Tag Archive: Uzaylı


Bütün insanların kendilerine göre bir “haklı gelme” sevdası vardır. Haklı gelmek isteriz. Haklı olmamak kimsenin tahammül edebileceği bir şey değildir. Çünkü haklı olmayınca çelişkili olmuş oluruz. Demek ki haklı olmak veya kendimizi haklılaştırmak(self-justification) zorundayız. Bu psikolojide Bilişsel Çelişki Kuramı’nın gereğidir. Kimse bundan kaçamaz. Kaçamadı da.

Kaçamayanlar arasında Neo-ateizm kervanının yolcuları da var. Mesela Richard Dawkins son yıllarda bestseller kitaplarıyla ateistlerin rehberi haline gelmiş bir yazar olarak haklı gelmenin en bariz örneklerini kitaplarında işlemiştir. Aynı şekilde Victor Stenger gibi ateist fizikçiler de aynı yolun yolcusudur. Bildiğimiz Klasik ve Modern Mantık yasalarını delip geçen, popüler, yeni(!) fikirleriyle adeta beyin fırtınası koparmaktadırlar bu insanlar. Tanrı’yı laboratuvara sokarak ona işkenceler yapmayı planladıkları için, davalarında haklılaşmak için her yolu denemeye hazırlar. Tabi birçok insan bu yazarların kaleminden dökülenleri kutsal bilim yasası(!) sandığı için bunlara cevap verirken bile yazarların kurduğu kavram dünyasından dahi çıkamamaktadır yazık ki. Buna küçük bir örnek vereyim.

Mesela Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı adlı kitabında evrenin hiçbir yerinde dünya gibi bir gezegenin olmadığını konu eder. Üzüntüsünden adeta kahrolmaktadır. Canlılığın oluşabilmesi için Dünya’nın Güneş sisteminde tam Goldilocks kuşağında bulunması gerekmektedir ve öyledir. Yani daha uzak olunca canlılığa izin vermeyen soğuklar, daha yakını da sıcakları getirir. Aynı zamanda Galaksi içinde de Goldilocks kuşağında olunması gerekir ve Dünya oradadır. Olmasaydı canlılık oluşamazdı. Güneş sistemimizin de çift yıldızlı değil, tek yıldızlı olması gerekir ve güneşimiz tektir. Yani canlılığın oluşabilmesi için aynı anda birçok şart sağlanmalıdır. Bu yüzden Dünya çok nadir bulunan bir yerdedir. Richard Dawkins tüm bunlara bakıyor ve diyor ki; dünya bu kadar çok zor bir ihtimal ile olmuş. Neden olmuş ki? Kendiliğinden bakıldığında o kadar çok düşük bir ihtimal ki evrende o kadar gezegen bile yoktur. O zaman Dawkins bunun kendiliğinden “istatistik”lere aykırı olduğunu keşfettiği için bir çözüm bulur: Dünya sayısını arttırmak! Neden mi? Çok basit. Bunun gibi 1 milyar tane daha Dünya olsa ve canlılar orada da bulunsa diyebiliriz ki şu kadar ihtimalde 1 değil, şu kadar ihtimalde 1 milyar. Yani olasılık artıyor. Demek ki ne kadar çok Dünya bulabilirsek kendiliğinden olma ihtimali o kadar artacak. Bu yüzden Dawkins yeni dünyaların ve Uzaylıların aşkıyla mecnuna dönüp çöllerde uzaylı aramaktadır! Keşke bir sürü uzaylı bulundu haberi daha çıksa… Keşke UFO gören masum köylülerin nüfusuyla bir şehir inşa edilse ve banliyölerinde Dawkins’e bir bahçeli ev düşse… Rüya gibi.

Aslında Dawkins’in bu hayali bile akla ve matematiğe uzaktır. Çünkü 1 milyarcık bir dünya sayısı hiç de yeterli olmayacaktır kendi verdiği zorluk oranına göre. Ancak bu konumuz değildi. Konumuz Richard Dawkins’in son kertede ne yapsa da uzayda daha çok dünya, daha çok düzen, daha çok canlılık mekanı bulma çabasıdır. Bu konuda öyle bir iştahı, iştiyakı vardır ki sormayınız. Yani Uzaylıların olmasını, evrende yalnız olmamamızı, başka galaksilerde yaşayan Triceraton gezegeninin gerçek olmasını çok istemektedir. Medyada çıkan NASA Mars’ta su buldu gibi ümit besleyen ucuz haberler onu kesmez, milyarlarca medeniyet olmasını bilimsel olarak laboratuvar tüplerinde deney yaparak ispatlamak ister adeta. Burada vurgulamak istediğim tek şey buydu. Yani uzaylılar arttıkça evrenin Tasarımı düşüncesi zayıflayacak ona göre. Yani ne kadar çok Dünya gibi yer varsa o kadar Tanrı’sızlığa yolculuk edecekmişiz Dawkins’e göre. Bu sonuç ilk nokta.

İkinci noktaya gelelim. İkinci kahramanımız da Victor Stenger ve Başarısız Hipotez: Tanrı adlı kitabı. Stenger evrende çok fazla boş yere yaratılmış(!) şey olduğunu düşünüyor bir ateist olarak. Yani diyor ki bir Tanrı olsaydı, bu kadar boş araziyi neden yaratıversin? Dünya evrenin içinde bir zerre bile etmezmiş ki, neden bu kadar küçük bir yer için koca evreni yaratma zahmeti çeksin Tanrı? Hani Evrenin çapı mesela 150 milyar ışık yılı. Dünyanın çapı da 12 bin kilometre. Tanrı niye bu kadar israf etmiş diyor Stenger. Ona göre doğru yaratım 150 milyar’a 12 bin olmaz, mesela 50 milyar kilometre olsaydı ne kadar mantıklı olurdu değil mi? O zaman hemen iman ederdi. Yani bu sayıların ne zaman ÇOK ne zaman AZ olduğuna karar veren kim diye soranlar olur belki. Öyle bir ölçüt mü var? İsraf hangi orandan sonra oluyor? 150 ışık/12 km israf, onu Stenger’dan biliyoruz da alt sınırı nedir acaba? Sözün kısası öyle bir şey yok. Yani Stenger’ın ilmi bir esasa dayandırmadığı İsraf Cetveli’ni bir tarafa bırakalım. Savunduğu şey tam olarak ne? Şu: Ne kadar çok Dünya dışında boşu boşuna(!) gezegen ve madde varsa o kadar Tanrı’sızlığa yolculuk edecekmişiz! Peki bu cümle bir yerden tanıdık geliyor mu? İlk nokta’da Dawkins ne kadar çok Dünya benzeri canlı bulursa o kadar Ateizm güçlenecek demişti, şimdi de Stenger tam tersini söyleyerek yine Ateizm’i güçlendiriyor! Tabi bu bilim adamları(!) kesinlikle birbirlerinin kitaplarını hahişkar bir surette takdir ederler. Ancak meseleye biraz Mantık açısından bakıldığında bir Totoloji görülür. Şöyle ki:

-Canlılık Evren’de çokça varsa Tasarım yok(?) demek ki, Ateizmi ispatladım(Dawkins).
-Canlılık Evren’de çokça yoksa İsraf var demek ki, yine Ateizmi ispatladım(Stenger).

Bu görüşlerin ikisi de bambaşka yönlerden saçmalamış ifadelerdir. Ancak tekrar vurgulayayım, konumuz bunların eleştirisi değildir. Konumuz kendisini ateist olarak tanımlayan Neo-ateizm akımının savunucularının Haklılıklarını nasıl ispatlayacaklarını şaşırmalarıdır. O kadar güzel bilim yapıyorlar ki, hangisi ile Tanrı’yı yensem diye “Delil Beğendiremiyoruz”. Bir maymun iştahlılık, bir sabırsızlık var. Hangi yönden bakıyorlarsa Tanrı’yı yine de çürütüyorlar. Bunların ikisi de bilim adamı ve profesör! Yani ne olunca Tanrı veya evrenin Tasarım’ını insan kabul edecek? Nasıl edebilir? Hem de Dawkins gibi Tanrı’yı bilimin bir konusu olarak gören, Stenger gibi Tanrı’yı bir hipotez gibi bilimsel olarak incelediğini söyleyen insanlara bunlar çok anlamlı sorular olsa gerek! Görüldüğü gibi yeni ateistlerin her duruma ayrı bir yoldan Tanrı’yı çürütecek açıklamalar bulmaları onların ne kadar tepkisel bilim yaptıklarını gösteriyor. Tepkisel Bilim.

Halbuki Dünya’nın dışında ne kadar çok İsraf(!) varsa; Dünya’nın kendiliğinden olma olasılığı o kadar düşecektir. Yani ne kadar çok tasarım dışı varlık varsa, Tasarım’ın vurgusu o kadar artar. Bir Afrika kabilesinin ortasına Coca-Cola tenekesi uçaktan düşse insanlar bunun BURALI olmadığını düşünür. Neyle ilişkilendirdikleri önemli değildir, önemli olan bunun kendi başına olduğunu gördükleri birçok şeyden FARKLI olduğunu anlamalarıdır. Biz de kendi başına olduğunu gördüğümüz çok şeyin içinde AZ ve SIRADIŞI olanları kavrıyoruz. Bu ne kadar az ise o kadar FARKLI’dır. Mesela o Afrika kabilesine her gün Coca-Cola tenekesi düşseydi bunu yağmur gibi algılarlardı ve bir KASIT’lılık görmezlerdi. Halbuki yine görmeleri gerekirdi, ancak VURGULANMIŞ olmazdı. Tıpkı Dawkins’in çok dünyalar olduğunda dünyanın tasarımının öneminin yitirileceğini sanması gibi. Yitirilmezdi, ancak vurgusu azalırdı. Şimdi ise tüm evrende sadece bu kadar zor oluşabilen bir Dünya var ve bu çok can sıkıcı. Bu israf da değildir. Çünkü vurgulama ve insana bir mesaj verme amacı olabilir.

Tasarımsızlığın Tasarımı ile Tasarım’dan daha çok şey anlatılır. Tasarım sadece tasarımdır. Ancak Tasarımsızlığın içindeki Tasarım, tasarımın tasarım olduğunun anlaşılmasını özellikle amaçlama gibi bir mesaj da içerir. Bu da Stenger’in İsraf vehminin cevabıdır. Dawkins’e ise cevap vermeye gerek yoktur. Çünkü Uzaylı medeniyetlerin bulunamadığı her saniye ona her an cevap vermektedir. Biz niye kendimizi yoruyoruz?

Doğal seleksiyon, canlıların çevre şartlarına ve rekabet ortamına daha dayanıklı, avantajlı ve güçlü olan kısmının varlığını sürdürmesi ve mağlup ettiği diğer canlıları yok olmaya mahkum etmesidir. Yani canlılar aynı gıda, barınma ve ikamet etme ortamında yaşayıp da aynı anda hepsine yetecek imkanlara sahip değilse, buna binaen güçlü olan bunları ele geçirirse yaşar. Güçsüz olan da zaman içinde yok olur. Bu doğal bir elenme(seleksiyon) mekanizmasıdır. Bu mekanizma ile mevcut türler arasında geleceğe sadece mücadelede başarılı olanlar kalacaktır.

Doğal seçilme sürecinde canlılar çevreye ve şartlara uyum sağlayarak “adaptasyon” sağladıkları ölçüde avantaj kazanma şanslarını arttırırlar. Uyum mekanizması sağlayamayanlar yok olur, bununla birlikte yok olan canlı türlerinin genetik havuzdaki frekansı da azalır. Yani genler zaman içinde iyi adapte olanın lehine değişecektir. Charles Darwin doğal seleksiyonun işlemesi için “varyasyon”un olması gerektiğini öne sürmüştür. Darwin’e göre canlıların varyasyonlara ayrılması genetik yolu ile, elenmesi de doğal seleksiyon ile gerçekleşir. Yani çeşitlilik gösteren canlılar bu mekanizma ile kötüleri eler ve canlılık sürekli daha gelişmiş hale geçer.

Mendel genetiği, populasyon genetiği ve yeni gelişmeler ile Darwin’in evrim teorisi “Neo-Darwinizm” olarak revize edilmiştir. Doğal seleksiyon ile mikromutasyon birleştirilerek canlılığın gelişimi açıklanmaya çalışılmıştır. Richard Dawkins, Stephan Jay Gould gibi ünlü evrimciler de “Neo-Darwinizm” terimini eserlerinde kullanmışlardır. Bu teoriye göre temel olarak canlıların genetiklerinde muhtelif faktörlerin tesiriyle mikro düzeyde mutasyonlar gerçekleşir ve bu sayede genler canlıları değiştirir. Zaman içinde canlılar doğal seleksiyon ile seçilerek nesilden nesile farklı türlere evrilir. Her neslin üyeleri farklı canlıları oluşturmuş ve tüm canlılık ortak tek hücreli atalarından evrilmiştir. Bir başka ifadeyle bir canlı mütemadiyen genetik yapısında gerçekleşen mutasyonlarla yapısal olarak değişir, bunu gelecek nesillere de aktarır, bu mutasyon süreci sürekli olduğu için zaman içinde çok uzun vetirede yapısal değişiklikler husule gelir. Tek bir hücrenin oluşmasından insanın yapısına kadar evrimin iddiasına göre bütün değişim ve evrilme mekanizması bu şekilde işlemiştir.

Dikkat edilmesi en zaruri ve mühim nokta, evrim teorisi mekanizmalarına göre bir türün diğer bir türe değişimi aşamasıdır. Zira evrimin en ayırt edici özelliği karşıt tezlerinden ayrıldığı nokta “türleşme”yi savunmasıdır. Bu bakımdan türleşmenin nasıl tasvir edildiği bu teori üzerindeki tartışmaların en önemli parçası sayılır. Bir canlının daha kompleks özelliklere sahip olabilmesi, küçük bir organ sisteminin oluşması bu şekilde izah edilebilir mi? Neticede “doğal seleksiyon” bir eleme mekanizmasıdır. Doğal seleksiyon sadece mevcut türler arasında bir eleme yapar. Yeni bir tür oluşturmaz. Hal-i hazırda zaten oluşmuş olan türlerin sayısını azaltıcı bir mekanizmadır. Aslında doğal seleksiyonu ortaya atmakla, evrim teorisi açısından çok da fazla bir şey söylenmiş olmaz. Doğal seleksiyon mekanizması evrim teorisinde olduğu gibi, evrimin karşıt tezi olarak ileri sürülebilecek herhangi bir tez için de kullanılabilir. Güçlü olanın tabiyatta daha mukavemetli olacağını herkes söyler. Bu yüzden evrim teorisinin can alıcı mekanizması “mutasyonların mekanizması”dır. Elenecek canlıları oluşturan mutasyonlar olmalıdır.

Canlı üzerinde daha gelişmiş bir yapıya geçiş mutasyonların canlının nesillerine bir ek hususiyet kazandıracak şekilde gerçekleşmesini gerektirir. Yani öyle bir mutasyon olmalıdır ki canlıya bir avantaj sağlayacak ilave bir organ, doku, yapı kazandırsın. Genetik bilgide bir artış bunu sağlamalıdır. Bu mutasyonların ortada bir organ yok iken bir sistemi, mantığı, düzeni, çalışan ve tasarruf eden bugün bilinen doku sistemlerini oluşturması için bu sistemlerin çalışmasını sağlayan genleri tutturması gerekir. Bugün İnsan Genom Projesi ile insanın tahminen 22.000 gene sahip olduğu tespit edilmiştir. 1990’da başlayıp 2003’te sonlandırılan ve Francis Collins’in liderliğini yaptığı bu projede insanın gen haritası çıkarılmıştır. Bu kadar genin her birisi ayrı protein yapmakla görevli iken, bazen genler arası kombinasyonlarla da işlevsellik için birtakım işlemlerden geçmekte ve hücre içinde çok karmaşık mekanizmalar ile işlenmektedir. Yani bir canlının vücudundaki organın, yapının oluşması için son derece hassas olan bu genetik bankada ciddi değişikliklerin olması gerekir. Bununla birlikte genetik hastalıklar hakkındaki bilgilerimiz bize ufak bir gen birimindeki değişim, hata, mutasyonların bile insanın, canlıların sistemlerini çökertebilecek sonuçlara sebebiyet verebileceğini söylemektedir. Yani gen denilen şey çok hassas olabilmekte, dengenin korunması için koruma mekanizmaları da gerekmektedir. Nitekim bugün bilinen ve biyoloji kitaplarında okutulan mutasyonlara ve muhtemel hatalara karşı hücre içerisinde tedbir olarak birçok mekanizma mevcuttur. Hücrelerimizdeki hatalar hücrenin iç memurlarınca düzeltilmektedir. Bu bilgiler bize son derece hassas bir sistemin kurulu olduğunu gösterir.

Hassas sistemin kurulu kalması bile, insanın düşünebileceğinden daha karmaşık bir tedbir sistemi, mekanizma ve hücreiçi ekip çalışması gerektirir iken bunun geliştirilmesi daha karmaşık bir durumdur. Mutasyonların rasgele olması genlerdeki düzeni bozar. Buna dair radyasyon, virüsler, yüksek ısılar, hücreiçi sekteler mutasyon oluşturan faktörler olarak bilinirken sebebiyet verdiği vaziyet şimdiye kadarki gözlemlenen veriler üzere hastalıklardır. Tekgen(mendeliyan) ve çokgenli mutasyon hastalıkları bu gruptadır ve üzerinde çok çalışılmıştır. Mutasyonların sürekli zararlı ve bozucu olarak gözlemlenmiş olması yeni bir özelliğin veya daha gelişmiş bir yapının nasıl tutturulduğuna dair zihinlere bir soru işareti bırakmıştır. Mutasyonlar üzerinde çalışmalar ve deneysel veriler elde etmek için bazı “model organizmalar” kullanılmıştır. Hızlı üretilme, genetik manipülasyonun kolay olması E. Coli, Drosophila gibi canlıların bu deneylerde kullanılabileceğini düşündürmüştür. 1910 yılında “Drosophila melanogaster” üzerinde çalışmalar yapıldı ve yeni bir tür geliştirilemedi. Mutasyonların büyük ölçüde kayba uğrattığı, kalanının ise etkisiz olduğu anlaşıldı. Hugo De Vries bu çalışmadan sonra yeni bir tür oluşacağını iddia etmişti. Bazı evrimciler Drosophila’da fazladan kanat, göz rengi değişimi gibi farklılıkları yararlı mutasyon olarak anlama meylinde olsalar da ne fazla kanatların çalıştırıcı kasları olup avantaj sağlaması -aksine yük olur- ne de göz rengi değişiminin getirdiği herhangi bir avantaj durumu vardır. Üstelik herhangi bir türleşme de gözlenmemiş, değişen canlılar yine çiftleşebildikleri için aynı tür içerisinde kalmıştır.

Netice itibariyle herhangi bir yararlı mutasyon örneği gözlemsel ve deneysel bir veriyle desteklenememiştir. Kaldı ki tek bir yararlı mutasyon bulunması dahi bir delile çok kala ufak bir işaret bile olmayacaktı. Zira mutasyonların zararlı etkisine nazaran çok düşük ihtimalde gözlemleneceği şimdiki tüm deneysel verilerimize göre kesindir. Rasgele mutasyonların olacağını ünlü ateist evrimci Richard Dawkins Kör Saatçi kitabında “kör tesadüfler” ile ifade eder. Kısacası beklediğimiz şey canlıların evrimleşmesi sürecinde “kör tesadüflerin” sonucu nesillere aktarılacak “üreme hücrelerinde olmak şartıyla” öyle mutasyonlar olacaktır ki tüm toplamdaki nesiller arasında en az bir tanesi daha gelişkin bir hale gelecektir. Diğer canlılar arasından doğal seleksiyon ile elemeden kurtulacaktır. Burada çok dikkat edilmesi gereken şey “muhakkak bir daha gelişmiş canlının tutturulması” şartıdır. Bu ise organların, sistem mekanizmalarının daha gelişmişinin genler tarafından nasıl bilindiği, bilinmiyorsa bu kadar zor bir ihtimalin “üstelik üreme hücrelerinde” nasıl zaman, canlı sayısı kısıtlılığına rağmen nasıl tuttuğu gibi muammalara gark olmaktadır.

Canlıların bütün özellikleri birbirine göre avantaj sağlaması sebebine oturtulacaksa pek çok detayın nasıl oluştuğu sorunları ortaya çıkacaktır. Misalen insanın diline bir havada yüzen pamuk zerresi gelse, insan bunu büyük bir ayıklıkla fark eder ve dilinden alır. Bu kadar küçük hacimdeki bir maddenin bile vücuda girmesini engelleyen hassasiyetteki deri, mukoza yapısı nasıl oluşmuştur? Mutasyon ile denk gelse bile bu doğal seleksiyona nasıl sebep olacaktır? Çok büyük bir fark oluşturmayan canlı özellikleri diğer canlıların hayatını tehdit etmez. Bu hassasiyet gibi vücudun milyonlarca yerinde olan her bir özelleşmiş reseptör, almaç yapılarının oluşumu için çok karmaşık gen kombinasyonları çalışır. Bunlar nasıl olmuş da “kör tesadüf” ile tutturulabilmiştir?

Misalen bir erkeğin kadına baktığında hissettikleri ile bir kaplana baktığı zaman hissettikleri neden farklıdır? Bu mekanizma zihinsel ve sinirsel pek çok henüz aydınlatılmamış büyük bir karmaşıklığa sahiptir. Bu mekanizma sayesinde canlılar birbirine ilgi duyar ve üreme bu şekilde gerçekleşebilir. Bu doğal seleksiyonu da temin eder, çünkü bu mekanizması olmayan canlı üremez ve yok olur. Ancak bütün bu tartışılanlar ancak mekanizmanın teşekkül etmesinden sonrası için geçerlidir. Bu hissiyatı sağlayacak gen değişikliği nasıl olmuş ve ne şekilde tam da insanın bunu yapabileceği biçimde hale sokulabilmiştir? Kör tesadüfler bunun gibi binlerce, milyonlarca karmaşık mekanizmalara sahip, insanın da yaşaması için ve hatta tüm canlılarda çeşit çeşit yaşamaları için bulunan yapıların genetik aynasında nasıl düzenleyici rol oynayabilmiştir? Süre sonsuz da değildir, zira insanın da evrenin de bir sonu olduğunu ve başlangıcı olması gerektiğini fizik keşiflerinden biliyoruz.

Hayvanlar kendi çocuklarına şefkat göstermekte ve onları yememektedir. Bu doğal seleksiyon ile izah edilebilir. Yeseydi nesli yok olacaktı, yemeyenler kaldı. Bu doğru bir düşünce olmasına rağmen, “yavrusunu yememe” gibi bir anlayışın sağlayıcısı olan, bunun avantaj olacağını adeta bilircesine bunu inşa etmiş genleri o hale “kör mutasyon”lar nasıl getirebilmiştir? Bunu ve milyonlarca canlının avantajını sağlayacak mekanizmanın genetik boyutunu çok hassas şekilde belirli bir zamanda ayarlamak zorunda kalan “evrim teorisi” bunu izahta “matematiksel olasılık hesapları”nı alt üst etmektedir.

Görsel

Canlı sistemi içerisindeki “gayesellik(teleoloji)” argümanı olarak kullanılabilecek bir misal daha verelim. İnsanın vücudunun hemen her hücresinin beslenmesini damlarlarla taşınan kanın içindeki materyal sağlar. Bunların artık maddelerini ortamdan götüren damarlarına “ven”, besin getiren damarlara da arter denmektedir. Pek çok yerde bulunan bu damarlar içerisinde “yüzeye yakın -yüzeyel- ekstremite(kol-bacak) venleri”ne dikkat çekmek isteriz. Derinin altında bulunan ve bir bağ dokusu içerisine sarılı bulunan bu venler ve “derin venler” yani ekstremite içindeki venlere göre farklılıklar gösterir. Travmaya daha çok maruz kalabildikleri için yüzeyel venler daha kalın yapılıdırlar. Evrimsel açıdan düşünüldüğünde “travmaya açık olan venleri ince hayvanlar elenmiş” ve bu mekanizmayla venleri kalın olanlar kalmıştır denebilse de “ilk baştan bu venlerin kalın olanlarının da mevcut olması gerekmektedir”. Yani evrimin açıkladığı her basamakta muhakkak önceden hayat şartlarına direnecek bir sistemin olması mecburidir. Bu ise ihtimal açısından çok düşük olan mutasyon aracılı olarak anlaşıldığında “çok fazla döl oluşturup bunlar arasında doğa şartlarına direnecek özellikleri tutturabilme şansı”nın sağlanması gerektiği akla gelir. Yani evrim teorisinin iddiasına göre şimdiki canlıların kat be kat fazlasının elenmiş olması gerekir ki bu özellikler “güçlü” olanlara ait olabilsin. Bu kadar mutasyonlarla daha önceden olmayan mekanizmalar türetilebildiğine göre bunlardan çok daha fazla da hatalı organ ve hatalı yapılar türetilebilmelidir. Hatalıların sayısı gözlemlenen dirence uygun organlara sahip canlıların sayısından çok daha fazla olmalıdır. Tekrar vurgulamak gerekir ki bu kuşaklarca aktarılacak pozitif mutasyonların “üreme hücrelerindeki genlerde” olması icap etmektedir. Yine kol ve bacak yüzeyel venlerindeki kapakçıklar da kanın sadece tek yönlü olarak yukarıya akmasına yardımcı olurlar. Kapakçıkların genlerde bulunması için tek tek tüm mutasyon türlerinin denenmesi ve en son düzgün kapakların tutturulması gerekir. Buna binaen düzgün kapağı olmayanlar kanın yukarıya aktarılamadan beyin hipoksisinden öleceği açıktır. Sonuç olarak “hiç kapak oluşmayabilirdi, mutasyonlar bu sistemi kuramayabilirdi” fikrini de hesaba kattığımızda evrimsel “kör tesadüfi” mutasyon ve doğal seleksiyon mekanizmasının sadece damar inşasında bile çok büyük olasılık sorunlarıyla karşılaştığını görebiliriz. Bu kapakların, yüzeyel venlerin kalın olmasının, çevredeki koruyucu pek çok çeper yapısının tek tek denemeyle oluşmasına ve sadece damar oluşumuna ne evrenin tarihi süre olarak yeterlidir, ne de yeterli süre verilse bile sistemi bozduğumuzda tekrar baştan çalıştırabilecek ve tekrar deneme hakkı doğurabilecek bir imkana sahibiz.

Damar yapılarıyla ilgili kol ve bacak yüzeyel ven benzerliği de dikkate şayandır. Ayakta “vena saphena parva” denilen ven baldırın arkasından diz derin venine dökülür. Ön tarafta ise “vena saphena magna” denilen yüzeyel ven uyluk derin venine dökülür. Aynı zamanda diz derin veni de buraya dökülür. Bu sistemin aynısı kolda da vardır. Vena basilica denilen yüzeyel ven dirsek derin venine dökülür, vena cephalica da omuz derine venine dökülür. Yine dirsek de aynı yere gelir. Yani kol ve bacağın venöz dökülümü aynı mantığa binaen gerçekleşmektedir. Bu benzerlik bir simetri oluşturmaktadır, simetrinin sebebi sürekli denenen mutasyonların en sonunda bu şekli bulması ve diğer simetrik olmayanların yok olması mıdır? Bunun gerçekleşmesi için mutasyonların bu simetriyi sonsuz pek çok muhtemel sistem içinde bulabilmesi lazımdır. Üstelik bu gen değişikliğini “üreme hücrelerinde” gerçekleştirmesi lazımdır. Bunun için de ola ki bir hata olup canlılık yaşayabilme imkanlarını kaybederse geri dönüşü de olması gerekir. Halbuki böyle bir şans da yoktur.

Sadece damar yapılarında irdelediğimiz bu incelikler bile ihtimaller açısından çok büyük sorunlar oluşturur. Moleküler düzeydeki ince detaylı mekanizmalarla birlikte çok daha fazlası evrimsel “kör tesadüfçü” mekanizmanın imkansızlığını gösterdiği düşüncesindeyiz. Bu düşüncede olan pek çok bilim adamı vardır ki, bunlar evrimi bir ilah kontrolü altında düşünmüşlerdir. Charles Darwin’in kitabında yapay seleksiyonun failinin insan, doğal seleksiyonun ise yaratıcı olduğuna işaret ettiğini söyleyen yazarlar vardır. Aynı şekilde evrim fikrinin öncülerinden Wallace de yaratılış ile evrimi bir görmüştür. İnsan genom projesini idare eden Francis Collins de bu şekilde düşünmüştür. Bu bilim insanlarının görüşlerine katılmamakla beraber evrim teorisi açısından yaratılışçılığın düşünülmezse sorunlara yol açacağını göstermesi bakımından görüşlerini değerli buluyoruz. Sırf moleküler düzeydeki “insanın düşünebileceği ve yaptığı teknolojiden” daha karmaşık yapılar ateist bilim adamlarının da dikkatini çekmiştir.

Richard Dawkins bir röportajında dünyadaki canlıların moleküler düzeyine inildiğinde “üstün bir yaratıcının imzalarına” ulaşabileceğimizi söylemiştir. Yani canlılığın nasıl başladığı sorusuna uzayın bir bölgesinde yüksek düzeyde evrim geçirmiş bir ırkın insanların yaratıcısı olabileceğini söyleyerek cevap vermiştir. Burada dikkat edilmesi gereken şey Dawkins’in canlıların yapısındaki “gayecilik” ve “tasarım” fikirlerini mantıksız bulmamasıdır. Yani canlıların kendiliğinden doğal olarak oluşmasına karşı bir müdahaleyi savunan “tasarım” görüşünü temellendirmekte “uzaylı ırk” argümanını kullanmaktadır. Bunun düşünmesi için kendisini zorlayan şey canlılık sistemlerinin çok karmaşık ve tesadüf temellendirmesini alt üst eden büyük çapta bir organizasyon göstermiş olmasıdır. Bu bilgileri günümüz genetik, moleküler biyoloji ve mikroskopların gelişmesiyle elde edebilsek de Ernst Haeckel ile Julian Huxley gibi evrimciler “sodyum kloride eklenip tuz oluşturması gibi birkaç kimyasal hücreyi oluşturabilir” şeklinde beyanat vermişlerdir. DNA yapısının karmaşıklığını hakkıyla muhakeme edememiş olmalıdır ki, daha sonraki ateist bilim adamları da olasılıksal imkansızlığa işaret etmişlerdir.

DNA’nın moleküler temelini izah ederek 1953’te nobel ödülü alan Francis Crick de Richard Dawkins gibi canlılığın başlangıcını uzaylıların yaptığını söylemiştir. Life Itself adlı kitabında canlılığı “panspermia” görüşü çerçevesinde izah etmeye çalışmıştır. Yani uzaydan bir tohum dünyaya gelmiş ve canlılığı bu şekilde oluşturmuştur. Bu görüşün ilk temsilcilerinden nobel kimya ödüllü Svante Arrhenius’tur. Bu görüşlerin canlılığın kendiliğinden oluşma fikrinin sıkıntısından dolayı ortaya atıldığına dikkat çekmek isteriz. Kendiliğinden bir oluşumun mümkün ve muhtemel olduğuna bilim insanları ikna olmuş olsalardı, bu şekilde gözlemsel, deneysel, mantıksal bir yönü olmayan başka ihtimaller üzerine gitmezlerdi. Dawkins’ten önce de uzaylı fikirlerinin Crick, Arhenius gibi bilim adamlarını düşündürmesi esasen kendiliğinden oluşa bir fiili isyan olarak yorumlanmalıdır. Nitekim Türkiye’de de ünlü evrimcilerin önde gelenlerinden Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim adlı kitabında, “sitokrom-c proteinin diziliminin bile evrende bir defa oluşma olasılığının imkansız olduğunu” söylemiştir. Bunun bir müdahale ile “yani bir yaratıcı yardımıyla” gerçekleştiğini de iddia edebiliriz demiş ve “ancak bu bilimin konusu değildir, bu yüzden bunu kabul edemeyiz” şeklinde bir izah ile mecburen imkansız olasılıklara inanmamız gerektiğini dile getirmiştir.

Görüldüğü gibi bilim adamlarının birçoğu -ki bunların bir kısmı nobel ödülü alan kaşiflerdir- canlılığın kendiliğinden oluşması modeline alternatifler bulma arayışındadır. Dawkins’in ve sair evrimci ateist bilim adamlarının psikolojisi “doğayı doğanın dışına çıkmadan açıklamak” felsefesine sadık kalmalarının neticesi olarak bir tasarımı görebilseler de bunları ucu açık “uzaylılar” görüşüne dayandırarak yaratıcı ihtimalini savuşturmaktadır. Yani düşünmeye “yaratıcı zaten olmadığına göre…” şeklinde başlamaktadırlar. Fikrimizce bu düşünce bilimsel objektifliğe uymamaktadır. Bilim tüm ihtimallerle ilgilenmeli, her tür bilginin kullanılabilirliğini sorgulamalıdır. Tesadüfçü evrim fikrinin sadece verdiğimiz birkaç örnek ışığında bile büyük problemleri vardır. Bununla birlikte birçok örnek daha verilebilir. Netice itibariyle evrim teorisine delil olarak “doğal seleksiyon gösterilemez, mutasyon mekanizması da simetrik ve karmaşık sistemlerin oluşumunu açıklayamamaktadır” görüşündeyiz. Zira doğal seleksiyon evrime has bir mekanizma değildir.

Bir teorinin delilinin kendisini gerçekten desteklemiş olması için aynı anda “hem tezini doğrulaması, hem de karşıt tezini yalanlaması” gerekmektedir. Bu açıdan doğal seleksiyon iptal olmaktadır. Diğer mekanizmalar da anlatılan sebeplerden açmazları olan büyük sorunlar teşkil ederler.