gibi mutasyonun doğasına aykırı bir sistemin mutasyonlarla nasıl meydana getirildiği apayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak mikromutasyonların bir işe yaramayacağı ve hissedilemeyeceği ve evrimsel doğal seleksiyon ile uyumlu bir mekanizma olarak çalışamayacağı neticesine ulaşabiliriz. Dolayısıyla evrim süreci işlemeyecektir. Teorik olarak genetik düzlemde evrilme ve organizmanın başka bir organizmaya dönüşebilmesi için öngörülen bir mekanizma yoktur. Vurgulanmalıdır ki, mutasyonların birikmesi makro-değişikliğe bağlıdır ve bu da tek bir nesil geçişinde etkin olmalıdır. Aksi halde hissedilmez mutasyonlar kaybolacaktır. Evrim Teorisi’nin temel çelişkisi mekanizması gereği teorik tutarsız olmasıdır.

Doğal seleksiyon Evrim Teorisi’nin temel kavramlarından birisidir ve tanımı gereği yeni bir canlı türü veya varyasyonu oluşturmaz. Çevrenin olumsuz şartları, hayatta kalma olasılığını arttıran özellikleri doğal olarak seçer ve bu özelliklere sahip bireylerin sayısı zaman içinde artacaktır. Doğal seleksiyona yapılan birçok atıf ve buna dair verilen örnekler Evrim Teorisi’nin ispatı olarak sunulmuştur. T.H. Huxley doğal seleksiyonu “bunu daha önce düşünmemiş olmak ne büyük aptallık!” diyerek, Daniel Dennet, “ulaşılmış en iyi fikir” tanımlamasıyla, Richard Dawkins “En yüksek bilinç arttırıcı” övgüsüyle göklere çıkarmıştır. Evrimci bilim insanlarının doğal seleksiyonun işlevselliği veya canlıların gelişimini açıkladığı yönündeki bu ısrarlı ve şiddetli övgüleri bir haklı temele oturmakta mıdır yoksa bir sevgi gösterisi midir? Buna doğal seleksiyonun aslında neyi açıkladığına bakarak karar verebiliriz.

Dawkins’e göre doğal seleksiyon canlılığın gelişiminde karmaşık bir yapının “şans eseri” veya “tasarım ile ilişkili” olma ikilemine üçüncü alternatifi koyan güçlü bir tezdir. Bunun sebebi olarak da tasarımın çözdüğünden daha büyük sorun oluşturmasını öne sürer ve tasarımı kabul etmek durumunda “tasarımcıyı kim oluşturdu?” sorusunun belirdiğine işaret eder. Tasarımcının oluşup oluşmadığı üzerine bir sorunun belirmesi ona göre bir karmaşıklık oluşturur ve karmaşıklığın oluşması durumu da yanlış yolda olduğumuzu gösterir(Dawkins, 2012, 154).

1974’te Brandon Carter tarafından ilk olarak kullanılan “Antropik İlke” terimi gezegenin ve insanın çevresindeki yapıların, insanın varlığı için en uygun olduğunu ve bunun evrende çok nadir olarak gözlemlenmesinin “tasarımın zorluğuna işaret etmesi dolayısıyla” bir tasarlamayı gösterdiğini ifade eder. Dawkins, dünyamızın Goldilocks kuşağında bulunan ve güneş sistemlerinde su bulunduran nadir gezegenlerden biri olduğunu, Jüpiter’in çekim gücü sayesinde Dünya’nın birçok göktaşının çarpmasından kurtulmuş olduğunu, Ay’ın dönüş eksenimizin sabitlenmesinde önemli olduğunu, Güneşimizin de ortak yörüngeye kenetlenmiş bir çift yıldız olmadığını söyler. Bunun insanın yaşayabilmesini sağlayan akıl almaz bir ihtimal olduğunu kabul eder, bunun tasarım ve Antropik İlke olarak iki alternatifinin olduğunu söyler(Dawkins, 2012, 173). Bununla birlikte Tanrı varsayımını ispatsız bir varsayım olarak görürken, her nasılsa Antropik İlke’yi bilimsel varsayım olarak görmektedir.

Dawkins ayrıca Antropik İlke’yi olasılıksal bir tahmin ile temellendirmektedir. Evren, her biri 1 ila 30 milyar gezegen içeren 100 milyar galaksiden oluşmaktadır. Dawkins’e göre milyarda bir ihtimalle DNA’nın oluşmasına imkan tanıyacak ortamların bir gezegende var olabildiğini varsayarsak bunlardan birisi de Dünya olacaktır. Bu şekilde tasarımdan kurtulmuş olunabileceğini iddia etmektedir. Milyarda bir olasılık var ise Dawkins’in deyimiyle “aptallaştırıcı ihtimaller yine de milyarda bire inecektir” ve bu şekilde canlılık oluşmuş olabilecektir. Daha evvelden daha karmaşık soruları oluşturduğunu iddia ettiği Tanrı varsayımı hakkında söylediklerine rağmen şimdi Dawkins kendi varsayımları ile milyarda bir ihtimal gibi uydurduğunu söylediği(Dawkins, 2012, 178) teziyle bundan sıyrılabileceğini söylemektedir. Milyarda bir olasılık olacağına dair bir bilimsel veri yoktur ve olasılık hesapları detaylıca yapıldığında bu oranın çok daha ciddi rakamlara vardığı, İngiliz matematikçi Roger Penrose’un hesaplarına göre canlı hayatın var olabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir(1’in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) ihtimal olduğu görülmektedir. Bu oranın insan aklının ne kadar ötesinde olduğunu uzun uzun anlatmaya sanırız gerek yok ve küçültmeye dayalı bir işlem sonsuzdan bir sayı çekmek gibi olacaktır. Dolayısıyla Dawkins hem Tanrı varsayımını veya tasarımı ispatı olmayan, karmaşık soruları açan bir tez olarak görmekte; hem de ispatı olmayan, karmaşık varsayımlarla giden bir tez ileri sürmektedir.

Doğal seleksiyon daha iyi olanın var olmaya devam edeceğini, gen frekansının daha sağlıklı canlı lehinde artacağını öngörür. Ancak bu canlılığın var oluşunu ve orijinini açıklamamasına rağmen Charles Darwin’in kitabının ismi The Origin of Species’tir. Evrim Teorisi’nin ateist-materyalist görüşü savunduğunu söyleyen evrimcilere ve hatta ateizmi temellendiren yegane açıklayıcı teori olduğunu(Dawkins, 2012, 146) söylemelerine rağmen ilk kökene kadar ertelenen açıklama biçimi cevaplanmamış bırakıldığı sürece Evrim Teorisi bu bakımdan işlevini gerçekleştirmemiştir. Micheal Behe’nin dediği gibi “Doğal seçilim yararlı yapıların başlangıç aşamalarına açıklama getirememektedir”. Franklin M. Harold da Akıllı Tasarım’ın destekçisi olmamasına rağmen “Biyokimyasal sistemlerin evrimi ile ilgili hal-i hazırda ayrıntılı bir Darwinci açıklama olmadığını, fakat yalnızca çok sayıda arzulu spekülasyon bulunduğunu kabul etmek zorundayız” demiştir(Scott, 299). Behe, Darwin’in zamanında bilinmeyen moleküler mekanizmaların bir “kara kutu” olduğuna işaret eden ve bunların bir “İndirgenemez Karmaşıklık” olduğunu ve bunların göz ardı edildiğini söylemiş(Taslaman, 266) ve Darwin’in Kara Kutusu adlı bir kitap yayınlamıştır.

Eugenie C. Scott, doğal seleksiyon ve “uyumsal yayılım” kavramları ile Türleşme’nin açıklanabildiğini savunmuştur(Scott, 81). Scott’a göre her canlının hayatını sürdürebileceği “ekolojik oyuklar” vardır. Mesela tetrapodlar(dörtbacaklılar) olarak insanların evrimleşmiş olmasının sebebi karaya geçiş sırasında atalarının 4 yüzgeçli su canlıları olmasıdır. Uyumsal yayılıma göre canlılar sızabilecekleri yeni ekolojik oyuklar ortaya çıkmaya başladıkça -örneğin dinozorların yok oluşu- gövde olarak tanımlanan atasal formlar, memelilerin bilinen uzuvlarına dönüşmekte ve evrimsel süreç işlemektedir. Scott, bu sürecin bir kez gerçekleşmesi sonrasında aynı derecede majör bir uyumsal değişikliğin ender görüleceğini eklemekte ve bu şekilde bunun zorluğuna işaret etmektedir. Dobzhansky’nin genetik çalışmalarına işaret ederek deneysel çalışmalarla laboratuvar koşullarında yeni bir türün gözlendiğini Scott’un iddia etmesine rağmen(Scott, 86) daha sonra “doğada türleşmeye dair doğrudan gözlem yapılamasa bile dolaylı kanıtlar olabilir” şeklindeki ifadesi ve birçok bilim adamının deneysel verilerin yetersizliğine ilişkin beyanları bu bilgi ile çelişmektedir(Taslaman, 140). Gerek uyumsal yayılım, gerekse doğal seleksiyon “türleşme” hadisesine bir mekanizma önerememektedir. Bir canlının bulunduğu coğrafyadan ayrılması ve çevresine uygun bir değişime girmesindeki itici güç nedir?

Micheal Behe’nin Natural History Dergisi’nde misal verdiği “bakteri kamçılarının karmaşıklığı” ve moleküler bir motor olması sebebiyle her bir parçasının zamanla evrimleşemeyecek kadar birbirine muhtaç olduğu fikrine karşı Scott bazı argümanlar ileri sürmüştür. Behe’ye göre bakterinin kamçı motorunun yavaş yavaş oluşması durumunda en ufak bir eksiklik motorun işlevsiz olmasına müncer olacaktır. Scott ise (1) sadece protein ile hayatın düşünülmesinin eksik bir varsayım olduğunu, (2) motorların daha basit şekillerinin olabileceğini, (3) olasılık hesapları yapmanın anlamsız olduğunu çünkü uzaydaki bazı karmaşık yapıların dünyadaki canlılığı oluşturabileceğini öne sürüyor. Esasen Scott’un proteinlerin ilk olarak oluşabilmesi sorununa uzaydan gelen bir başlangıç görüşünü getirmesi problemi çözmemekte ve soruları arttırmaktadır. Modern bilimin ve felsefenin geniş kabul gören Ockhamlı’nın usturası tabiri “bir şeyi açıklamak için getirilen çözümler arasında en basit olanın mantıklı oluşu” ilkesini ifade eder. Bu ilkeye uymayan ustura ile kesilmelidir ve Scott ilk proteinin nasıl oluştuğuna uzaydaki karmaşık yapıları menşei olarak öne sürerek bu ilkeye meydan okumuştur(Scott, 283; Taslaman, 310).

Evrim Teorisi’nin açıklaması gereken şey ve ispat etmesi ihtiyacı duyulan kavram “türleşme”dir. Doğal seleksiyon ile türleşmenin gerçekleştiğine karşı çıkanlar bile “salt doğal seleksiyon”a karşı çıkmayabilirler. Güçlü olanın kazanacağı ve zayıf canlıların soyların tükenebileceği gibi bir tez mantığa uygundur ve gözlemsel olarak pek çok örneğe sahiptir(Scott, 77). Buna rağmen doğal seleksiyona karşı çıkan(Taslaman, 326) veya doğal seleksiyonu Evrim Teorisi açısından geri plana atan, bununla birlikte evrimci olan Lynn Margulis gibi bilim insanları da vardır(Bilim ve Gelecek, 19). Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonun, mutasyonların, coğrafi izolasyon ile meydana gelen varyasyonların varlığının gösterilmesi ile delillendirilemeyeceği açıktır. Çünkü bu argümanlar evrim karşıtları tarafından da savunulabilecek türden veriler sunar. Evrim Teorisi’nin ispatlanabilmesi onun rakip tezlere üstünlüğünü göstermesi ile mümkün olabilir. Bu da “türleşme”nin varlığını göstermesi veya desteklemesi ile gerçekleşebilir.

Dawkins’in iddia ettiği şey tam olarak Darwin’in doğal seleksiyon ile “tasarım gibi görünen” şeylerin bir çözümünün varlığı idi. Bir canlının özel bir müdahale veya tasarıma bağlı olmaksızın, tamamen doğal şartlar altında bir türden başka bir türe dönüşmesi için ne gerekir? Misalen balinanın evrimi konusunda Dawkins’in Ataların Hikayesi kitabında hipopotamlar ile balinaların atalarının ortak olduğu iddiasının moleküler temelinin ispatlandığı iddia edilmektedir. İlk bunu çok ilginç ve inanılmaz bulduğunu söylese de Dawkins daha sonra “suda yaşamanın avantajı”ndan bahsederek kendince bunun sebebini temellendirmektedir. Bir bakıma dinozorların neslinin tükenmesiyle ortaya çıkan boşluktan yararlanarak hızlı evrimleşmiş olabileceklerine de işaret etmiştir(Dawkins, 2008, 207-212). Balinaların ve su aygırlarının ortak atadan evrimleştikleri bu kadar kolayca söylenmesine ve Dawkins’in de bunun genelleme yapmayı zorlaştırıcı özelliğine vurgu yapmasına rağmen ikna edici olarak ileri sürdüğü tek delil “moleküler benzerlik” açısından ortaya atılan iddialardır. Dawkins’e göre moleküler çalışmalar yeterince ikna edicidir. Peki öyle midir? Yoksa evrimin anlaşılmasındaki engelleri analojilere kurban eden bir anlayışın şartlandırmasında mıyız? Bunu biraz daha açmak zihinlerin berraklaşmasına yardımcı olacaktır kanaatindeyiz. Benzetmeler yapılarak bazı hadiseler açıklansa da “benzetmelerin yapısı içindeki elemanların gerçekteki durumun yapıtaşlarıyla uyumu” çoğu zaman göz ardı edilen bir noktadır. Bu yüzden analoji yapmaksızın, doğrudan doğruya somut misallerin üzerinden düşünmek daha sağlıklı bir bakış açısıdır. Günümüzde biyokimyasal ve genetik gelişmelerin gösterdiği üzere her bir zerremiz çok özelleşmiş motor mekanizmalarından oluşmaktadır. Balinaların ve su aygırlarının aralarındaki fark ve vücutlarındaki düzen birbirinden son derece farklıdır. Balina benzeri bir ortak atanın su aygırına evrimleşerek dönüşmesi veya tam tersi, kara memelisi bir kurda benzeyen hayvanın zaman içinde suda yüzerek nesiller boyunca balinaya evrilmesi için genlerin balina genlerine dönüşmesi gerekir. Doğal seleksiyon ile genlerin en çevreye uyanı hayatta kalır. Ancak balina olabilmesi için “doğal ayıklanmadan önce” ayıklanacak adayların en az birisinin balina potansiyelini taşıması veya balina yönünde gen değiştirmesi gerekmektedir. Genlerin bünyesindeki akıl almaz kombinasyon olasılığı varken bunun balinanın organlarını oluşturacak genleri tam olarak tutturması gerekir. Üstelik kritik genlerdeki küçük değişikliklerin oluşturacağı hastalıklar neslin belki de sonunu getirecektir. Mutasyonların hem bunlardan kaçınması hem de eklemeli olarak gidebilmesi için kaydedilmesi gerekir. Halbuki bir faydalı mutasyon olsa bile bir sonraki süreçlerde herhangi bir hatanın bunu silmeyeceği açık değildir. Bu yüzden kazanılan genlerin de kaydedilmesi için doğal seleksiyon gibi bir “mevcudu seçen” mekanizmaya malzemeyi oluşturacak bir sistem görünmemektedir. Dawkins bunun doğru olmadığını ve “yavaş yavaş bunun mümkün olabileceğini” öne sürmektedir. Halbuki yavaşlık ile bir alakası yoktur. Çünkü olası hatalı gen değişimi ve mutasyon varken, her nesil basamağında balinaya giden yolda “faydadan çok risk” vardır. Her basamakta doğal ayıklamadan evvel bir aday genler arasında sağlam olacak canlının varlığı gerekir yani yavaş olması olasılıkları değiştirmemektedir. Bu aynı bir kilidi yavaş çözmeye benzer. Doğal seleksiyon istediği kadar mükemmel canlı seçsin, ortada bir canlı yok iken nasıl seçebilir? Ortada sadece kara memelisi olan bir canlı varken, ne olacaktır da bazı torunları balina genlerine benzeyecek ve diğer suda yaşayan nesildaşları arasından seçilecektir? Dawkins, seçimin en mükemmel arasında olacağını söylemekte ve bu yüzden canlılığın geliştiğini iddia etmektedir fakat daha iyi bir canlı tipinin nereden geldiğini konuşmamakta ve atlamaktadır. Misalen suda yaşamak için gerekli olan organlar için olmazsa olmaz olan genlerin kara memelisinde yavaş veya hızlı, nasıl tutturulduğuna dair bir izah yoktur.

Türleşmenin önündeki bu engeller tasarım varsayımının göz ardı edilmesinden ortaya çıkmaktadır. Aslında bilim camiasında tasarımı baştan yok sayan bir metodolojik naturalizm akımının olduğunu Scott söylemektedir ve bunun farkındadır(Scott, 119). Bilim metodolojik naturalizmi benimser ve bu “felsefi naturalizmi apriori alarak” bilim yapmak demektir. Yani bir bilimsel vaka tahlil edilirken “Tanrı olmadığına göre” varsayımı altında bilim yapılır. Felsefi naturalizme göre doğanın dışında hiçbir varlık yoktur(Taslaman, 221) ve bilimsel metodoloji bunu apriori kabul etmiştir. Evrim Teorisi’nin ortaya çıkmasının sebebi de aslında burada yatar, çünkü “madem Tanrı yok, öyleyse çoğalan canlıların tek tek oluşabilmesi mi daha kolaydır, yoksa bir canlının oluşup gerisini bölünerek meydana getirmesi mi?” şartlı önermesi ile bu fikir filizlenmiştir görüşündeyiz. Bizce bilimin “doğadan başka varlık yoktur” şartıyla metodolojisini düzenlemesine bir ihtiyaç veya sebep yoktur. Bu bakımdan kanaatimizce tasarım fikri moleküler düzeydeki gelişmeler ile daha akla yakındır.

Tekrar konuya dönersek ortada bir “kara canlısı genleri” varken suya girmesiyle bir canlının genleri suya uygun hale nasıl gelebilir? sorusunu sormamız lazımdır. Canlıların hepsi ölebilirdi. Çünkü genlerdeki değişikliğin yarattığı organ farklılığı bir hayat boyunca çok fark etmeyecektir. Dolayısıyla ufak değişiklikler hayata aksetmeyecektir. Üstelik hiç değişmeyebilir de.

Bütün bunlara ek olarak son vurucu nokta, bu mutasyon veya değişimlerin olmasından sonra gelecek nesle aktarılabilmesi için değişimin “üreme hücrelerinde” veya gelişim esnasındaki kısıtlı zamanda olması gerekmektedir. Misalen dişli balinalardan Monodon monoceros, deniz gergedanı olarak bilinir. Bu hayvanların takriben 3 metre uzunluğuna varabilen boynuzsu dişleri vardır(National Geographic, 67). Bunların doğal seleksiyon ile oluşabilmesi için önce “boynuz geni”nin var olması gerekir. Diğer balinalar bu boynuzsu dişten mahrum iken ne olmuştur da, bu tür bir organ aşamalı olarak ve üstelik yavaşça var olabilmiştir? Öyle bir değişiklik olmalıdır ki, hem boynuzu yavaşça uzatacak ve kesintiye uğramayacak bir mutasyon süreci(1), hem bu sürecin bir avantaj sağlaması(2) ve hem de bu sürecin sadece ve sadece “üreme organlarında”(3) gerçekleşmesi olmalıdır. Bu bittabi sadece birkaç faktör ile oluşturulan bir olasılıksal düşünmedir ki, bunun tüm moleküler detayları işe karıştığında inanılmaz bir kompleks yapı için sadece “nereden geldiği belli olmayan mutasyonların” olması ve bunlar arasında doğal seleksiyonun bir seçim yapması gerekmektedir. Bu ise tasarım varsayımını çok kuvvetli şekilde desteklemektedir. Bunun farkında olan Scott ve Dawkins daha evvelki Antropik İlke kavramına getirdikleri çözümler ile “sonsuz evrenler ve uzaydaki başlangıç” fikirlerine gitmek zorunda kalmışlardır(Scott 261; Dawkins, 2012, 176) ve ayrıca Dawkins tasarıma karşı biyolojide kendisine göre ikna edici bir tez olan “doğal seçilim”in olmasına rağmen Modern Fizik’te bunun hala umulması gerektiğini yani henüz olmadığını ve ümitleri kaybetmemek gerektiğini söylemektedir(Dawkins, 2012, 201). Aslında bir bakıma “ispatsız” diye reddettiği Tanrı kavramını saçma bulurken, kendisine saçma gelen çünkü kendi tabiriyle “akıl almaz” bir olasılıksal gücü olan tasarım gibi görünen şeye karşı ısrarlı ve ümitli düşünme veya zorlama süreçlerine girmektedir.

Öte yandan random mutasyonlarla meydana gelen değişikliklerin en iyisinin seçilmesi olan “doğal seleksiyon” ile korunduğunu varsaydığımızda bunlardan başka bir sorunla daha karşılaşırız. Misalen insanın kulağında daha iyi duymasını sağlayacak bir mutasyon oluştu. Bu insanın diğerlerini elemesi lazım ki diğer nesillere geçiş mümkün olsun, ancak sadece bir kulaktaki mikro düzeydeki değişim canlılar arasında seçilime sebep olmaz. Biliyoruz ki moleküler pek çok detay canlıların fayda sağlaması için ileri düzeyde özelleşmiştir. Beynin kanlanması için tüm organlar acil durumlarda, kan kayıplarında kanlanmasını azaltır ve beyin için kendini feda eder. Bu yapılanmaya gelene kadar küçük küçük mutasyonlar canlının seçilimine sebep olamayacak kadar küçük ve anlamsız farklar oluşturur. Bu da Evrim Teorisi açısından büyük bir problemdir fikrindeyiz. Küçük değişimlerin bir canlının hayat süresi içerisinde olması gerekir ve bunun anlamlı ve seçilime sebep olacak kadar, rekabette kazanmayı sağlayacak kadar yüksek değiştirirliğe sahip olması gerekir. Tam da bu nokta-ı nazardan bakıldığında kazanılan mikro faydalı genlerin korunması mümkün değildir. Üstelik korunması mümkün olmayan genlerin oluşması da ayrı bir sorundur. Bütün bunlar mutasyonların tesadüfi ve doğal seleksiyon ile determinist süreçleri varsaydığımızda karşımıza çıkan sorunlardır. Tüm bunlara alternatif olarak evrimin gayeci ve tasarımın kuralı olduğu yönünde görüşler de vardır.

Evrim Teorisi’nin yaratılışla uyuştuğu fikrini bazı Protestan ruhban okulları, Papa John Paul II ve son Papa XVI. Benedict gibi Katolik liderler dile getirmiştir(Scott, 118). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, Süleyman Ateş, Ömer Nasuhi Bilmen gibi müfessirler; Muhammed İkbal gibi İslam alimleri Evrim Teorisi’nin İslam ile uyuşabileceğini dile getirmektedir(Bayrakdar, 20). Mehmet Bayrakdar’a göre Evrim Teorisi İslam tarihi boyunca birçok alim tarafından dile getirilmiştir ve o kadar ki Darwin düşünce tarihi boyunca devrim yaratan ilk evrimci değil, ancak son evrimcidir. Ona göre birçok yeni keşfin tutunabilmesi için mevcut paradigma ve zihniyetin bunu kaldırabilmesi gerekir. İbnu’n Nefs, 17. yüzyılda William Harvey’in keşfettiği “küçük kan dolaşımı”nı bulmuş olmasına rağmen çağın İbn-i Sina ve Galenos’a dayanan “kanın karışmadığı kuralı” bunun kabulünü engellemiştir. Galileo’nun da fikirlerinin doğru olmasına rağmen Aristo’nun etkisindeki Kilise baskısı onu durdurmuştur. Bu yüzden Bayrakdar evrim düşüncesinin Darwin’in zamanında uygun ortam bulduğunu, bu yüzden İslam alimlerinin söylediklerinin hissedilmediğini düşünmektedir. Darwin evrimciliğinin yeniymişçesine kabul edilmesinin sebebi o zamanki dünya görüşünün bu türden fikirleri kabul edecek ve tartışacak kadar değişmiş olmasıdır(Bayrakdar, 118).

Bayrakdar, Nazzam(775-845), Cahız(776-869) gibi Mutezile mezhebinin önde gelen İslam alimlerinin evrimi öncelediğini iddia eder. Cahız’ın hayvanlar üzerine yazdığı kitabında(Kitab-ül Hayevan) güçlü olanların zayıfları yiyeceğini söylemesini “doğal seleksiyon” olarak yorumlamaktadır(Bayrakdar, 57). Biruni’nin(973-1051) türlerin birbirinden bağımsız olarak yaratıldığını söylediğini belirtmesine rağmen, onu evrimci yaratılışçılığın zirvesinde görmektedir(Bakrakdar, 60-65). Taslaman da İhvan-i Safa’da Evrim Teorisi’ni aramanın hatalı olduğunu ve diğer İslam alimlerindeki evrimsel fikirlerin sadece bir “değişme” kavramını ifade ettiğini söyler(Taslaman, 36). Bayrakdar “evrim” kavramını biyoloji biliminde Batıda ortaya çıkan “bir türün başka bir türe doğal seleksiyon ve mutasyonlarla uzun zamanda dönüşümü” anlamında kullanmamakta ve “dönüşme” anlamının kolaylığı ile her türlü manevi, sosyal değişim beyanlarında bulunanları evrimci ilan etmektedir(Bayrakdar, 16-88). Buna rağmen alimler “tecdid(yenilenme), tekamül(olgunlaşma), istihale(hal değiştirme) gibi kelimeler kullanmıştır ki bu kelimeler bilimsel gelişmeler sürecinde oluşan ve mutabık olunan “terimsel” evrimi karşılayan kelimeler değildir. Özellikle alimlerin “bitki, hayvan, insan” varlıklarına bir üstünlük, aşağılık tavsif etmelerini bunların birbirinden geldiği şeklinde yorumlamış olmaktadır. Halbuki verdiği tüm alıntıların aktardığı bilgi insanın hayvandan, hayvanın bitkiden, bitkinin de cansızdan üstün olduğu minvalindedir.

Hayvanların kavgası ile birbirine göre üstün durumlarının tespit edilmesi meseleleri, geçmiş İslam alimlerince birbiriyle ilişkilendirilip sistematik bir evrimden ve tür değişiminden bahsedilmemiştir. Bu bakımdan Bayrakdar’ın günümüz Evrim Teorisi kavramlarının çok sonra bir literatür ile oluştuğunu göz ardı etmesi, alimlerin görüşlerini parça parça seçerek sonuçlara varması hatalıdır(Bayrakdar, 128-133).

Kuran ve Evrim Teorisi ilişkisi üzerine Bayrakdar “evrim Kuran’a aykırı değildir” tespitini yapmaktadır(Bayrakdar, 148). Kuran’da aşamalı bir yaratılıştan bahsetmesi(Nuh, 14); kuru bir çamurdan(Hicr, 28), sonra bir meniden(Fatır, 11), sonra bir kan pıhtısından, sonra çiğnemlik etten(Hacc, 5; Müminun, 14) yaratması Evrim Teorisi’ne işaret etmez. Çünkü bu türden bir aşamalı oluşun evrimi gerektirdiği söylenemez. Bunun evrim olmadan da aşamalı olacağı savunulabileceği için özellikle Evrim Teorisi’ne vurgu yapmadığı açıktır. Bu bakımdan bu evrime Kurani bir delil olamamaktadır. Nitekim bu aşamaları tekrarlayan Kuran ayetlerinin diğerlerinde(Mümin, 67) akabinde “sizi bebek olarak çıkarırız” denmesi bu aşamaları “anne karnı”na izafe ettirir. Çünkü Kuran ayetlerinde bu kitabın kendi ayetlerini açıklamış olduğu(Hud, 1) belirtilmekte ve bunun sebebi olarak da “başkasına kul olmamak” şartı ifade edilmektedir(Hud, 2). Yani Kuran ayetlerinin yorumlanması diğer ayetlere göre olmak zorundadır, çünkü ayetleri ayetler açıklamaktadır(Hud, 1-2). Kuran’ın ayetlerinin ancak diğer ayetlerle açıklanabileceği “muhkem ve müteşabih” olarak sınıflanan(Ali imran, 7) iki tip ayetle olur. Bu itibarla aşamalı yaratılışın anne karnındaki süreçleri ifade ettiğini(Mümin, 67) söyleyebiliriz. Öte yandan İnsan suresi 1. ayette “insan anılan bir şey değilken üzerinden çok zaman geçti” ifadesinin evrimi düşündürdüğü savunulabilse de, insanın aşamalı olarak ve canlıların ayrı ayrı yaratılması durumlarında da geçerli olabilecek bir vaziyet olduğundan bu ayetin evrimi düşündürecek bir özel durumu yoktur. Çünkü bir ayetin evrimi desteklediğini söyleyebilmemiz için onun başka bir ihtimali düşündürtmeyecek bir şekilde sadece tezi desteklemesi gerekir. Bu ise buradaki mezkur ayetlerden çıkarılamamaktadır.

Evrimsel bir sürecin yaratılışta bir araç olarak kullanıldığı tezinin kalbinde ilk insan olan Adem’in bir primattan türemiş olması yatmaktadır. Bayrakdar bunun Kuran’daki izini aramakta ve “adem” kelimesinin kökeninin Süryanice olduğununu ve “toprak” anlamına geldiğini tespit etmektedir(Bayrakdar, 147). Adem kelimesinin özel isim veya cins isim olması bu hususta önem kazanmaktadır, zira ilk insanın Adem olup olmadığını burada aydınlatıcı olacaktır. Bayraktar Adem isminin “nefs vahide” olarak tanımlamasından(Nisa, 1; Enam, 98; Araf, 189; Zümer, 6) bunun özel isim olduğunu; ilk insan olarak da “Adem” kelimesi olmaksızın olan kullanımlara işaret ederek de bu kelimenin bir de cins isim anlamı olacağını söylemektedir. Halbuki onun cins isim olarak kullanıldığına dair verdiği ayetlerde “Adem” kelimesi geçmemektedir. İnsan, beşer, halife kelimelerini Adem’e nispet eden ayetler olsa da bunların tüm insanlığı kasteden bir vasıf olmasından yola çıkarak “Adem” kelimesine cins isim demek fikrimizce hatalıdır. Çünkü insanın her insanlık özelliği Adem için de geçerli olduğundan bunun ilk insana tavsifinde bir mahzur olmaz. Bu sebeple Adem kelimesi “sadece özel isim” olmalıdır.

Adem kelimesinin özel isim olması kadar önemli olan bir nokta “Adem”in ilk olarak bir primatın yavrusu olduğu mu, yoksa toprağın uzun süre şekillenmesi ve dönüşmesi ile anne karnındaki sürecin dışarıda olan hali olarak mı doğduğu meselesidir. Evrimci yaratılışçı görüşün savunduğu tez, Adem’in bir primattan sonra gelen ve ilahi müdahale ile değişen ilk insan olduğu minvalindedir. Yani ilk insan da evrimin bir parçasıdır. Kuran’da Adem ve İsa peygamberlerin birbirine benzedikleri ifade edilmektedir(Ali imran, 59). Ayetin devamında “topraktan yarattı” denmekte ve bu benzerliğin “yaratılış şekli”ne atfen vurgulandığı görülmektedir. Burada merkezdeki nesne “İsa”dır ve Adem’e benzediği söylenmektedir. Yani Adem’e yaratılış şekli bakımından benzediği söylenmiş olunur. Yani Adem’in bir özelliği İsa’da da vardır, tam tersi olan İsa’nın bir özelliği Adem’de de vardır denilemez. Adem bir primatın çocuğu olsaydı cinsel ilişki sonrası dünyaya bir annenin karnında gelmiş olacaktı ve İsa ile yaratılma bakımından herhangi bir insandan farklı olarak bir benzeyen yeri olmayacaktı. Yani buradaki özel bir benzetme “cinsellik olmaksızın oluşma” olmak zorundadır. Bunu biraz daha detaylı analiz edelim:

1. Adem’in insanlardan bir farkı olmalıdır.

2. İsa’nın insanlardan bir farkı olmalıdır.

3. Adem ve İsa birbirine bu fark ile benzemelidir.

Bu 3 şart sağlanmazsa İsa her insana, Adem de her insana benzeyecektir. Bu benzetme(Ali imran, 59) de anlamsızlaşacaktır. İsa’nın cinsel ilişki olmaksızın meydana geldiği(Meryem, 20-21), anne karnından doğduğu(Meryem, 23) ayetlerde belirlidir. İsa’nın insanlardan farkı ise “cinsel ilişkisiz” doğmasıdır ve başka bir fark görünmemektedir. Bu açıdan Adem’in de bir primatın çocuğu olarak doğmadığı, cinsel ilişkisiz bir yaratılış ile vücuda geldiği sonucunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Adem bir doğum ile oluşsa idi, onun İsa’ya benzeyen bir yönü kalmayacak ve her insan gibi bir anne ve babadan gelmiş olacaktı. Halbuki toprağın kimyasal değişimi ile, müdahaleler altında anne karnındaki gibi bir sürecin herhangi uygunlaştırılmış mekanda gerçekleşmesi ile “cinselliksiz” doğması bu ayetlerin kapsamına uygundur. Bu netice bize evrim ile yaratılış ve evrimsiz yaratılış arasında bir seçim yapabilme şansı doğuracağı için Taslaman’ın “teolojik agnostisizm” adını verdiği “bilemeyiz” görüşüne gerek yoktur. Öte yandan evrimci yaratılışçı İslam anlayışını savunabilmek için türlerin insana kadar evrimleştiğini söylemek gerekecektir. Çünkü insanın en güzel şekilde yaratıldığı(Tur, 4) “ahsani takvim” ifadesi ile belirtilmiştir. Buna göre yaratılışta insana kadar evrimleşme olacak, daha sonra bu değişimin durması gerekecektir. Öte yandan ayetlerde yaratılışın(Rum, 30) değişmeyeceği “Allah’ın fıtratına(yaratışına) bak, Allah’ın yaratışında(halkillah) bir değişme olmaz” gibi bir net ifade vardır. Yaratılışın kuralı olan “fıtrat”ın değişmeyeceği ayetlerde geçmektedir, bu da evrimci yaratılışçı İslam anlayışının bir başka çözümü görülmeyen sorunudur. Çünkü yaratılış kuralı bir evrimsel süreç ise insan hala evrimleşmektedir anlamına gelir. Bu da henüz gelecekteki insana göre tüm değerlerimizi göreli kılar.

Nuh kavminden sonra(Araf, 69) yaratılışta sağlamlaşma olduğunu söyleyen ayet ise pek çok derecelerde yorumlanabilir, ancak Kuran başkasının kendisini fikrine göre yorumlamasını “başkasına kulluk olmak” olarak tanımlamaktadır(Hud, 1-2). Bu ayetin “tür değişimi”ni gösterdiğine işaret eden hiçbir delil yoktur, elde olan tek şey insanların mahiyeti bilinemeyen bir şekilde daha iyi hale geldiğinin belirtilmesidir. Burada bir “yaratılışta değişiklik” değil, aynı yaratılış kuralları ile farklı bir gelişmişlik seviyesinden bahsedilebilir. Tur suresinde “en güzel şekilde” yaratılış da bir “şekil” ve “mahiyet” ifade ederken, Araf suresindeki “gelişmişlik” bir “derece” veya “avantaj” ifade etse gerektir. Çünkü şekil olarak en güzel olan insana sadece avantajlar veya aynı şeklin derecesi arttırılarak ekleme yapılabilir. Bunların farklı da olabileceği muhtemel olsa da esasen vurgulamak istediğimiz sonucu değiştirmemektedir ki evrimci yaratılış teorisi Kuran açısından savunulamamaktadır.

Kaynaklar:

1. Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları 2012, Çeviren: Tunç Tuncay Bilgin.

2. Eugenie C. Scott, Evrim Mi Yaratılışçılık Mı?, Evrensel Basım Yayın 2012, Çeviren: Levent Can Yılmaz.

3. Caner Taslaman, Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi 2012.

4. Bilim ve Gelecek Dergisi, Kasım 2012, Sayı: 105.

5. Richard Dawkins, Ataların Hikayesi: Yaşamın Kökenine Yolculuk, Hil Yayınları 2008, Çeviren: Ahmet Fethi.

6. Karen McGhee ve George McKay, National Geographic Hayvanlar Ansiplopedisi.

7. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kitabiyat Yayınları 2001.

8. Kuran-ı Kerim.

Doğal seleksiyon, canlıların çevre şartlarına ve rekabet ortamına daha dayanıklı, avantajlı ve güçlü olan kısmının varlığını sürdürmesi ve mağlup ettiği diğer canlıları yok olmaya mahkum etmesidir. Yani canlılar aynı gıda, barınma ve ikamet etme ortamında yaşayıp da aynı anda hepsine yetecek imkanlara sahip değilse, buna binaen güçlü olan bunları ele geçirirse yaşar. Güçsüz olan da zaman içinde yok olur. Bu doğal bir elenme(seleksiyon) mekanizmasıdır. Bu mekanizma ile mevcut türler arasında geleceğe sadece mücadelede başarılı olanlar kalacaktır.

Doğal seçilme sürecinde canlılar çevreye ve şartlara uyum sağlayarak “adaptasyon” sağladıkları ölçüde avantaj kazanma şanslarını arttırırlar. Uyum mekanizması sağlayamayanlar yok olur, bununla birlikte yok olan canlı türlerinin genetik havuzdaki frekansı da azalır. Yani genler zaman içinde iyi adapte olanın lehine değişecektir. Charles Darwin doğal seleksiyonun işlemesi için “varyasyon”un olması gerektiğini öne sürmüştür. Darwin’e göre canlıların varyasyonlara ayrılması genetik yolu ile, elenmesi de doğal seleksiyon ile gerçekleşir. Yani çeşitlilik gösteren canlılar bu mekanizma ile kötüleri eler ve canlılık sürekli daha gelişmiş hale geçer.

Mendel genetiği, populasyon genetiği ve yeni gelişmeler ile Darwin’in evrim teorisi “Neo-Darwinizm” olarak revize edilmiştir. Doğal seleksiyon ile mikromutasyon birleştirilerek canlılığın gelişimi açıklanmaya çalışılmıştır. Richard Dawkins, Stephan Jay Gould gibi ünlü evrimciler de “Neo-Darwinizm” terimini eserlerinde kullanmışlardır. Bu teoriye göre temel olarak canlıların genetiklerinde muhtelif faktörlerin tesiriyle mikro düzeyde mutasyonlar gerçekleşir ve bu sayede genler canlıları değiştirir. Zaman içinde canlılar doğal seleksiyon ile seçilerek nesilden nesile farklı türlere evrilir. Her neslin üyeleri farklı canlıları oluşturmuş ve tüm canlılık ortak tek hücreli atalarından evrilmiştir. Bir başka ifadeyle bir canlı mütemadiyen genetik yapısında gerçekleşen mutasyonlarla yapısal olarak değişir, bunu gelecek nesillere de aktarır, bu mutasyon süreci sürekli olduğu için zaman içinde çok uzun vetirede yapısal değişiklikler husule gelir. Tek bir hücrenin oluşmasından insanın yapısına kadar evrimin iddiasına göre bütün değişim ve evrilme mekanizması bu şekilde işlemiştir.

Dikkat edilmesi en zaruri ve mühim nokta, evrim teorisi mekanizmalarına göre bir türün diğer bir türe değişimi aşamasıdır. Zira evrimin en ayırt edici özelliği karşıt tezlerinden ayrıldığı nokta “türleşme”yi savunmasıdır. Bu bakımdan türleşmenin nasıl tasvir edildiği bu teori üzerindeki tartışmaların en önemli parçası sayılır. Bir canlının daha kompleks özelliklere sahip olabilmesi, küçük bir organ sisteminin oluşması bu şekilde izah edilebilir mi? Neticede “doğal seleksiyon” bir eleme mekanizmasıdır. Doğal seleksiyon sadece mevcut türler arasında bir eleme yapar. Yeni bir tür oluşturmaz. Hal-i hazırda zaten oluşmuş olan türlerin sayısını azaltıcı bir mekanizmadır. Aslında doğal seleksiyonu ortaya atmakla, evrim teorisi açısından çok da fazla bir şey söylenmiş olmaz. Doğal seleksiyon mekanizması evrim teorisinde olduğu gibi, evrimin karşıt tezi olarak ileri sürülebilecek herhangi bir tez için de kullanılabilir. Güçlü olanın tabiyatta daha mukavemetli olacağını herkes söyler. Bu yüzden evrim teorisinin can alıcı mekanizması “mutasyonların mekanizması”dır. Elenecek canlıları oluşturan mutasyonlar olmalıdır.

Canlı üzerinde daha gelişmiş bir yapıya geçiş mutasyonların canlının nesillerine bir ek hususiyet kazandıracak şekilde gerçekleşmesini gerektirir. Yani öyle bir mutasyon olmalıdır ki canlıya bir avantaj sağlayacak ilave bir organ, doku, yapı kazandırsın. Genetik bilgide bir artış bunu sağlamalıdır. Bu mutasyonların ortada bir organ yok iken bir sistemi, mantığı, düzeni, çalışan ve tasarruf eden bugün bilinen doku sistemlerini oluşturması için bu sistemlerin çalışmasını sağlayan genleri tutturması gerekir. Bugün İnsan Genom Projesi ile insanın tahminen 22.000 gene sahip olduğu tespit edilmiştir. 1990’da başlayıp 2003’te sonlandırılan ve Francis Collins’in liderliğini yaptığı bu projede insanın gen haritası çıkarılmıştır. Bu kadar genin her birisi ayrı protein yapmakla görevli iken, bazen genler arası kombinasyonlarla da işlevsellik için birtakım işlemlerden geçmekte ve hücre içinde çok karmaşık mekanizmalar ile işlenmektedir. Yani bir canlının vücudundaki organın, yapının oluşması için son derece hassas olan bu genetik bankada ciddi değişikliklerin olması gerekir. Bununla birlikte genetik hastalıklar hakkındaki bilgilerimiz bize ufak bir gen birimindeki değişim, hata, mutasyonların bile insanın, canlıların sistemlerini çökertebilecek sonuçlara sebebiyet verebileceğini söylemektedir. Yani gen denilen şey çok hassas olabilmekte, dengenin korunması için koruma mekanizmaları da gerekmektedir. Nitekim bugün bilinen ve biyoloji kitaplarında okutulan mutasyonlara ve muhtemel hatalara karşı hücre içerisinde tedbir olarak birçok mekanizma mevcuttur. Hücrelerimizdeki hatalar hücrenin iç memurlarınca düzeltilmektedir. Bu bilgiler bize son derece hassas bir sistemin kurulu olduğunu gösterir.

Hassas sistemin kurulu kalması bile, insanın düşünebileceğinden daha karmaşık bir tedbir sistemi, mekanizma ve hücreiçi ekip çalışması gerektirir iken bunun geliştirilmesi daha karmaşık bir durumdur. Mutasyonların rasgele olması genlerdeki düzeni bozar. Buna dair radyasyon, virüsler, yüksek ısılar, hücreiçi sekteler mutasyon oluşturan faktörler olarak bilinirken sebebiyet verdiği vaziyet şimdiye kadarki gözlemlenen veriler üzere hastalıklardır. Tekgen(mendeliyan) ve çokgenli mutasyon hastalıkları bu gruptadır ve üzerinde çok çalışılmıştır. Mutasyonların sürekli zararlı ve bozucu olarak gözlemlenmiş olması yeni bir özelliğin veya daha gelişmiş bir yapının nasıl tutturulduğuna dair zihinlere bir soru işareti bırakmıştır. Mutasyonlar üzerinde çalışmalar ve deneysel veriler elde etmek için bazı “model organizmalar” kullanılmıştır. Hızlı üretilme, genetik manipülasyonun kolay olması E. Coli, Drosophila gibi canlıların bu deneylerde kullanılabileceğini düşündürmüştür. 1910 yılında “Drosophila melanogaster” üzerinde çalışmalar yapıldı ve yeni bir tür geliştirilemedi. Mutasyonların büyük ölçüde kayba uğrattığı, kalanının ise etkisiz olduğu anlaşıldı. Hugo De Vries bu çalışmadan sonra yeni bir tür oluşacağını iddia etmişti. Bazı evrimciler Drosophila’da fazladan kanat, göz rengi değişimi gibi farklılıkları yararlı mutasyon olarak anlama meylinde olsalar da ne fazla kanatların çalıştırıcı kasları olup avantaj sağlaması -aksine yük olur- ne de göz rengi değişiminin getirdiği herhangi bir avantaj durumu vardır. Üstelik herhangi bir türleşme de gözlenmemiş, değişen canlılar yine çiftleşebildikleri için aynı tür içerisinde kalmıştır.

Netice itibariyle herhangi bir yararlı mutasyon örneği gözlemsel ve deneysel bir veriyle desteklenememiştir. Kaldı ki tek bir yararlı mutasyon bulunması dahi bir delile çok kala ufak bir işaret bile olmayacaktı. Zira mutasyonların zararlı etkisine nazaran çok düşük ihtimalde gözlemleneceği şimdiki tüm deneysel verilerimize göre kesindir. Rasgele mutasyonların olacağını ünlü ateist evrimci Richard Dawkins Kör Saatçi kitabında “kör tesadüfler” ile ifade eder. Kısacası beklediğimiz şey canlıların evrimleşmesi sürecinde “kör tesadüflerin” sonucu nesillere aktarılacak “üreme hücrelerinde olmak şartıyla” öyle mutasyonlar olacaktır ki tüm toplamdaki nesiller arasında en az bir tanesi daha gelişkin bir hale gelecektir. Diğer canlılar arasından doğal seleksiyon ile elemeden kurtulacaktır. Burada çok dikkat edilmesi gereken şey “muhakkak bir daha gelişmiş canlının tutturulması” şartıdır. Bu ise organların, sistem mekanizmalarının daha gelişmişinin genler tarafından nasıl bilindiği, bilinmiyorsa bu kadar zor bir ihtimalin “üstelik üreme hücrelerinde” nasıl zaman, canlı sayısı kısıtlılığına rağmen nasıl tuttuğu gibi muammalara gark olmaktadır.

Canlıların bütün özellikleri birbirine göre avantaj sağlaması sebebine oturtulacaksa pek çok detayın nasıl oluştuğu sorunları ortaya çıkacaktır. Misalen insanın diline bir havada yüzen pamuk zerresi gelse, insan bunu büyük bir ayıklıkla fark eder ve dilinden alır. Bu kadar küçük hacimdeki bir maddenin bile vücuda girmesini engelleyen hassasiyetteki deri, mukoza yapısı nasıl oluşmuştur? Mutasyon ile denk gelse bile bu doğal seleksiyona nasıl sebep olacaktır? Çok büyük bir fark oluşturmayan canlı özellikleri diğer canlıların hayatını tehdit etmez. Bu hassasiyet gibi vücudun milyonlarca yerinde olan her bir özelleşmiş reseptör, almaç yapılarının oluşumu için çok karmaşık gen kombinasyonları çalışır. Bunlar nasıl olmuş da “kör tesadüf” ile tutturulabilmiştir?

Misalen bir erkeğin kadına baktığında hissettikleri ile bir kaplana baktığı zaman hissettikleri neden farklıdır? Bu mekanizma zihinsel ve sinirsel pek çok henüz aydınlatılmamış büyük bir karmaşıklığa sahiptir. Bu mekanizma sayesinde canlılar birbirine ilgi duyar ve üreme bu şekilde gerçekleşebilir. Bu doğal seleksiyonu da temin eder, çünkü bu mekanizması olmayan canlı üremez ve yok olur. Ancak bütün bu tartışılanlar ancak mekanizmanın teşekkül etmesinden sonrası için geçerlidir. Bu hissiyatı sağlayacak gen değişikliği nasıl olmuş ve ne şekilde tam da insanın bunu yapabileceği biçimde hale sokulabilmiştir? Kör tesadüfler bunun gibi binlerce, milyonlarca karmaşık mekanizmalara sahip, insanın da yaşaması için ve hatta tüm canlılarda çeşit çeşit yaşamaları için bulunan yapıların genetik aynasında nasıl düzenleyici rol oynayabilmiştir? Süre sonsuz da değildir, zira insanın da evrenin de bir sonu olduğunu ve başlangıcı olması gerektiğini fizik keşiflerinden biliyoruz.

Hayvanlar kendi çocuklarına şefkat göstermekte ve onları yememektedir. Bu doğal seleksiyon ile izah edilebilir. Yeseydi nesli yok olacaktı, yemeyenler kaldı. Bu doğru bir düşünce olmasına rağmen, “yavrusunu yememe” gibi bir anlayışın sağlayıcısı olan, bunun avantaj olacağını adeta bilircesine bunu inşa etmiş genleri o hale “kör mutasyon”lar nasıl getirebilmiştir? Bunu ve milyonlarca canlının avantajını sağlayacak mekanizmanın genetik boyutunu çok hassas şekilde belirli bir zamanda ayarlamak zorunda kalan “evrim teorisi” bunu izahta “matematiksel olasılık hesapları”nı alt üst etmektedir.

Görsel

Canlı sistemi içerisindeki “gayesellik(teleoloji)” argümanı olarak kullanılabilecek bir misal daha verelim. İnsanın vücudunun hemen her hücresinin beslenmesini damlarlarla taşınan kanın içindeki materyal sağlar. Bunların artık maddelerini ortamdan götüren damarlarına “ven”, besin getiren damarlara da arter denmektedir. Pek çok yerde bulunan bu damarlar içerisinde “yüzeye yakın -yüzeyel- ekstremite(kol-bacak) venleri”ne dikkat çekmek isteriz. Derinin altında bulunan ve bir bağ dokusu içerisine sarılı bulunan bu venler ve “derin venler” yani ekstremite içindeki venlere göre farklılıklar gösterir. Travmaya daha çok maruz kalabildikleri için yüzeyel venler daha kalın yapılıdırlar. Evrimsel açıdan düşünüldüğünde “travmaya açık olan venleri ince hayvanlar elenmiş” ve bu mekanizmayla venleri kalın olanlar kalmıştır denebilse de “ilk baştan bu venlerin kalın olanlarının da mevcut olması gerekmektedir”. Yani evrimin açıkladığı her basamakta muhakkak önceden hayat şartlarına direnecek bir sistemin olması mecburidir. Bu ise ihtimal açısından çok düşük olan mutasyon aracılı olarak anlaşıldığında “çok fazla döl oluşturup bunlar arasında doğa şartlarına direnecek özellikleri tutturabilme şansı”nın sağlanması gerektiği akla gelir. Yani evrim teorisinin iddiasına göre şimdiki canlıların kat be kat fazlasının elenmiş olması gerekir ki bu özellikler “güçlü” olanlara ait olabilsin. Bu kadar mutasyonlarla daha önceden olmayan mekanizmalar türetilebildiğine göre bunlardan çok daha fazla da hatalı organ ve hatalı yapılar türetilebilmelidir. Hatalıların sayısı gözlemlenen dirence uygun organlara sahip canlıların sayısından çok daha fazla olmalıdır. Tekrar vurgulamak gerekir ki bu kuşaklarca aktarılacak pozitif mutasyonların “üreme hücrelerindeki genlerde” olması icap etmektedir. Yine kol ve bacak yüzeyel venlerindeki kapakçıklar da kanın sadece tek yönlü olarak yukarıya akmasına yardımcı olurlar. Kapakçıkların genlerde bulunması için tek tek tüm mutasyon türlerinin denenmesi ve en son düzgün kapakların tutturulması gerekir. Buna binaen düzgün kapağı olmayanlar kanın yukarıya aktarılamadan beyin hipoksisinden öleceği açıktır. Sonuç olarak “hiç kapak oluşmayabilirdi, mutasyonlar bu sistemi kuramayabilirdi” fikrini de hesaba kattığımızda evrimsel “kör tesadüfi” mutasyon ve doğal seleksiyon mekanizmasının sadece damar inşasında bile çok büyük olasılık sorunlarıyla karşılaştığını görebiliriz. Bu kapakların, yüzeyel venlerin kalın olmasının, çevredeki koruyucu pek çok çeper yapısının tek tek denemeyle oluşmasına ve sadece damar oluşumuna ne evrenin tarihi süre olarak yeterlidir, ne de yeterli süre verilse bile sistemi bozduğumuzda tekrar baştan çalıştırabilecek ve tekrar deneme hakkı doğurabilecek bir imkana sahibiz.

Damar yapılarıyla ilgili kol ve bacak yüzeyel ven benzerliği de dikkate şayandır. Ayakta “vena saphena parva” denilen ven baldırın arkasından diz derin venine dökülür. Ön tarafta ise “vena saphena magna” denilen yüzeyel ven uyluk derin venine dökülür. Aynı zamanda diz derin veni de buraya dökülür. Bu sistemin aynısı kolda da vardır. Vena basilica denilen yüzeyel ven dirsek derin venine dökülür, vena cephalica da omuz derine venine dökülür. Yine dirsek de aynı yere gelir. Yani kol ve bacağın venöz dökülümü aynı mantığa binaen gerçekleşmektedir. Bu benzerlik bir simetri oluşturmaktadır, simetrinin sebebi sürekli denenen mutasyonların en sonunda bu şekli bulması ve diğer simetrik olmayanların yok olması mıdır? Bunun gerçekleşmesi için mutasyonların bu simetriyi sonsuz pek çok muhtemel sistem içinde bulabilmesi lazımdır. Üstelik bu gen değişikliğini “üreme hücrelerinde” gerçekleştirmesi lazımdır. Bunun için de ola ki bir hata olup canlılık yaşayabilme imkanlarını kaybederse geri dönüşü de olması gerekir. Halbuki böyle bir şans da yoktur.

Sadece damar yapılarında irdelediğimiz bu incelikler bile ihtimaller açısından çok büyük sorunlar oluşturur. Moleküler düzeydeki ince detaylı mekanizmalarla birlikte çok daha fazlası evrimsel “kör tesadüfçü” mekanizmanın imkansızlığını gösterdiği düşüncesindeyiz. Bu düşüncede olan pek çok bilim adamı vardır ki, bunlar evrimi bir ilah kontrolü altında düşünmüşlerdir. Charles Darwin’in kitabında yapay seleksiyonun failinin insan, doğal seleksiyonun ise yaratıcı olduğuna işaret ettiğini söyleyen yazarlar vardır. Aynı şekilde evrim fikrinin öncülerinden Wallace de yaratılış ile evrimi bir görmüştür. İnsan genom projesini idare eden Francis Collins de bu şekilde düşünmüştür. Bu bilim insanlarının görüşlerine katılmamakla beraber evrim teorisi açısından yaratılışçılığın düşünülmezse sorunlara yol açacağını göstermesi bakımından görüşlerini değerli buluyoruz. Sırf moleküler düzeydeki “insanın düşünebileceği ve yaptığı teknolojiden” daha karmaşık yapılar ateist bilim adamlarının da dikkatini çekmiştir.

Richard Dawkins bir röportajında dünyadaki canlıların moleküler düzeyine inildiğinde “üstün bir yaratıcının imzalarına” ulaşabileceğimizi söylemiştir. Yani canlılığın nasıl başladığı sorusuna uzayın bir bölgesinde yüksek düzeyde evrim geçirmiş bir ırkın insanların yaratıcısı olabileceğini söyleyerek cevap vermiştir. Burada dikkat edilmesi gereken şey Dawkins’in canlıların yapısındaki “gayecilik” ve “tasarım” fikirlerini mantıksız bulmamasıdır. Yani canlıların kendiliğinden doğal olarak oluşmasına karşı bir müdahaleyi savunan “tasarım” görüşünü temellendirmekte “uzaylı ırk” argümanını kullanmaktadır. Bunun düşünmesi için kendisini zorlayan şey canlılık sistemlerinin çok karmaşık ve tesadüf temellendirmesini alt üst eden büyük çapta bir organizasyon göstermiş olmasıdır. Bu bilgileri günümüz genetik, moleküler biyoloji ve mikroskopların gelişmesiyle elde edebilsek de Ernst Haeckel ile Julian Huxley gibi evrimciler “sodyum kloride eklenip tuz oluşturması gibi birkaç kimyasal hücreyi oluşturabilir” şeklinde beyanat vermişlerdir. DNA yapısının karmaşıklığını hakkıyla muhakeme edememiş olmalıdır ki, daha sonraki ateist bilim adamları da olasılıksal imkansızlığa işaret etmişlerdir.

DNA’nın moleküler temelini izah ederek 1953’te nobel ödülü alan Francis Crick de Richard Dawkins gibi canlılığın başlangıcını uzaylıların yaptığını söylemiştir. Life Itself adlı kitabında canlılığı “panspermia” görüşü çerçevesinde izah etmeye çalışmıştır. Yani uzaydan bir tohum dünyaya gelmiş ve canlılığı bu şekilde oluşturmuştur. Bu görüşün ilk temsilcilerinden nobel kimya ödüllü Svante Arrhenius’tur. Bu görüşlerin canlılığın kendiliğinden oluşma fikrinin sıkıntısından dolayı ortaya atıldığına dikkat çekmek isteriz. Kendiliğinden bir oluşumun mümkün ve muhtemel olduğuna bilim insanları ikna olmuş olsalardı, bu şekilde gözlemsel, deneysel, mantıksal bir yönü olmayan başka ihtimaller üzerine gitmezlerdi. Dawkins’ten önce de uzaylı fikirlerinin Crick, Arhenius gibi bilim adamlarını düşündürmesi esasen kendiliğinden oluşa bir fiili isyan olarak yorumlanmalıdır. Nitekim Türkiye’de de ünlü evrimcilerin önde gelenlerinden Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim adlı kitabında, “sitokrom-c proteinin diziliminin bile evrende bir defa oluşma olasılığının imkansız olduğunu” söylemiştir. Bunun bir müdahale ile “yani bir yaratıcı yardımıyla” gerçekleştiğini de iddia edebiliriz demiş ve “ancak bu bilimin konusu değildir, bu yüzden bunu kabul edemeyiz” şeklinde bir izah ile mecburen imkansız olasılıklara inanmamız gerektiğini dile getirmiştir.

Görüldüğü gibi bilim adamlarının birçoğu -ki bunların bir kısmı nobel ödülü alan kaşiflerdir- canlılığın kendiliğinden oluşması modeline alternatifler bulma arayışındadır. Dawkins’in ve sair evrimci ateist bilim adamlarının psikolojisi “doğayı doğanın dışına çıkmadan açıklamak” felsefesine sadık kalmalarının neticesi olarak bir tasarımı görebilseler de bunları ucu açık “uzaylılar” görüşüne dayandırarak yaratıcı ihtimalini savuşturmaktadır. Yani düşünmeye “yaratıcı zaten olmadığına göre…” şeklinde başlamaktadırlar. Fikrimizce bu düşünce bilimsel objektifliğe uymamaktadır. Bilim tüm ihtimallerle ilgilenmeli, her tür bilginin kullanılabilirliğini sorgulamalıdır. Tesadüfçü evrim fikrinin sadece verdiğimiz birkaç örnek ışığında bile büyük problemleri vardır. Bununla birlikte birçok örnek daha verilebilir. Netice itibariyle evrim teorisine delil olarak “doğal seleksiyon gösterilemez, mutasyon mekanizması da simetrik ve karmaşık sistemlerin oluşumunu açıklayamamaktadır” görüşündeyiz. Zira doğal seleksiyon evrime has bir mekanizma değildir.

Bir teorinin delilinin kendisini gerçekten desteklemiş olması için aynı anda “hem tezini doğrulaması, hem de karşıt tezini yalanlaması” gerekmektedir. Bu açıdan doğal seleksiyon iptal olmaktadır. Diğer mekanizmalar da anlatılan sebeplerden açmazları olan büyük sorunlar teşkil ederler.