Tag Archive: Tanrı


11. yüzyılda Saint Anselm’in ortaya attığı Ontolojik Argüman, Tanrı’nın varlığının ispatı olarak bazı felsefecilerce savunulur. Bunun bir ispat olup olmadığı konusunda Gaunilo’dan Kant’a kadar sayısız eleştiri yapılmış; ancak günümüz felsefecilerinden Alvin Plantinga’ya göre hiçbirisi bu argümanı kesin şekilde çürütmemiş ve yanlış olanın ne olduğunu tam olarak gösterememiş. O halde yarım kalan çürütme işi bize kalıyor.

Sonda söyleyeceğimi başta söylemem gerekirse, Schopenhauer’in dediği gibi argüman bir tür Felsefi Şaka gibi durmaktadır. Böyle bir akıl yürütmenin ciddiye alınır tarafı olmadığını 11. yüzyıldan beri bazı filozoflar söylemiş olsa da, hatta günümüzün en popüler savunucuları “ilk bakışta kesinlikle hatalı olmalıymış gibi göründüğünü” söylese de hatanın nerede olduğu bir analiz gerektirmektedir. Felsefi hatanın bulunmasının zorluğu, mantıksal çözümünün veya ‘tedavisinin’ güç olması, argümanın kuvvetini göstermez. Bu incelikli bir cerrahi ameliyat geçirmesi gereken bir kazazedenin “İncelikli Kaza” geçirdiğini iddia etmek gibidir. Tedavinin çok incelikli olmasının gerekmesi, kazanın özel yapım olduğuna delil olmaz. Bertrand Russell da argümandaki safsatanın nerede olduğunun anlaşılmasının, argümanın safsata olduğunun anlaşılmasından daha zor olduğunu söylemiştir. Öncelikle Anselm’e kulak verelim:

“Bu varlık hakikaten öyle vardır ki, var olmaması düşünülememektedir. Zira var olmaması düşünülemeyen bir şeylerin var olduğunu düşünmek mümkündür ve böyle bir varlık, var olmaması düşünülebilir olandan daha mükemmeldir. Öyleyse, daha mükemmeli düşünülemeyen bir şeyin var olmaması düşünülebilirse, daha mükemmeli düşünülemeyen şey, aslında kendinden daha mükemmeli düşünülemeyen şey değildir ve bu bir çelişkidir. Neticede daha mükemmeli düşünülemeyen şey gerçekten öyle vardır ki; var olmaması düşünülememektedir.”(1)

Bu akıl yürütmede gözümüze ilk çarpan şey varsayımlar ve kurnazca geçiştirilen önkabullerdir. Var olmaması düşünülebilir olan neden daha az mükemmeldir? Var olmaması düşünülemeyen, yani olmak zorunda olan nedir? Böyle bir şey var mıdır? Bunları zaten ispatlamadan, kabul ederek başlıyor. Bir var olmadığı düşünülemeyen varlık var mıdır? Bu soruların hesabı verilmemiştir. Buradaki mükemmellik kavramı nedir? Sonuç olarak bu argümanla aslında sadece “en mükemmel kesinlikle vardır” neticesine ulaşılabilir. Biz bunu zaten biliyoruz. Yani mükemmellik kriteri olarak her ne düşünülürse bunun en üstün düzeyi bir yerlerde vardır. Ancak bunun “daha ötesi düşünülemeyen” seviyesi olmak zorunda değildir. Zaten bunun “ötesi düşünülemeyen” kadar mükemmel olmasının şartlarından birisi (Anselm’e göre) var olmasıdır. Bu yüzden var olmayıp zihinde oluşturulan öyle bir varlık olamadığı için, ilk adımda bunun varlığını varsaymak durumunda kalıyoruz. Öyleyse “ötesi düşünülemeyen” mükemmel olanın varlığının ispatı söz konusu olmamıştır; zaten var olmasını gerektiren bir şekilde tanımı varsayılıp, var olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Yani sadece var olan mükemmel olabilir diyeceksek, Tanrı’nın var olduğunu ispatlamak için aynı zamanda Tanrı’nın mükemmel olduğunu varsaymak zorunda kalırız; veya Tanrı’yı mükemmel diye tanımlayıp, mükemmelliği de varlık şartına bağladığımızda, tek yaptığımız şey Tanrı’nın var olmak zorunda olduğunu söylemiş olmak olur. Bu da ontolojik argüman türlerinden birisidir:

“Tanrı tüm mükemmelliklere sahiptir. Var olmak da bir mükemmelliktir. O halde Tanrı vardır.”

Burada tek yapılan şey Tanrı’nın tanımını sorgulamadan kabul edip varlığını ispatladığını vehmetmektir. Descartes da benzer şekilde; “Bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 olmadığı nasıl düşünülemezse, Tanrı’nın olmaması da bu şekilde düşünülemez.” mealinde bir tanımsal argüman kurmuştur ki, felsefe tarihinin Kurnazlık Rekoru olmaya adaydır(2). Tam şu aşamada Ontolojik Argüman’ın çöp tenekesine atılması gerekir. Ancak bir de modern versiyonuna bakacağız. Çünkü eski versiyonlarına göre Plantinga -güya- bu argümanı sağlamlaştırmış ve eksiklerini gidermiş(3). Plantinga’nın Modal Argümanı(varsaymış ki):

1. Tanrı idrakte mevcuttur fakat gerçeklikte yoktur.

2. Gerçeklikte var olmak, yalnızca idrakte var olmaktan daha mükemmeldir(öncül).

3. Tanrı’nın gerçeklikte var olması tasavvur edilebilir(öncül).

4. Tanrı gerçeklikte var olsaydı, kendisinden daha mükemmel olurdu(1 ve 2’den).

5. Tanrı’dan daha mükemmeli tasavvur edilebilir(3 ve 4’ten).

6. Kendisinden daha mükemmeli tasavvur edilemeyenden daha mükemmeli tasavvur edilebilir(5’ten).[6. madde çelişkilidir, o halde:]

7. Tanrı’nın idrakte var olup gerçeklikte olmadığı yanlıştır; o halde Tanrı vardır.

Öncelikle bu argümanın hiçbir şekilde bir ispat olmadığını bizzat Plantinga’nın itiraf ettiğini belirtmekle başlayalım: “(bu argümanı) anlayan ve onun azami derecedeki mükemmel bir varlığın var olmasının mümkün olduğu şeklindeki merkezi öncülüne itiraz eden hiç kimsenin onu kabul etmeyeceği itiraf edilmek zorundadır.” Yani Plantinga’ya göre argümanın kabul edilmesi bir varsayıma dokunulmaması şartına bağlıdır. Ancak dikkatimizi Plantinga’nın hem ispat olarak görmediği hem de “Victorious(muzaffer) Argument” diye övdüğü argümanı konusunda yaşadığı çelişkiye değil, bu argümanın çelişkilerinin nerede olduğu konusuna vereceğiz.

Argüman geleneksel olarak “reductio ad absurdum” adı verilen bir yöntemi kullanmaktadır. Önce bir varsayımda bulunulur, daha sonra iki adet birbiriyle çelişkili cümleye ulaşılır. Örneğin;

1. Varsayalım ki, en büyük doğal bir sayı vardır ve bu A olsun.

2. Bu sayının bir fazlası da bir doğal sayıdır.

3. Basitçe A+1>A’dır.

4. Dolayısıyla A’dan büyük bir doğal sayı vardır ve ilk öncül ile çelişkilidir.

5. O halde en büyük doğal sayı yoktur(4).

Görüldüğü üzere buradaki ilk varsayım üzerine birbirini gerektiren maddeler sıralanmış ve çelişkili bir cümleye ulaşılmıştır. Bu da ilk öncülün çelişkiye indirgenmesi anlamına gelir(reductio). Plantinga’nın argümanında ise ilk varsayımdan sonra birbirini gerektiren maddeler yoktur. İkinci bir varsayım olarak “gerçekte var olmak, idrakte var olmaktan daha mükemmeldir” diye bir ifade vardır. Öncelikle “idrakte var olmak” gerçekte olunmadığı sürece yok olmak ile aynı anlama gelir. Yok olanın mükemmelliği var mıdır ki, var olanın mükemmelliği ile karşılaştırılabilsin ve ondan daha az mükemmel olabilsin? Ayrıca mükemmellik ne demektir? Yine neden var olmak, yok olmaktan daha mükemmel bir durum olmaktadır ve bu ne anlama gelmektedir? Bu, Norman Malcolm gibi modern filozoflardan Immanuel Kant’a kadar birçok filozofun anlaşılmaz bulduğu bir varsayımdır(5). Plantinga da bunu “mümkün dünyalar” kavramı ile çözmeye çalışır. Yine de “azami mükemmelliğe sahip bir varlığın olması mümkündür” şeklindeki öncülü kendisinin uydurduğunu veya bunun kişisel inancı olduğunu söylediği için bu çözüm girişimi de boşunadır. Sonunda argümanın en son versiyonu için şöyle der:

“…bu argümanın tabii teolojinin başarılı bir parçası olup olmadığını, Tanrı’nın varlığını kanıtlayıp kanıtlamadığını sormalıyız. Ve ben cevabın, olumsuz olmak zorunda olduğunu düşünüyorum.”(s. 248).

Mükemmellik konusundaki bu ikinci varsayım tek sorun değildir. Üçüncü maddede Tanrı’nın var olmasının düşünülebileceği ifade edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir detay vardır. Tanrı, “kendisinden daha mükemmeli düşünülemeyen” olarak tanımlandığı halde(1. Dipnot, s. 237) bu varlığın düşünülebilir, tasavvur edilebilir bir şey olduğunu ileri sürülmektedir. Yani Plantinga, aynı zamanda “en mükemmel”liğin bir şartının gerçeklikte var olmak olduğunu da söylediğine göre şu sonuçlara varabiliriz:

1. Mükemmellik gerçek varlığı gerektirir(Plantinga’nın 2. öncülü).

2. Tanrı, tanım olarak ondan mükemmeli düşünülemeyendir(s. 237).

3. (O halde) Tanrı tanım olarak gerçek olmadığı düşünülemeyendir.

Buradaki (Plantinga’ya ait olan) akıl yürütme Descartes’in tanımsal argümanının(definitional argument) sulandırılmış halidir. Hiçbir şekilde tanımsal argümana katkıda bulunmamıştır. En sade şekline çevirdiğimizde şunu elde ederiz: “Tanrı tanım gereği olmadığı düşünülemeyendir.” Bu ise asla bir ispat değildir, dogmanın beyanıdır. “Tanrı vardır, çünkü o adı üstünde Tanrı’dır.” Basitçe görüleceği üzere ontolojik argümanın her çeşidi sadece tarihi totolojilerin tekrarı; ustaca gizlenmiş anlaşılmaz varsayımların, kurnaz sonuçları olan aldatmacalardır.

Dipnotlar:

1. M. Peterson, W. Hasker, B. Reichenbach, D. Basinger, Din Felsefesi Seçme Metinler, Küre Yayınları, 2013, syf. 231-249.

2. Oppy, Graham, “Ontological Arguments”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2012 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <http://plato.stanford.edu/archives/win2012/entries/ontological-arguments/&gt;.

3. W. L. Craig, Reasonable Faith: Christian Truth and Apologetics, Crossway Books, 2008, syf. 183.

4. P. D. Magnus, An Introduction to Formal Logic, University at Albany, New York, 2010, syf. 116.

5. R. Dawkins, Tanrı Yanılgısı, çev. Tunç Tuncay Bilgin, Kuzey Yayınları, 2012, syf. 108.

Reklamlar

Düşünce tarihi boyunca birçok fikir tartışılmıştır. Tezler ileri sürülür ve hasımlar antitezler ile bunlara saldırırlar. Bazı kesimler ise herkesten daha farkındalık sahibi veya tabir-i caizse “uyanık”tır. Bu üçüncü kesim iki tez de yanlıştır deyip ortaya bir kombin tez koyar. Tabi ki, konusuna göre çok farklılık gösteren bu tartışmaların bazı zamanlarında üçüncü bir gruba gerçekten ihtiyaç duyulabilir. Çünkü olabilir ki, iki tez grubunun gözden kaçırdığı birtakım hakikatler vardır. Ancak sözünü ettiğim öyle bir üçüncü gruptur ki, mantık kuralları içinde veya dışında her şekilde bütün karşıt fikirlerden parçalar alarak yeni bir fikir oluşturabileceğine sarsılmaz bir inanç ile bağlıdır.

Düşünme, tartışma ve fikir ileri sürme bütün insanları bağlayan mantık kuralları çerçevesinde mümkündür. Bunlar o kadar kendiliğinden kurallardır ki, kuralların ne olduğunu tartışmaya bile gerek yoktur. Zaten uygulanan, saptanması gerekmeyen, sadece nasıl var olduğu tasvir edilebilecek yasalardır. Bu yüzden konumuz mantık değil. Konumuz mantıksızlık.

Basit bir örnek ile gireyim. En eski tartışmalardan birisi olan Özgürlük tartışmasında bir grup Determinizm’e inanır. Diğer grup da İndeterminizm’e inanır. Yani birilerine göre her şey bellidir, şimdiden sonsuza kadar bütün olaylar, seçimler ve her şey daha önceki tesirlerin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bunun bilgisine tamamen sahip bir varlık olsa; ki bu Tanrı’dır, bütün sebepleri zerresine kadar bildiği için milyar yıl sonraki bütün olayları saniyesi saniyesine bilir. Yani bizim seçimlerimiz birer yanılsamadır. Diğer grup ise insanın özgür olduğunu ve birçok şeyi seçmesi ile yaptığını, bir kuralın sonucu olmadığını söyler. Özgür demek belirsizlik, belirlenmemişlik(indeterminizm) demektir. Bu yüzden insanın gelecekteki hareketleri belli değildir ve bilinmemektedir. Bir grup der ki, Tanrı her şeyi ve geleceği de bildiği için insan bir robot gibidir. Hiçbir seçimi yoktur. Tamamen Tanrı’nın yarattığı şekilde hareket eder. Diğer grup da der ki, insan özgürdür. Tanrı’nın bilmesi gereken bir gelecek bilgisi yoktur. Konumuz Özgürlük değil. Konumuz üçüncü uzlaştırmacı, “Uyanık” grup.

“Uyanık” grup sahneye çıkar ve “ikinizde yanılıyorsunuz” der. Adeta neden böyle bir tartışma yapıldığını, neden “Tanrı’nın bilmesi ile insanın özgür olması” arasında bir çelişki olduğunu idrak edememiş gibidir. Bütün filozof, bilim adamları ve diğer herkesin düşünemediği şeyi düşünmüştür bu grubumuz. Aristo’dan gelen “Altın Orta” öğretisi ile hareket ettiklerinden şüphelenilebilir. Aristo da hocasından ne duymuşsa onun karşıt fikri ile düşünüp ortayolu bulmaya çalışmıştır. Tabi ki mantık kuralları içerisinde kalması halinde ideal diyalektik yöntem budur. Ancak tanımlamaya çalıştığımız “Uyanık” grup, ortayolu bulmayı bir araç değil, adeta amaç haline getirmiştir. Özgürlük konusunda şunu der; “Evet, Tanrı geleceği bilir, ancak bu insanın özgür olması durumu ile çelişmez.” Zaten iki durumun birbiriyle çeliştiği düşünülmeseydi böyle bir tartışma da olmayacak iken, herkesi topyekun aptal yerine de koyarak bu “denge”yi yakalamak(!) şaşırtıcıdır. Zaten bilinen bir gelecek değiştirilemez ve “hükmen” çoktan olup bitmiştir. Yinelemek gerekirse, konumuz Özgürlük değildi. Konumuz “Uyanık” grubun yapısıdır.

Uyanık grup bu örnekte ne yapmıştır? İki farklı görüşün neden tartıştığını, konunun ne olduğunu es geçip cümleler arasından kelimeleri seçip bir cümle(!) kurmuştur. Yani ortada mantıksal olarak ulaşılan bir sonuç yerine, sadece kelimelerin yapayca yan yana getirilmesinden başka bir şey yoktur. Tanrı’nın geleceği bilmesi ile insan hala özgür olabilirmiş. Çelişen iki cümleyi yan yana getirip, kendisine bir görüş geliştirdiğini söyleyen bir grup olduğunu not edip asıl konumuza geçelim.

Canlılığın başlangıcı veya çeşitliliği ile ilgili konu ikinci ana konumuz. Bugün’den Yarın’a geçen insanın Dün’ü idrak etmesi gibi; belli nesilden belli nesile geçişi gözlemleyen insanlar da bunun Köken’ini idrak eder. Bu köken sorusu ile ilgili günümüzün bir teorisi olan Evrim Teorisi de canlıların tamamının tek bir ortak atadan geliştiğini ve bunun doğal seçilme ile olduğunu söyler. Bu bir tezdir, buna karşı çıkan bir grup olan Yaratılışçılar öyle bir evrilme olmadığını ve canlıların yaratıldığını söylediler. Bunlar birbirine tamamen antitez değildir ve herkes iki gruptan birisinin haklı olduğuna inanmak durumunda değildir. Ancak buna rağmen ana hatlar aynıdır. Bu örnekteki “Uyanık” grup da aynı yöntemle işinin başındadır. Evrimciler der ki, “Tanrı canlıları yaratmamıştır, canlılar doğal şekilde seçilerek oluşurlar.” Yaratılışçılar der ki, “Tanrı canlıları oluşturmuştur, doğal yollarla canlılar oluşmamıştır.” Uyanık grup ise ikisinin de haksız olduğunu söyler. Çünkü olayların en farkında, tarafsız olabilen, hakim grup odur. Der ki, “Tanrı’nın yaratması ile Evrim Teorisi birbiriyle çelişmez.” Yani aynı anda Tanrı’nın yaratması ile Evrimsel oluşum olabilir. Bunu söyleyen üçüncü grubumuzun dayandığı hiçbir mantık mevcut değildir. Çünkü Evrim Teorisi, doğal seleksiyona dayanır. Charles Darwin de Evrim Teorisi’ni canlıların nasıl kendiliğinden oluşabileceğini ispatlamak için ortaya atmıştır. Acaba Tanrı, Evrim Teorisi’nin hangi özelliğini kullanarak canlıları yaratmıştır diye bu grubun kendisine sorması gereken bir soru vardır.

“Tanrı, doğal seleksiyonu kullanarak canlıları yaratmıştır.”

Bahsini ettiğimiz Uyanık grup daha evvel de tanımladığımız gibi mantık kurallarını dikkate almaz. Doğal seleksiyonu kullanarak bir şeyi tasarlamak şeklindeki kendi içindeki çelişkili cümleyi kullanmaktan -muhtemelen- herhangi bir çekincesi olamaz. Doğal seleksiyon zaten kendiliğinden gerçekleştiği için ona “doğal” denmektedir. Yani kendiliğinden bırakıldığında gerçekleşen seçilime “doğal seçilim”, özellikle bir kritere göre seçilen ve bilinçli yapılan seçilime de “yapay seçilim” denir. Tanrı, “doğal” olan bir seçilimi kullanmış olamaz. Çünkü o -basitçe- doğaldır.

Evrim Teorisi’nin bu “kendiliğinden” doğasını Tanrı ile çeliştirmemek adına, doğal seleksiyonun teori içinde rolünü küçültme girişimlerini yeri gelmişken başlamadan bitireyim. Evrim Teorisi ile Doğal Seleksiyon neredeyse eşanlamlı iki ifadedir. Bu teorinin aslı “Doğal Seçilim Teorisi”dir. “Evrim(evolution) Teorisi” ifadesini Darwin bir kere bile kullanmamıştır. Modern Evrim Teori’lerinde de bunun aleyhine bir farklılık yoktur. Evrim Teorisi demek, doğal seleksiyon demektir. Geriye kalan diğer “evrim mekanizması” diye anlatılan genetik olaylar doğal seleksiyon sürecinin nasıl olduğunu tasvir eden durumlardır; ayrı bir bilgi veren mekanizmalar değildir. Misalen, mutasyonlar olur, türler çeşitlenir ve doğal olarak en iyi genlere sahip olan diğerlerini eler. Buradaki çeşitliliği sağlayan değişimler randomizedir. Tamamen kendiliğinden olan değişimler ile kendiliğinden güçlü olanın elemesi ile ilerleyen bir sürecin olduğunu söyleyen bir teori. “Tanrı kendiliğinden olan mutasyonları kullandı.” şeklindeki ufku daraltan cümleler de Uyanık grubun mottoları arasında yerini almaya adaydır. En son çare olarak denebilir ki;

“Bütün canlıların oluşumunu kendiliğinden bir süreçle başarılı bir şekilde açıklayan bu teori doğru olsa bile, canlılıktan önceki olaylar için Tanrı’yı kabul ederiz; böylelikle Tanrı’yı Darwin’in gazabından korumuş oluruz.”

Böylelikle de canlıların yaratılmadığını, türediğini kabul etmiş olacaklardır. O halde Evrim Teorisi’nin bir tasarım süreci olmadığını kabul etmiş olan bu ifadeye “Tanrı evrimle yaratmıştır” demenin bir anlamı var mıdır? Tanrı evrim ile yaratmış ise Evrim Teorisi’nin hangi prensibini tanrısallaştırmak gerekecektir? Öyle olunca da İlahi Evrim Teorisi yine Evrim Teorisi olma özelliğini koruyacak mıdır? Evrim Teorisi’nden doğal seleksiyonu çıkarınca geriye kalan şeye Evrim Teorisi denebilir mi? Randomize mutasyonların teori dışında düşünülmesi ile geriye Neo-Darwinism’den eser kalacak mıdır? O halde Uyanık grubumuz neyin neyle çelişip çelişmediğini iddia etmektedir? Evvelce bahsettiğim üzere, sadece mevcut olan tez-antitez tartışmalarından, mantık kurallarından muaf davranarak, kelimelerin yan yana getirilmesinden müteşekkil söz dizileri(cümle değil) oluşturmaktadır.

Bütün insanların kendilerine göre bir “haklı gelme” sevdası vardır. Haklı gelmek isteriz. Haklı olmamak kimsenin tahammül edebileceği bir şey değildir. Çünkü haklı olmayınca çelişkili olmuş oluruz. Demek ki haklı olmak veya kendimizi haklılaştırmak(self-justification) zorundayız. Bu psikolojide Bilişsel Çelişki Kuramı’nın gereğidir. Kimse bundan kaçamaz. Kaçamadı da.

Kaçamayanlar arasında Neo-ateizm kervanının yolcuları da var. Mesela Richard Dawkins son yıllarda bestseller kitaplarıyla ateistlerin rehberi haline gelmiş bir yazar olarak haklı gelmenin en bariz örneklerini kitaplarında işlemiştir. Aynı şekilde Victor Stenger gibi ateist fizikçiler de aynı yolun yolcusudur. Bildiğimiz Klasik ve Modern Mantık yasalarını delip geçen, popüler, yeni(!) fikirleriyle adeta beyin fırtınası koparmaktadırlar bu insanlar. Tanrı’yı laboratuvara sokarak ona işkenceler yapmayı planladıkları için, davalarında haklılaşmak için her yolu denemeye hazırlar. Tabi birçok insan bu yazarların kaleminden dökülenleri kutsal bilim yasası(!) sandığı için bunlara cevap verirken bile yazarların kurduğu kavram dünyasından dahi çıkamamaktadır yazık ki. Buna küçük bir örnek vereyim.

Mesela Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı adlı kitabında evrenin hiçbir yerinde dünya gibi bir gezegenin olmadığını konu eder. Üzüntüsünden adeta kahrolmaktadır. Canlılığın oluşabilmesi için Dünya’nın Güneş sisteminde tam Goldilocks kuşağında bulunması gerekmektedir ve öyledir. Yani daha uzak olunca canlılığa izin vermeyen soğuklar, daha yakını da sıcakları getirir. Aynı zamanda Galaksi içinde de Goldilocks kuşağında olunması gerekir ve Dünya oradadır. Olmasaydı canlılık oluşamazdı. Güneş sistemimizin de çift yıldızlı değil, tek yıldızlı olması gerekir ve güneşimiz tektir. Yani canlılığın oluşabilmesi için aynı anda birçok şart sağlanmalıdır. Bu yüzden Dünya çok nadir bulunan bir yerdedir. Richard Dawkins tüm bunlara bakıyor ve diyor ki; dünya bu kadar çok zor bir ihtimal ile olmuş. Neden olmuş ki? Kendiliğinden bakıldığında o kadar çok düşük bir ihtimal ki evrende o kadar gezegen bile yoktur. O zaman Dawkins bunun kendiliğinden “istatistik”lere aykırı olduğunu keşfettiği için bir çözüm bulur: Dünya sayısını arttırmak! Neden mi? Çok basit. Bunun gibi 1 milyar tane daha Dünya olsa ve canlılar orada da bulunsa diyebiliriz ki şu kadar ihtimalde 1 değil, şu kadar ihtimalde 1 milyar. Yani olasılık artıyor. Demek ki ne kadar çok Dünya bulabilirsek kendiliğinden olma ihtimali o kadar artacak. Bu yüzden Dawkins yeni dünyaların ve Uzaylıların aşkıyla mecnuna dönüp çöllerde uzaylı aramaktadır! Keşke bir sürü uzaylı bulundu haberi daha çıksa… Keşke UFO gören masum köylülerin nüfusuyla bir şehir inşa edilse ve banliyölerinde Dawkins’e bir bahçeli ev düşse… Rüya gibi.

Aslında Dawkins’in bu hayali bile akla ve matematiğe uzaktır. Çünkü 1 milyarcık bir dünya sayısı hiç de yeterli olmayacaktır kendi verdiği zorluk oranına göre. Ancak bu konumuz değildi. Konumuz Richard Dawkins’in son kertede ne yapsa da uzayda daha çok dünya, daha çok düzen, daha çok canlılık mekanı bulma çabasıdır. Bu konuda öyle bir iştahı, iştiyakı vardır ki sormayınız. Yani Uzaylıların olmasını, evrende yalnız olmamamızı, başka galaksilerde yaşayan Triceraton gezegeninin gerçek olmasını çok istemektedir. Medyada çıkan NASA Mars’ta su buldu gibi ümit besleyen ucuz haberler onu kesmez, milyarlarca medeniyet olmasını bilimsel olarak laboratuvar tüplerinde deney yaparak ispatlamak ister adeta. Burada vurgulamak istediğim tek şey buydu. Yani uzaylılar arttıkça evrenin Tasarımı düşüncesi zayıflayacak ona göre. Yani ne kadar çok Dünya gibi yer varsa o kadar Tanrı’sızlığa yolculuk edecekmişiz Dawkins’e göre. Bu sonuç ilk nokta.

İkinci noktaya gelelim. İkinci kahramanımız da Victor Stenger ve Başarısız Hipotez: Tanrı adlı kitabı. Stenger evrende çok fazla boş yere yaratılmış(!) şey olduğunu düşünüyor bir ateist olarak. Yani diyor ki bir Tanrı olsaydı, bu kadar boş araziyi neden yaratıversin? Dünya evrenin içinde bir zerre bile etmezmiş ki, neden bu kadar küçük bir yer için koca evreni yaratma zahmeti çeksin Tanrı? Hani Evrenin çapı mesela 150 milyar ışık yılı. Dünyanın çapı da 12 bin kilometre. Tanrı niye bu kadar israf etmiş diyor Stenger. Ona göre doğru yaratım 150 milyar’a 12 bin olmaz, mesela 50 milyar kilometre olsaydı ne kadar mantıklı olurdu değil mi? O zaman hemen iman ederdi. Yani bu sayıların ne zaman ÇOK ne zaman AZ olduğuna karar veren kim diye soranlar olur belki. Öyle bir ölçüt mü var? İsraf hangi orandan sonra oluyor? 150 ışık/12 km israf, onu Stenger’dan biliyoruz da alt sınırı nedir acaba? Sözün kısası öyle bir şey yok. Yani Stenger’ın ilmi bir esasa dayandırmadığı İsraf Cetveli’ni bir tarafa bırakalım. Savunduğu şey tam olarak ne? Şu: Ne kadar çok Dünya dışında boşu boşuna(!) gezegen ve madde varsa o kadar Tanrı’sızlığa yolculuk edecekmişiz! Peki bu cümle bir yerden tanıdık geliyor mu? İlk nokta’da Dawkins ne kadar çok Dünya benzeri canlı bulursa o kadar Ateizm güçlenecek demişti, şimdi de Stenger tam tersini söyleyerek yine Ateizm’i güçlendiriyor! Tabi bu bilim adamları(!) kesinlikle birbirlerinin kitaplarını hahişkar bir surette takdir ederler. Ancak meseleye biraz Mantık açısından bakıldığında bir Totoloji görülür. Şöyle ki:

-Canlılık Evren’de çokça varsa Tasarım yok(?) demek ki, Ateizmi ispatladım(Dawkins).
-Canlılık Evren’de çokça yoksa İsraf var demek ki, yine Ateizmi ispatladım(Stenger).

Bu görüşlerin ikisi de bambaşka yönlerden saçmalamış ifadelerdir. Ancak tekrar vurgulayayım, konumuz bunların eleştirisi değildir. Konumuz kendisini ateist olarak tanımlayan Neo-ateizm akımının savunucularının Haklılıklarını nasıl ispatlayacaklarını şaşırmalarıdır. O kadar güzel bilim yapıyorlar ki, hangisi ile Tanrı’yı yensem diye “Delil Beğendiremiyoruz”. Bir maymun iştahlılık, bir sabırsızlık var. Hangi yönden bakıyorlarsa Tanrı’yı yine de çürütüyorlar. Bunların ikisi de bilim adamı ve profesör! Yani ne olunca Tanrı veya evrenin Tasarım’ını insan kabul edecek? Nasıl edebilir? Hem de Dawkins gibi Tanrı’yı bilimin bir konusu olarak gören, Stenger gibi Tanrı’yı bir hipotez gibi bilimsel olarak incelediğini söyleyen insanlara bunlar çok anlamlı sorular olsa gerek! Görüldüğü gibi yeni ateistlerin her duruma ayrı bir yoldan Tanrı’yı çürütecek açıklamalar bulmaları onların ne kadar tepkisel bilim yaptıklarını gösteriyor. Tepkisel Bilim.

Halbuki Dünya’nın dışında ne kadar çok İsraf(!) varsa; Dünya’nın kendiliğinden olma olasılığı o kadar düşecektir. Yani ne kadar çok tasarım dışı varlık varsa, Tasarım’ın vurgusu o kadar artar. Bir Afrika kabilesinin ortasına Coca-Cola tenekesi uçaktan düşse insanlar bunun BURALI olmadığını düşünür. Neyle ilişkilendirdikleri önemli değildir, önemli olan bunun kendi başına olduğunu gördükleri birçok şeyden FARKLI olduğunu anlamalarıdır. Biz de kendi başına olduğunu gördüğümüz çok şeyin içinde AZ ve SIRADIŞI olanları kavrıyoruz. Bu ne kadar az ise o kadar FARKLI’dır. Mesela o Afrika kabilesine her gün Coca-Cola tenekesi düşseydi bunu yağmur gibi algılarlardı ve bir KASIT’lılık görmezlerdi. Halbuki yine görmeleri gerekirdi, ancak VURGULANMIŞ olmazdı. Tıpkı Dawkins’in çok dünyalar olduğunda dünyanın tasarımının öneminin yitirileceğini sanması gibi. Yitirilmezdi, ancak vurgusu azalırdı. Şimdi ise tüm evrende sadece bu kadar zor oluşabilen bir Dünya var ve bu çok can sıkıcı. Bu israf da değildir. Çünkü vurgulama ve insana bir mesaj verme amacı olabilir.

Tasarımsızlığın Tasarımı ile Tasarım’dan daha çok şey anlatılır. Tasarım sadece tasarımdır. Ancak Tasarımsızlığın içindeki Tasarım, tasarımın tasarım olduğunun anlaşılmasını özellikle amaçlama gibi bir mesaj da içerir. Bu da Stenger’in İsraf vehminin cevabıdır. Dawkins’e ise cevap vermeye gerek yoktur. Çünkü Uzaylı medeniyetlerin bulunamadığı her saniye ona her an cevap vermektedir. Biz niye kendimizi yoruyoruz?

Özgür İrade Üzerine

İnsanın özgür bir şekilde seçim yapabilmesi kendisine biçtiği anlamı belirler. Özgür olmak demek, eylemleri ve(ya) düşünceleri insanın öyle istediği için öyle eyleyip düşünmesi demektir. Genel anlamda bir Tanrı’nın eseri olarak insan özgür kabul edilmek zorundadır. Çünkü herhangi bir akıl yürütme, mantıksal, felsefi, düşünsel süreç ile Özgür veya olmadığımızı anlayamayız. Yani özgür olmadığımız bilgisine aklın yardımı ile ulaşmamız mümkün değildir. Hatta Özgür olmamak veya olmak üzerine düşünemeyiz. Peki şimdi ne yapıyoruz? Şimdi Özgür olduğumuzu farkında olmadan kabul ettikten sonra bu kabulün üzerine düşünüyoruz. Yani düşünsel sürecin sonunda potansiyel farklı sonuçlara ulaşamayacağımız için bu bir diyalektik süreç değil.

Özgür olmadığımızı söylersem ne olur? Bunu ancak özgür olduğumuzu kabul ettikten sonra sanki hiç öyle bir şey yokmuş gibi yaparak yapabilirim. Bunu biraz daha açalım. Diyelim ki Özgür insan diye bir nesne yok. Hiçbir insan kendi kararını kendisi vermiyor. Sadece belli başlı saiklerin etkisi ile hareket ediyor. Yani tüm oluşların(sonuçların) sebebi önceki durumlar denebilir. İnsanın kararları da bir oluş olduğuna göre, bu durumda bu kararların verilmesini sağlayan şeyler sadece ortam, mevsim, yaşanan çağ, ülke gibi tamamen dış etkenler. Yani her insanın kararı, Nedensellik zincirinin bir halkasından ibaret olur. Başka bir ifadeyle insanın her oluşu, Nedensel Domino Taşları’ndan bir taştır. Hiçbir etkisi, artısı veya eksisi yoktur. Sadece kendisinden önce etkilendiği sebeplerin doğal sonucunu vücuda getirir. Yani bu şekilde Karar diye bir hadise olmadığı için, her sonuç tek bir sebebe dayanır. Evrenin başından sonuna kadar bütün olaylar Deterministiktir. Yani Evrenin başından itibaren yeterli bilgiye ulaşılabilirse Evrenin sonuna kadar her şey hesaplanabilir. Bir olayın iki farklı sonucu olamaz, tek bir sonucu olur. Bunu da her bilgi edinilirse, -Misal Tanrı gibi bir varlık her bilgiyi alabilir- bilinebilir.

İnsanı bir anlığına Özgür olmayan bir varlık kabul ediyoruz. Bu durumda sadece insanın kararları değil, Varlık diye bildiğimiz her ne varsa, bunların hepsi belli doğa yasalarına göre hareket ediyor demektir. Eğer Özgür olsaydı yasalara göre hareket etmezdi, çünkü Özgürlük her an her şekilde karar alma potansiyeli taşır. Bütün varlıklar ve insan bu doğa yasaları diye tanımlanan, doğada gördüğümüz belli değişmeyen kuralların dışına çıkamayacağına göre daha henüz kimse oluşmadan 4 milyar sene önce bile ne olup biteceği bellidir. Çünkü işler tıkırında olduğu için, öyle ya da böyle hesaplanabilir. Bu demektir ki, insan düşünemez. Çünkü bir robot gibidir. Sadece kendisine yüklenmiş yazılımın gereklerini yerine getirmiş olur. Kendisi düşündüğü için değil, beyni harekete geçip, bacaklarına sinyal gönderdiği için koşar. Aslında burada bir fikir, akıl, duygu yoktur. Sadece şimdilik beyin dediğimiz organdan çıkan uyarılar kaslara ulaşmakta ve hareket gerçekleşmektedir. İnsana insan, hayvana hayvan demek için veya başka isimler koymak için bir sebep yoktur. Bilgi yoktur. Sadece Tanrı açısından bu işleyişin bilgisi onda bulunabilir. İnsan adını şimdiki düşünsel yolculuğumuz sırasında -dışarıdan- verdiğimiz düşünülürse, aslında insan da yoktur. Sadece bir şeyler dolanıp durmaktadır. Sadece Tanrı’nın bilgisi kendisine göre vardır, o varlıklara isimler verebilir. Bunu insan dediklerimiz bilmez. Hatta insanlar kendi arasında konuşsa bile, yani birbirlerine “biz insanız” deseler bile ve günümüzde olan bütün kültür, sanat, teknoloji olsa bile yine de İnsan’ın bilgisi yoktur. Çünkü o sadece önceden içine ne yazılmışsa onu tekrar etmektedir. Gerçekte düşündüğü filan yoktur. Dışarıdan düşünüyor gibi görünmektedir. Özgür olmadığını varsaydığımız için kendisinin bir inisiyatifi, kararı, seçimi olamaz. Var olduğunu bilmez, bilgisi ve bilebilme yetisi yoktur.

Yani biz düşünmeye başladığımız ilk saniyeden itibaren, zaten düşünebildiğimizi anlamış oluyoruz. Aslında düşünebildiğimizi düşündüğümüzde anladığımıza göre bu Özgür olduğumuzu daha baştan kabul etmemizdendir. Tam tersi durumda düşünmüyor olurduk. Elimiz, kolumuz, ağzımız oynardı; ağzımızdan ses çıkardı, kulağımızdan ses girer bu sese vücut tepki gösterirdi; ancak bunların hiçbirisine Dinleme, Konuşma, Toplantı denemezdi. Descartes’ın ifade ettiği “Cogito, ergo sum(Düşünüyorum, o halde varım).” ifadesi bu açıdan anlamsızdır. Çünkü var olduğumuzu anlamak için düşündüğümüzü kavramış olmak gerekçe gösterilemez. Zaten var olmasak nasıl düşüneceğiz? Düşünüyorum kelimesinin içinde daha bir çıkarım yapmaya kalkmadan -anında- bir “varım” manası mevcuttur. Ayrıca var olup düşünemiyor olma durumumuz Özgür olmasaydık mümkündü. Var olmak düşünmekten önce gelir, o yüzden düşünme ona gerekçe yapılamaz. Var olmak ispatlanamaz, çünkü her ispat ondan daha dolaylı haldedir. En temel gerçek -kendimiz için- var olduğumuzdur. Onun doğrusu şöyle olmalıydı: “Düşünüyorum, o halde Özgür’üm”. Hatta Özgürlük de ispatlanamaz. Çünkü ispat için kullandığımız mantık, akıl yürütme süreçlerine başladığımız andan itibaren cümleye Özgür olduğumuz varsayımıyla başlamış oluyoruz. Yapılabilecek tek şey Özgür olduğumuza İnanmak veya Özgür olmadığımıza inanmaktır. İspatla Özgür olmadığımızın gösterilmeye çalışılması bir saçmalık olur. Yani Özgür olmadığımızı iddia eden bir insan bunu ispatladığı için iddia edemez; sadece buna pür İnanç’ı olabilir. Başka düşünsel bir malzemesinin olması imkansızdır.

Özgür olmanın Tanrı ile bir ilişkisi de vardır. Olabilirdi ki, Tanrı insanları yaratmış ve kararları olmayan otomatlar olarak inşa etmişti. Böyle bir yaratılıştan sonra insanlar da diğer maddeler gibi hareket eder, hatta şimdikinin aynı olaylar gerçekleşirdi. Ancak bu sadece Tanrı açısından bir film seyretme kabilinden bir Anlam’dan öte bir şey ifade etmezdi. Yani İnsan bir özne olmadığı için onun açısından bir anlamı olmazdı. Böyle bir şeyi bir Tanrı niye yapsındı? Bize ne? Ancak İslam özelinde bakacak olursak Allah böyle bir şey yapamaz. Çünkü İnsanlara bir Din göndermiş olan, İnsanı evrenin yaratılış sebebi gören(Bakara, 29), yani İnsan açısından bir Anlam’a atıf yapan bir Tanrı söz konusudur. Ayrıca Cennet ve Cehennem kavramları tamamen Ödül-Ceza sistemi olduğu için bunun bir İstihkak-Liyakat şeklinde İnsanın “kazanmış-kaybetmiş” olmasına bağlı olması gerekir. Yani insanın Özgür bir seçimle Hak ederek buna ulaşması gerekir. İslami perspektiften Tanrı ve diğer kavramların anlam kazanabilmesi için insanın Özgür olması gerekir. Aksi sadece amaçsız/film seyircisi bir Tanrı’ya atfedilebilir.

Bilgi bilindiği üzere Bilen ile Bilinen arasındaki Bilme eyleminin sonucunda oluşan bir varlıktır. Ancak burada tespit edilmesi gerekli bir husus vardır. Bilginin varlığının şartı Bilen değil, Bilinen’dir. Yani Ben değil, Sen; Süje değil, Obje; Alim değil, Malum’dur. Yani Bilgi/İlim Malum’a tabidir. Bilinen/Malum olmadığı sürece Bilen, bilemez. Neyi bilecek ki? Kim’den çok Ne önemlidir. Aslında sadece ve sadece Ne’nin önemi vardır. Bir Bilen/Kim olmasa bile, bir Bilinen/Ne olduğu sürece Bilgi potansiyel olarak var olmaya hazır ve nazır beklemektedir. Hatta Bilinen değil, Bilinebilecek, Bilinmeye hazır, Bilmeye amade olanın varlığı sadece Bilgi’nin şartıdır. Bilgi’nin şartı Bilen/Özne değildir. Bilen bilmese de, Bilgi orada öylece bekler. Yani Sen’dir şart olan, Ben değildir. Bu kısa sürecin elemanlarını şöyle sıralamak mümkündür:

1. Ben/Özne/Alim
2. Sen/Nesne/Malum
3. Bilgi/İlim

“Sen, Ben tarafından Biliniyor.”

Bu Bilme’nin imkanı bir Sen’in hazırda beklemesi ile başlamıştır. Sadece Bilgi için değil, herhangi bir Fiil için de bunu formülize etmek mümkündür. Fail fiil ve mef’ul bu sürecin yeni elemanları olacaktır. Fail, mef’ule fiil ile yaklaşmaktadır. Bu açıdan bir Fail veya Bilen olarak Tanrı’yı ele aldığımızda onun nasıl bildiğini ortaya koyabiliriz. Tanrı’nın faaliyetini anlamanın hatalı bir yöntemi çokça uygulanan Hipotetik Tanrı’dan Eşya’ya yönelen bir hermenötik düşüncedir. Burada bir Tanrı, daha düşünceden evvel varsayılır. Varsayımsal/Hipotetik Tanrı üzerine spekülasyonlar yapılarak Tanrı’nın yapısı anlamlandırılmaya çalışılır. Tıpkı “Tanrı varsa İyi vardır” şeklinde dogmatik bir üslup ile kısır bir düşünsel süreç başlatılmaktadır. Çünkü İyi’nin varlığı zaten tartışmaya her şeyden daha kapalı bir konudur. En temel kavramı, ondan türetilen kavramlarla açıklamak; en güçlü kabul edilmiş gerçekleri, daha dolaylı yöntemlerle izah etmeye çalışmak kanaatimce fasit dairede gezinmektir. Yani Aranan Tanrı’dan Eşya/Evren’e doğru olan bir spekülasyon yanlış bir yöntemdir. Doğrusu, Evren’den Tanrı’ya giden hermenötik süreçtir. Zira evren elimizde doğrudan sahip olduğumuz bir nesnedir ve onu kullanarak Aranan/Varsayımsal/Hipotetik Tanrı yerine Bulunan Tanrı’ya gitmek doğru metottur. Demek oluyor ki, fenomenolojik açıdan Tanrı’yı anlamak için doğru yöntem izlenmelidir.

Tanrı İslamî açıdan her şeyi bilen, her şeyi görebilen, her şeyi duyan bir varlıktır. Burada da bir Bilen olarak Tanrı’nın Bilinen’e duyduğu ihtiyacı dile getirmeliyiz. Şey kavramı mef’ul/Bilinen/Obje’dir. Şey kelimesi Arapça’da “Mevcut olan, Allah veya sonradan var olanlar için kullanılabilen var olma”(1) anlamına gelir. Her kavramı ile birlikte bütün mevcut olan şeyler anlamına gelir. Tanrı/Bilen kişi bilmeden evvel, bilmesi gerekli olanın, yani cümle içinde “bilinmesi beklenen, bilinmesinden bahsedilen, bilmenin konusu yapılan, adı geçen” Nesne/Şey/Bilinen’in var olması gerekir. Zira belirtildiği üzere Bilgi’nin ana şartı, Bilen değil, Bilinen’dir. Bir fiilin varlığı, Fail’e değil, birincil olarak mef’ûl’e bağlıdır. Daha somut hale getirmek için birer örnek verelim.

Tanrı her şeyi bilir. Peki “kendisinin olmadığı” bilgisini de bilebilir mi? Bilemez mi? O halde her şeyi bilmiyor mu? Bilir mi? O halde o aslında yok mu? İkisi de değil. Çünkü Bu “bilme” fiilinin gerçekleşmesinin değil, bu “bilme”nin söz konusu edilmesinin şartı Bilinen’in varlığı yani Şey olmasıdır. “Tanrı’nın olmadığı bilgisi”ni bir Nesne/Bilinen yaptığımız andan itibaren Tanrı’yı Özne konumuna sokmak mümkün değildir. Çünkü Tanrı’yı zaten Yok kabul etmiş oluruz. Dolayısıyla Tanrı’nın “olmama” durumunu bilmesinden bahsedemeyiz. Bu cümleye başlamamızın dil açısından hatalı olması sebebiyle, “Dil Hilesi” yaparak “O halde Tanrı yoktur veya O halde Tanrı her şeyi bilmiyor” gibi sonuçlara ulaşmak mümkün değildir. Aynı şekilde bu Dil Hilesi Tanrı’nın yapısını İslamî Fenomenoloji açısından araştıran herhangi bir düşünsel süreçte de tekrarlanabilir.

Misalen Tanrı bir Fil’i bir insanın kulağına sokabilir mi? Sokamaz ise Tanrı’nın gücü buna yetmedi mi? Bu soruya ilk cevap sokamaz olmalıdır. Ancak Nesne/mef’ul “Fil’i kulağa sokmak” olduğu için cevabın öncesinde “fiilin şartı” olan mef’ulun varlığı araştırılmalıdır. Yani bu fiilin Tanrı’nın istidadı açısından değerlendirilmeden evvel tamamen Nesnel açıdan değerlendirilmesi gerekir. Tanrı’dan bağımsız olarak bir nesnenin aslında var olmaması, bir Özne olarak Tanrı’yı fiili gerçekleştirememesine sebep olur. Bu Tanrı’nın özellikleri ile ilişkili değildir. Çünkü Dil açısından bir Nesne yok ise, Özne o fiili zaten gerçekleştiremez. Örneğimize gelecek olursak, elimizde bir insan kulağı ve bir Fil var. Tanrı 10 tonluk Fil’i nasıl 5 cm’lik kulağa sokabilir ki? Eğer Fil’i küçültür ve kulağa sığacak kadar minik bir canlıya çevirirse sığar mı? Eğer Fil’i 4 cm yaparsa ona artık Fil diyemeyiz. Çünkü Fil kavramımız 4 m boyunda 5-10 tonluk, memeli, hortumu olan bir hayvandır. Şayet Tanrı bu sefer de kulağı 5 m kadar büyütürse o zaman da bildiğimiz 5 cm’lik, kıkırdaklardan oluşan bu organa artık başka bir isim bulmak zorunda kalırız. Zaten Fil kulağa sığmadığı için, Fil’i kulağa sokmak diye bir fiil yoktur. Bu eylemi uygulanması gereken bir Nesne haline getirip, Tanrı’yı da aynı cümleye Özne yapmak bir Dil Hilesi’dir. Bu fiilin gerçekleşmemesi Nesne’nin Şey olmaması, Özne-Nesne arasındaki bağın kurulamamasından kaynaklanan bir sorundur. Bu sorunun Tanrı’nın kabiliyetsizliği şeklinde yorumlanması mantıksal açıdan mümkün değildir.

Tanrı her şeyi bildiğine göre Gelecek’te neler olacağını da biliyor mu? Yani bir insanın kiminle evleneceğini, ne zaman öleceğini, her saniyesinde kaç nefes alacağını ve neyi ne zaman yapıp neye kızacağını bilir mi? Önceki örnekler vurgulamalıydı ki, “cümleyi kurup Tanrı yapar/bilir mi?” diye sorulan sorulara ezbere “tabi ki, hay hay, ne demek, olur mu öyle şey” gibi onaylayıcı cevaplar vermek ile Tanrı’nın kapasitesini sınırlamamış olmak gibi algılanmamalıdır. Yani bu tür soruların aslında Gerçek Soru olup olmadığı araştırılmalıdır. Neticede “her şeyi” bilen bir Tanrı’ya neyin bilinip bilinmediği sorulduğunda “ezbere tabi ki” şeklinde cevap verilirse çelişkiler çıkar. Yani “Tanrı kendisinin olmadığını” da bilmediğine göre, bu tarz sorulara aranan cevapların tutarlı olmasının şartı Soru’yu incelemektir.

“Tanrı geleceği biliyor.” tümcesinin ilk varsayımı “Gelecek” nesnesinin var olmasıdır. Yani Özne olarak Tanrı, Nesne olarak Gelecek vardırlar. “Tanrı geleceği bilemiyor.” cümlesinin de varsayımına göre Özne olarak Tanrı vardır, Nesne olarak Gelecek vardır ve Tanrı bu Bilme işlemini gerçekleştirememektedir. Yani Tanrı buna takat getiremeyen, gücü yetmeyen bir Tanrı haline gelmektedir. Gelecek şayet varsa ve Şey ise, Tanrı’nın bunu bilip bilmediği üzerine konuşulabilir. Yani bunun söz konusu edilmesindeki ilk adım, Geleceğin hal-i hazırda var olmuş olmasıdır. Geleceğin var olmasını kabul ettikten sonra Tanrı’nın bunu bilmeye güç yetirip yetiremeyeceği İslamî Fenomenoloji açısından tartışılamaz. Çünkü İslam’ın kanununa göre “Allah her şeyi bilir”. Madem Gelecek bir Şey’dir, o halde Allah’ın onu bilmemesi mümkün olamaz. Ancak Gelecek diye bir Şey yoksa, o zaman Bilme konusu açılamaz. Tanrı bu konuda Özne yapılamaz ve bu bir Takat/Kudret/İstidad konusu olmaktan çıkar. Dil konusu haline gelir.

Geleceğin bir Nesne yapılabilmesi onun şu an, bir yerlerde, keşfedilmeyi bekleyen bir durumda olduğunun varsayılmasına dayanır. Aslında bu yapısal açıdan, Dil açısından mümkün değildir. Çünkü Gelecek, gelecektir. Gelmemiştir. Gelseydi, gelmiş olurdu. Gelecek, gelmiş olamayacağından dolayı asla gelmeyecektir. Türkçe’nin ironik yapısına rağmen, Gelecek, hiçbir zaman Gelmeyecek olandır. Gelirse o artık gelecek olmaktan çıkar. Yani Gelecek diye adlandırabileceğimiz ve dokunabileceğimiz bir Nesne aslında yoktur. Ancak sadece Gelecekteki olaylar şimdinin sonuçları olarak kabul edilirse “hesaplanabilen” durumlar haline gelirler. Böylelikle Bilme’nin nesnesi olmasa bile Sonsuz bir akıl için Hesaplanabilen nesne durumunda olur. Demek oluyor ki, her hesaplanabilen ve gelecekte gerçekleşebilen hadiseler bilinebilir. Ancak Özgür olan karar, hesaplanamaz. Çünkü Özgürlük, hesaplanamazlıkla aynı anlama gelir. İslamî açıdan her insanın Cennet ve Cehennem ile sonuçlanacağı düşünüldüğünde İnsan’ın Özgür olduğu varsayılmaktadır. Bu açıdan insanın iradesinin değiştirebildiği Gelecek durumları önceden tahmin edilmesi, hesaplanması, bilinmesi mümkün olmayan olaylardır. Yani mekanik olarak hareket eden nesneler ile İnsanın özgür iradesi ile değiştirdikleri toplandığında bir kısmı belirsiz bir Gelecek ortaya çıkmaktadır. Bu insan kararları, anlık oluştuğu için İnsan’ın kararlarının Geleceği yoktur. Eğer kararından önce bir zamanda, misalen dünya oluşmadan önce Tanrı tarafından biliniyor denirse, bu Karar/Nesne olarak mevcut yani Şey kabul edilmiş olunur. Bu bir Şey olduğu sürece insan daha doğmadan evvel kararları mevcut demektir. Bu ise Özgür olmadığının en açık kanıtı olurdu. Ancak böyle bir Bilgi mevcut olmadığı ve insanın özgür olduğu düşünüldüğünde Tanrı’nın bunu “bilmesi/bilmemesi” durumlarının söz konusu edilemeyeceği anlaşılır. Bu Tanrı’nın bilemediği gibi bir sonuç değildir, daha önceden izah edildiği gibi, Nesne’nin olmamasından kaynaklanan Fiilsizlik durumudur. Geleceğin kendisi bir yerlerde var değildir. Belirlenen mekanik/Özgürlerden bağımsız kısımları hariç tutulursa Bilgi’si de yoktur. Geçmişin ise kendisi mevcut olmamakla beraber artık belirlenmiş ve Bilgi’si vardır. Kendisi var olan tek şey Şimdi’dir.

Özgür varlığın yapısını tespit etmek bu konunun önemli bir kısmıdır. Özgür olan bir varlığın kendi kararları vardır ve karar anında Bilgi üretir. Daha önce olmayan bir karar o anda yaratılmış olur. Hesaplanamaz, öngörülemez ancak bütün potansiyel farklı kararları bilinebilir. Öte yandan hangi durumu seçeceği bilinemez. Tanrı da kararlar verir ve o da Özgür varlıktır. Peki Tanrı karar değiştirebilir mi? Bazı yazarlar Tanrı’nın görüş değiştirmesinin Tanrı tanımına aykırı bulunması sebebiyle mümkün olmaması gerektiğini söyleyerek eleştirilerde bulunmuşlardır(2). Nitekim dikkat çekilen ayetlerde(3) Allah önceden var olan düşüncesini değiştirmekte ve yeni bir fikir ortaya atmaktadır. Önce savaşta müslümanların kapasitelerine göre belli bir yük yüklemekte ve sonra bu yükün fazla geldiğini “öğrenmektedir”. Peki bu Tanrı tanımına aykırı mıdır? Daha evvel de belirtildiği gibi önce Tanrı tanımı yapıp, daha sonra onu araştıran yanlış yöntem ile Aranan Tanrı’dan çok, araştırma sonunda Bulunan Tanrı kavramı doğru yöntemdir. Tanrı fikir değiştiriyorsa, önceki fikri sonraki fikrinden daha kötüdür. Peki Tanrı’nın fikri olabileceğinin en iyisi olmaktan çıkmakta mıdır? Bu algı bütün fikirlerin her an mevcut olduğu bir varsayıma dayanır. Yani Tanrı fikirleri bir çekmeceden alır gibi, kötü ve iyi fikirler arasından seçmiş ise, sonra bu kötü fikri beğenmeyip daha iyisi için bunu başkasıyla değiştirmiş ise bu Tanrı, olabileceğinin en iyisini yapamayan bir Tanrı’dır. O halde Tanrı’nın sonsuzluğu sıfatı zedelenir. Ancak bu varsayımın hatalı bir yanı vardır. Çünkü Özgür bir varlığın fikirleri sürekli olarak ürettiği, yoktan yarattığı ve henüz olmayanı var yaptığını göz ardı etmektedir. Yani Tanrı’nın çekmecesinde tüm fikirler yoktur. Fikirler süreç içerisinde yaratılır. Daha iyi fikirler de sürecin bir parçası olarak önceden yok iken, var hale gelir. Bu şekilde Tanrı en iyi fikri her zaman “olabileceğinin en iyisi” olarak seçmekte, ancak Özgür varlıkların sebebiyle değişen Fikir Çekmecesi “en iyi” kavramını değiştirmektedir. Böylelikle Tanrı bir fikrini yeni meydana gelen ve o zamana kadar hiç mevcut olmayan bir fikir ile değiştirebilir. İlk varsayımda tüm fikirler aynı zamanda olsaydı, Tanrı’nın seçimi “en iyi” olamayabilirdi, ancak bu durumda Tanrı her zaman en iyi fikri seçmektedir. Tanrı’nın bilgisi de mümkün olan Sonsuz ve En İyi bilgi olmaktadır. Çünkü Mümkün’ün Ötesinde “Sonsuz” veya Mümkünün Üstü İyi diye bir durum İmkansız ve Absürddür. Mantıklı olarak en iyi bilgiye sahiptir. Pek çok insan mantık kurallarını umursamadan her kurulan cümleyi Tanrı’ya yakıştırdığında çelişkili yargılara ulaşabilir. Bu açıdan cümlenin yapısı ve Tanrı’nın yapısına dikkat edilmesi gerekir.

Dipnotlar:

1. Arapça Kuran sözlüğü olan şu kitaba bakılabilir(Şey maddesi): er-Ragıp el-Isfahâni, El-Müfredat fi Ğaribil Kur’an, Lübnan/Beyrut, syf. 251.

2. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor, Tanrı ve Kuran(Din Bu-1), Kaynak Yayınları, syf. 177.

3. Karar değiştirmesi: Enfal suresi, 65-66. Bilmesi, öğrenmesi ifadeleri: Ali imran, 140; Maide, 94; Muhammed, 31; Hadid, 25.

Özgür İrade konusunda Edip Yüksel’in son zamanlarda yayınladığı(1) bir videoya kısa bir cevap vereceğiz. Allah’ın bilgisi ve insanın özgürlüğü konusunda Edip Yüksel geçtiğimiz aylarda Abdulaziz Bayındır’ın tartışmalara sebep olan görüşlerine katılmadığını söylüyor. Buna rağmen insanın özgür olduğunu ve Allah’ın insanın yapacaklarını da bildiğini iddia ediyor.

(01:40) Allah bizim neyi seçeceğimizi bilir.

Kuran açısından insan özgür olmalıdır. Çünkü Kuran, tüm faaliyetlerinin insanın sorumluluğunda olduğunu, her şeyi insanın elleriyle yaptığını, kim kötülük işlerse kendi aleyhine olduğunu ifade eder(2). Buna binaen insan yaptığının cezası veya mükafatı olarak cennet-cehenneme gider. İnsan henüz yok iken, insanın kararının bilgisinin Allah tarafından bilinebilmesi, insanın kararının bilgisinin daha yok iken bile “oralarda bir yerde” olduğunu gösterir. Yani Yüksel’in iddia ettiği gibi Allah bizim ne yapacağımızı biz henüz yokken bile biliyorsa, bizim ne yapacağımız bilgisi mevcut demektir. Biz henüz yokken, bizim kararlarımızın bilgisi bir yere yazılı ise, bu karar bizden evvel verilmiş demektir. Hatta yazılı olup olmaması da bir şeyi değiştirmez, sadece “bilinebiliyorsa” veya “bilinmesinin bir en az bir yolu var ise” aslında bu karar olmuş ve bitmiş demektir.

Dikkat edilirse burada Allah’ın bilmesinden evvel, bu bilginin zaten “oralarda bir yerde”(mevcudiyet) olduğu varsayılmaktadır. Halbuki gelecek şimdide yoktur. Geleceğin bilgisinden söz etmenin tek metodu, onu hesaplamaktır. Hesaplamanın tek yolu da “nedensellik”ten geçer. Nedensel olmayan, yani bir hadisenin bir sebebin mutlak sonucu olmaması demek, hesaplanamayan bir süreci ifade eder. Nedensellik demek, deterministik bir süreç demektir. Nedensel merdivenlerden giden bir süreçte hadiselerin tek bir sonucu vardır, bütün olaylar aslında zorunlu olarak sebepler orada olduğu için böyle olmuştur. Yani gelecek bütün sebepler teker teker hesaplanabilirse öngörülebilecektir. Bu da demektir ki, determinist bir dünyada Big Bang’in Planck zamanından itibaren bütün evrenin her anının nasıl olacağı bilgisi sabittir ve bundan farklı şekilde olmayacaktır. İşte bu tür bir algılama, Kuantum Teorisi’nin ortaya çıkardığı ve artık büyük ölçüde deneysel desteği ve teorik temeli olduğu için kabul gören yorumuna terstir. Evrende belirsizlikler vardır ve bu belirsizlikler bilgi eksikliğinden değil(epistemolojik) tamamen objektif belirsizliklerdir(ontolojik). Kuantum Teorisi’nin ontolojik indeterminizm yorumunu doğru kabul etmeyenlerin ellerinde bir delil yoktur, sadece deterministik geleneği sürdürme arayışındadırlar, halbuki Kuantum Teorisi lehine deneysel veriler mevcuttur. Kuantum Teorisi’ne en büyük eleştiriyi getiren Einstein, EPR deneyi(3) ile bunun olamayacağını söylemiş, sonra bu deney 1982 yılında Aspect ve arkadaşları tarafından bizzat gösterilmiş(4) ve Einstein’in olmaz dediği şeyin olduğu ispatlanmıştır.

Şayet evrende sadece bir tane indeterminist yapı örneği dahi olsa, -ki deneysel olarak var- bu bizim “hesaplanamazlık” kavramını iddia etmemiz için yeterli bir sebep olurdu. Nitekim bilimsel çalışmaların tamamı bunu göstermektedir. Bu gösterir ki, bilgisizlikten olmayan ve doğası gereği olan “bilinemez” yapılar vardır. İnsanın kararları bilgisi insan karar verene kadar yoktur. Allah da bu kararları bilmez. Bu kararları bilmesi demek, olmayan bir şeyi bilmesi demektir, bu da mantıksızdır. Olmayan bir şey bilinmez, Allah her “şeyi” bilir ve “şey” kelimesi Arapça’da “varlık, olan” demektir(5). O halde Allah var olanı bilir, olmayanı bilmek diye bir şey söz konusu değildir. İnsanın henüz özgür iradesi ile kararını vermediği şeyin bilinmesi bir kenara, “hesaplanması” için tek yöntem “kararların nedenselliği”dir. İnsan kararlarını herhangi bir saikle veya etki ile veriyorsa ona özgür denemez çünkü mekanik bir sebebe dayanır. Özgür insan veya özgür varlıklar mantıklı veya mantıksız, iyi veya kötü her potansiyel tercihi seçebilirler. Bu sebeple ne yapacakları önceden hesaplanamaz. Bu “hesaplanamaz” olma durumu, nedensellikten bağımsız olmalarının bir sonucudur. Nedensel olmayan bir mekanizma ise öngörülemez ve Allah bunu bilmez. Bilmemesi onun sonsuz kudreti ile çelişmez. Çünkü “bilmek için yol olmayan” bir meselede “bilme gücü”nün önemi yoktur. Sonsuz hesaplama gücü olan herhangi bir varlık, “hesaplanamazlık” söz konusu iken bunu hesaplayamayacaktır.

Bayındır’ın bu konularda yayınlanan konuşmaları(6) gibi Kuran ayetlerinden hareketle Allah’ın bilgisi konusundaki çıkarımlar bir yana, Batıda günümüz filozofları da felsefi zeminde benzer çıkarımlar yapmakta ve Modern bilimin verilerini kullanmaktadır. Yaklaşımları farklılaşsa da Allah’ın sonsuz bilgisi ile geleceği bilmemesinin çelişmediğini söyleyen filozoflardan bazıları Arthur Peacocke, Keith Ward, John Russell, Ian Barbour, George Ellis gibi filozoflardır(7). Din ve Bilimin kaynaştırılması ana ilkesi üzerine kurulan Süreç Felsefesi’nin kurucusu Alfred Whitehead ve onu izleyen Charles Hartshorne, John Cobb, David Ray Griffin gibi günümüz filozofları Allah’ın bilgisini “oluş” içinde açıklamaya çalışmışlardır(8).

Hartshorne’un belirttiği gibi Allah şimdiyi şimdi, geleceği de gelecek olarak bilir; bir hadise olacaksa Allah bunun imkanını bilir, o olay gerçekleşirse bunu gerçeklik olarak bilir. Teistlerin büyük çoğunluğunun yanılgısı olarak Hartshorne şunu belirtir: “Onlar bir yandan geleceği belirlenmiş gibi görüp, Allah’ın onu bildiğini – ki nasıl biliyorsa hadise aynen cereyan edecektir- söylemekte, öte yandan insana özgürlük atfetmektedir; sanki insan ezeli bilginin gerektirdiğinden başka türlü davranabilirmiş gibi.”(9).

Yüksel’in basit cümlesinin yani “Allah ne yapacağımızı bilir” cümlesini toparlarsak, yüzeysel olduğu söylenebilir. Çünkü varsayımsal olarak insanın kararlarının karar anında değil, ezelde olduğunu farz etmiştir. Halbuki insanın kararı, kararın tam o anında oluşur ve Levh-i Mahfuz’a yazılması kesinleştikten sonra olur. Geleneksel görüşün ifade ettiği gibi Levh-i Mahfuz’a her şey ezelde yazılmış olsaydı, “bizi şahitlerden yaz” şeklinde bir ayet olmazdı(10). Allah’a yazması için dua eden kimseler olduğuna göre, henüz yazılmamış bir şeyden bahsedilmiş olunmaktadır. Kuran’ın da desteklediği bu bilgiye göre her karar, nedensel olarak değil, tamamen veya kısmen insanın inisiyatifinde vaki olur ve vuku bulduğu anda yazılır.

(06:40) Bir kimsenin ne düşündüğünü bilirsek, onun ne yapacağını tahmin edebiliriz.

Yüksel, ilk verdiği örnekte sayamayacağımız kadar topun çok hızlı dolaşması onları deterministik olmayan, rasgele ve özgür yapar mı sorunundan bahsediyor. İlk olarak topların nasıl gittiğini yeterince bilgiye sahip isek nedensellik ölçüsünde bilebileceğimiz için, buradan determinizmin doğruluğuna ulaşıyor. İlk baştan epistemik olarak sınırlı bilgili olan insanlara nazaran sonsuz bilgiye sahip bir varlık bu topların hangi fizik kuralları ile gittiğini görebilir. Öte yandan Yüksel, son fizik bulgularını hesaba katmıyor gibi görünüyor, çünkü buna karşı çıkan ve daha evvel bahsedilen Aspect deneyleri ve evrende “ontolojik” yani objektif olarak belirsiz bir sürecin olduğunu söylemektedir. Bu kural toplar için geçerli olmasa da elektron düzeyindeki Kuantum dünyası açısından deneysel olarak tekrar tekrar gözlenmiş bir olgudur.

Temas etmek istediğim bir mesele de “randomize hareket” ile “özgür hareket” arasındaki farktır. İki hareket kanaatimce indeterminist bir süreçle olmakta, ancak “özgür hareket” bir bilinç ile belirlenmektedir. İnsanın kararı da insanın ruhunun kararıdır(11) ve deterministik olmayan bir süreç ile belirsizliği belirler. Yüksel’in insanın düşündüklerinin bilinmesi halinde ne yapacağının da bilineceği iddiasının temeli yoktur, çünkü insan bile ne yapacağını tam olarak bilmez. Bunu her insan kendiliğinden bilir. İnsanın özgürlüğü Yüksel’in genetik, çevrenin etkisi gibi mekanik etki örneklemeleriyle sınırlı değildir. Tek bir hesaba katılmayan bileşen olması, özgür irade için yeterlidir. İnsanlar arasında genetik açıdan %99.9 benzerlik vardır(12, 13) sadece %0.1 genetik farklılık insanlar arası çeşitliliği açıklayamamaktadır. Aynı çevrede büyüyen tek yumurta ikizlerinin genleri aynı iken, kişilik farklılıklarının tamamen minimal çevre farkına bağlanması hatadır. Bunun tersi olan bir örnek olarak, doğuştan gelen ve çevrenin etkisiyle oluşmadığı bebeklerde yapılan bir deneyle gösterilen “empati” duygusu(14) salt genetik bir temel ile izah edilmekten uzaktır. Bunun yanında hayvanların içgüdülerinin ve davranışlarının genetik temelde açıklanmaya çalışılması başarılamamıştır(15). İçgüdüsel davranışlarla yaşadığı varsayılan hayvanların -güzel bir örnek olarak özellikle arının- hiçbir hesap yapamamalarına rağmen doğuştan gelen bir mühendislik bilgisinin olması genetik temel ile izah edilemez. Çünkü genler sınırlıdır, yapısal ve işlevsel protein üretirler; karmaşık duyguların oluşmasında ve hatta mühendislik gibi bilgilerin doğuştan var olmasında temel saik olamazlar. Bu da kişinin ve canlıların maddedışı bir bileşeni olabileceğini ciddi şekilde destekler. İnsanın ruhunun karar vermesi genetik temelde, çevrenin sınırlaması altında, şartları ve imkanları ölçüsünde olsa bile bir şekilde mevcut birçok alternatif arasından bir yol çizecek kadar özgür bırakılmıştır. Sonsuz ihtimale değil, hayatı boyunca Kuran açısından bildirilen “iman” kriterlerine göre mümin-kafir olabilmesine yetecek kadar seçeneğe ihtiyacı vardır. Bunlar ise sadece yapısal bir genetik yönlendirmesi değildir, ruhun karar vermesi ile oluşur.

Yüksel’in iddiası gibi insanın ne düşündüğünü biliyorsak, ne yapacağını ve neye karar vereceğini de tahmin ederiz şeklindeki söylem, insanı bir genetik kodlu makina muhayyilesi içinde tanımlayan bir görüştür. Halbuki Kuran açısından insanın maddedışı veya bildiğimiz maddenin ötesinde bir bileşeni daha vardır. İnsanın karar verişi rasyonel değil, nedensel ve deterministik bir süreç içinde olmamaktadır. Öte yandan insan kendi kararı ile rasyonelliği seçebilir veya mantıklı olana ters olmayı tercih edebilir. Sebepsiz davranabilme özelliği, özgür varlığın olmazsa olmazlarından olması gerekir. İşte bu sebepten, “öngörülemez” bir doğası vardır, sonsuz akıl gücü olan herhangi bir varlık dahi bu kararı hesaplayamaz. Doğası gereği hesaplanamayan bir yapıda olan bu karar mekanizmasının üreteceği kararı bilmemek “hesap gücünün zaafı” olarak nitelenemez. Ek olarak sınırlanan özgürlükler iman-küfür seçimini etkilemeyecek ve insanın bu kararında belirleyici olmayacak durumda olduğu sürece önemsizdir; çünkü çekingen olmak, sosyal olmak, korkak veya başarılı olmanın son kertede nihai ve en önemli seçime belirleyici etkisi olmayacaktır.

(24:00) Aslında Özgür İrade bir ilüzyon, alternatifler daha önceden belirlenmiş.

Bir insanın verdiği karar, bir öğrencinin oturacağı sandalye farklı zamanlarda farklı olabilir. Şayet ilk sandalyeye oturduğunda bu oturmanın sebepleri tartışılacaksa ve çocukluğunda bir olay sonucu böyle olduğu söylenecekse ikinci oturuşundaki farklı seçiminin açıklaması ne olacaktır? Yani bir renk seçiminin bile çocuklukta veya geçmişteki bir hadisenin etkisi olarak tanımlanması, bir sonraki seçimde bu rengin tam tersi bir renk seçimi sonrasında tanımlama zorluğuna sebep olacaktır. Çünkü “yeşil” rengi seçti, demek ki doğayı sever diyeceksek, “mor” rengi ikinci seçiminde seçtiğinde buna da “demek ki doğayı sevmiyormuş” diyebilir miyiz? Her seçim kendine özgüdür ve manipüle edilen seçim aslında insanın kendiliğine bırakıldığı zamanlarda olmaktadır. Bu yüzden insanın manipülasyonların dışına çıkma potansiyeli olduğu için özgür varlık olduğunu söyleyebiliriz. Aklını kullanmadan, subkortikal hareketlerde bulunması, mevcut saiklerin etki seviyesini arttıracaktır. Öte yandan insan son kertede kendisi karar verir. Deterministik bir karar süreci yoktur. Çünkü determinizm, tektipçi bir davranış gerektirir. Yüksel, tektipçi olmayan determinizm olmasını “insan yapısının çok karmaşık olması sebebiyle biz anlamıyoruz” şeklinde indirgemeci bir ifade ile özetlemektedir. Halbuki karmaşık DNA yapısı ve multifaktöriyel bir süreç dahi olsa, insanın deterministik bir davranış sergilemesi varsayıldığında çelişkiler ortaya çıkar. Mesela, hemen hemen aynı şeyleri tekrar tekrar yaşayan kişi, monoton bir hayatı olan şahıslar farklı tepkilerle -şartlar aynı olmasına rağmen- davranabilmektedir. Birçok alternatif içinden olası birçok durum yerine insanlar önemsiz görünen veya önemli olan seçimler yaparlar, bu seçimlerin birçoğunda altta yatan rasyonel bir sebep yoktur. Bu sebep yokluğu bir yana, sebebin potansiyel olarak etkisizliği özgür irade için gereklidir. Çünkü insan bilinci ile verdiği kararı bir sebep sonucunda yapabilir, önemli olan “yapmama alternatifinin de olması”dır. O yüzden Yüksel’in “en özgür olan en deli ve anormal(sebepsiz) davranandır” iddiası da aslında özgür irade tanımına birebir uymaz. Saçma olmayan bir seçim de yapabilen, ancak mantıksız seçimler yapma potansiyeli olan ve neticede rasyonaliteyi seçmiş bir insan olabilir. Sonuçtan retrospektif(geriye dönümlü) bir özgür irade tahlili yapılamaz.

Dipnotlar: 

1. Edip Yüksel’in Özgür İrade ve Kader adlı videosu: http://www.youtube.com/watch?v=91H0rEebHiE

2. İnsanın özgürlüğü ile ilgili ayetler: Müddessir, 38; Ali İmran, 182; Şuara, 30; İnsan, 3; İsra, 84; Zümer, 41; Fussilet, 46; Teğabûn, 2; Enfal, 53; Nisa, 79; Kehf, 29. Diğer ayetler için bkz. Ö. Özsoy, İ. Güler, Konularına Göre Kur’an, s. 387-394.

3. Einstein’in Podolsky ve Rosen ile baş harflerinden oluşan ünlü hayali EPR deneyi Kuantum Teorisi’nin mantıksızlığını göstermek için ortaya atılmıştı. John Bell, On The Einstein Podolsky Rosen Paradox, Physics, 1964. Makale şuradan okunabilir:http://philoscience.unibe.ch/documents/TexteHS10/bell1964epr.pdf

4. Alain Aspect, Philippe Grangier ve Gerard Roger, Experimental Realization of Einstein-Podolsky-Rosen-Bohm Gedankenexperiment: A New Violation of Bell’s Inequalities, Physics, 1982, syf. 91-94.

5. Şae kelimesi konusunda geniş izahat için bkz. Bayındır, A. Kuran Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul syf. 142-153.

6. Bayındır’ın Kader konusunda itirazlara verdiği cevapların bir kısmı için:http://www.youtube.com/watch?v=F2mzRw6PWxs Kader Konusu:http://www.youtube.com/watch?v=eyxj4-KIvBc Kader İnancının Hayata Yansımaları:http://www.youtube.com/watch?v=Yzt8UsfkpX0

7. Caner Taslaman, Kuantum Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, 2008, syf. 198.

8. Kevser Çelik, Süreç Din Felsefesinde Bilim-Din İlişkisi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, Isparta, 2006 syf. 31.

9. Mehmet S. Aydın, Süreç Felsefesi Işığında Tanrı-Alem İlişkisi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Dergisi, Cilt: 27, Sayı: 1, syf. 68.

10. Ali imran suresi 53. ayet: Fektubna ma’aşşahidin(فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ) ifadesinde geleceğe yönelik bir “yazma” duası vardır.

11. İnsanın ruhu, ruh kelimesi ve ruhun bedenle ilişkisinin Kuran açısından bir incelemesi için bkz.http://www.facebook.com/notes/kurandan-cevaplar/ruh-nefs-kader-%C3%B6zg%C3%BCr-irade-kavramlar%C4%B1-%C3%BCzerine-etimolojik-analitik-ve-kuran%C3%AE-ince/471850896168506

12. Ossorio, P; Duster, T Race and Genetics: Controversies in Biomedical, Behavioral, and Forensic Sciences, American Psychologist, Vol: 60, No: 1, Ocak 2005, syf. 117.

13. Sarah A Tishkoff, Kenneth K Kidd, Implications of biogeography of human populations for ‘race’ and medicine, Nature Genetics  36, S21 – S27 (2004) Published online: ; | doi:10.1038/ng1438, Makale şu adresten okunabilir:http://www.nature.com/ng/journal/v36/n11s/full/ng1438.html

14. Hamlin JK, Wynn K, Bloom P. Social evaluation by preverbal infants, Nature Dergisi 2007. İnfantlarda yapılan deneyin canlandırması için bkz.http://www.yale.edu/infantlab/socialevaluation/Helper-Hinderer.html

15. Gene E. Robinson, Russell D. Fernald, David F. Clayton, Genes and Social Behaviour, Science Dergisi, 2008.